deneme

15 Nisan 2003 Salı

“PİRÜS ZAFERİ“



Amerikan emperyalizmi, bütün olanaklarını seferber ederek, Irak’a karşı savaşında haklı olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Ama dünya çapında milyonlarca insanı savaş arabasına koşamadı. Tam tersine geniş yığınların savaşın nedenleri üzerine, barış ve emperyalist barış üzerine düşünmelerine neden oldu.

Irak’a karşı Amerikan saldırganlığı, emperyalist dünya sisteminin vurulabilirliğini, istikrarsızlığını gözler önüne sermiştir. Her ne kadar, yoğun askeri güç kullanımıyla Saddam rejimi yıkılmış olsa da bu, Amerikan emperyalizmi açısından bir “Pirus Zaferi”nden öte bir anlam taşımamaktadır. Amerikan emperyalizmi siyasi ve ahlaki anlamda yenilmiştir. Sadece Amerikan emperyalizmi değil, bütün emperyalist ülkeler, Amerikan saldırganlığı karşısındaki tavırlarından dolayı, dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınları nezdinde yenilmişlerdir. Çünkü emperyalist ülkelerin hepsi, soruna kendi çıkarları açısından yaklaştıklarını gizleyememişlerdir. Barıştan yana olduğunu söyleyen emperyalist ülkeler, başta da Almanya, Fransa ve Rusya, Amerikan emperyalizminin tek başına savaşmasına, kendilerini ganimete ortak etmeyeceğini bildikleri için karşı çıkmışlardır. Barış hareketini de kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bu emperyalist güçler, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planında BM’e ve dolayısıyla da kendilerine yer verilmesini hala ummaktadırlar.

Dünya çapında geniş emekçi yığınlar, emperyalist ülkeler arasındaki bu çelişkinin barış eksenli olmadığını, çıkar eksenli olduğunu görmüşlerdir. Bu anlamda emperyalist dünya sistemi teşhir olmuştur.

Üstün savaş tekniğine dayanarak 48 saatte Bağdat’a gireceğini açıklayan Amerikan ordusu, savaşın seyrinde belirleyici olanın yüksek teknolojiye dayanan silahların olmadığını, aksine savaşın karakterine ilişkin bilinçli tutumuyla insan gücünün olduğunu ve bu anlamda strateji ve taktiklerinin pek işe yaramadığını görmüştür.

Devasa savaş gücüyle, dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığınları korkutacağını, sindireceğini sanan Amerikan emperyalizmi, her şeye muktedir olmadığını görmek zorunda kalmıştır. Daha da görecektir. Saddam rejimini karşı savaş bitmiştir, ama Irak halkına, Ortadoğu halklarına karşı savaş yeni başlamıştır. Genel olarak emperyalizme, özel olarak Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı duyulan kin ve nefret örgütlü mücadeleye dönüşecektir. Irak halkı, ABD’nin Irak’a özgürlük getirmediğinin işgalin daha ilk günlerinde görmüşlerdir. Saddam rejimine duyulan nefrit, Amerikan işgaline yönelmektedir.
II. Körfez Savaşı bir taraftan emperyalist ülkeler arasındaki, diğer taraftan da başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler ile geniş yığınlar arasındaki çelişkilerin keskinleştiğini göstermektedir. Revizyonist blokun ve SB’nin dağılmasından sonra, Lenin belirttiği gibi, "... bütün emperyalistlerin ittifakını kaçınılmaz” yapan koşullar ortadan kalkmış ve yerini, yeni koşullar; “bir emperyalisti diğerlerinin karşısına diken” koşullar almıştır. (c. 27, s. 363. "Dış Politika Üzerine Rapor").

