deneme

1 Mart 2000 Çarşamba

PROPAGANDACIYA NOTLAR (I)


PROPAGANDACIYA NOTLAR (I)


I-PROPAGANDA VE PROPAGANDACININ BAZI ÖZELLİKLERİ

1-Parti Propagandasının Temel İlkeleri Ve Görevleri

1.1 - Marksizm-Leninizm Araştırılmalıdır

Devrimci teorinin propaganda ilkeleri Marks, Engels, Lenin ve Stalin tarafından formüle edilmişlerdir. Özellikle Engels, sosyalizm bir bilim olduktan sonra, bilim gibi ele alınması gerektiğini vurgulamıştır. Onların bu öğretisini Lenin ve Stalin uygulayarak geliştirmişlerdir. Burada ilke edinilmesi gereken temel anlayış şudur: Propaganda adına sosyalizmin ne denli "iyi" olduğunu, kapitalizmin ne denli "kötü" olduğunu söylemek hiç yeterli değildir. Marksist-leninist teorinin, dünyanın devrimci değişiminin aracı olmasını istiyorsak bu teoriyi sistematik olarak öğrenmek zorundayız. Marksist-Leninist teorinin yol göstermediği pratik, ne kadar başarılı gözükürse gözüksün insanlığı sınıfsız topluma götürmez. Teorinin, yığınların elinde maddi güce dönüşmesi, her şeyden önce onun kavranmasından geçer.

Marksist-Leninist teorinin esas konusu, dünyayı yorumlamak değil, değiştirmek eylemidir. Bu bağlamda Partinin, kendini, dünyayı yeniden yorumlamakla yetinen propagandacıya ihtiyacı yoktur. Teoriyi öğrenen, onu önemseyen, onu dünyanın değiştirilmesi için bir araç olduğunu kavrayandır. Partinin böylesi propagandacılara ihtiyacı vardır.

1.2 - Marksist-Leninist Propagandanın Amaç ve Görevleri

Burjuva propaganda gerici hakim sınıfların çıkarlarını dile getirir. Bu propagandanın temel görevi, gerçek durumu çarpıtmak, işçi sınıfı ve emekçileri, bir bütün olarak geniş yığınları kandırmak, yığınların dikkatini, kapitalizmin, mevcut sistemin neden olduğu sorunlardan uzaklaştırmak ve özellikle medya (TV, gazete vs.) vasıtasıyla yalan yanlış haberlerle, yoz kültürle kendine yabancılaştırmaktır. Burjuva propaganda, kapitalizmi ebedi kılan ve kutsayan; işçi sınıfı ve emekçi yığınları ücretli kölelik rejiminde umutsuz, çaresiz ve sürü kalmaya mahkûm eden propagandadır. İşçi sınıfı ve emekçi yığınların uyanışı ve kurtuluşu doğrultusundaki her çıkışı, girişimi ve mücadelesini kırmayı, söndürmeyi ve sindirmeyi hedefleyen bir ideolojik kuşatma ve yanılsama faaliyetidir.

Komünist propaganda ise bilimsellikten asla ve asla kopmaz. Çünkü devrimci propaganda diyalektik materyalist yönteme, nesnelliğe, gerçeğe dayanan propagandadır. Propagandanın amacı, hitap edilen yığınları eğitmek, onları sosyalist öğretiyle donatmaktır. Onları, mevcut sömürü düzeninin neden yıkılması gerektiği ve neden sosyalizmin kaçınılmaz olduğu konusunda bilinçlendirmektir. Komünist propaganda işçi sınıfı ve emekçi yığınları sosyalist siyasal düşünce ve ideolojinin etkisine çekmeyi, işçileri sınıf bilinçli yapmayı, ücretli kölelik düzeninde kurtuluşun tarihsel bir zorunluk olduğunu, sosyalizmin çekiciliği, teorik öngörüsü ve pratiğini kavratmayı hedefler.

İşçi sınıfının toplumsal üretimdeki ve tarihsel ilerlemedeki yerini, statüsünü; en devrimci sınıf olarak sömürüsüz ve sınıfsız bir dünyaya gidişte başı çekeceğini inandırıcı ve ikna edici tarzda ortaya koyar.

Bilinç konusunda propagandacı, iki noktayı faaliyetinde asla göz ardı etmemelidir: Günlük bilinç ve kendiliğindencilik, bilimsel bilinç ve teorik kavrayış. Günlük bilinç, çevremizdeki süreç ve görünümlerin beynimize yansımasıdır. Günlük bilinçle görünen, olan-biten, yaşanan olaylara tepki duyar veya olumlarız. Ama bu asla yeterli değildir. Çünkü burjuva propaganda, birçok gelenek, eğilim ve alışkanlıklar günlük bilinci etkilerler. Günlük bilinç, en fazlasıyla kendiliğindenciliğe eş düşer. Günlük bilinç veya kendiliğindencilik, olayların ve süreçlerin, görünüm ve gelişmelerin sistematik bir yorumuna, derinleşmeye, temelden kavramaya ve sınıfsal açıdan analiz yapmaya asla yetmez. Bu bilinçle, somut durumun somut analizi yapılamaz.

Teoriyi bilim olarak ele alma ve derinleşme, doğa ve toplum hakkında sistematik bilgi edinme, sınıf mücadelesinin sorunlarına Marksist-Leninist teori ışığında yaklaşma sonuçta bizi teorik bilinçlenmeye götürecektir.

Bu bilinçlenme farklılığından dolayı propagandacı, kimlere, hangi bilinç seviyesinde olanlara hitap ettiğini "üç aşağı-beş yukarı" bilmek zorundadır. Şüphesiz her iki bilinçlenme arasında Çin Seddi yoktur. Teorik bilinçlenmenin çıkış noktası, şüphesiz ki günlük bilinçtir. İnsanı olduğu gibi ele almak, onu sahip olduğu günlük bilinçle ele almak demektir.

Bilinçlendirmek, propagandacının temel görevidir. Bilinçlendirmek için propagandacı, gerçeğin nesnel analizini yapmak zorundadır. Gerçekliğin nesnel analizi, genel konuşmayı, kahrolsunu, yaşasını, yüzeyselliği dışlar. Bilimsel inandırıcılığı, iknayı, gerçeği esas alır. Propagandacı gerçekliği, bütün çıplaklığıyla; çelişkileri ve karmaşıklığıyla anlatmasını ve hitap ettiği kitleyi adeta büyülemesini bilir, becerir. Bunu yapabilmek için propagandacının diyalektik yönteme mutlaka hakim olması gerekir. Doğada ve toplumda yasaların nesnel olduğunu kavramadan, toplumsal gelişme yasalarını kavramadan devrimin mantığı ortaya konulamaz, devrimin gerçekleşebilirliğinin açıklanması, devrimci teorinin propagandası yapılamaz. Propagandacı, teorik inceleme ve irdeleme, teorik analiz ve üretimle kendini yenilemek, donatmak zorundadır.

1.3 - Propagandacı, Devrimci Teorinin Katışıksızlığı İçin Mücadele Eder

Propagandacı Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in eserlerini ve pratik mücadele tecrübelerini devrimci teorinin katışıksızlığı açısından da incelemelidir. Onlar, diyalektik-materyalist dünya görüşünü burjuva ideolojisine, revizyonizme, oportünizme vs. karşı tavizsiz mücadele ile geliştirmişlerdir. Devrimci teorinin katışıksız savunulması ve geliştirilmesi, Lenin'in dediği gibi, "sosyal görünümler, gelişmeler, olgular üzerine görüşler gerçek gelişmenin ve gerçekliğin (aç. SP) amansız nesnel analizine dayanmalıdır (Bkz. Lenin; C. 2, s. 544, "Hangi Mirastan Vazgeçmeliyiz?"). “Gerçek gelişme”nin analizine dayanmayan görüşler, teorik ve siyasi öngörüler, sonuçlar ve yargılar, “gerçek gelişme”nin hareketine yanlış, çarpık ve karşılığı olmayan müdahaleleri de gündeme getirir. Ve aynı zamanda, pratikte kanıtı farklı olunca, propagandacıya ve partiye güveni de sarsar.

Propagandacı, Marksist ideolojik mücadele cephesinin en önünde, ön siperde yer alan savaşçıdır. Teorik öngörü, açılım ve belirlemeleriyle sadece siyasi faaliyet ve bireylerin biçimlenmesinde rol oynamıyor, aynı zamanda pratik test edilmeyle partinin yığınları ve çevre-çeper üzerinde bıraktığı/bırakacağı etki ve izlenimle de yer edinir. O, her türden anti-marksist düşünceye karşı mücadele yolunu açar, hedef gösterir. Teorinin katışıksızlığını koruyamayan/savunamayan bir propagandacı, farkına varmadan devrimci teoriyi "sulandırır", burjuvazi ve küçük burjuvazi için kabul edilir seviyeye indirger. Böyle bir propagandacı, sonuçta yığınların yanlış bilinçlenmesine neden olur. Çarpık bir bilinçlenme, günün görevlerine doğru çözümler üretemez. Politikaya Marksist-Leninist bir ideolojik renk ve ruh kazandıramaz.

1.4 - Propagandacı Gerçeğe Sadık Kalır

Lenin, "III. Enternasyonal'in Görevleri Üzerine" makale sinde şöyle der:
"Proletaryanın gerçeğe ihtiyacı vardır ve onun davası için hiçbir şey, iyi görünen, terbiyeli, dar görüşlü yalan kadar zararlı değildir" (C.29, s. 493).

Bunun anlamı açık: Propaganda adına, iyi niyetle de olsa yalan söylemek, yalanla insanların, çevrenin/tabanın duygularını sömürmek davaya zarar verir. Siyasal savaşımdaki savaş hilelerini, düşmana karşı psikolojik savaşımı yığınlara yönelik devrimci propagandanın kapsamına dahil edemeyiz. Proletarya “terbiyeli yalan”a ihtiyaç duymaz; çünkü proletaryanın sosyalist öğretisi, maddi toplumsal gerçeğe, sınıf hareketi ve savaşımına dayanan bilimsel bir teoridir. Ve kapitalizmin hastalıkları ve kötülüklerinin anası özel mülkiyetin her türüne karşıdır, adaletsizliğe ve her türlü baskıya karşıdır. Bunun kadar haklı, meşru ve insani ne olabilir ki? Her proletarya devrimcisi bir avuç kapitalistin dışında toplumdaki her bireye, kapitalizmin barbarlığına karşı, sosyalizmin kurtuluş ola cağını propaganda etmeye yeterli argüman, teori ve pratiğe sahip olabilir. “Terbiyeli yalan” aynı zamanda sermaye ve faşizmin eline fırsatlar, istismar konuları da verir.

Marmara depremi döneminde; devlet bir şey yapmıyor demek propaganda değildir. Ama devlet yapılması gerekeni yapmıyor, yapmaya niyeti yok demek propagandadır. Çünkü devlet, bir şeyler yapmaya çalışmıştır. Propagandacı, yapılanın rezalet olduğunu hedef almalıdır. Çünkü depremi yaşayan yığınlar, devletin bir şeyler yaptığını, ama yeterli yapmadığını, bunu Gölcük Donanması’na ve belli çevrelere yaptığını biliyorlar.

Propagandacı, gerçeğe sadık kalmak zorundadır. Gerçeğe sadık kalmak, konunun içerik zenginliği, propagandacının anlatım ve yazım yeteneği, stili, yığınların etkilenmesini, evet büyülenmesini sağlar ve devrimci teoriye devasa güç kazandırır. O halde propagandacı, bu konuda da Lenin'i izlemelidir. Propagandacı, kullandığı kavramın hakkını vermelidir. Kavram, ifade ettiği içerikle aynılaşmalıdır.

Propagandacı, yığınlar nezdinde ve de burjuvazi nezdinde partinin aklı ve aynasıdır. Onun, yazılı ve sözlü faaliyeti, yani propagandası, sayısız göz ve kulak tarafından görülür ve duyulur. Propagandacı bunun bilincinde olmak zorundadır ve propaganda da taraflılığını, şüphe bırakmayacak açıklıkta ortaya koymalıdır. O, taraflılığın ve bilimselliğin birliğini sağladığında hitap ettiği kitlenin devrimci teoriyle eğitilmesine ve donatılmasına katkıda bulunmuş olur. Bunun dışında kalırsa yapılanın etkisi ancak saman alevinin etkisi kadar olur.

Lenin şöyle der: “Taraflılık, aynı zamanda, siyasi gelişmenin koşulu ve ölçeğidir. Söz konusu yığınlar veya sınıf, siyasi bakımdan ne kadar gelişmiş, eğitilmiş ve bilinçlenmiş ise onun taraflı gelişmesi de o denli yüksek olur” (Bkz. C. 24, s. 511). Siyasal olarak gelişen ve eğitilen işçi, sınıf bilinçli işçidir. Kendisi için sınıfın bireyidir. Sınıf çıkarları doğrultusunda örgütlenen ve savaşan işçidir. Propagandacı bireyi ya da yığınları taraflı eğitmeyi, sınıf çıkarlarına bağlı kalarak kendisini oluşturan bireyleri yetiştirmeyi hedefler.

Öyleyse, önce propagandacı kesin, sarsılmaz taraflı olmalıdır; yani devrimci teoriyi katışıksız savunacak derecede kavramış olmalı ki, yığınların taraflı olmasına, sınıf bilinçlenmesine katkıda bulunabilsin.

Propagandacı Lenin'in şu sözlerini kendine bayrak edinmelidir:

"Sosyal demokrasi, sürekli ve durmaksızın, işçi hareketinin nüfuzunu modern toplumun siyasi ve toplumsal yaşamının bütün alanlarına yaymalıdır. O, sadece, işçilerin iktisadi mücadelesini değil, bilakis proletaryanın siyasi mücadelesini de yönetmelidir. Nihai hedefimizi bir dakika da olsa gözden kaybetmemelidir. Sürekli, proleter ideolojinin, bilimsel sosyalizm öğretisinin, yani marksizmin propagandasını yapmalı, onu çarpıtmalardan korumalı ve geliştirmelidir. Hangi moda ve parlak görünüme bürünmüş olursa olsun burjuva ideolojisinin her rengine karşı yorulmaz bir şekilde mücadele etmeliyiz" (C. 5, s. 350,"Politik Ajitasyon ve Sınıfsal Duruş").

Komünist partisi, propaganda ve ajitasyonunda sosyalist bir bakış açısı ve perspektife sahiptir. Küçük burjuva devrimciliğinin propaganda ve ajitasyonundan temelde farklıdır. Bu farkın silikleşmesine izin verilemez. Hiçbir “moda” ya da konjonktürel ideolojik görünüm ve siyasal eğilimler komünistleri ilkelere bağlı politik faaliyet yürütmeden, nihai hedefe bağlı propaganda yap maktan alıkoyamaz.

1.5 - Propagandacı, Teori ile Pratiğin Bağını Kurmak Zorundadır

Marksist Leninist teori, toplumsal pratiğin genelleştirilmesi temelinde yükselir, pratiğin yolunu aydınlatır, ona yön verir. Marksist teori toplumsal yaşamın, pratiğin, toplumsal gelişme yasalarının formülasyonudur; teori pratikten çıkar. Pratik, partinin veya yığınların, somut, amaçlı faaliyetidir. Bu faaliyet sınıf mücadelesinin, toplumsal yaşamın her alanında sürdürülür. Bu iki kavram arasındaki bağ, tali bir sorun değil, komünist partinin mücadelesinin yaşamsal bir sorunudur. Bu, kendini somut durumun somut analizinde gösterir. Bu kendini, yadsımanın yadsınmasında, zıtların birliği ve mücadelesinde ve nicel değişimlerin nitel değişimlere, nitel değişimlerin de nicel değişimlere dönüşmesinde gösterir. Marksist diyalektik yöntemi kavramak ve kullanmak, teori ve pratik arasındaki bağı kavramak anlamına gelir. Ancak ve ancak teoriyi somut koşullara uygulayan, yani pratikleştiren ve bu pratikleştirmeden yeni teorik sonuçlar çıkartabilen bir parti, Marksist teoriyi kılavuz olarak kavrayan ve gerçeği, somut durumu genel formülasyonlarla açıklamayan bir parti, komünist partisi olabilir.

Marksist teori, Türkiye'de üretim ilişkilerinin ve toplumu belirleyen temel sınıfların, bunlardan hangisinin hakim sınıf olduğunu, hangisinin geleceği temsil ettiğini somutlaştıramaz. Ama bunların somutlaştırılması için bize yol gösterir. Bu yolu bulabilmek bizim görevimizdir. Bu görev, teorinin pratiğe uygulanması ve pratikten çıkartılan sonuçlarla teorinin yeniden geliştirilme si ve zenginleştirilmesidir.

Propagandacı bunu bilmek, teori ile pratik arasındaki diyalektik bağı kavramak zorundadır. Propagandacı, Marksist teori budur, pratik de budur diye propaganda yapamaz. Propagandacı, teori ve pratiği bütünlüklü olarak vermelidir. Dinleyen veya okuyan neden, niçin sorularının cevabını almalıdır.

Propagandacı bu konuda Engels'in şu sözünü unutmamalıdır:
"Bilimin her alanında, tarih biliminde olduğu gibi doğa biliminde de, var olan olgulardan hareket edilmesi...o halde...iç bağlantıların gerçekler içinde inşa edilmeyip, onların içerisinde keşfedilmesi gerektiği, keşfedilince de mümkün olduğu kadar deneylerle doğrulanması gerektiği noktalarında aynı düşüncedeyiz" (Marks-Engels, C. 20, s. 334, "Doğanın Diyalektiği").

Engels, gerçeklik üzerine fantezi yapmayalım diyor. Gerçekliğin içinde “iç bağlantı”lar kurmayalım, aksine gerçeği oluşturan iç bağlantıları, yasaları keşfedelim diyor.

Bunu bir başka biçimde somutlaştıralım: Maocuların devrim anlayışı Türkiye gerçeğinden hareketle mi tespit edilmiş? Hayır. Bu arkadaşlar, gerçeği teorilerine uydurmuyorlar. Gerçeği, teorik olarak görmek istedikleri gibi görmeye çalışıyorlar. Bunun adı subjektivizmdir ve sonuçları bazen, maocularda olduğu gibi, komik de oluyor.

Marksist diyalektik yöntem ışığında teorimizi pratikte bulabilmeliyiz, bunu doğrulamalıyız. Ancak bu şekilde hitap ettiğimiz yığınları devrimci mücadeleye kazanabiliriz, teorimizin maddi güce dönüşmesini sağlayabiliriz. Ancak böyle bir durumda pratik politikan, taktik ve sloganının karşılığını bulur, çağrıların kitlelerden yanıt alır.

Stalin’in belirttiği gibi, “teori, devrimci pratik ile çözülmez bir bağlılık halinde gelişince, işçi hareketinin büyük bir gücü haline gelebilir." O halde, teori, devrimci pratiğin, örgütlenmenin, savaşımın yolunu aydınlatmada, tıkanmışlığı aşmada, sorunları aşmada çözücü olmalıdır. Sosyalist öğretinin çekiciliği, onun bilimselliği, devrimciliği ve toplumsal gerçekliğe dayanıyor olmasından ileri gelir.

2-Propagandanın Etkisinin Ölçüleri

Lenin, "Yoldaş Plehanov Sosyal Demokrasinin Taktiği Üzerine Nasıl Değerlendirme Yapıyor" makalesinde şöyle der:

"Sosyal demokrasinin bütün politikası, halk kütlesinin gelecekte gideceği yolu aydınlatmaktır. Marksist meşalemizi yükseklerde tutuyoruz ve her bir sınıfın her adımında, her siyasi ve iktisadi olayda yaşamın öğretimizi onayladığını gösteriyoruz" (C. 10, s. 480, aç. SP).

Komünist parti, bu ilkeye göre hareket etmelidir ve propagandacı, etkili propaganda yapabilmek için bu ilkeyi kavramalıdır. Pratik ve yaşam, teorik ve politik öngörülerimizi doğrulamalı, propagandanın içeriği, kapsamı ve yönteminin isabetliliğini kanıtlamalıdır. Bu ilke, yığınların devrimci hareketinin yolunun aydınlatılmasını, yığınların bu devrimci harekete katılmalarını önkoşul yapar. Propagandacı ordusuna sahip bir partinin propagandasının etkisi, yığınlarla bağında görülür. Ama parti, propaganda faaliyetini hiçbir zaman yığınların aydınlatılmasıyla sınırlandırmaz. Mücadeleye çekilen, yolu aydınlatılan her yeni kitle partiyi daha kapsamlı, daha derin propaganda görevleriyle ve bu görevlerin üstesinden gelecek propagandacıları yetiştirmek sorunuyla karşı karşıya bırakır.

Propagandanın etkisi kendini, her şeyden önce, yüksek ideolojik seviyede hitap edilen kitlenin (işçi sınıfı ve emekçiler) bilincinde, onların, toplumsal yaşamın, toplumsal gelişmenin bütün görünümlerini Marksist teoriye göre değerlendirmelerinde bulur. Propaganda, gerçekten kaliteliyse, bilimsel seviye yüksekse bu sonuçlar alınır.

Bilimsel seviyeli propaganda yapmak veya anlaşılır olmak adına, özellikle propaganda faaliyetinde görülen iki uca düşmemek gerekir. Bu uç noktalardan birisi soyut teori sevdasıdır. Soyut teoriyi, onu anlatmaya düşkün olan propagandacı, pratiği, yaşamı, teorinin pratikle bağını ve insanların günlük sorunlarını unutmuş olan propagandacıdır. Böyle bir propagandacının, grev yapan işçilere hitap ettiğini düşünün! Bir sendika toplantısında veya semt sorunlarının ele alındığı toplantıda propagandacının, propaganda adına, somut sorunları bir kenara bırakıp doğa olaylarını, devrimi derin teoriyle açıkladığını düşünün! Her iki durumda da parti kaybeder, propaganda amaca hizmet etmez.

Propaganda salt teori veya hitap edilen kitlenin düşük bilinç seviyesinden hareketle salt pratikçilik tarzında da yapılmaz. Salt teorinin ve salt pratiğin propagandasını yapmak, teori ve pratiği birbirinden kopuk olarak ele almak anlamına gelir. Birinci durumda teori, özgün sorun konumuna getirilir ve propaganda yaşamdan/pratikten kopartılır. Tam da bu nedenden dolayı Lenin, siyasi çizginin yaşama geçirilmesini sadece onun; bu çizginin doğruluğunda değil, aynı zamanda "en geniş yığınların bu (çizginin) doğruluğuna kendi tecrübeleriyle ikna olmaları" gerektiğini de koşul yapar (Bkz. C.31, s. 9 ).

İkinci durumda ise teoriyi önemsememe, küçümseme, bu alandaki eksikliği pratiği ön plana çıkartarak kapatma söz konusudur. Bu durumda pratik faaliyete faydacı yaklaşım, her şeyi pratikle açıklama kaçınılmazdır. Böyle bir ortamda teori dogmalaşır, körleşir ve hatta alay konusu bile olabilir. Böyle bir yaklaşım ile teorinin çözücü, ön açıcı ve aydınlatıcı gücünden yoksun olunur. El yor damıyla yürünür.

2.1 - Propagandacı Burjuva İdeolojiye Karşı Uzlaşmazdır

Komünist partinin, tek tek üyelerinin ve tabii ki bu arada propagandacının da burjuva ideolojisine ne kadar açık olup olmadığı ideolojik kavrayış ve sağlamlığa bağlıdır. Bu anlamda ideolojik sağlamlık ve seviye, Marksizm-leninizme düşman ideolojiye; burjuva ideolojisine karşı uzlaşmaz duruşla sıkı bağ içindedir. Burjuva toplum içinde yaşayarak bu topluma ve ideolojisine karşı tümüyle bağışıklık kazanmak olanaksızdır. Birey, ne kadar dirense de bir şekilde burjuva etkilere açıktır. Buna karşın parti kendi yaşam tarzını geliştirir. Evet, burjuva yaşam tarzı içinde ama o yaşam tarzına karşı yaşam tarzı. Yeni insan bu tarz içinde gelişir. Parti, var olduğu her yerde ve her koşul altında, hangi görünümde olursa olsun burjuva ideolojisine karşı gerçek bağışıklığı sürekli ve sürekli üretmek zorundadır. Burjuva ideolojisine karşı mücadelede propagandaya bu perspektifle yaklaşılmalıdır. Propagandacı, hitap edilen kitlenin pratik tecrübesiyle, edindiği teorik bilgiyi pratikte sınamasıyla belli düşüncelerin doğruluğuna inanacağından; Marksist teoriyle donanacağından ve hangi biçimde olursa olsun burjuva ideolojiyi tanıyabileceğinden ve ancak bununla o ideolojiye karşı bilimsel ve uzlaşmaz tavır alabileceğinden hareket etmelidir.

2.2 - Propagandacı Bağımsız Düşünmeyi Teşvik Eder

Bu alandaki zorluk, özellikle yazılı propagandada söz konusudur. Yazılı propagandada çoğu kez, propagandanın etkisi ile in sanları, bağımsız düşünmeleri için eğitme, onların şu veya bu sorunu analiz etme yeteneğine ulaştırılmaları görevinin sıkı bağı unutuluyor veya önemsenmiyor. Bu bağa en azından sözde dikkat çekilse de pratikte unutuluyor. Birçok yazıda devrimci teori, Marksist-Leninist ilkeler, hazır bir şekilde sunuluyor. Okuyana ezberlemekten başka bir iş kalmıyor. Hazır, "paketlenmiş" sonuçlandırmalar, hiçbir şekilde, hiçbir somut duruma uygulanamazlar. Bu durumda hazır sonuçlandırma, kaçınılmaz olarak dogmaya dönüşür ve ezberlenir.

Lenin, "Uzaktan Mektuplar"ının ilkinde şöyle der:
"Marks ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasi durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen ‘formüller’ ile haklı olarak alay ederek, her zaman, ‘bizim öğretimiz bir doğma değil, bilakis bir eylem kılavuzudur' demişlerdir" (C.24, s. 25).

Sonuçları, genel formülasyonları ezberleyen kişi, bunları, zihinsel gelişmesi ve yorumlama yeteneğini geliştirmesi için kullanamaz. Hegel, “gerçek, ona götüren yol olmaksızın bir cesettir ” der ve Marks Hegel'in bu sözüne katılır.

Propagandacı, ele aldığı konunun açıklanmasında hitap ettiği kitleye muhakeme yapma, düşünme, gerçeğe giden yolu görebil me olanağını tanımalıdır. Propagandacı, öyle yazmalı ve anlatmalıdır ki, hitap ettiği kitle düşünmek zorunda kalsın.

2.3 - Propaganda ve İçerik

Propagandanın ne denli etkili olup olmadığı onun içeriğine, örgütlenmesinin ve yönetiminin biçim ve yöntemlerine bağlıdır. Burjuvazi bütün iletişim organlarını, her türlü olanak ve araçları kullanarak burjuva ideologların teorileriyle ele alınan konunun içeriğini kendi sınıfsal çıkarına yarayacak bir şekilde lanse eder. Yani propagandanın yönetim ve örgütlenmesinin yöntem ve biçimini istediği gibi değiştirir. Bunun, literatürdeki adı manipülasyondur, çarpıtmadır.

Komünist parti, ideolojisinin içeriğini, Marksist-leninist teoriyi maniple ederek/çarpıtarak lanse etmez. Komünist parti, propagandanın maniple edilmesine ilkesel olarak karşıdır. Marksizm-leninizmin, bu ideolojinin içeriğinin manipülasyona ihtiyacı yoktur. Bu ideoloji, işçi sınıfının ve emekçi yığınların öz sınıfsal çıkarlarını ifade eder. Bu nedenden dolayı, Marksizm-leninizmin en iyi propaganda yöntemi, onun içeriğini olduğu gibi sergilemektir. Burjuvazi, hakimiyetini sürdürmek için, devletin tarafsızlığından başlayarak her türlü baskısını, sömürüsünü, pisliğini ve ahlaksızlığını geniş yığınlar nezdinde gizlemek için manipülasyona başvurur, Marksist teorinin ise buna ihtiyacı yoktur. Çünkü yığınlardan gizli olan bir yönü yoktur. Siyasal ve toplumsal olguları, görüngüleri açıklayacak diyalektik materyalist yöntem silahına, sosyalist teorinin gücüne sahiptir.

Ama buna rağmen, geniş yığınların bilincini etkilemek için, güçlü propaganda için başvurulan kimi yöntem ve araçlar, son kertede, istemeyerek de olsa propagandanın içeriğinin geri plana itilmesini birlikte getirebiliyor. Propaganda faaliyetinin biçimleri, araç ve yöntemleri kendisi için amaç yapılırsa, esas amaca ulaşılamaz. Propaganda faaliyetinin biçimleri, araç ve yöntemleri, propagandası yapılan düşüncenin içeriğini açıklama görevine tabi olmalıdır. Yani her koşul altında, bütün biçim, araç ve yöntemler propaganda konusu olan düşüncenin içeriğinin ön planda durmasına, anlaşılmasına hizmet etmelidir.

Sanatla; tiyatroyla, müzikle, resimle vb. propaganda yapılabilir. Yapılmalıdır ve yapılıyor. Ama yöntem, araç ve biçimler ne olursa olsun bunlar politikanın alternatifi olamazlar, politikadan bağımsız olamazlar ve hele hele politikanın yerini hiç alamazlar. Bu konuda Lenin şöyle der:

"Pedagojiden özel bir slogan yapma, onu 'politika'nın karşısına koyma, bu karşıya koyma üzerinde özel bir yön inşa etme, bu şiar adına, sosyal demokrasinin ’politikacıları'na karşı kitleye hitap etme düşüncesinde olan, derhal ve kaçınılmaz olarak demagojiye düşer" (C. 8, s. 452/453).

Lenin, politikayla pedagojinin birbirine karıştırılmasına kesin olarak karşı çıkıyor. Lenin, söz konusu makalesinde, propagandası yapılan düşüncenin içeriğinin, siyasi ve ideolojik yönelimin unutulmasına, önemsizleştirilmesine ve amaca şekli pedagojik araçlarla ulaşma çabalarına karşı çıkıyor. Bu, film, tiyatro, müzik vb. için de geçerlidir.

Propagandacı, örneğin bir filmi araç olarak kullanırken, anlatmak istediğini unutarak, bir kenara iterek, araç olarak filmi bağımsızlaştırmamalı, politikanın karşısına koymamalıdır.

2.4 - Propagandacı ve Kişisel İnancın Oluşması

Propaganda, hitap edilen yığınlarda bilincin proleter ideoloji ve ahlakın ruhuna göre oluşmasını amaçlar. Dolaysız amaç ne olursa olsun bu böyledir. Ne var ki hitap edilen kitle, çeşitli açılardan farklı gruplara bölünmüş durumdadır; etnik köken farkı, sosyal-kültürel konum veya durum farkı, eğitim seviyesi farkı, mesleki fark, yaş ve cinsiyet farkı vs. vs. Bunun ötesinde bazıları, bilgi sahibi olmak için inisiyatifli olurken, bazıları pasif kalabilirler. Bazıları, bilgiye, bilinçlenmeye karşı duyarsız olurken, bazıları dini inancın etkisindedir. Bazılarında gelenekler her şeyin üstüne çıkarken, bazıları burjuva alışkanlıklar içindedir. İlk bakışta "işe yarar" kimse yoktur. Bu durum neyi gösterir? Bu durumda propagandacı, propagandanın somut etkisinin nihayetinde, tek tek insanlar üzerinde olduğunu görmek zorundadır. Ajitasyon ile propaganda arasında etkileme farkı burada kendini gösterir. Ajitatör, bütün kitleyi büyüleyebilir, ama bu, propagandacı açısından mutlaka geçerli değildir. Böyle bir kitle karşısında propagandanın etkisi, kişinin ruh dünyasına ne denli nüfuz edilip edilmediğiyle ölçülür. İnsanların, propagandası yapılan düşünceleri kavrayabilmeleri, benimseye bilmeleri yukarıda belirttiğimiz nedenlerden dolayı çelişkilidir. Bu nedenden dolayı propagandacı, propagandasını yaptığı düşüncelerin, dinleyen veya okuyan kitlenin bilincine hemen yansımayacağını, derin bir inanca dönüşmeyeceğini bilmek zorundadır. Propagandacı, sınıfsal bilinçlenmenin, proleter dünya görüşünün ancak bir dizi ve kişiye göre farklı çelişkilerin aşılmasından sonra oluşacağını bilmek zorundadır.

Bu çelişkileri birkaç noktada toplayabiliriz.
Propagandacının karşı karşıya olduğu kitle (parti kitlesi hariç):

-Yaşam üzerine şekillenmiş gerici düşüncelere, bilince yerleşmiş burjuva gerici değerlere sahip olanlar.

-Proleter ideoloji ve ahlaka yabancı ideoloji ve ahlakın etkisi altında olanlar.

Propagandacı, hitap ettiği kitlenin bugün gerici faşist partilerin oy küpü olduklarını, reformist ve liberal etkiler taşıdıklarını, onlar tarafından yönlendirildiklerini, işçinin ve emekçinin kendine yabancılaştırıldığını ve bunun ötesinde antikomünist propagandayla beslendiğini ve bu milyonlarla ya da edilgen yığın kazanılmadan devrimin olamayacağını bilmek zorundadır. Devrim, bir avuç bilinçli insanın değil, yığınların eseri olacaktır! Bu denli farklı yapıda olan insanları aynı sınıfın, işçi sınıfının unsurları veya emekçi olmalarına rağmen eğitmenin, ikna etmenin, inandırmanın, bilinçlendirmenin zor, sabır isteyen bir iş olduğunu propagandacı bilmek zorundadır. Propagandanın etkisi düz bir hat üzerinde gelişmiyor. İdeolojik eğitim zordur ve uzun bir zamanı ve devrimci bir pratiği gerekli kılar. Başarılı bir propaganda "büyük dayanıklılığın, kararlılığın ve sistematiğin ortaya konmasıyla" yapılır. "Bu özellikler olmaksızın siyasi aydınlatmaya sadece girişmek bile olanaksızdır" (Lenin).

3-İkna Gücünün Mantıksal Ön Koşulları

3.1 - İnanmak mı yoksa bilimsel ikna mı?

İnsanların inanma ve düşünme tarzının nedeni ve kaynakları çeşitlidir. Az veya geri eğitimli, bilinçli insanlar, fantastik şeylerin gerçek olduğuna inanabilirler. Ön yargılar ve batıl inançlar böyle doğar. Bu kör inançtır. Kör inanç, kaçınılmaz olarak dogmaya ve ön yargıya götürür. Marksist teori, bilimsel bir öğretidir ve anlatımı da bilimseldir. Bir dini inancın öngörülerinin gerçek olduğu bilimsel olarak açıklanamaz, ama bu öngörülerin gerçek olmadıkları, batıl inançlar oldukları bilimsel olarak açıklanır. Marksist teorinin gerçekliği ifade ettiği bilimsel olarak açıklanır, ama bu teorinin gerçekliği ifade etmediğini açıklayabilmek(!) için bilimsel yöntemi terk etmek, metafizik yönteme başvurmak gereklidir. Bütün bunlar şu veya bu şekilde, genel hatlarıyla da olsa, bilinen olgulardır. Ama buna rağmen sorun hep dönüp dolaşıp bu basit gerçeklikten hareketle propagandanın nasıl yapılacağında düğümlenir. Propaganda genel anlaşılır olmalıdır, insanların ruhuna, düşüncesine hitap etmelidir. Bunlar doğru ama propaganda sadece bundan mı ibaret? Bu konuda Lenin'in şu sözleri öğreticidir:

"Yarım yamalak bilimi değil de bütün bilimi öğreterek Rus yabaniliğine ABC'nin nasıl anlatılması gerektiği (konusunda) bu, gerçek bir örnektir".

Demek ki, dinleyici ve okuyucu kitlesi ne kadar cahil olursa olsun, Lenin'in deyimiyle ne kadar “yabani” olursa olsun propagandacının sorunu, bu seviyedeki kitleye bilimi; bütün bilimi anlatabilmektir. Bu kitle bilimden anlamaz, anlatılanı zaten kavramaz anlayışından hareketle bilim adına yarım yamalak şeyler anlatmak komünist propagandacının işi değildir.

"Bütün bilimi" anlatabilmek için propagandacı, okur ve dinleyici kitlesinin ruh halini tanımalı, onların aklına hitap etmeli, onlardan bağımsız düşünmeyi, muhakeme etmeyi teşvik etmeli ve gerçeğin ortaya çıkartılması, ele alınan konunun kavranır olması için bilimde kullanılan araç ve yöntemleri kullanması gerekir. Böyle bir propaganda için önce, yetişmiş olması gerekir. İkna gücüne sahip olmalıdır. Başkasının bilincini etkilemek isteyen, önce kendisi ikna olmuş, ele aldığı davaya bilimsel inanmış durumda olması gerekir. Marks, Engels, Lenin ve Stalin, birer bilim adamıydılar, davalarının doğruluğuna tamamen inanıyorlardı. Bu inançları, onlara, başka insanların bilincini etkilemek için büyük enerji veriyordu. Ama bu, başka insanları etkilemek için yeterli değildir. Kişinin bir şeye inanması, nihayetinde subjektif bir olgudur. Bu subjektif olgunun ötesinde esas olan, başkalarını ikna etmek için inanılan davanın/gerçekliğin bilimsel olarak temellendirilmesi ve kanıtlanması gerekir. Propagandacı bunu yapmak zorundadır ve bu, genel formülasyonlarla, "yaşasın-kahrolsun" edebiyatıyla yapılamaz.