Emperyalistler arası güçler dengesi veya dengesizliği, eşit olmayan gelişmenin bir sonucu olarak, rekabet merkezlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bugün dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, I. ve II. Dünya Savaşları öncesinde ve “Soğuk Savaş” döneminde olduğu gibi emperyalistler arası ittifaklar arasında sürdürülmemektedir. Emperyalistler arası ittifakın koşulları henüz oluşmadığı veya böyle bir ittifak olmadığı için, mevcut durumda en güçlü olan emperyalist ülke, diğerleri karşısında istediği sonuçları alabilmektedir. Bu dengesizliğin boyutlarını veya Amerikan emperyalizmini dünya emekçileri ve diğer emperyalist ülkeler karşısında bu denli pervasız hareket etmesinin nedenini silahlanma harcamalarında görüyoruz. 21. yüzyılda da Amerikan hegemonyasını devam ettirebilmek için sürekli savaşmak zorunda olduğunu bilen Amerikan emperyalizmi, bu doğrultudaki hazırlıklarını yıllardan beri sürdürmektedir. Bunun böyle olduğunu savaş bütçesi gösteriyor. 2001 yılı itibariyle Almanya’nın savaş bütçesi 27,5; Fransa’nınki 33,6; İngiltere’ninki 35,4; Japonya’nınki 40,3; Çin’inki 47; Rusya’nınki 65 ve ABD’ninki de 329,1 milyar dolardı. İlk 6 ülkenin silahlanma harcamalarının toplamı 248,8 milyar dolar tutuyor. Bu miktar tek başına ABD’nin silahlanma harcamasının yüzde 75,6’na denk düşmektedir.

Amerikan emperyalizmi bu gücüne ve olanaklarına dayanarak sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması, Balkanlardaki ve Afganistan’daki yeniden yapılandırma girişimlerini pek benzemiyor. Balkanlarda ve Afganistan’da Amerikan emperyalizmi NATO ve BM’i, AB’yi, Rusya’yı hesaba katmak zorunda kalmıştı veya işine öyle geldiğin için hesaba katıyordu. Ortadoğu’da ise farklı bir durum söz konusu. Irak’a karşı tek başıma savaştım ve ganimeti de istediğim gibi toplarım tavrıyla hareket eden Amerikan emperyalizmi açısından Irak, esas hedefi Orta Asya açısından önemli, tek başına hakim olması gereken bir üs konumundadır. Bu nedenle o, diğer emperyalist ülkeleri bu bölgeden ve bölgenin enerji kaynaklarından uzak tutmaya çalışmaktadır.


3 Nisan 2003 Perşembe

EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

DİE’nin, ekonominin seyrine ilişkin son verileri göre 2002 yılı itibariyle reel üretimde önemli boyutlara varan bir artış, mutlak ir büyüme gerçekleşmiştir. 2001 yılına göre 2002 yılında (12 aylık ortalama) toplam sanayi üretimi, devlet sektöründe yüzde 0,7 oranında küçülürken, özel sektörde yüzde 13,3 oranında büyüyor. Madencilik sektöründe üretim, devlet kesiminde yüzde 12,5 oranında küçülüyor, özel kesimde ise yüzde 6,4 oranında artıyor. İmalat sanayinde devlet kesimi üretimi yüzde 4,7 ve özel kesim üretimi de yüzde 12,3 oranında artıyor. Elektrik, gaz ve su sektöründe üretim, devlet kesiminde yüzde 7,9 oranında düşerken, özel kesimde yüzde 5,4 oranında artıyor. Sadece bu veriler, özel sektörün ekonominin motoru olduğunu göstermektedir.

Verile göre: 2001’e göre 2002 yılı itibariyle toplam sanayi üretimi yüzde 9,4, imalat sanayi üretimi yüzde 10,8 ve elektrik, gaz ve su sektörü üretimi de yüzde 5,4 oranında mutlak büyürken, madencilik sektöründe üretim yüzde 8,3 oranında mutlak küçülmüştür.
Soruna üç aylık veriler bazında baktığımızda bir yıl önceki döneme göre sanayi üretimi 2002’nin I. çeyreğinde yüzde 3,1; II. çeyreğinde yüzde 11,8; III. çeyreğinde yüzde 10 ve IV. çeyreğinde de yüzde 12,3 oranında artmış olduğunu görüyoruz.