Marks, Engels, Lenin ve Stalin, söylemlerinin ikna gücüne büyük önem verirlerdi ve bu nedenle de sürekli bilimsel kanıtı araç olarak kullanırlardı. Bu konuda Lenin'in I. I. Skwarzow-Stepanow’a yazdığı bir mektubu (Aralık 1909) örnek alalım. Lenin, bu mektupta şunları yazıyor:

"Ilyin neyi kanıtlamaya çalıştı ve kanıtladı? Rusya'da tarım ilişkilerinin gelişmesi (Burada Lenin, "Rusya'da Kapitalizmin Gelişmesi" yapıtını kastediyor, SP) hem toprak beyliğinde, hem de köylü iktisadında, 'köy cemaati'nin hem içinde hem de dışında kapitalist tarzda gerçekleşiyor. Bu birincisi. Bu gelişmenin tam da kapitalist yolu ve tam da kapitalist sınıf gruplaşmasını kesin olarak belirlediğidir. Bu da ikincisi. “Popülüstlerle tartışma buydu. Bu kanıtlanmalıydı ve kanıtlandı" (C. 16, s. 111)

Lenin, bunu kanıtlamak için, ekonominin durumunu, sınıfların yapısını, o zamanki Rusya'nın iktisadi ilişkilerini karakterize etmek için kapsamlı materyali analiz etmiştir.

Propagandacı, ele aldığı konu üzerinde önce bizzat açık olmalı, inançlı olmalı; konuya vakıf olmalı ve gerçeği, genel lafızlarla değil, kanıtlarla açıklamalıdır.

Bilimsel anlamda kanıt gücü ve bundan kaynaklanan ikna gücü birtakım koşul ve faktörlerin varlığıyla sağlanır. Propagandacı, teoriye, yönteme hakim olmalıdır. Propagandacı, pratik propaganda faaliyetinin tecrübelerinden öğrenmelidir. Ele aldığı konuyu, salt teori yapmaksızın, salt pratikçilik yapmaksızın (basitleştirmeksizin) hitap ettiği kitleye nasıl ileteceğini ölçebilecek durumda olmalıdır. Bu iş zordur, ama imkansız değildir, öğrenilebilinir. Bilimsel propaganda yapmak için Marksist diyalektik yönteme ve ondan kaynaklanan sonuçlara hakim olmak gerekir. Yani, yaşamın ortaya koyduğu sorunlara/görüngülere somut-tarihsel yaklaşım, bunların nesnel analizi, teorik ilkelerin dogmalaştırılmaması, subjektif değerlendirmelerden kaçınmak vs. başarılabilir.

3.2 - Kanıt, Sav ve Tez

Nitelikli ve verimli düşünmede kanıt, zorunlu bir unsurdur. Kanıtlanması gereken ne olursa olsun, her kanıt, iki bileşenden oluşur. Bunlardan birisi tez, diğeri ise savdır/argümandır; yani kanıt nedeni. Bu iki bileşenin mantıksal bağlamına kanıt yöntemi denir. Kanıt yönteminin diğer adı, “gösterme”dir.

Tez, doğruluğu veya yanlışlığı gerçeklik olduğu veya gerçeklik olmadığı kanıtlanması, ortaya çıkartılması gereken bir ilkedir, kuraldır.

Sav (argüman) ise kanıtlanması gereken tezin gerçekliğinin sonuçlandırıldığı ilkedir. Yani ortada bir tez var (diyelim ki Türkiye'de kapitalizmin gelişmesi), bu tezin doğru olduğu savunuluyor, bu savununun kanıtlanması, sav denen kanıt nedenlerinden (olgulardan, istatistik verilerden, materyallerden vs.) hareketle sağlanıyor.

Kanıt yöntemi (göstermek), sav ve tez arasındaki bağlamı ortaya çıkartır. Bu ortaya çıkarış, kanıtlanması gereken tezin gerçek olduğuna götürür. Tezin, gerçek olmadığının ortaya çıkmasını sağlayan kanıta, çürütme denir.

Bir tez doğruysa, onun doğruluğunu ortaya çıkartacak kanıt, er veya geç bulunur. Bunda teori ve pratiğin gelişmesi önemli bir rol oynar. Örnek; sosyalizm uzun bir dönem tez (teori)/ilke olarak kaldı. Pratiğe uygulanırlığı Ekim Devrimi’nden sonra kanıtlandı.

Propagandacı, hitap ettiği kitleyi ele aldığı konunun doğruluğuna inandırmalı, onları ikna etmek veya eleştirdiği anlayışın yanlışlığını ortaya koymak için bunlara, bu mantıksal muhakemeye vakıf olmalıdır.

Neler, sav veya kanıt-nedeni kapsamına girerler? Kanıtlanmış gerçekler/olgular üzerine tezler, yani her bir bilim alanında temel kavramların tanımlanması; doğruluğu kanıtlanmış tezler sav kapsamına girerler.

"İstatistik ve Sosyoloji" makalesinde Lenin şöyle der:
"...Karmaşık ve zor bir sorunun...üstesinden gelmek için... tam gerçekler, tartışmasız gerçekler ...özellikle gereklidir...Bütünlüğü ve bağlamları içinde alındıklarında gerçekler, sadece 'inatçı' değil, bilakis kanıt gücü (aç-SP) olan şeylerdir" (Lenin, C. 23, s. 285).

Her bilim dalında olduğu gibi toplum bilimlerinde ve propaganda faaliyetinde kanıtlanmış gerçekler üzerine tezler oldukça önemli bir rol oynarlar.

Çürüten gerçekler de özellikle kanıt gücüne sahiptirler. Bu anlamda Türkiye'de kapitalizmin gelişmişlik durumu, köylülüğün sosyal katmanlarına ayrışmışlık durumu, Maocu tezi çürüten gerçekliklerdir.

Temel kavramların tanımı da bir savdır. Tanımlama, tanımı yapılan nesne/olgu gerçekten varsa bilimseldir ve yapılan tanım da bilimseldir. Bu durumda bu tanım bir savdır. Örneğin, üretici güçler bir tanımlamadır. Kapitalizm, sosyalizm birer tanımlamadır. Kapitalizm karşısında sosyalizmin bir ileri üretim biçimini oluşturduğunu açıklamak için bilimsel bir tartışmada sosyalizmin kavram olarak yeniden ve yeniden tanımlanmasına gerek yoktur. Ama "yarı-feodal üretim tarzı"nı, üretim tarzı olarak anlatabilmek için her şeyden önce bu kavramın tanımlanması gerekir.

4-Propaganda Sanatı

Propaganda da en önemli olan, onun ideolojik teorik seviyesi, içeriği ve yöntemidir. Ama ele alınan konunun hitap edilen kit leye iletilmesinde propaganda seçilen yol ve araçlar, yanlış olursa amaca ulaşmak da zorlaşır. Propaganda da sanat, ustalık demektir. Bu konuda Lenin şöyle der:

"Her bir propagandacının ve her bir ajitatörün sanatı, tam da, verili dinleyici çevresini, belli bir gerçeği bu dinleyici çevresi için oldukça ikna edici anlatımla belli bir biçimde etkilemesidir. (Öyle bir anlatım olmalı ki) bu çevre onu oldukça kolay özümleyebilsin, bu çevre için oldukça somut ve kesin kafada tutulur olsun" (C. 17, s. 330).

Demek oluyor ki propagandacı ve tabii ajitatör de bilinçli, irade sahibi ve aynı zamanda tutkulu olmalı, işini coşkuyla yapmalıdır. Herkes bu özelliklere sahip değildir. Ama bu özellikler genetik de değildir. Yani öğrenilebilinir.

Lenin'in tanımına göre, propagandacının ufku geniş olmalıdır, teoriyi vakıf olmalıdır, aynı zamanda pedagojiden de anlamalıdır. Propagandacılar bu perspektifle yetiştirilmelidirler. Unutmamak gerekir ki, propagandacı, bir nevi toplumsal faaliyet sürdüren kişidir. Böyle bir kişi, ne söylediğini bilmek zorundadır. Ne söyleyeceğini bilmeyen, kendini ifade edemeyen bilimin somutta da Marksizm-leninizmin propagandasını yapamaz.

Eğitimli olmayı, şu veya bu konuda uzman olmayı, temel teorik bilgilerle donatılmış olmayı kim istemez. Böyle birisi olabiliriz. Ama bu bilgilerimizi başkalarına aktarmıyorsak, kendi kendine bir insan oluruz. Önemli olan, sahip olduğumuz bilgi ve de tecrübeleri başkalarına aktarabilmektir. Burada sorun, aktarmak değil, aktarabilmektir. Aktarma adı altında birtakım girişimlerde bulunulabilir, ama bu, bilgi ve tecrübenin başka insanlar tarafından mutlaka anlaşıldığı anlamına asla gelmez. Öyleyse esas sorun, aktarabilmektir. Aktarabilmek, öğrenilebilir, hiç de genetik olmayan yeteneklere sahip olmak anlamına gelir. Bilgi ve tecrübeyi, başka insanlara aktarabilme yeteneği! Yani propagandacı, ele aldığı konuyu popüler yapma ustalığına, dinleyiciyi adeta büyüleyen anlatım ustalığına, yöntem ustalığına sahip olmayla başarabilmelidir.

4.1- Propagandacı, Dinleyici Çevresinin Konumunu/Durumunu Hesaba 
       Katmak/Kestirmek Zorundadır

Propagandacının, ele aldığı konuya, devrimci teoriye vakıf olması, ufkunun geniş olması, partinin teorisi ve politikasını iyi kavramış olması yeterli değildir. Propagandacı bu özelliklerinin ötesinde hitap ettiği kitleyi, gerekli yönde etkileme ve ilgisini uyandırma yeteneğine de sahip olmalıdır. Propagandacı bunu, mantığın gücüyle, bilgisiyle, ikna etme sanatıyla, örnek/usta anlatımı, ifade etme tarzıyla yapar. Propagandacı, içerik ile biçim, konuşmanın biçim ve yöntemi arasındaki kopmaz bütünselliği gözden kaçıramaz. Bu, devrimci/komünist propaganda sanatının, ustalığının doğrudan göstergesidir.

Propagandacı, öncelikle şunu düşünmelidir: Hitap ettiğim kitle, her ne kadar aynı sınıfın unsurlarından oluşuyorsa da, farklı özellikleri olan insanlardan oluşmaktadır, bu insanların bilinç, anlayış seviyeleri farklıdır. Kimisi konuya şu veya bu şekilde vakıftır, kimisi değil, kimisi okur, kimisi okumaz. Kimisi önyargılıdır, kimisi değil vs. vs. Bütün bu farklılıklar, her bir dinleyicinin kendi başına bir şahsiyet olduğunu gösterirler ve propagandacı da, aslında bir kitleye değil, kitleyi oluşturan farklı özellikli şahsiyetlere hitap ettiğini bilmek zorundadır. Propagandacı böylelikle kimin ne türden sorulara daha ziyade ilgi duyduğunu teorik politik, sendikal, günlük vs. çıkartır ve bu ön bilgilerle işine hazırlanır.

4.2 - Propagandacı Leninist Propaganda Sanatını Sürekli İncelemek 
        Zorundadır

Leninist propaganda sanatı, onun eserlerinin, sadece içeriği açısından değil, propaganda özellikleri açısından da araştırılmakla öğrenilir. Lenin, hiçbir zaman gündemde olmayan bir konu üzerine yazmamış ve konuşmamıştır. Lenin, her zaman yığınların ilgisini çeken konuları, sorunları ön plana çıkartmış ve insanların neye ilgi duyduklarını, nasıl ilgi duyduklarını öğrenmeye önem vermiştir. Bundan dolayıdır ki, işçilerden sürekli mektup yazmalarını, düşüncelerini olduğu gibi aktarmalarını talep etmiş ve işçilerle sürekli görüşmüştür. Lenin ile görüşen işçilerin, onun soruları karşısında şaşırmaları ve terlemeleri birçok devrimcinin anılarında anlatılır.

Sürekli güncel olanı ele alan, bunu teorik ve pratik mücadele açısından analiz eden Lenin, polemiksiz yazı yazmamıştır. Polemiksiz propaganda olmaz. Polemiksiz yazılı veya sözlü propaganda ölü propagandadır. İnsanları yönlendirmeyen, doğrunun yanı sıra yanlışı göstermeyen, ideolojik-teorik katışıksızlığı ortaya koymayan, komünist partinin, Marksizm adına konuşan küçük burjuvaziden farkını açıklamayan bir propagandadır. Böyle bir propaganda anlayışı, teorik siyasi yetersizliğin, Marksist diyalektik yönteme hakim olmamanın ve günceli açıklamada zorlananların ve bu nedenle de Leninist propaganda sanatının temel özelliğini, yani polemik yönünü görmek istemeyenlerin anlayışıdır.

Propagandacı, hitap ettiği kitle ile sürekli ilişki içinde olur, bu kitlenin ilgisini/dikkatini sürekli kılar ve pekiştirir. Böylelikle propagandacı, hitap ettiği kitlenin bilincini, ele alınan konuya kilitler. Bu, Leninist propaganda sanatının bir diğer özelliğidir.

Propagandacı, dinleyicilerini, bilinçli savaşçılar yapar. İnancı bilimselleştirmeyi hedefler. Bu görevini yerine getirebilmek için propagandacı, uzun inatçı ve coşkulu bir çalışma içinde olmalıdır. Propagandacı oldukça açık seçik, adeta fotoğraf gibi anlat malıdır. Propagandacı, coşkulu konuşmalı ve duygulu olmalıdır. Bunlar, öğrenilebilen yeteneklerdir. Monoton, renksiz, silik, ilgisiz anlatan, iki kelimeyi bir araya getirip bir cümle kuramayan birisi iyi propagandacı olamaz.

4.3 - Propagandacı, Doğru Anlatım Tarzına Hakim Olmalı ve Bu Tarzı 
        Sürekli Geliştirmelidir

Propagandacı, kullandığı lisana hakim olmak zorundadır. Sadece konuşuyor, yazıyor olmak bir propagandacı için asla ve asla yeterli değildir. Konuşmadan konuşmaya, anlatmadan anlatmaya fark vardır. Aynı lisan, dinleyici kitlesinin anlayamayacağı bir tarz da kullanılabileceği gibi, aynı kitleyi büyüleyici, heyecanlandırıcı, ilgilerini artırıcı tarzda da kullanılabilir. İkinci kullanım tarzı bir sanattır, öğrenilebilir bir yetenektir ve propagandacı böyle olmayı hedefler.

Sözlü propaganda üzerinden gidelim. Sözlü propagandada esas olan, dinleyici ile konuşmacı arasında canlı ve doğrudan bir bağın kurulmasıdır. Propagandacı, dinleyicilerin ruh halini görür, onların tepkilerinden anlatılanın anlaşılıp anlaşılmadığını çıkartır, sorulan sorular, bunların kalitesi veya hiç soru sorulmaması konuşmanın nasıl yapılmış olduğunun doğrudan işaretleridir. Bazıları uyutur, bildiğini, monoton bir tarzda ve dinleyiciyi dikkate almaksızın anlatır ve üstelik bir de kullandığı kelimeler ve kurduğu cümlelerle konuşmayı anlaşılmaz yaparsa dinleyici ya uyur ya da bir an önce bitmesini bekler. Propagandacı vardır ki, önce dinleyici kitlesiyle kendi arasında canlı bir bağ kurar, dinleyenleri konuşmasına hazırlar, ortam, konuşmanın dinlenebileceği kıvama getirilir. Propagandacı, ortama hakim olur. Böyle bir propagandacı, en ağır teorik sorunları bile, espriyle, örneklemelerle, içeriğin kalitesini düşürmeden basitleştirmeyle, dinleyici ile kurduğu diyalogla, araya sıkıştırdığı sorularla kavratır, onları düşünmeye, araştırmaya sevk eder. Dinleyici, konuşmanın bitmesini istemez. Bu propagandacı lisanı kullanma yeteneğini konuşturur; dinleyiciyi düşünmeye, konuşmaya, sormaya sevk eder. Bu propagandacı, polemiği ustaca kullanır ve doğruyla yanlış arasındaki farkı veya neyin doğru, neyin yanlış olduğunu dinleyicinin anlayabileceği şekilde anlatır. Özellikle sözlü propaganda ve polemik, madalyonun iki yüzüdür. Propagandacı bunu bilmek zorundadır.

Propagandacının faaliyetine çok önem veren Lenin, bu konuda şöyle der:

"Gerçekten de ilkeye sadık ve yetenekli propagandacıların sayısı oldukça az (ve böyle bir propagandacı olmak, adam akıllı öğrenmek ve tecrübe toplamak anlamına gelir) ve bu insanlar, uzmanlaştırılmalıdır, tümüyle bu işle uğraşmalıdırlar ve itina ile korunmalıdırlar" ( C.6, s. 235).

Marksist Leninist propagandacı “ilke”ye bağlıdır. İlkeyi sulandırmaz.

II. PROPAGANDA VE AJİTASYONDA DİYALEKTİK YÖNTEM

1-Ajitasyon ve Propagandanın Anlamı

Ajitasyon ve propagandanın işçi sınıfının mücadelesinde taşıdığı önemi/anlamını Lenin, "Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri" makalesinde şöyle açıklar.

"Rus sosyal demokratlarının sosyalist çalışması, bilimsel sosyalizm öğretilerinin propagandasını yapmaktan, mevcut toplumsal ve ekonomik düzen, onun temelleri ve gelişimi, Rus toplumunun çeşitli sınıfları, bunların karşılıklı ilişkileri, bu sınıfların kendi aralarındaki mücadeleler hakkında, bu mücadelede işçi sınıfının rolü, işçi sınıfının yok olan yükselen sınıflara karşı tavrı hakkında, kapitalizmin geçmişi ve geleceği, uluslararası sosyal demokrasinin ve Rus işçi sınıfının tarihsel rolü hakkında işçiler arasında doğru anlayışları yaymaktan ibarettir. Rusya'da mevcut politik koşullar altında ve işçi kitlelerinin verili gelişme aşamasında doğal olarak ön plana çıkan ajitasyon, propagandayla ayrılmaz bir bağ içindedir, işçiler arasında ajitasyon, sosyal demokratların, işçi sınıfı mücadelesinin bütün elementer ifadelerine, işçilerin iş saati, ücret, çalışma koşulları vs. nedeniyle kapitalistlerle tüm çatışmalarına katılmalarından ibarettir. Görevimiz, faaliyetimizi işçi yaşamının güncel pratik sorunlarıyla birleştirmek, işçilere, bu sorunlar için de yönlerini saptayabilmelerine yardımcı olmak, dikkatlerini en kaba suistimallere yöneltmek, işverene, taleplerini daha eksiksiz ve daha amaca uygun formüle etmeleri için yardım etmek, işçiler içinde dayanışma duygusunu, dünya proleter ordusunun bir parçası olan birleşik bir işçi sınıfı olarak bütün Rus işçilerinin ortak çıkar ve ortak dava bilincini geliştirmektir" (C.2, s. 331/332).

Demek oluyor ki propaganda ve ajitasyon, hitap edilen kitleye, somutta da işçilere ve emekçilere kendi durumlarını anlamalarına, kavramalarına, yaşadıkları gerçeklik konusunda bilinçlenmelerine ve çıkış yolu bulmalarına yardım etmektedir. İşçi sınıfı ve emekçiler, verili toplumun sorunlarını ve çelişkilerini ne denli kavrarlarsa o çelişkileri çözmek için de o denli kararlı mücadele ederler.