1997=100 bazında toplam sanayi endeksi 2000’de 103,4; 2001’de 94,4 ve 2002’de de 103,3 olarak, imalat sanayi endeksi de 2000’de 102,1; 2001’de 92,4 ve 2002’de de 102,4 olarak gerçekleşiyor.
Bunun anlamı şudur: 1997=100 bazında toplam sanayi üretimi 2002’de 2000’deki seviyesine yaklaşıyor (103,4-103,3= -0,1). İmalat sanayi üretimi de 2002’de 2000’deki seviyesini aşıyor (102,1-102,4= +0,3).
Bunun diğer anlamı şudur: Bir yıl öncesine göre toplam sanayi üretimi 2000’de yüzde 6,1 oranında büyüyor, 2001’de 2000’e göre yüzde 8,7 oranında küçülüyor ve 2002’de ise 2001’e göre yüzde 9,4 oranında büyüyor. Aynı şekilde imalat sanayide 2000’de yüzde 6,5 oranında artarken, 2001’de yüzde 9,5 oranında küçülüyor ve 2002’de de yüzde 10,8 oranında artıyor.
Toplam sanayi üretiminin 2001’deki mutlak küçülmesi ile 2002’deki mutlak büyümesi arasındaki fark 0,7 puan eder (9,4-8,7=+0,7). İmalat sanayinde bu 1,3 puan ediyor (10,8-9,5=+1,3). Her halükarda toplam sanayi ve imalat sanayi üretimi, 2001 yılındaki mutlak gerilemesini 2002’de telafi ederek, mutlak büyüme trendine girmiştir.

Sabit fiyatlar üzerinde Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla, bir yıl öncesinin aynı dönemine göre 2002’nin I. çeyreğinde yüzde 2,1; II. çeyreğinde yüzde 8,9; III. çeyreğinde yüzde 7,9; IV. çeyreğinde yüzde 11,4 ve 2002 yılı itibariyle de yüzde 7,8 oranında artıyor.

İmalat sanayinde üretimde çalışan başına verimlilik, 1997=100 bazında 2000’de yüzde 14,5, 2001’de yüzde 13,1 ve 2002’de de yüzde 24,6 oranında artıyor. 2001 yılında verimlilik, 2000 yılına göre önemsiz oranda düşüyor. Ama 2002 yılında 2001 yılına göre neredeyse iki misli artıyor (yüzde 87,8 oranında). Demek oluyor ki, işsizlik sayısında olağanüstü bir azalma olmadığına göre veya iş bulan/yeniden çalışmaya başlayan işçilerin sayısında olağanüstü bir artış olmadığına göre, verimliliğin bu denli artması ancak ve ancak sabit sermaye yenilemesiyle açıklanabilir. Kapitalistler, kriz dönemini sabit sermaye yok etmek ve yenileme için kullanmışlardır.

İmalat sanayinde çalışanların sayısı 1999’a göre 2000’de yüzde 2,4 ve 2000’e göre de 2001’de yüzde 8,3 oranında gerilerken, 2002’de 2001’e göre ancak yüzde 0,5 oranında artıyor. Bu oranda bir istihdam artışıyla 2002’deki yüzde 10,8 oranında bir üretim artışı sağlanamayacağına göre, açık ki kapitalistler, belirttiğimiz gibi, kriz sürecinde teknoloji; sabit sermaye yenilemesini gerçekleştirmişler.

İhracat: Yıllar itibariyle ihracat 1999’a göre 2000’de yüzde 4,5; 2000’e göre 2001’de yüzde 12,5 ve 2001’e göre de 2002’de yüzde 12 oranında artıyor. İthalat ise 2000’de 1999’a göre yüzde 34 oranında artıyor, 2000’e göre 2001’de yüzde 24 oranında geriliyor ve 2002’de de 2001’e göre yüzde 22,8 oranında artıyor. (İthalatın belirtilen yıllarda bu boyutlarda artmasının nedenini 1999’daki ara krizde, depremin üretim araçları üzerindeki tahribatında ve 2001’deki krizde aramak gerekir).
Ekonomik krizin en ağır olduğu 2001 yılında ihracat yüzde 12,8 oranında artarken ithalat da yüzde 24 oranında geriliyor.
İthalatın bileşimi, ekonominin, ithalat hacmi çapında sermaye yenilemesi gerçekleştirdiğini göstermektedir:
Tüketim mallarının ithalattaki payı 2000’de yüzde 13,2’den 2001’de yüzde 0,0’a düşüyor, yani 2001 yılında tüketim malları ithalatının ithalat hacminde hiçbir önemi yok. 2002 yılı ithalatında ise tüketim mallarının payı ancak yüzde 0,3 oranındaydı.
Üretim araçlarının payı 2000’de yüzde 20,8; 2001’de yüzde 18,8 ve 2002’de de yüzde 16,5, ara mallarının payı ise sırayla aynı yıllarda yüzde 65,5, yüzde 72,4 ve yüzde 72,3 idi. Demek oluyor ki kriz yıllarında, 2001 ve 2002’de önemli boyutlarda sabit sermaye kıyımı ve yenilenmesi gerçekleştirilmiş.