"Mevcut Durumun Değerlendirilmesi" makalesinde Lenin ajitasyon üzerine şöyle der:
"Sadece ajitasyon, yığınların gerçek ruh halini kapsamlı ölçüde gösterebilir. Sadece ajitasyon, parti ve bütün işçi sınıfı arasında en sıkı karşılıklı etkilenmeyi yaratır. Sadece, her grevin, her daha büyük olayın, işçi yaşamının her sorununun, hakim sınıflar arasındaki veya hakim sınıfların veya mutlakiyetin şu veya bu fraksiyonları arasındaki bütün çatlaklıkların, sosyal demokrasinin Duma'daki her faaliyetinin hükümetin karşıdevrimci politikasının her yeni görünüm biçiminin vs. siyasi ajitasyon için kullanılması -sadece bu faaliyet, devrimci proletaryanın saflarını yeniden yanaştıracaktır" (C. 15, s. 275/276).

Lenin, "Ne Yapmalı"da da şöyle der:
"Bu nedenle, parti örgütümüzün faaliyetinin ana içeriği, bu faaliyetin odak noktası, hem en güçlü devrimci patlama döneminde, hem de tamamen durgun bir dönemde olanaklı ve gerekli olan bir çalışma, yani Rusya çapında bütünleşmiş, yaşamın bütün yanlarını aydınlatan ve en geniş yığınlara yönelmiş siyasi ajitasyon çalışması olmalıdır" (C. 5, s. 535).

Böylesi bir siyasi faaliyet, verili toplumu, somutta da Türkiye ve Kürdistan’ı, sorunlarını ve çelişkilerini doğru değerlendirmekle; somut durumun somut analizini yapmakla mümkün olabilir. Genel formülasyonları aşmayan; somutu yakalamayan bir propaganda ve ajitasyon, "yaşasın, kahrolsun"u aşamaz.

2-Ajitasyon ve Propagandanın Görevi

Ajitasyon ve propagandanın yöntem ve araçları oldukça çeşitlidir. Yazılı ve sözlü ajitasyon ve propaganda, tiyatro, film, afiş, bildiri vs. vs. Ajitasyon ve propagandada sorun, gerçekliğin sadece ve sadece doğru yansıtılması değildir. Sorun, ele alınan konunun bütün çelişkileriyle ortaya konmasıdır veya ortaya konmasının kolaylaştırılması yolunun açılmasıdır. Ajitasyon ve propaganda, verili toplumun çelişkilerini ve düşmanı somutlaştırır. Düşmanı somutlaştırmak, özgürlüğe giden yolun yarısıdır. Çoğu insan, yaşadığı sorunları, gördüğü çelişkileri sistemde aramaz. Bunları, şu veya bu yetkilinin, kurumun, patronun hata ve çıkar anlayışıyla açıklar. Ya da kötü bir tesadüfle açıklar. Ajitasyon ve propaganda bu anlayışta olanlara, baskı ve sömürünün, yaşanan sorunların ve mevcut çelişkilerin kaynağını ve bu kaynağı kurutmanın yolunu göstermek zorundadır.

Somut durumun somut analizi, ülkenin mevcut sosyal ekonomik analizi, geleceği hangi sınıfın temsil ettiğini, ajitasyon ve propagandanın da hangi sınıfa yönelik olması gerektiğini gösterir. Lenin, "Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri" makalesinde bu konuda şöyle der:

"Çalışmamız her şeyden önce ve esas olarak şehir fabrika işçilerine yöneliktir. Rus sosyal demokrasisi güçlerini dağıtmamalı, sanayi proletaryası arasındaki çalışmaya yoğunlaşmalıdır. Çünkü sanayi proletaryası sosyal demokrat düşüncelere en büyük yatkınlığı gösterir, en yüksek entelektüel ve siyasi olgunluğa sahiptir ve sayısı ve yoğunluğu sayesinde ülkenin büyük siyasi odak noktalarında tayin edicidir. Bu nedenle şehir fabrika işçileri arasında sağlam bir devrimci örgütün yaratılması, sosyal demokrasinin birinci ve en acil görevidir." (C.2, s. 332/333).

Öyleyse, öncelikle hangi sınıfın geleceği temsil ettiği, propaganda ve ajitasyonun hedeflediği kitle bakımından da önemli. Bu, ülkenin sosyal-ekonomik yapısını, üretim ilişkilerinin sınıfsal karakterini tespit etmekten geçer. Sorun bu noktaya gelince, Türkiye'de "işlerin" çok karışık olduğunu görüyoruz. Örneğin maocular, böyle bir sınıfın, işçi sınıfının varlığını bile tanımıyorlar. Haksızlık etmeyelim, cılız işçi sınıfından, komprador kapitalizminin var olduğu yerde var olan ve sayısal olarak az olan bir işçi sınıfından bahsediyorlar. Bu durumda küçük burjuva propaganda ve ajitasyonun görevi nedir? Onlar hangi sınıfa hitap ediyorlar? Küçük burjuvazi, öncelikle, ajitasyon ve propagandalarının odak noktasına "kapitalist görüngülere inanmayın, sömürü feodaldir” anlayışını yerleştirmiş. Yani Türkiye'nin verili toplumsal, sosyal -ekonomik yapısına, gerçekliğine gözlerini kapatmışlar. Böyle bir ajitasyon ve propagandanın önemi var mı? Yok!

3-Ajitasyon ve Propagandanın Diyalektik Birliği

Ajitasyon ve propaganda, diyalektik bir birliği oluşturur. Ajitasyon ve propaganda, görünüm ve özün gerçeklikte var olan birliğini açıklar ve böylelikle hitap edilen yığınlar, kendi öz tecrübeleriyle komünist partinin politikasının doğruluğunu anlarlar.

Ajitasyon ve propaganda, komünist partinin stratejik ve taktik görevleri/saptamaları tarafından belirlenir. Komünist partinin strateji ve taktiği, subjektif isteğe/niyete göre tespit edilmez. Tersine komünist partinin strateji ve taktiği, somut durumun somut analizine dayanır, sınıf mücadelesinin gerçekliğine göre tespit edilir. Somutlaştıracak olursak: Bugün açısından stratejik hedef, antiemperyalist demokratik devrimi gerçekleştirerek ve durmaksızın; elde edilen devrimci demokraside kurumlaşmaksızın sosyalizme geçmektir. Bu amaca ulaşmak için, sadece birey olarak ajitatörler ve propagandacıların değil, kolektif örgütleyici olarak gazetenin ve teorik derginin belirleyici önemi haizdir. Teorik organ, toplumdaki ve de doğadaki görünümlerin, gelişmelerin, süreçlerin somut analizi ile uğraşırken, yani daha ziyade propaganda aracı olurken, gazete, daha ziyade ajitasyon ile uğraşır. Şüphesiz ki, propagandayı esas almak ajitasyonu göz ardı etmek ve ajitasyonu esas almak propagandayı göz ardı etmek anlamına asla gelmez.

Kolektif örgütleyici olan gazetenin nasıl bir seviye tutturması gerekir? Gazete, işçi sınıfının geri, orta veya gelişmiş kesimlerine mi hitap etmelidir? Gazetenin nasıl bir yol tutturması gerektiği üzerine Lenin, "Rus Sosyal Demokrasisinde Geri Giden Yön" makalesinden şöyle der:

"Bütün Rus sosyal demokratlarının organı olmak isteyen gazete, bu nedenden dolayı, ileri işçilerin seviyesinde olmalıdır; gazete, seviyesini yapay olarak düşüremez, tersine, sürekli yükseltmelidir. Gazete, enternasyonal sosyal demokrasisinin bütün taktiksel, siyasi ve teorik sorunlarını takip etmek zorundadır. Ancak böylece işçi anlayışı yerine getirilebilir...

Önder işçilerin sayıca az olan tabakasını, orta işçilerin geniş tabakası takip eder. Bu işçiler de coşkulu bir şekilde sosyalizm için çaba harcarlar, işçi çevrelerine katılırlar, sosyalist gazete ve kitaplar okurlar, ajitasyona katılırlar ve daha önceki tabakadan sadece, sosyal demokratik işçi hareketini tam anlamıyla kendiliğinden (başlı başına-SP) önderleri olamamakla ayrılırlar. Parti organı olabilecek gazetede, bazı makaleleri orta işçi anlamaz. (Bu) işçi, karmaşık teorik veya pratik bir sorunu açık seçik kavramayacaktır. Ama bundan, gazete, okur kitlesinin seviyesine inmek zorundadır sonucu çıkartılamaz. Tersine, gazete, tam da, okurlarının seviyesini yükseltmek ve orta işçi tabakasından önder işçilerin gelişmesi için yardımcı olmak zorundadır...

Nihayet orta tabakayı, proletaryanın alt tabakalarının kitlesi takip eder. Sosyalist bir gazetenin bunlar için tamamen veya neredeyse tamamen anlaşılmaz olması olasıdır... Ama bundan, sosyal demokratların gazetesinin işçilerin oldukça geri seviyesine uyması gerektiği sonucunu çıkartmak, saçmalık olur. Bundan çıkartılacak sonuç, sadece, bu tabakalara ajitasyon ve propagandanın başka araçlarının etkide bulunacağıdır; oldukça popüler yazılan broşürler, sözlü propaganda ve her şeyden önce yerel olaylar vesilesiyle bildiriler." (C.4, s. 275/2769.)

Gazete, uzun, can sıkıcı, soyut, ruhsuz, anlaşılması zor yazıların esiri olmamalıdır. Bu türden yazılara gazetede kesinlikle yer verilmemelidir. Gazetede kısa, somut, canlı, anlaşılabilir yazılara yer verilmelidir. Kısa, canlı, somut ve anlaşılabilir kavramları, gazetenin entelektüel, teorik seviyesinin düşürülmesi anlamına asla gelmez.

Gazetenin seviyesini yükseltmek, orta ve geri işçi tabakalarını dikkate almamak anlamına gelmez. Burada sorun, onlara da ulaşmak için gazetenin seviyesini düşürmek değil, başka yol ve yöntemler bulmaktır. Bu tabakalara ulaşmada en etkili ajitasyon tarzı, sözlü ajitasyondur. Bu konuda Lenin adı geçen yazısında şöyle der:

"Alt işçi tabakaları arasında ajitasyon, tabii ki ajitatörün kişisel özelliklerine ve bölgenin, mesleğin vs. özelliklerine büyük hareket olanağı sağlamalıdır...Ajitasyonda, ajitatöre, elindeki araçlarla etkide bulunmasına müsaade edilmelidir; biri coşkusuyla etkide bulunur, diğer biri isabetli espriyle, üçüncü birisi bir dizi gerçeklerle vs. ve ajitatör gibi ajitasyon da dinleyicilere yönelik olmalıdır; anlaşılır bir şekilde konuşulmalıdır; dinleyiciler tarafından bilinenle bağ kurulmalıdır. Bu, doğaldır ve sadece köylü ajitasyonu için geçerli değildir. Payton sürücüsüyle başka konuşulmalı, bahriyelilerle başka ve diziciyle başka konuşulmalıdır. Ajitasyonda bireyselleştirme olmalıdır, ama taktiğimiz, siyasi hareket etmemiz bütünlüklü kalmalıdır." (s. 276/277).

Şöyle bir gelişmeyi göz önüne getirelim: Bir köyde bir marksist leninist komünist ajitatörün ve bir de maocu küçük burjuva ajitatörün bir toplantıda konuştuklarını düşünelim. Marksist leninist komünist ajitatör, köylülüğün bir bütünü oluşturmadığından, sosyal katmanlarına ayrışmış olduğundan ve her bir tabakının kendine özgü talepleri olduğundan hareketle konuşacaktır. Kır proletaryası ve küçük emekçi köylülüğe hitap ederek onları, mevcut düzeni yıkmaya çağıracaktır. Maocu ise, köylülüğün sosyal katmanlarına ayrışmamasından hareket ederek bütün köylülüğe hitap edecektir ve onları feodalizmi yıkmaya çağıracaktır. Size toprak vereceğiz diyecektir. Marksist Leninist komünist olan, köylülerin içinde bulundukları durumun, mülksüzleşme ve toplumsal farklılaşmanın nedeninin kapitalizm olduğunu anlatırken, maocu olan bunun feodalizm olduğunu anlatacaktır. Komünist ajitatör, bırakalım şu meslekteki, bu meslekteki işçiler karşısında davasını farklı çıkış noktalarında ele almak zorunda olduğunu, köylülük içindeki farklılaşmayı da hesaba katmak ve çalışmasını tarım proleteri ve yoksul köylüye dayandırmak zorundadır. Ama maocu bunu siyasi anlamda yapamaz.

4-İktisadi ve Siyasi Ajitasyon ve Propagandanın Diyalektik Birliği

İktisadi ve siyasi ajitasyon ve propagandanın iç içe geçmişliğini, birbirlerine nüfuz edişlerini Lenin, "Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri" makalesinde şöyle açıklar:

"Devrimci harekete bayrak olarak hizmet edebilecek devrimci teorinin, şu anda sadece bilimsel sosyalizm ve sınıf mücadelesi öğretisi olduğu inancıyla Rus sosyal demokratları, bu öğretiyi var güçleriyle yayacak, yanlış yorumlardan koruyacak ve henüz genç olan Rus işçi hareketinin kaderini daha az sağlam doktrinlere bağlama yönündeki her türlü çabaya karşı koyacaklardır. Teorik mülahazalar kanıtlıyor ve sosyal demokratların pratik çalışması gösteriyor ki, Rusya'nın bütün sosyalistleri sosyal demokratlar haline gelmelidir.

Şimdi sosyal demokratların demokratik görevlerine ve demokratik çalışmasına geçelim. Bu çalışmanın sosyalist faaliyetle ayrılmaz biçimde bağlı olduğunu bir kez daha yineliyoruz. işçiler arasındaki propagandasında sosyal demokratlar, politik sorunlara yan çizemezler ve her türlü yan çizme, hele hele bir kenara itme çabasını ağır bir hata ve uluslararası sosyal demokrasinin temel ilkelerinden uzaklaşma olarak görülür. Bilimsel sosyalizmin propagandasının yanı sıra, Rus sosyal demokratları, işçi kitleleri içinde demokratik düşüncelerin de propagandasını yapma görevini önlerine koyarlar. Yaşamdaki bütün tezahür biçimleriyle otokrasinin özü konusundaki anlayışı yaygınlaştırmaya, onun sınıf içeriğini açığa çıkarmaya ve otokrasinin devrilmesinin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğu, siyasi özgürlük kazanılmadan ve Rusya'nın siyasi ve toplumsal düzeni demokratikleştirilmeden işçi davası için başarılı bir mücadelenin olanaksız olduğu inancını yığınlara taşımaya çalışırlar. Sosyal demokratlar, doğrudan ekonomik talepler temelinde işçiler arasındaki ajitasyonlarıyla, işçi sınıfının doğrudan siyasi gereksinimleri, sıkıntıları ve talepleri temelinde ajitasyonu da ayrılmaz biçimde birleştirirler, her grevde, işçilerle kapitalistler arasındaki her çatışmada ortaya çıkan polis baskısına karşı ajitasyon; genelde Rus vatandaşı olarak ve özelde en çok ezilen ve haklardan yoksun sınıf olarak işçilerin haklarının kısıtlanmasına karşı ajitasyon; işçilerle yakın ilişki içinde bulunan ve bu arada işçi sınıfına siyasi köleleştirilmesini açıkça gösteren otokrasinin öne çıkan her temsilcisi ve uşağına karşı ajitasyon. Eğer işçilerin yaşamında, ekonomik ajitasyon için kullanılamayacak tek bir ekonomik sorun yoksa, siyasi alanda da, siyasi ajitasyon konusu olarak hizmet edemeyecek hiçbir sorun yoktur. Sosyal demokratların çalışmasında ajitasyonun bu iki türü, bir madalyonun iki yüzü gibi, ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır. Gerek ekonomik, gerekse de politik ajitasyon, proletaryanın sınıf bilincinin gelişimi için aynı şekilde vazgeçilmezdir (aç-SP): Rus işçisinin sınıf mücadelesinin rehberi olarak ikisi de aynı şekilde vazgeçilmezdir, çünkü her sınıf mücadelesi, politik bir mücadeledir. Ajitasyonun iki türü de işçilerin bilincini uyandırır, onları örgütler ve disipline eder, dayanışmalı çalışmaya ve sosyal demokrat idealler uğruna mücadeleye eğitir ve böylece proletaryanın en acil sorunları ve gereksinimlerinde güçlerini sınama olanağı verir" (C. 2, s. 333/335).

Toplumun ekonomik alt yapısı/tabanı ile üst yapısı (siyasi, hukuki, kurumları, eğitimi, ordusu vs.) diyalektik bir birliği oluştururlar; alt yapı, kendine tekabül eden üst yapıyı beraberinde getirir. Feodal alt yapıya feodal üst yapı, kapitalist alt yapıya kapitalist/burjuva üst yapı, sosyalist alt yapıya sosyalist üst yapı tekabül eder. Alt yapıyı değiştirme mücadelesi aynı zamanda üst yapıyı da değiştirme mücadelesidir. Burada yaşamın her alanında; ekonomik ve siyasi alanda mücadele söz konusudur; siyasi ve ekonomik ajitasyon söz konusudur ve bunlar, yukarıda Lenin'den uzun bir alıntıyla gösterdiğimiz gibi diyalektik bir birliği oluştururlar ve birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler.

Bir toplumda alt yapı ve üst yapı, nesnel gerçekliği ifade ederler. Siyasi ve ekonomik ajitasyon, propaganda bu nesnel gerçekliğin çelişkilerini çözmeye yönelik faaliyettir. Bu nesnel gerçeklik, feodalizmi ifade edebileceği gibi, kapitalizmi de ifade eder. Neyi, hangi yapıyı/düzeni yıkmak istiyorsan ajitasyon ve propaganda, hitap edilen kitleyi o konuda uyandırmanın, bilinçlendirmenin ve mücadeleye sevk etmenin aracıdır.

Sonuç yerine:
Propaganda ve ajitasyonun araç ve yöntemlerini doğru belirlemek için bazı noktaların göz önünde tutulması gerekir. Bunlar:

-Hitap edilen kitlenin sosyal yapısı (işçi, köylü, emekçi, gençlik, ev kadınları vs.), mesleki durumu (çeşitli mesleklerden işçiler, çeşitli mesleklerden emekçiler) ve bilinç seviyesi (geri, orta, ileri) mutlaka ve mutlaka hesaba katılmalıdır.

-Somut durum mutlaka hesaba katılmalıdır, güncellik korunmalıdır.

-İyi anlatım adı altında içeriğin geri planda kalmasına, çarpıtılmasına, sulandırılmasına müsaade edilmemelidir. İçerik ile biçim arasındaki bağ doğru kurulmalıdır.

-En ağır/karmaşık sorunu/teoriyi dahi açık-seçik anlatmak ve yazmak kural haline getirilmelidir.

G. Dimitrov, komünist Enternasyonal'in VII. Kongresi'ndeki sonuçlandırma konuşmasında (15 Ağustos 1935) konuya ilişkin olarak şöyle der:
Yığınlar tarafından anlaşılır bir lisanda konuşmasını öğrenmezsek, kararlarımızın geniş yığınlar tarafından özümlenmesinin olanaksız olduğu dikkate alınmalıdır. Yığınlar tarafından anlaşılır ve kavranır, resim gibi konuşmasını henüz tam anlamıyoruz. Kendimizi, ezberlenmiş ve soyut formüllerden henüz tam anlamıyla kurtaramadık. Gerçekten de bildirilerimize, gazetelerimize, bildirgelerimize ve tezlerimize bakın ve göreceksiniz ki, sıradan işçileri bir kenara bırakalım, partimizin fonksiyonerleri için bile zor anlaşılır bir lisanda...kaleme alınmışlardır.

Yoldaşlar, bu bildirileri dağıtan ve okuyan işçilerin, özellikle faşist ülkelerde yaşamlarını tehlikeye attıklarını düşünürsek, fedakarlığın boşa gitmemiş olması için yığınlar açısından anlaşılır bir lisanda yazmanın gerekliliği daha da açık olmalıdır.

Bu, hiç de az olmayan ölçüde sözlü propaganda ve ajitasyonumuzu da kapsamına alıyor. Bu açıdan, açıkça teslim etmeliyiz ki faşistler, çoğu yoldaşlarımızdan daha usta ve yumuşaklar...

Raporumu sunarken, başkan yoldaş Kuusinen, salondan, bana yönelik bir mektup aldı...onu okumak istiyorum:

Raporumuzda, kongrede bir soruna değinmenizi rica ediyorum: gelecekte Komintern'in bütün kararları, sadece eğitilmiş komünistler tarafından anlaşılır bir şekilde değil, bilakis eğitimsiz her emekçinin Komintern'in belgelerini okuduğunda komünistlerin ne istediklerini ve komünizmin insanlar için ne türden yarar getirdiğini derhal anlayabileceği bir şekilde yazılmalıdır. Bazı parti önderleri bunu unutuyorlar. Komünizm için ajitasyonun anlaşılır bir lisanda yapılması onlara güçlü bir şekilde hatırlatılmalıdır’.

...Çoğu yoldaşlar, ne kadar çok tumturaklı sözler, yığınlar tarafından anlaşılmayan formüller ve tezler kullanırlarsa, o kadar daha iyi ajitasyon ve propaganda yaptıklarına inanıyorlar. Tabii, bu arada tam da, çağımızın işçi sınıfının en büyük önder ve teorisyeni olan Lenin'in sürekli, geniş yığınlar tarafından oldukça anlaşılır bir lisanda konuşmuş ve yazmış olduğunu unutuyorlar.

Her birimiz, aşağıdaki elementer kuralı, yasa olarak, Bolşevik yasa olarak özümsemeliyiz:

Yazıyorsan veya konuşuyorsan, sürekli, seni anlayan, çağrına inanan ve seni isteyerek takip eden sıradan işçiyi düşün. Kimin için yazdığını ve kime hitap ettiğini düşünmek zorundasın" (Georgi Dimitrov; Seçilmiş Eserleri, C.2, s. 115-117).

Propagandacı ve ajitatörün Dimitrov’un tanımladığı gibi hareket edebilmesi için sürekli bilgilendirilme olanağına sahip olmaları gerekir. Propagandacı ve ajitatör, kendi çabasının -parti faaliyetinin dışında olmayan çabasının ötesinde parti tarafından sürekli siyasi, ekonomik, ideolojik vs. sorunlar konusunda/üzerine sistematik olarak bilgilendirilmek zorundadır. Güncellik, güncel bilgilendirilmek, ajitasyon ve propaganda faaliyetinin "olmazsa olmaz" koşuludur.

Marksist Leninist komünist propagandacı, kolektif ajitatör ve propagandacı olarak gazete ve teorik organ, her ne kadar ilk hedef antiemperyalist demokratik devrimse de, bunun geçici bir hedef olduğunu, esas hedefin sosyalizm olduğunu unutmamalıdır. Propagandamız, sosyalizm perspektifi, ruhu ve rengini taşımalı, sosyalizm hedefine yönelik olmalıdır.

Her komünist mutlaka propagandacı veya ajitatör olmalıdır diye bir kural yoktur. Propaganda faaliyeti için, teorik derinlik ön koşuldur. Teoriye hakim olunmaksızın propaganda yapılamaz. Aynı şekilde her komünist, mutlaka başarılı bir ajitatör olamaz. İyi konuşma, lisana hakim olma, hitap ettiği kitleyi coşturma özelliği olmayan bir komünist başarılı bir ajitatör olamaz. Ama çok başarılı bir örgütçü olabilir.

Demek oluyor ki, propagandacı ve ajitatörün farklı özellikleri vardır, örgütçünün de kendine has özellikleri vardır. Komünist parti, kadroların yetiştirilmesinde/eğitiminde ve görevlendirilmesinde bunu dikkate almak zorundadır.

Sınıf Pusulası, Sayı 6, Mart-Nisan 2000

MARKS, ENGELS, LENİN, STALİN VE PROLETER GAZETECİLİK


MARKS, ENGELS, LENİN, STALİN VE PROLETER GAZETECİLİK

1-Basın ve Sınıfsallık

Halkların, devletlerin, çeşitli kuramların, siyasi partilerin yaşam ve faaliyetinde basın, özellikle de gazete çok önemli bir rol oynar. Basının önemini Lenin, “Sol Radikalizm, Komünizmde Çocukluk Hastalığı” yapıtında şu sözlerle ifade eder.

Örneğin, gazetecilik faaliyetini ele alalım. Gazeteler, broşürler ve bildiriler, propaganda, ajitasyon ve örgüt için zorunludur. Bir dereceye kadar medeni bir ülkede hiçbir kitle hareketi bir gazetecilik mekanizması olmaksızın var olamaz” (C. 31, s. 101).

Kapitalist toplumda basın, daha doğrusu burjuva basın, hakim sınıfların elinde ve hakim sınıflar için bir araçtır. Türkiye’de burjuva medyanın gündem saptırma ve değiştirmede, toplumun öfkesini egemen sınıfların çıkarlarına yönlendirmede nasıl büyük ve etkin rol oynadığı en çarpıcı tarzda görüldü. Burjuva basın, bu sınıflar için oldukça önemli bir araçtır. Burjuvazi, basını, siyasi ve iktisadi hakimiyetini güçlendirmek için, işçi sınıfı ve emekçi yığınlar üzerindeki nüfuzsunu/iktidarını geliştirmek ve pekiştirmek için kullanır. Sadece bu da değil. Burjuvazi, basını (gazeteler, dergiler vs.) kapitalist bir işletme olarak da görür. Basın, basın-kapitalistleri için bir kâr aracına dönüşür.

Bütün kapitalist ülkelerde burjuvazi, kendi basınını kurar, geliştirir ve bunun için olağanüstü boyutlarda harcamalar yapar. Burjuva basın, hakim sınıf burjuvazi için propaganda ve ajitasyon yapmak zorundadır. Burjuva basın, her türlü olanak ile donatılır. Burjuva basının önemini ve hakim sınıfların ona neden önem verdiğini en son olarak Hizbullah operasyonlarında görüyoruz. Burjuva gazeteler, Hizbullah operasyonlarını, devletle Hizbullah arasındaki bağı kopartarak aktarıyorlar. Onun, ana ve babasının devlet olduğunu gizlemeye çalışıyorlar. Devlet, basına/medyaya brifingler verdi, mali destekler sağladı, verdiği önemin/desteğin karşılığını kendisi için yapılan ajitasyon ve propaganda ile alıyor.

Burjuva basın, doğası gereği ve kullandığı yöntemler bakımından da provokatördür. Burjuva basının, bir bütün olarak medyanın provokatör faaliyetinin merkezinde, hakim sınıfların çıkarına ters düşen her şeye; bir bütün olarak özgürlük, demokrasi ve sosyalizm için mücadeleye saldırmak durur. Burjuva basın, halk düşmanı, antidemokratiktir. Onun amacı, geniş yığınların bilincini zehirlemek, onların dikkatlerini önemli siyasi ve iktisadi sorunlardan başka noktalara çekmek, onları sınıf çıkarlarına yabancılaştırmak, gerçekleri gizlemek veya tamamen maniple etmektir.

Sosyalist basının karakter ve amacı ise burjuva basınınkinden tamamen farklıdır. Burjuva basın karşısında sosyalist basın, yeni tipte bir basındır. Bu yeni tipten basını, gerçekten demokratik, devrimci ve sosyalist basını yaratanlar, Bolşeviklerdir. Bu basın, yeni tipten partinin bir yansımasıdır. Bu basın hakkında Stalin, “Redaksiyonun Önsözü” makalesinde şöyle der:

Gürcü gazetesi, Gürcü ve Rus mücadele eden işçileri, ilişkiye geçirmek ve birleştirmek zorundadır. Gazete, okurlarına yerel, Rus ve yabancı yaşamın onları ilgilendiren bütün görünümleri hakkında bilgilendirmelidir...
Gazetenin içeriği ve yönü üzerine birkaç söz.

Bir sosyal demokratik gazete olarak ondan, mücadele eden işçiler için daha ziyade itina talep etmeliyiz... Sosyal demokratların organı olarak gazete, işçi hareketine önderlik etmelidir, ona yolu göstermeli ve onu, hatalardan korumalıdır. Tek kelimeyle; gazetenin en önemli görevi, işçi yığınlarına mümkün olduğunca yakın durmaktır, onları, sürekli etkileme olanağına sahip olmaktır, onların bilinçli ve yönlendirici merkezi olmaktır.

Ama Rusya’nın bugünkü koşullarında işçilerin dışında toplumun başka unsurları da “özgürlük için” savaşçılar olarak ortaya çıkabilecekleri için ve bu özgürlük Rusya’nın mücadele eden işçilerinin ilk amacı olduğu için gazete, işçi hareketinin dışında gelişiyor olsa da, her devrimci harekete yer ayırmalıdır...Gazete, toplumun diğer unsurları arasında cereyan eden ve cereyan edecek olan devrimci harekete özel dikkat göstermelidir. O, her toplumsal görünümü izah etmelidir ve böylece, özgürlük için mücadele edip merkezi etkilemelidir. Bundan dolayı gazete, Rusya’daki siyasi duruma özel dikkat göstermek, bu durumun bütün sonuçlarını dikkate almak ve siyasi mücadelenin zorunluluğu sorununu oldukça kapsamlı olarak açmak zorundadır...

Böylece... sosyal demokratik gazete, işçi hareketiyle bağlam içinde olan bütün sorunlara açık-seçik cevap vermek, ilkesel sorunlara açıklık getirmek, mücadelede işçi sınıfının rolünü teorik olarak izah etmek ve işçinin karşı karşıya kaldığı her görünümü bilimsel sosyalizmin ışığıyla aydınlatmak zorundadır.

Aynı zamanda gazete, Rusya Sosyal Demokrat Parti’nin bir temsilcisi olmak ve okuyucularını, anında, Rusya’nın devrimci sosyal demokrasinin savunduğu taktiksel görüşler üzerine bilgilendirmelidir. Gazete, okuyucuları, başka ülkelerde işçilerin nasıl yaşadıkları, durumlarını iyileştirmek için ne yaptıkları ve bunu nasıl yaptıkları üzerine bilgilendirmelidir... Gazete, hiçbir toplumsal hareketi hesaba katmamazlık yapmamalı ve bunların hepsini sosyal demokratik eleştiriye tabi kılmalıdır” (C.1, s.6-8).

Toplumsal görüngü olarak basın

Herhangi bir toplumsal görüngüyü bilimsel olarak incelemek istersek, her şeyden önce, o görüngünün esasa özgü olan özelliğini, yani söz konusu görüngünün gelişmesinin yasallığını belirleyen özelliği, diğer bütün görüngülerden ayıklayarak ön plana çıkartmak zorundayız. Bu yasallık üzerine Stalin, “Marksizm ve Dil Biliminin Sorunları” yapıtında şöyle der:

Mesele, toplumsal görüngülerin... kendilerine özgü özelliklerinin olmasıdır. Bu özellikler, toplumsal görüngüleri birbirlerinden ayırt ederler ve bu kendine özgü özellikler bilim açısından en önemli olandır” (C.15, s. 230).

Bu durumda basının en önemli özelliği, onun gelişme yasallığını belirleyen özelliği nedir?

Burjuva basın veya burjuva basın “bilimi” bu soruyu cevaplandıracak durumda değildir. Burjuva basın “bilimi”, basını, örneğin bir gazeteyi, herhangi bir metadan farklı görmediği gibi, bir kültür kurumu olarak da görür. Önemli olan, burjuvazinin basını, yığınları etkileyen ve kendi çıkarına koşan bir meta, bir kâr aracı olarak görmesidir. Burjuvazi veya burjuva basın “bilimi”, basını, çıkarına hizmet ettiği müddetçe, akla gelebilen bütün açılardan tanımlar. Ama o, sadece bir açıdan tanımlamaktan kaçınır. Burjuva basın “bilimi”, basının toplumdaki sınıflarla ilişkisini kurmaktan, sınıflar karşısındaki tavrını belirlemekten kaçınır. Burjuvazi, basının sınıflarla ilişkisi bulunmadığı “ayağına yatar”. Burjuvaziye göre toplumda zaten sınıflar da yoktur, dolayısıyla sınıfsal çıkar farklılığı da olamaz. O nedenle burjuva basının “gerçek ve tarafsız habercilik yaptığı” propaganda edilir. Tam da bu yaklaşımdan dolayı burjuvazi, basının, her şeyden önce siyasi görevleri yerine getirdiği konusunda susmayı yeğler veya basının bu temel özelliği üzerine çok az, onu da çarpıtarak konuşur.

Öyleyse basın, öncelikle siyasi görevleri yerine getirmektedir: Basın, amacı ve etkisi bakımından her şeyden önce siyasi bir kurumdur/kurumlaşmadır.

O halde politika nedir, bu kavramdan anlaşılması gereken nedir?

Lenin ’in bir tanımlamasına göre geniş anlamda politika, sınıflar arasındaki ilişkidir, sınıfların toplumda hakimiyet için, devlet gücü için mücadelesidir. Politika, bütün sınıfların, hakim sınıfın silahı olarak devlet gücüne olan ilişkileri ifade eder. Politika, sınıf mücadelesini, devletin ve siyasi partilerin faaliyetini içerir. Politika, milliyetler arasındaki (ulusal politika) ve devletler arasındaki (dış politika) ilişkileri de kapsar. Devlet iktidarı sorunu, yani toplumdaki belli bir sınıfın hakimiyeti sorunu, politikanın merkezi sorunudur. Lenin, politika, ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir, onun genelleştirilmesi ve sonuçlandırılmasıdır diyordu. Politika, sınıflı toplumun ekonomik yapısını ifade ederken, karakter ve yönü bakımından sınıfsal koşulludur. Sınıf mücadelesi var olduğu müddetçe politika, sınıfların, üretim alanında ve maddi malların dağıtımında yer ve rolü için mücadelesini yansıtır.

Üretim araçlarına sahip olan ve buna göre ekonomide hakim olan sınıf, siyasi olarak da hakimdir. Devlet gücü ona aittir, devlet mekanizması, icra organları, ordu, mahkeme, güvenlik teşkilatı, ideolojik etkileme araçları, okul, basın, radyo vs. onun elindedir” (P. Bjelow, “Ekonomi ve Politika Arasında Karşılıklı İlişkiler Üzerine”; Neue Welt, sayı 17, 1952, s. 2113).

Bu tanımlama bizi, sınıflar arası ilişkiler, devlet, sınıf mücadelesi vb. üzerine bütün görüşleri siyasi görüşler olarak görmemiz sonucuna götürür. Toplumda hakimiyet için veya mevcut hakimiyeti pekiştirmek için mücadelede sınıflara dolaylı ve dolaysız hizmet eden bütün kurumların yürüttüğü faaliyet siyasi faaliyettir. Basın da böyle bir siyasi kurumdur. Siyasi bir kurum olarak basın, öncelikle siyasi görevlerin ve amaçların hizmetindedir.

Siyasi bir kurum veya kurumlaşma olarak basın, toplumun ideolojik üst yapısının bir bileşeni/parçasıdır.

Stalin, “Marksizm ve Dil Biliminin Sorunları” yapıtında üst yapıyı şöyle tanımlar:
Üst yapı, bu toplumun siyasi, hukuki, dini, sanatsal felsefi görüşleridir ve bunlara tekabül eden siyasi, hukuki ve başka kurumlarıdır... Üst yapı, alt yapı tarafından oluşturulur; ama bu, onun, alt yapıyı sadece yansıttığı, alt yapının geleceği, sınıfların geleceği, toplum düzeninin karakteri karşısında pasif, tarafsız ve lakayt olduğu anlamına asla gelmez. Tersine, bir defa dünyaya geldikten sonra o, muazzam aktif bir güç olur, alt yapının kendi belli biçimini almasına ve sağlamlaşmasına katkıda bulunur, yeni toplum düzenine, eski alt yapının ve eski sınıfların sonunu getirmeye ve onları yok etmeye yardım etmek için bütün tedbirleri alır” (C.15, s. 192,194).

Stalin’in bu tanımlaması şunu gösteriyor: üst yapı, bütün toplumsal görüşleri, onlara tekabül eden örgütlenmeleri ve kurumlan kapsamıyor. Alt yapı gibi, üst yapı da gerçek anlamda sınıfsal bir karakter taşır. Stalin’in bu kavrayışının basın açısından anlamı şudur: belli bir toplum düzeninin üst yapısının bir bileşeni olarak basın, bir siyasi kurum olarak basın, alt yapının ve de bizzat üst yapının sağlamlaştırılmasında oldukça önemli bir rol oynar. Bu rolünü basın, pasif olarak değil, aktif olarak oynar; basın, toplumsal gelişmede hep aktif rol oynar ve onun görevinin çerçevesini çizen ise, toplumsal gelişmenin verili aşamasındaki sorunlardır.

Demek oluyor ki, üst yapının bir bileşeni olarak basın, bütün üst yapı bileşenlerinin/görüngülerinin tabi oldukları genel yasallıklara tabidir. Örneğin, kapitalizmden komünizme geçerken bütün burjuva üst yapı kurumlarının yerini sosyalist üst yapı kurumlan alacaktır.

Basını, diğer üst yapı kurumlarından ayıran özellikler nelerdir? Basın, olanaklarının çokluğu ve çeşitliliği ile (örgütsel, propagandacı, pedagojik, tekniksel, sanatsal, lisana özgü, kültürel vb. olanaklar) diğer bütün üst yapı, siyasi kurumlardan daha hızlı, kapsamlı ve doğrudan toplumsal gelişmeyi yansıtacak ve etkileyecek durumdadır. Bu özelliğinden dolayı her bir toplumsal sınıf, örgütlenmeleri vasıtasıyla basını, kendi görüş ve amaçlarını en geniş kitleye yaymak için kullanır.

Basının sınıfsal karakter taşıması, onun taraflı olduğunu; şu veya bu sınıfın; burjuva ve proleter dünya görüşlerinin bir aracı olduğunu gösterir.

Lenin, “Ne ile Başlamalı?” makalesinde gazete nezdinde devrimci basının rolü üzerine şöyle der:
...Gazetenin rolü sadece düşüncelerin yayılmasıyla, sadece politik eğitim ve politik müttefiklerin kazanılmasıyla sınırlı değildir. Gazete sadece kolektif bir propagandacı ve kolektif bir ajitatör değil, aynı zamanda kolektif bir örgütleyicidir. Bu bağlamda o, inşa halindeki bir binanın çevresine kurulan iskele ile kıyaslanabilir; binanın krokisini gösterir, inşaat işçileri arasında irtibatı kolaylaştırır, iş bölümü yapılmasına ve örgütlü çalışmayla ulaşılmış genel sonuçların görülmesine yardımcı olur. Gazetenin yardımıyla ve onunla bağıntı içinde, sadece yerel çalışmasıyla değil, düzenli genel çalışmasıyla uğraşan, üyelerine politik olayları dikkatle izlemeyi, bunların önemini ve çeşitli halk katmanları üzerindeki etkisini doğru değerlendirmeyi öğreten, devrimci partinin bu olaylar üzerinde etkide bulunmasını sağlayabilecek amaca uygun yöntemler bulan kalıcı bir örgüt kendiliğinden ortaya çıkacaktır” (C.5, s.11).

RKP(B)’nin XII. Parti Kongresi’nde Stalin de bu anlamda şöyle der:
Basın, kitle mekanizması değildir, kitle örgütü değildir, ama buna rağmen o, parti ve işçi sınıfı arasında görünmeyen bir bağ kurar, gücüne göre, yığınları kapsamına alan bir geçiş mekanizmasına eşit bir bağ...Basının güce ve büyük ağırlığa sahip olduğu tartışma götürmez. Basın, en güçlü silahtır, parti, onun vasıtasıyla her gün her saat işçi sınıfına, onun kendi, alışık dilinde hitap eder. Parti ve sınıf arasında tinsel ipler çekmek için başka araçlar, böyle elastiki bir mekanizma yok. Bu, partinin bu alana neden özel bir ihtimam göstermek zorunda olduğunun nedenidir” (C.5, s.179).

Burada, basının öneminden başka, onun sınıfsal taraflı oluş özelliğini görüyoruz.

Yığınları parti tarafından yönlendirmenin, onlara önderlik etmenin temel yöntemi, ikna ve inandırma yöntemidir. İkna olan, ikna olduğu konuda harekete geçer. Basın, bu ideolojik-siyasi eğitim, aydınlatma ve bilinçlendirme faaliyetinde en ön sırada yer alır. Devrimci partinin, işçi sınıfı ve emekçi yığınların en geniş kesimine hitap eden kitlesel etkilemede basın, en önemli silahlardan ve otoritelerden birisidir. Basın, partinin sesidir.

2-Devrimci Parti-Devrimci Gazetecilik/Proleter Parti-Proleter Gazetecilik

Burada ve diğer bölümlerde Marks ve Engels’in proleter parti ve proleter gazetecilik konusundaki görüşlerini tez biçiminde açıklayacağız.

Marks ve Engels, daha 1840’lı yılların sonunda, işçi sınıfının, nihai amacına ulaşabilmesi için bir partiye ihtiyacı olduğu sonucuna vardıklarında basın sorununa da açıklık getirmişlerdir. Marks ve Engels’e göre devrimci basın, proleter gazetecilik görevini, partinin bir organı olarak çözebilir.

2.1 - Devrimci gazetecilik, proleter gazetecilik, devrimci ve sosyalist 
        basının, hangi biçimde ve ilişkiler içinde olursa olsun bir çalışanı 
        olmak, parti çalışmasının organik bir bileşeniolmak anlamına 
        gelir.

Marks, J. Weydemeyer’e yazdığı 20 Şubat 1852 tarihli mektubunda proleter gazeteciliği, “gerçek bir parti faaliyeti” olarak tanımlar (C. 28, s. 493). Proleter gazetecilik, proleter basının bir biçimde bir çalışanı olmayı da içerir. Bu anlamda her bir Marksist Leninist komünist, sosyalist basınının, gazete ve teorik organının bir çalışanı olduğunu unutmamalıdır.

Marks, F. Lassalle’a yazdığı 9 Nisan 1860 tarihli mektubunda, proleter/sosyalist basın faaliyetini çok önemli bir parti faaliyeti” olarak görür (C.30, s.522). Böylelikle Marks, komünistleri kendi basınları konusunda ciddi olmaya, sorumluluk taşımaya çağırıyor. Bir taraftan devrim yapma iddiasında olmak ve diğer taraftan da bu devrim anlayışını yığınlara taşıyan basın karşısında kayıtsız kalmak, mücadeleyi o alanda sekteye uğratmakla aynı anlama gelir. Kendi basınını ciddiye almayan, savunduğu düşünceleri de ciddiye almıyor demektir. Bu “çok önemli bir parti faaliyetini” küçümseme yaklaşımı, aslında devrimci basının parti çalışmasındaki yerini, değiştirici, dönüştürücü ve örgütleyici gücünü kavramayan ve görmeyen/görmek istemeyen; dolayısıyla devrimci çalışmada neyi anlıyorsa, onu da layıkıyla yerine getirmeyen yaklaşımlardır. Bir çarpıklık ve geriliği ifade eder.

2.2 - Proleter gazetecilik, sosyalist işçi basını oluşturulmaksızın, işçi 
        hareketinin gelişmesi mümkün değildir.

Tabii ki, ...basında organa sahip olmaksızın bir harekete sahip olmak olanaksızdır” (C.31, s.34, Marks’ın Engels’e yazdığı 2 Aralık 1864 tarihli mektuptan).

2.3 - Partinin aynası ya da vitrini basındır, onun organıdır. Basın 
        organının karakteri, partinin yapısını ve karakterini ele verir:

...organdan partinin gücü hakkında bir kanaata varılabilir” (Marks) Aynı konuda da Engels şöyle der; “Ben sadece partiden bahsettim ve bu da onun, kamuoyu nezdinde basında ve kongrelerde kendini ortaya koyduğu kadarıyla” (C.34, s.285, Engels’in W. Liebknecht’e yazdığı 31 Temmuz 1877 tarihli mektuptan). Partinin gücü, sadece onun örgüt, kurum, kadro, çevre-çeper ve kitle gücü değildir. Partinin gücü aynı zamanda parti basının niteliği ve niceliği, teorik ve siyasi düzeyi, içeriği ve kapsamınca belirlenir. Partinin yaptıkları ve yapamadıkları, kitlelerle sıkı ve canlı bağlarının bulunup bulunmadığı, teorik öngörüyle devrimci pratiğinin uyumlu olup olmadığı parti basınına yansır ve bir okuyucu parti basını takip ederek o partinin gücü, halet-i ruhiyesi hakkında fikir sahibi olabilir. Bu vitrin ne çok ne az ama bütün gerçekliğiyle, yaşamı ve biçimiyle partiyi yansıtabilmelidir.

Basının başarısı, partinin başarısıdır. “Sınıf bilinçli işçilerin örgütünün süratle ilerlemesi için en iyi kanıt, örgütün periyodik basın organlarının artan sayısıdır...” ve burjuvaziye karşı mücadelede devrimci basının her başarısı, “gerçek ve dirayetli işçi hareketi için zemin kazanma” anlamına gelir (C.19, s. 121, 126, Engels).

Burada işçi hareketi-basın arasındaki diyalektik bağ görülmelidir. Devrimci basın işçi sınıfının yerel ve genel grev, direniş ve gösteri eylemlerini yansıtmakla, ders ve tecrübeleri aktarmakla hem işçileri aydınlatır, hem de yeni direniş alanlarını teşvik eder, hazırlar. İşçi hareketinin merkezileşmesi, hatalarından arınması ve yeni sıçramalarla aydınlatılan yoldan yürümesini sağlar. Büyüyen ve gelişen, devrimci basınla sıkı ve organik bağlar geliştiren bir işçi hareketi ise, devrimci basını dinamik, canlı, hareketli ve üretici kılar.

2.4 - Marksist-Leninist parti geliştikçe ve kurumlaştıkça onun basını  
        da enternasyonal ilişkilerin kurulmasında, başka ülkelerdeki 
        devrimci, Marksist-Leninist partilerle bağların kurulmasında 
        giderek önem kazanan bir araç olur.

Engels, P. Laforgue’a yazdığı 27 Mart 1889 tarihli mektupta Fransız komünistlerine şöyle der; Socialiste’in kapanmasından sonra partiniz, enternasyonal sahneden kayboldu. Çekildiniz, yurt dışındaki diğer sosyalist partiler nezdinde öldünüz” (C.37, s.172) P. Laforgue’a yazdığı 30 Nisan 1889 tarihli mektubunda Engels, aynı konuya değinerek şöyle der: “Başkalarına hitap edemeyen ve varlığı için kanıtlar göstermeyen bir parti, onlar (yurt dışındaki partiler-SP) için artık yoktur” (Agk, s.189).

Öyleyse; Marksist-Leninist komünistler, davalarını, mücadelelerini enternasyonal alanda duyurabilmek ve gereken bağları kurmak için Engels’in anlayışını ciddiye almak zorundadırlar.

Komünist basın enternasyonaldir. Bunu uluslararası komünist ve devrimci hareket nezdinde “varlığının bir kanıtı” olarak değerlendirir; aynı zamanda diğer ülkelerdeki devrimci hareketlerle devrimci dayanışma, dünya komünist ve devrimci hareketinin ders ve tecrübelerinden yararlanma, ortak teorik, pratik ve örgütsel sorunlarının çözümü için buna ihtiyaç duyar.

2.5 - Basın, parti yaşamında, parti içi faaliyette oldukça önemli bir rol 
        oynar.

Basın “parti yaşamında önemli bir kaldıraçtır” (C.37, s.379, Engels’in K. Kautsky’e yazdığı 11 Nisan 1890 tarihli mektupları). Bunun nasıl bir kaldıraç olduğunu, Lenin ve Stalin’in gazete, basın anlayışında gördük.

Parti yaşamında önemli bir kaldıraç olmak, partinin görüşlerini kamuoyuna duyurmak, parti yaşamının önemli/acil sorunlarım tartışmak, parti kitlesini ele alınan konularda harekete geçirmek anlamına da gelir. Engels, parti basınının görevlerinden bahsederken şöyle der: “Bir parti basınının görevi nedir? Her şeyden önce tartışmak, partinin taleplerini temellendirmek, geliştirmek, savunmak, karşıt partinin iddialarını ve taleplerini püskürtmek ve çürütmek” (C.4, s. 312).

Bununla Engels, sadece karşıtlarla tartışmayı değil, parti içi tartışmayı da kast eder. Engels, R. A. Sorge’ye yazdığı 9 Ağustos 1890 tarihli mektupta “parti o kadar büyüktür ki, kendi içinde tartışmanın mutlak özgürlüğü bir zorunluluktur” (C.37, s. 440). “Her işçi partisi..., diyalektik gelişme yasalarına göre, sadece iç mücadeleyle gelişebilir” (C.35, Engels’in E. Bernstein’a yazdığı 20 Ekim 1882 tarihli mektuptan).

Burada iç mücadele ile, komünistler arasındaki tartışmanın ötesinde, her renkten oportünizme karşı mücadele ve partinin oportünist akımlardan temizlenmesi kastedilmektedir.

2.6- Engels, daha 1848 Devrimi öncesinde, çeşitli ülkelerin   
       devrimcilerinin, devrimci demokratlarının birleşmesi için eleştiri   
       ve özeleştirinin, “karşılıklı eleştiri”nin önemine dikkati çeker.

Çeşitli ulusların demokratlarının birleşmesi, karşılıklı eleştiriyi dışlamaz. Birleşme, böyle eleştiri olmaksızın mümkün değildir. Eleştiri olmaksızın anlaşma ve dolayısıyla birleşme olmaz” (C.4, s.426).

Böylelikle Marks ve Engels, işçi hareketi tarihinde ilk defa, parti içinde özeleştirinin öneminden bahsetmeye başlamışlar ve özeleştiriyi, partinin faaliyeti ve gelişmesi açısından mutlak/kaçınılmaz koşul olarak görmüşlerdir.

Parti yaşamında eleştiri ve özeleştirinin önemini vurgulayan Marks ve Engels, aynı zamanda, parti basınını, eleştiri ve özeleştiriyi geliştiren araç olarak da görmüşlerdir. Onlar, 1848/49’da “Neue Rheinische Zeitung”u, kararsızlığı, ufak hesapları, tutarsızlığı, küçük burjuva yalpalamayı teşhir ederek, devrimci eleştiri ve özeleştirinin aracı olarak da kullanmışlardır. Özeleştirinin önemine Lenin, “İskra’ Redaksiyonunun Açıklaması” makalesinde de değinir.

Taraflı, partici özeleştiri partinin gelişmesinde önemli bir rol oynar. Önemli olan, eleştiri ne denli sert olursa olsun, parti karakterini içermelidir; eksikliği, hataları göstermelidir, ama eleştiri için eleştiri olmamalıdır. Özeleştiri, eleştiri, bunun için parti basınının araç olması kötüye kullanılmamalıdır. Parti basınında eleştiri “özgürlüğü her türlü içerikten ve akıldan yoksun katışıksız yaygara” (Engels, C.34, s. 433) olmamalıdır.

Eleştiri ve özeleştiriyi, partinin gelişmesi ve pekişmesi için ön koşul ve yöntem olarak gören ve “karşılıklı eleştiri”nin geliştirilmesini talep eden Marks ve Engels, bu talebin devrimci basında nasıl gerçekleştirilmesi gerektiği üzerine de dikkat çekmişlerdir. Onlar, parti basınının, eleştiri ve özeleştirinin aracı olarak iki rol oynadığını belirtmişlerdir. Birincisi, parti basını, özeleştirinin bir aracıdır. Özeleştiri, partinin birliğinin pekişmesi için ve faaliyetindeki eksikliklerin giderilmesi için bir araçtır. Bu durumda parti basını, salt kendi faaliyetine eleştirel yaklaşır, kendini düzeltir ve gelişmesinin önündeki engelleri yıkar.

Marks ve Engels, devrimci parti ve devrimci gazetecilik arasındaki karşılıklı ilişkilerin karakterini test ettikten sonra, bunların arasın da en önemli olanın, doğrudan ilişki olduğu sonucuna varmışlardır. Doğrudan ilişki, partinin, basınını her alanda ve her yönlü sağlamlaştırması, görevlerini, faaliyet programını belirlemesi anlamına gelir. Burada söz konusu olan sadece gazete değildir. Teorik organ olarak dergi, sendika gazetesi, gençlik dergisi, basın-yayın (kitap) faaliyeti, radyo, televizyon vb. de söz konusudur.

Parti ile parti gazeteciliği arasındaki doğrudan bağ, çeşitli biçimlerde ifade edilir. Parti basınının, bir bütün olarak parti medyasının doğrudan ve sürekli yönetimi söz konusu biçimlerden birisidir. Bunun ötesinde parti basınının (gazete ve derginin) redaksiyonuna yardımcı olmak; önerilerde, tavsiyelerde bulunmak, bilgilendirmek, mali olarak desteklemek, basın ve yayınevini maddi, manevi desteklemek, tecrübeli parti gazeteci ve yazar kadroların katkısını sürekli kılmak vs. vs. Parti basınını, proleter gazeteciliği desteklemenin oldukça etkili bir biçimi de, parti organlarının, parti önderliğinin ve okurların eksiklik ve hatalar üzerine uyarı ve eleştirileridir. Yani bir yerde aşağıdan denetlemedir. Bunları; uyarı ve eleştirileri dikkate almayan parti basını, partinin gelişmesine doğrudan engel olur. Böyle bir basın, ölüme, yok ol maya mahkumdur.

2.7- Parti basını ve önderlik sorunu

Marks ve Engels, parti basınının parti tarafından yönlendirilmesi sorunlarıyla 1860’lı yıllardan itibaren yoğun bir şekilde ilgilenmek zorunda kalmışlar ve bugün de bizlere yol gösteren anlayışlar geliştirmişlerdir. 19.yüzyılın ‘60’lı yıllarından itibaren işçi hareketi önem kazanmaya başlamış, I. Enternasyonal kurulmuş ve onun basın sorunu, çeşitli ülkelerde kurulan partilerin basını ve birbirleriyle ilişkileri gündeme gelmişti. Marks ve Engels, bir bütün olarak proleter gazeteciliğin bu sorunları, basın ve parti arasındaki ilişkiye ve partinin basını yönlendirme sorununa çözüm getirmişlerdi.

2.8- Devrimci basının başarılı faaliyeti, partinin yönetimi ve önderliğine 
       bağlıdır.

Partinin, basınına önderlik etme ve yönlendirme zorunluluğu, parti basınının amaç ve etkisinin, parti hukukunun doğrudan bir ifadesidir. Parti, devrimci gazeteciliğini sürekli kontrol etmek, yönlendirmek, giderek genişleyen ve derinleşen kurumlaşmasını ve başka düşüncelerden; anti-marksist düşüncelerden bağımsızlığını sağlamak zorundadır. Partinin teorik-siyasi çizgisinin bağımsızlığını korumanın güvencesi kolektif irade üretim yönetim ve denetimdir. Bunun örgütsel mekanizmasını ve işleyişini kurmaktır. Parti basınında yönetim ve denetim, bireylerin iradesine ve vicdanına terk edilemez. Parti basını veya bir bütün olarak devrimci gazetecilik, demokratik merkeziyetçiliğin ilkelerine uyumluluk içinde partinin teorik siyasi önderliğine ve parti çizgisine bağlı olmak zorundadır.

2.9- Partinin, basınına nasıl, hangi biçimde önderlik edeceği somut 
       duruma bağlıdır.

Somut durum nasıl ve ne denli değişirse değişsin ve buna bağlı olarak önderlik biçimi nasıl olursa olsun, esas olan, her koşul altında basın faaliyetinin; bu parti çalışmasının içerik ve amacının gözardı edilememesidir.

Mark ve Engels’in bu anlayışını geliştiren Lenin, Marksist teorinin yaygınlaştırılmasında önemli rol oynayan devrimci basının ve bir bütün olarak devrimci gazeteciliğin taraflı olması gerektiğini vurgulamıştır. O, “parti örgütü ve parti literatürü” makalesinde konuya ilişkin olarak şöyle der:

Öyleyse, parti literatürünün ilkesi... neden ibarettir? Bu, sadece, sosyalist proletarya için literatür faaliyeti, tek tek bireylerin ve grupların kazanıldığı kaynak olmamalıdır. O, hiçbir şekilde genel proleter davadan bağımsız, kişisel mesele olmamalıdır. Kahrolsun partisiz literatürcüler! Kahrolsun, literatürcü olağanüstü insan! Literatür faaliyeti, genel proleter davanın bir kısmı, bütün işçi sınıfının bütün siyasi bilinçli öncüsü tarafından harekete geçirilen bütünlüklü, büyük sosyal demokratik mekanizmasının bir ‘vidacığı’, bir ‘çarkçığı’ olmamalıdır. Literatür faaliyeti, örgütlü, planlı birleşik sosyal demokratik parti faaliyetinin bir bileşeni olmalıdır...

...Şüphesiz ki literatürcü üretim alanında şahsi inisiyatif ve şahsi eğilimler için geniş hareket alanını, fantezi ve düşünceler, içerik ve biçim için hareket alanını sağlamak mutlaka zorunludur. Bunların hiçbirisi tartışma götürmez, ama bunların hepsi, sadece, proletaryanın parti çalışmasının literatür bölümünün proletaryanın parti çalışmasının diğer bölümleriyle şabloncu biçimde eşit addedilemeyeceğini kanıtlar. Bunların hepsi, burjuvazinin ve burjuva demokrasisinin gözünde yabancı ve tuhaf tezi; literatür faaliyeti mutlaka ve her halükarda sosyal demokratik parti çalışmasının diğer bilimleriyle ayrılmaz bağlı bir bölüm olmak zorunda olmasını asla çürütmez. Gazeteler, çeşitli parti örgütlerinin organları olmalıdırlar. Literatürcüler mutlaka, parti örgütlerine dahil olmalıdırlar. Yayın evleri, depolar, dükkanlar ve okuma odaları, kütüphaneler ve kitap dağıtımcılığı bütün bunlar partiye tabi olmalıdır ve ona hesap vermelidir. Bütün bu faaliyet, örgütlü, sosyalist proletarya tarafında izlenmeli ve kontrol edilmelidir” (C.10, s.30/31).

Şüphesiz ki, parti faaliyetinde romancı, tiyatrocu, şair, gazeteci, teorisyen vb. çalışmalarına da yer olacaktır. Bu alanlardaki faaliyetin kendine özgü özellikler, özel yetenek ve birikimler gerektirdiği de bir gerçek. Bu anlamda bir “özerklik”ten söz edilebilinir. Ne var ki, devrimci basın vb. alanlarında çalışanların da parti normları ve kurallarına bağlı olarak yaşamlarını düzenlemeleri, örgütlemeleri, bir savaşçı partinin militanı olmanın gereğidir. Kendisini, birçok bakımlardan parti denetiminin ve işleyişinin dışına atan, bunu bu türden bireysel inisiyatif, eğilim, yetenek ve “iş”lerle açıklamak “özerk” ya da “serbest” takılmayı haklı kılamaz. Aksine devrimci bireyin küçük burjuva alışkanlık ve yaşam tarzını partiye dayatmasıdır. Parti örgütlerinin bu türden kurumlarında çalışan, partili yaşam ve disipline gelmeyen yaklaşımlarla uzlaşmaları, bu zaaflar içinde olanları oldukları gibi kabul etmeleri, bu ilişki tarzı ve biçimine kendilerini alıştırmaları ya da görmezden gelmeleri Leninist parti çalışmasıyla bağdaşmaz. Parti basınında çalışan her partili, yaşamı ve çalışmasıyla parti denetimine tabidir, “parti örgütlerine dahil” olmak zorundadır.

2.10- Devrimci/proleter gazeteciliğin enternasyonal karakterinin de 
         meşruluğu tartışma götürmez.

Marks ve Engels, ulusal devrimci basının, yani çeşitli ülkelerdeki (ulusal) devrimci basının enternasyonal birliğine/ birleşmesine ve uluslararası burjuvaziye/ düşmana karşı enternasyonal periyodik basın cephesinin oluşturulmasına büyük önem vermişlerdir. Daha 1846’da Marks ve Engels, bu amaçla, “Komünist Yazışma Komitesi”ni oluşturmuşlardı. Marks, PJ. Proudhon’a yazdığı 5 Mayıs 1846 tarihli mektubunda konuya ilişkin olarak şöyle der:

Bizim yazışmamızın temel amacı, ...Alman sosyalistlerinin İngiliz ve Fransız sosyalistleriyle bağını kurmaktır, yabancıları, Almanya ’da gelişen sosyalist hareketler üzerine bilgilendirmek ve Almanya’daki Almanları da Fransa ve İngiltere’deki sosyalizmin ilerlemesi üzerine bilgilendirmektir. Bu usulle görüş ayrılıkları ortaya çıkabilir ve düşünce teatisine ve tarafsız bir eleştiriye varılabilir. Ulusal darlıktan sıyrılmak için, bu, sosyal hareketin literatür ifade biçiminde olması gereken adımdır” (C.27, s.442).

Marks ve Engels, “Yazışma Komitesi” vasıtasıyla o dönemin devrimci demokratik ve işçi hareketinin enternasyonal birliğini sağlamışlardır. Bu, ifadesini I. Enternasyonal’de buluyordu. Uluslararası komünist ve işçi hareketi, enternasyonal gazeteciliğin, en etkili ve en gelişmiş durumuna III. Enternasyonal döneminde ulaşmıştır.

3-İşçi Sınıfının Siyasi Silahı Olarak Devrimci Gazetecilik

3.1 - Günceli yakalayamayan devrimci basının ve dolayısıyla komünist 
        partinin hitap ettiği yığınlar üzerindeki etkisi zayıf kalır.

Marks ve Engels, Bebel, Bracke, Liebknecht vd. yazdıkları 17/18 Eylül 1879 tarihli “Sirküler Mektup”larında şöyle derler:

Parti... Şimdiye kadar neredeyse bütün pratik hale gelen ekonomik sorunlarda bulanık ve kararsız tavır aldı... Bunun nedeni, parti organlarının, özellikle de “İleri”nin bu sorunu esaslı bir şekilde tartışacağına, sempatiyle, gelecek toplum düzeninin konstrüksiyonuna (yapılanışına-çn) önem vermemesidir.” (C.19, s.158).

Şüphesiz ki burada Marks ve Engels, gelecek (sosyalist) toplumun nasıl şekilleneceğine kafa yormayın demiyorlar, ama acil sorunları bir kenara bırakarak, geleceği anlatarak yığınların kazanılamayacağını açıklıyorlar.

Pratik iktisadi ve sosyal sorunları işlemede, açıklamada ve takip etmede parti basınının gelişmesi bir ihtiyaçtır. İvedi ve yakıcı iktisadi sorunların açıklanan gazetenin önemli görevidir.

Engels, L. Laforgue’a yazdığı 13 Ekim 1891 tarihli mektupta güncelliğe değinerek şöyle der: “Sana bir makale yazıyorum. Sonunda pratik sorunlar ele alındığı için onu, ancak, yayından hemen önce gönderebilirim ve nihai biçimini verebilirim...Hemen basılmaz ve yayımlanmazsa güncel bir makale yazmanın olanaksız olduğunu takdir edersin” (C. 38, s. 177).

Öyleyse, güncellik konusunda Marks ve Engels gibi duyarlı ve yaratıcı olmak zorundayız. Ancak bu şekilde Marksist Leninist komünistlerin basını, bir bütün olarak gazeteciliği, hitap ettikleri yığınları azami etkiler ve mücadeleye seferber eder.

3.2- Devrimci basın somut olmak zorundadır.

Marks ve Engels, devrimci gazeteciliğin gelişmesinde gerçeklerin araştırılmasına büyük önem vermişlerdir. Ve devrimci gazetecilikte dedüksiyona (tümden gelme), endüksiyona (tüme varıma), sentez ve analize vurgu yapmışlardır. Tabii bu, bir yöntem sorunudur; gazetecilikte, yazım yaşamında Marksist diyalektik yöntemin kullanılmasıdır. Marks ve Engels, devrimci basının redaktör ve yayımcılarıyla mektuplaşmalarında bu sorunu ele almışlar ve sürekli, somut olmayı talep etmişlerdir. Somutluk, ancak ve ancak gerçeklerin ele alınması ve örneklemeyle sağlanabilir. Örneğin Engels, “gerçekler yerine fantezi” üzerine yazı talep eden okurlar için yazmayı reddetmiştir (Bkz. C.34, s. 50, Engels’in Marks’a yazdığı 19 Temmuz 1877 tarihli mektubundan). Engels, yazılarını gerçekler üzerine inşa ediyordu.

3.3- Devrimci gazetecilikte somutluk, eleştirinin 
       isabetliliğinin/verimliliğinin ilk ve en önemli koşuludur.

Somutlukta esas olan, kişiye, yazara saldırı değil, ele alınan konudur. Daha 1843’te, Marks, konuya ilişkin şöyle diyordu: “Basın, durumları teşhir etmelidir, ...kişileri değil. ” (C.1, s.174). Aynı yerde Marks, kamu tarafından bilinen bir durumu başka türlü açıklama olanağı yoksa kişinin teşhiri de yapılabilir der. Daha sonraki yazılarında Marks, eskiyi, sömürü ve zulmü savunanların, hakim sınıf temsilcilerinin acımasız eleştiri ve teşhirini doğru bulmuştur. Bu anlayışta olan Lenin ve Stalin de hakim sınıf unsurlarının acımasız eleştirisine önem vermişlerdir. Örneğin Lenin, “Gazetelerimizin Karakteri Üzerine” makale sinde basının “kötülüğün somut taşıyıcılarına karşı” acımasız, gerçekten devrimci bir savaş yürütme görevi olduğunu yazar (Bkz. Lenin, C. 28, s. 88).

3.4- Eleştirel yayımlarda somutlukta esas olan, eleştiriye temel teşkil 
       eden gerçeklerin doğru ve itinalı seçimidir.

Eleştirilen olgu ile ilgili olarak durumlar, gerçekler ve kişiler, tesadüfi, tali olmamalıdırlar, olguyu temsil gücüne sahip olmalıdırlar. Ancak bu şekilde doğruları açıklayabilir ve etkimizi genişletebiliriz.

3.5- Popüler yazma sanatı.

Hitap edilen kitleyi, ele alınan konu üzerine etkilemenin bir yolu da yazma biçimidir. Devrimci basında ele alınan konular, içerik, herhangi bir kayba uğratılmadan ve geri plana itilmeden oldukça anlaşılır, ilgi çekici yazılmalıdır. Marks, “ücretli iş ve sermaye” makalesinin girişinde şöyle der:

Oldukça basit ve popüler izah etmeye çalışacağız ve bizzat, politik ekonominin en elementer kavramlarını bile ön koşul yapmayacağız. işçiler tarafından anlaşılır olmak istiyoruz” (C.6, s. 398).

Sözlü anlaşılır olmanın yöntem ve biçimi yazılı anlaşılır olmanın yöntem ve biçimiyle aynı değildir. Devrimci basın, yazılı ve sözlü propaganda ve ajitasyonda yöntem ve biçim farkına dikkat etmek zorundadır. Engels, E. Bernstein’a yazdığı 27 Şubat 1883 tarihli mektubunda “kürsüde ve sözlü tartışmada uygun ve mutat olan, basılınca oldukça kötü olabilir” diyerek yazıda biçim ve stilin önemine dikkati çeker (C.35, s.442).

Devrimci basın, popüler ve anlaşılır yazmayı, basitleştirme, kabalaştırma olarak anlamamalıdır. W. Liebknecht şöyle der: “Hiç kimse Marks’tan daha çok, bilimin kabalaştırılmasından yani çarpıtılmasından, yüzeyselleştirilmesinden ve ruhsuzlaştırılmasından nefret edemezdi, ama hiç kimse kendini ifade etmede ondan daha fazla yeteneğe sahip değildi” (Berlin, 1964, s. 61).

3.6- Teorik inceleme, araştırma ve donanımı süreklileştirmeden 
       devrimci gazetecilik yapılamaz.

Devrimci teorinin Marks ve Engels tarafından oluşturulması ve geliştirilmesi, devrimci gazeteciliğin oluşması, gelişmesi ve görevlerinin belirlenmesi anlamına gelir. Devrimci teorinin pratikle birleşmesi, sosyal gerçekliğe müdahale, verili toplum düzeninin değiştirilmesi için mücadele anlamına gelir. “Neue Rheinische Zeitung’un İlk Basın Mahkemesi”ndeki savunma konuşmasında Marks, “Basının ilk görevi, mevcut siyasi durumun bütün temellerini aşındırmaktır” tespitini yapar (C.6, s.234). Sınıflı/ sömürüye dayanan toplumda devrimci basının bu temel görevi değişmez. Dün de aynıydı, bugün de aynı. Devrimci basın, bu temel görevinin iki yönü olduğunu unutmamalıdır: Birinci yön, siyasi mücadeledir. Devrimci basın, bir bütün olarak devrimci gazetecilik, bu mücadeleyi, mevcut düzene ve onun savunucularına karşı yürütür. İkinci yön ise, bu mücadele içinde hitap edilen, verili sömürü düzeni yıkacak ve yeni/sosyalist düzeni kuracak olan yığınları; işçi sınıfı ve emekçileri eğitmek ve mücadeleye sevk etmektir.

3.7- Devrimci gazetecilik, proletaryanın siyasi bir silahıdır.

Devrimci basının bu rolünü Marks ve Engels, sürekli vurgulamışlardır. Onlar, devrimci gazeteciliğin araçlarının, sömürü düzenini yıkmak için mücadele eden proletaryanın elinde politik bir silah olması gerektiğini sürekli dile getirmişlerdir. Engels, A. Bebel’e yazdığı 4 Ağustos 1879 tarihli mektubunda, “partinin, her şeyden önce siyasi bir organa ihtiyacı var” der (C.34, s.386). Bu anlayışı Lenin de “Ne ile Başlamalı?”da “Nihayetinde, mutlaka bir siyasi gazeteye ihtiyacımız var” diye ifade eder (C.5, s.10).

3.7- Devrimci gazeteciliğin proletaryanın siyasi bir silah olması, onun 
       bilinçlenmesinin ve ulusal ve enternasyonal örgütlenmesinin de   
       bir aracı olması anlamına gelir.

Devrimci basın, Marksist teorinin yaygınlaştırılmasında, işçi ve emekçi yığınlara (ulusal ve enternasyonal alanda) ulaştırılmasında, görüş teatisinin gerçekleştirilmesinde ve nihayet proletaryanın (ulusal ve enternasyonal) örgütlenmesinde belirleyici önemi haiz bir araçtır. Bu konuda Marks, 9 Mart 1869 tarihli bir açıklamasında şöyle der:

Her ülkede işçi seksiyonları ve çeşitli ülkelerde işçi sınıfı, mevcut gelişme aşamaları için koşullar çok farklı olduğundan, ...onların, gerçek hareketi yansıtan teorik görüşleri de keza çeşitlidir.

Enternasyonal İşçi Birliği’nin hayata geçirdiği eylemin ortaklığı, çeşitli ulusal seksiyonların organları vasıtasıyla kolaylaştırılan düşünce teatisi ve genel kongrelerdeki dolaysız tartışma, .. .giderek ortak teorik bir programın oluşturulmasında etkisiz kalmayacaktır” (C.16, s.348).

İşçi sınıfının siyasi mücadelesi, onun siyasi, teorik eğitimi ve örgütlenmesi, aynı zamanda, devrimci gazeteciliğin rolünü de belirler. Burjuva toplumda genel, kamuoyu tarafından bilinen düşünce/görüş sınıfsal karakter taşır.

Nasıl ki, burjuvazi kendi düşüncesini tüm topluma mal ediyorsa ve bunda da basını önemli bir araç olarak kullanıyorsa, işçi sınıfı da kendi basınını öyle görmelidir. “Gazetenin kamu görüşü üzerinde kesintisiz ve sürekli etkide bulunabilmesi için... ” (K. Marks).

Burada kamuoyunu oluşturmada ve etkilemede devrimci basına yüklenen görevi görüyoruz.

4-Devrimci Gazeteciliğin İlkeleri

4.1- Gazetecilikte İlke Kavramının Tanımı

İlke kavramının nesnel ve öznel olmak üzere iki özelliği/ tarafı vardır. Bu iki taraf, bir madalyonun iki yüzü gibi, bir bütünselliği, bir arada olunduğunda belli bir bütünü oluşturmayı ifade eder. Yani bu nesnel ve öznel taraf birbirinden ayrılmaz.

Öznel yan, ilkelerin, tespit etme yeteneği olanlar tarafından (örneğin aydınlar, yazarlar, ideologlar vs.) bilinçli olarak tespit ve formüle edilmelerini ifade eder. İlke tespiti, ideologların ve teorisyenlerin toplumsal pratiğin araştırılması, genelleştirilmesi temelinde, siyasi gelişmelerin tecrübelerinin analizi temelinde yapılır. Marks, bu anlayıştan hareketle şöyle der:

Burjuvazinin yazarlarının feodalizmle mücadeleleri döneminde tespit ettikleri ilkeler ve teoriler, pratik hareketin teorik ifadesinden başka bir şey değillerdi” (C.4, s. 357).

Aynı konuda Engels de “Anti-Dühring”de şöyle der:
İlkeler, araştırmanın çıkış noktası değil, bilakis sonucudurlar; onlar, doğa ve insan tarihine uygulanmazlar, bilakis onlardan soyutlanırlar (çıkartılırlar, çn); doğa ve insanlık alemi kendini ilkelere göre düzene koymaz, tersine ilkeler, doğa ve tarihle uyumluluk içinde oldukları oranda doğrudurlar. Bu, meselenin yegane Marksist kavranışıdır”(C.20, s.33).

Demek oluyor ki, ilkelerin doğruluğunun/ gerçekliğinin kıstası, doğayla, toplumsal pratikle, “pratik hareket” ile ne denli uyumlu olup olmadığıdır. Marks ve Engels’in bu anlayışlarından hareketle

Lenin, ilke anlayışını parti basınına da uygulamıştır. O, bu konuda şöyle der:
Sosyalist-proletarya parti literatürü ilkesini tespit etmeli, bu ilkeyi geliştirmeli ve oldukça tam ve bütünlüklü gerçekleştirmelidir” (C.10, s. 30, “Parti Örgütü ve Parti Literatürü” makalesinden).

Öyleyse; ilke, teorik ve ideolojik karakter taşır. Bu nedenle, siyasi ve ideolojik mücadele, aynı zamanda, “ilkelerin mücadelesi” (Marks, C.1, s. 55) biçiminde de sürdürülür. Bu ilkeler, siyasi partiler, çeşitli sınıf örgütleri, ideolojik akımlar vb. tarafından bilinçli olarak tespit edilirler. Basın da bu mücadelenin sürdürüldüğü alanlardan birisidir ve orada da ilkeler söz konusudur.

İlkelerin içeriği, onları tespit edenlerin iradesine ve arzularına, subjektif niyetlerine bağlı değildir. İlke, nesnelliği, gerçeği yansıtmak zorundadır: İlke, pratik hareketin ifadesi olmak zorundadır. “Pratik hareketin teorik ifadesi (olarak ilkenin), şu veya bu şekilde dogmatik, ütopik, doktriner olup olmadığı, gerçek hareketin az veya çok gelişmiş bir aşamasına ait olup olmadığı tam takip edilebilir” (C.4, s. 357).

Demek oluyor ki, Marksist Leninist komünistlerin tespit ettikleri ilkeler, “gerçek hareketi”, “pratik hareketi”, toplumumuzun, sınıfların, mücadelenin nesnel durumunu yansıtmak, ifade etmek zorundadırlar.

İnsan, toplumsal gelişmenin yasalarını kavradıktan sonra faaliyetinde özgürdür, ona yön veren, yaşamını ve faaliyetini yönlendiren bu yasalardır. O, yapılması gerekeni yapmak için hiçbir engel tanımaz, zulüm ve ölüm pahasına da olsa. İnsanlar, somutta da teorisyenler ve ideologlar, toplumsal yaşamın, “pratik hareket”in içeriğini ve nesnel karakterini ne kadar derin ve kapsamlı kavrarlarsa ilkelerin formülasyonunda da o denli özgür olurlar. Burada söz konusu olan, partinin, basının faaliyeti için ilkelerin etkisi ile bilginin gerçekliği arasında tam bir bağ vardır: İlkeler ne denli bilimsel olurlarsa, ne denli nesnel gerçekliği yansıtırlarsa partinin faaliyetine o denli güvenilir kılavuz olurlar.

Marks ve Engels “Komünist Manifesto”da konuya ilişkin olarak şöyle derler:
Komünistlerin teorik anlayışları asla, şu veya bu dünya iyileştiricisi tarafından uydurulan veya keşfedilen ilkelere, düşüncelere dayanmazlar. Onlar, sadece, var olan sınıf mücadelesinin, gözlerimiz önünde cereyan eden tarihsel hareketin gerçek ilişkilerinin genel ifadesidirler” (C.4, s. 474/475).

Nesnel gerçekliği ifade eden düşünceler olarak ilkeler, partinin pratik faaliyetinin felsefi yöntemsel temelinin ifadesi olarak ilkeler, partinin ve basınının bütün faaliyetinin karakter ve yönünü birçok bakımdan belirler. Komünist partinin genel ilkeleri, parti faaliyetini çeşitli açılardan belirlemek ve yönlendirmek için somutlaştırılmak zorundadır. Devrimci basının/ gazeteciliğin ilkeleri de partinin genel ilkelerinin somutlaştırılmasının ifadesidir.

4.2- Taraflılık

Devrimci gazeteciliğin en önemli ilkesi taraflılıktır. Taraflılığı ifade etmeyen bir devrimci/proleter/sosyalist gazetecilik düşünülemez. Taraflı; sosyalist taraflı oluştan ne anlaşılmalıdır? Komünist partinin görüşlerinin bilinçli ifadesinin parti basını tarafından kavranması ve topluma yansıtılması. Partinin basını, partinin programının gerçekleştirilmesinde, teorik-siyasi çizgisinin uygulanmasında, işçi sınıfının sınıfsal amacına ulaşmasında görevini yaptığı oranda partinin basını olmayı hak eder. Komünist parti, her koşul altında proletaryanın sınıf sal hedef ve amaçlarının gerçekleşmesi için, sosyalizm/ komünizm için mücadele eder. Sosyalist basın da bu mücadelenin önemli bir aracıdır.

Sosyalist taraflılık, sınıf mücadelesinin dayattığı bütün sorunlara, her bir olaya ve gelişmeye sınıfsal yaklaşım anlamına gelir. Sosyalist görüş açısıyla bakma ve değerlendirme anlamına gelir. Sosyalist taraflılık, ilkeselliktir, ilkesizliğin; siyasi renksizliğin/kemiksizliğin ve kişiliksizliğin reddidir. Bu, basın için de geçerlidir. Sosyalist basın, ancak ve ancak proletaryanın ve emekçi yığınların sesi olabilir.

Sosyalist taraflılık, ilke sağlamlığı, ilkesel tutarlılık ve tavizsizlik demektir. Partinin düşüncelerini kavramayan basın, taraflı olmada yalpalar, ilkesizliğe düşer, uzlaşır ve tavizkar olur. Öyle ki, gücü ve inancı başka yerde arar, sürüklenir ve nihayetinde kuyrukçu olur. Böyle bir basın oportünizme, revizyonizme, burjuva ve küçük burjuva milliyetçiliğe, bir bütün olarak anti-marksist düşüncelere karşı mücadelede yetersiz kalır.

4.3- Düşünce İçeriği

Sosyalist basının ikinci önemli bir ilkesi de Marksist düşünce içeriğine sahip olmasıdır. Şu veya bu konuda değil, bütün konularda, daha doğrusu sosyalist basın bütün faaliyetinde Marksist teori ve düşünce tarafından yönlendirilmelidir. Proleter dünya görüşü, sosyalist basına damgasını vurmalıdır. Sosyalist basının, proleter dünya görüşünü ne derece özümseyerek, onun tarafından yönlendirildiği, onun ne denli bilimsel olduğunu da gösterir. Sosyalist basın bilimsel olmalıdır ve onun bilimselliği de düşünce içeriğine bağlıdır. Marksist teorinin, sınıf mücadelesinin özümsenmesi/kavranması, komünist hareketin gelişmesinin “olmazsa olmaz” koşuludur.

Sosyalist taraflılık ve düşünce içeriği arasında kopmaz bir karşılıklı koşullanma ve ilişki vardır. Bu, diyalektik bir ilişkidir. Parti, taraflılık, düşünce içerik kavramlarına işaret eder. Engels, A. Bebel’e yazdığı 14 Kasım 1879 tarihli mektubunda şöyle der:

Alman Partisi, başından beri, bizim teorik tespitlerimize dayanarak gelişti. Ama tam da bu nedenle, Alman partisinin pratik duruşunun, yani parti yönetiminin, kamuoyuna açıklamalarının genel teori ile de ahenk içinde kalması (aç SP) bizi ilgilendirir” (C.34, s.421).

Burada Engels, biz derken kendini ve Marks’ı, Alman Partisi derken proleter partiyi, teorik tespitlerimiz derken Marksist teoriyi kastediyor ve bunların, taraflılığın ve içeriğin kopmaz diyalektik birliğini, teori ve “pratik duruş”un uyumunu, karşılıklı etkilenmesini ve birbirlerini koşullamalarını gösteriyor.

Sosyalist basında Marksist düşünce içeriği, onun nesnelliğinin ve gerçeğe sadık kalmasının ifadesidir. Nesnellik ve gerçeğe sadık kalmak, abartıyı, ‘ben böyle istiyorum o halde gelişme böyledir’ anlayışını, gönülde ve kafadan geçeni, yani subjektivizmi reddeder. Nesnellik, olayları ve gelişmeleri “yaşasın-kahrolsun” edebiyatıyla açıklamayı dışlar. Toplumsal gelişmenin, işçi sınıfı ve emekçilerin sosyal durumunun izahında/ açıklanmasında nesnel olamayan, gerçeği olduğu gibi veremeyen bir basın, sosyalist basın ilkelerine uymuyor demektir. Sosyalist basının görevi, aynı zamanda, proletarya ve emekçi yığınları nesnel durum ve gerçeklik üzerine bilgilendirmektir. Bu anlamda sosyalist basın ne denli nesnelliğe ve gerçekliğe sadık kalıyorsa, o derece bilimseldir.

Sosyalist basın, olguları itina ile olduğu gibi yansıtmak zorundadır. Devrimci gazetecilikte yaşamın gerçekliği, olguların itina ile yansıtılması gerçekliğidir. Gerisi, kelimenin tam anlamıyla çarpıtmadır, yalandır, kamuoyu önünde küçük düşmedir. ikna gücünün olmamasıdır. “İleri”nin bu durumuna tepki duyan Engels, A. Bebel’e yazdığı 6 Temmuz 1892 tarihli mektubunda “Onlar (İleri’nin çalışanları-SP) kendilerini ve bizi bütün dünyanın gözü önünde mutlaka gülünç yapmak zorundalar mı? ” der.

Marks, Engels, Lenin ve Stalin bilimsel ve gazetecilik çalışmalarında nesnellikten ve gerçeği yansıtmaktan, materyalleri itina ile incelemekten bir milim sapmamışlardır. Örnek olsun diye P. Lafargue’nin Marks hakkındaki düşüncesini aktaralım:

Marks, sürekli, oldukça itinalı çalışırdı. En iyi otoritelere dayanmayan sayı veya olguyu yansıtmazdı. İkinci elden haberlerle yetinmezdi; ne kadar yorucu olursa olsun, sürekli bizzat kaynağa giderdi. Tali bir olgu için Britanya Müzesi’ne koşar, oradaki kitaplardan konu üzerine tam kanaat sahibi olurdu...Onun edebi vicdanı bilimsel vicdanı gibi titizdi. Emin olmadığı bir olguya asla dayanmazdı. Öyle ki, tam olarak araştırmadığı bir şey üzerine konuşmazdı bile” ( s.333/334).

4.4 - Sınıfa, halka bağlılık

Sosyalist basının önemli bir ilkesi de hitap ettiği yığınlara; işçi sınıfına ve bir bütün olarak halka bağlılığıdır. Feodalizme karşı mücadelesinde devrimci burjuvazi, öncelikle bir sınıf olarak değil, bütün toplumun temsilcisi olarak hareket etmiştir. Marks ve Engels, “Alman ideolojisi”nde bunu şöyle açıklarlar:

Her yeni sınıf, yani kendinden önce hakim olan sınıfın yerini alan sınıf, amacına ulaşmak için de olsa, kendi çıkarını toplumun bütün üyelerinin ortak çıkarı olarak sunma, yani ideal ifade edilirse; düşüncesine genellik biçimi verme gereğini duyar... Devrimci sınıf daha başından, bir sınıfın karşısında olduğu için sınıf olarak değil, bilakis bütün toplumun temsilcisi olarak hareket eder. Yegane hakim sınıfın karşısında toplumun bütün kitlesi olarak görünür, o bunu yapabilir. Çünkü başlangıçta gerçekten, daha ziyade, onun çıkarı diğer bütün hakim olmayan sınıfların ortak çıkarlarıyla bağlam içindedir, çünkü onun çıkarı o zamana kadarki ilişkilerin baskısıyla özel bir sınıfın özel çıkarı olarak henüz gelişememiştir” (C.3, s.47/48).

Dün burjuvazinin oynadığı bu rolü, feodalizme karşı bütün sınıf ve tabakaların temsilcisi olma rolünü, bugün proletarya, burjuvaziye karşı bütün emekçi yığınların öncüsü ve temsilcisi olarak üstlenmiştir. Her iki durumda da hakim sınıf karşısında diğer halk kesimlerinin çıkarlarıyla belli bir ortaklık ve onları da temsil etme durumu söz konusudur. Ama burjuvazi ve proletaryanın “bütün toplum”a bağlılıkları arasında nitel fark vardır. Burjuvazi, nihayetinde bunu, kendi sınıfsal iktidarını kurmak için yaparken, yani feodalizme karşı burjuva düzen için yaparken, proletarya, sömürü düzenini, her türden özel mülkiyeti ve bütün sömürü ilişkilerini ortadan kaldırmak için yapar.

Marks’ın dediği gibi devrimci basın, “halkın içindedir, onun bütün umutlarını ve korkularını, onun sevgisini ve kinini, onun sevincini ve üzüntüsünü samimi olarak hisseder(Aç. SP) (C.1, s.153). Bu, işçi sınıfı ve halkla bütünleşmedir. Onun organik bir parçası olabilmedir. Sınıf kini ve bilinci ile işini yapmadır. Proletaryanın komünizm davası militanı olabilmedir.

Marks, Engels, Lenin ve Stalin, sosyalist basının halka bağlılığını, sadece proletarya ve emekçi yığınların çıkarlarını savunmasında görmüyorlar. Onlar, sosyalist basının yığınlara olan bağlılığını, hitap edilen kitlenin sosyalist basında çalışmasında da görüyorlar. Her proleter, her işçi, her emekçi sosyalist basında çalışabilme olanağına sahip olmalıdır. Her okur, her proleter, her işçi vs. sosyalist basında yazmalıdır. Sosyalist basın, sayfalarını işçi sınıfına ve emekçi yığınlara, onların sorunlarına, mektuplarına ve taleplerine açmalıdır.

İşçileri, sosyalist basın faaliyetine çekmek, onların yazın faaliyetine katılmalarını sağlamak, işçi muhabirlerinden oluşan ve ülkenin her tarafına yayılmış bir ağ kurmak, işçi mektuplarından nefes alamayacak duruma gelmek, sosyalist basını güçlü ve etkili kılar. Bu durum onun kitle bağlarının ne denli derinleşmiş ve kapsamlaşmış olduğunu da gösterir.

Yığınlarla bağ, salt bir örgüt sel/ örgütlenme sorunu olarak görülemez. Bu bağın, devasa bir ideolojik anlamı vardır. Kitle ile bağ, parti-basın-yığın arasında, yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya bilgi akışı, denetim, kontrol ve hataları zamanında görme ve düzeltme demektir. Engels, “Alman hareketi, önderliğin bütün hatalarını, sürekli, kitleler vasıtasıyla düzeltme özelliğine sahip” derken tam da bunu kastediyordu.

Aşağıdan sınıfların, işçi ve emekçilerin denetimine, eleştiri ve uyarılarına açık olmak, çalışmalara onların yaratıcılığı, üreticiliği ve hareketinin katılımı da devrimcidir; basının bunu gözeterek kendisini hatalardan arındırması ve yeniden örgütlemesi de devrimcidir.

Sınıf Pusulası, Sayı 6, Mart-Nisan 2000

1 Ocak 2000 Cumartesi

BORU HATLARI REKABETİ


BORU HATLARI REKABETİ

Petrol ve Doğal Gaz Üzerine Emperyalistler Arası Rekabette

Hazar Havzası’nın ve Türkiye’nin Yeri

Teknolojinin gelişmesine ve üretimde ve yaşamda kullanılmasına paralel olarak enerjiye duyulan ihtiyaç da giderek artmıştır. Motorize araçların kitleselleşmesi sonucunda petrole ve yan ürünlerine olan ihtiyaç da artmıştır. 20. yüzyılın başından itibaren önemi giderek artan petrol, emperyalist ülkelerin mutlaka ele geçirmek istedikleri, kontrolleri altına almak istedikleri hammadde olarak sürekli, savaşlara, darbelere, işgallere neden olmuştur. Kapitalist üretim biçiminin serbest rekabetçi aşamasında dünyanın "atelye"si olan İngiltere, 20.yüzyıldan itibaren bu konumunu çoğu alanda kaybetmesine rağmen ABD’den sonra ikinci sırada olmasına ve bazı alanlarda Almanya'dan da geride kalmasına rağmen dünya petrol kaynakları üzerindeki hegemonyasını daha sonraki yıllarda Amerikan emperyalizminin lehine kaybetmiştir. II. Emperyalist Paylaşım Savaşı sonrasında sonuçlanan bu rekabeti, konumuzu doğrudan aktüel olarak ilgilendirmediği için, sayıların diliyle belirterek geçeceğiz.

TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ



TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİ

AB'nin 10-11 Aralık 1999'da Helsinki'de gerçekleştirdiği toplantıda alınan karalardan birisi de Türkiye'nin AB'ye aday üyeliğinin kabul edilmesiydi. Bu karardan sonra Türkiye-AB ilişkileri yeni bir aşamaya girmiş oluyor. Bu yazımızda yeni durumun ne anlama geldiğini ele almaya çalışacağız.

1-Türkiye-AB İlişkilerinin Kısa Tarihçesi

BİR YÜZYILIN ARDINDAN


BİR YÜZYILIN ARDINDAN

İnsanlık, bir yüzyılı daha geride bıraktı. 20. yüzyıl da artık tarih oldu. 20. yüzyıl insanlık tarihinin en büyük savaşlarıyla, kitle hareketleriyle, devrimleriyle, ideolojilerinin maddi güce dönüşmesiyle; kapitalizm ve sosyalizmin, burjuvazi ve proletaryanın insanlığın geleceği üzerine mücadelesi ile karakterize olmuştur.

1 Kasım 1999 Pazartesi

KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ


KIBRIS SORUNU VE EMPERYALİST DALAŞ

Ecevit'in ABD'de de kimlerle, hangi konuyu, hangi kapsamda konuşacağı çok önceden tespit edilmişti. Protokolün, ziyaretten önce en ince noktasına kadar hazırlanması ve ele alınacak konuların belirlenmesi ve bu konular hakkında görüşlerin karşılıklı teatisi ziyaret öncesi gerçekleştirilmişti. Ecevit ve Clinton, Ecevit, IMF veya Dünya Bankası hangi konuyu hangi boyutta ele alacaklarını ve kamuoyuna nasıl bir açıklamanın yapılacağını biliyorlardı. Nitekim öyle de oldu. Amerikan emperyalizmi ve Türk devleti, dünya kamuoyuna, özellikle de AB'yle görüşmelerin ne denli olumlu olduğu, Türkiye-ABD arasında "dostluk" ilişkileri olduğu ve Türkiye'nin çok önemli bir ülke olduğu mesajı verilecekti. Bu mesaj verildi. Hal böyle olmasına rağmen Türk medyasında, beklentiler üzerine bolca yorum yapıldı. Umduğunu bulamadı diyenlerin yanı sıra, çetin pazarlıklar yapıldı diyenler de oldu. Her halükarda bu yorumcuların gözden kaçırdıkları gerçek, Amerikan emperyalizminin mali ve siyasi konuları birbirinden ayırarak ele almasıydı. Amerika, devlet olarak doğrudan mali "yardım" vaadinde bulunmadı ve bu biçimdeki "yardım"ın sınırlı olacağını çok önceden açıklamıştı. Amerikan emperyalizmi, mali konularda devreye IMF'yi ve Dünya Bankası'nı soktu ve Türkiye'nin mali talepleri IMF ve Dünya Bankası tarafından ele alındı. Henüz kimin ne dediği pek belli değil. "Deprem yardımı", IMF ile Stand-by sorunu devam ediyor. Her halükarda tahkim yasasının çıkmış olmasını ve Türkiye'de enerji sektöründe yatırımların kaçınılmaz olduğunu göz önüne getirirsek Türkiye'ye gelecek olan yabancı sermaye miktarının birkaç milyar dolarla sınırlı kalmayacağı açıktır. Merkez Bankası Başkanı Erçel'in açıklamasına göre uluslararası piyasalardan Türkiye'ye 2000 yılında 11 milyar dolar ve 2001 yılında da 13 milyar dolar olmak üzere toplam net 24 milyar dolar akacaktır. Bu miktar, azami değildir. Amerikan emperyalizmi, Türkiye'nin mali taleplerine kendi etkisindeki kurumları devreye sokarak sermaye akışı için yeşil ışık yakarak cevap vermiş oldu.

BİR BİLİM DALI OLARAK İSTATİSTİK


BİR BİLİM DALI OLARAK İSTATİSTİK

İki nedenden dolayı böyle bir konu üzerine yazmayı doğru bulduk. Birinci neden, ekonomi üzerine yazılarımızda istatistik göstergeleri/verileri sıkça kullanmamız. İkinci neden de bir bilim dalı olarak istatistiğin kavranmaması. Hatta küçümsenmesi. Anlaşılan o ki, istatistiki veriler, sayılar okunamıyor. Oysa bazen bir tablonun birkaç sayfalık yorumdan daha çarpıcı, daha açıklayıcı, daha öğretici olabileceği düşünülmüyor. Tabii ki bu, bugünün bir sorunu değil. Yılların alışkanlığı, istatistik göstergelere karşı yılların biriktirdiği önemsememe. Bu, aynı zamanda, bir bilim dalı olarak istatistiği kavrayış eksikliğinden dolayı önemsememe anlamına gelir. Bu yazımızda konuya genel hatlarıyla açıklık getirmeye çalışacağız.