Yeni kurulan ve kapanan firma sayısı açısından: 2002’nin Ocak-Şubat döneminde toplam 4101 firma kurulmuş ve 3852 firma kapanmış. Yeni kurulan firmaların 401’i ve kapananların da 282’si imalat sanayinde. 2003’ün aynı aylarında toplam kurulan firma sayısı 7837 ve kapanan firma sayısı da 2765. Kurulanların 655’i ve kapananların da 163’ü imalat sanayinde. 2002’nin Ocak-Şubat döneminden 2003’ün aynı dönemine göre kurulan firma sayısı neredeyse iki misli artıyor (%90). 2002’nin verilen döneminde kapanan firmaların açılanlara oranı yüzde 94. 2003’ün aynı döneminde ise kapanan firmaların açılanlara oranı ancak yüzde 35. Demek ki 2002’nin verilen dönemine nazaran 2003’ün verili döneminde kapanan firma sayısı yaklaşık üçte iki azalıyor.

2000 yılında Türkiye’nin brüt yurt içi üretim değeri 1995 fiyatları ve OECD verilerine göre 204,1 milyar dolardı. Fiyatların sabit kaldığı koşullarda brüt yurt içi üretimin 2000’deki seviyesine ulaşmış olması gerekir. En azından 1997=100 bazında toplam sanayi üretimi endeksi 2000’de 103,4 ve 2002’de de 103,3, imalat sanayi üretimi endeksi de 2000’de 102,1 ve 2002’de de 102,4 idi.

Ekonomik krizden, bir fazla üretim krizinden bahsedebilmek için reel üretimin, daha önceki yıllara göre mutlak olarak gerilemesi gerekir. Örneğin, 2000’de üretim değeri 100 TL ise, 2001’de, ekonomik kriz var diyebilmek için, üretimin yıllık bazda 100 TL’nin altında, 90, 95 TL vb. olması gerekir. Şayet ekonomik krizden çıkılmıştır tespiti yapılıyorsa, bu durumda üretimin 2001’deki seviyesine göre değil, 2000’deki seviyesine göre artmış olması gerekir. Yani en azından 100 TL’den fazla olması, 105, 1010 TL, vb. olması gerekir. Kıstas alınan seviyeye ulaşılmadığı müddetçe, üretim artsa da, ekonomi krizden çıkmış olmaz.

Kapitalist ekonominin seyri, maddi değerlerin üretimine göre belirlenir ve dolayısıyla ekonominin krizde olup olmadığının yegâne bağlayıcı temel kıstası da reel üretimin büyüme/küçülme seyridir. Diğer göstergelerin (dış ticaret, istihdam, iflaslar, yatırımlar vs.) hepsi reel üretimin gelişme seyri tarafından belirlenir veya reel üretim, temel gösterge olmak üzere bu faktörler, birbirlerini tamamlarlar/etkilerler.
Bu duruma göre Türkiye ekonomisinin 2002 yılı sonu itibariyle kriz içinde olduğunu söyleyemeyiz. 2002 yılı sonu itibariyle diyoruz. Çünkü soruna aylık gelişmeler bazında bakarak daha ayrıntılı sonuçlara varılabilir ve ekonominin hangi aydan itibaren krizden çıkma trendine girdiği tespit edilebilir.
1997=100 bazında aylık toplam sanayi üretimi endeksi 2001’in aylarında şöyleydi: Ocak 91,4; Şubat 88,4; Mart 85,8; Nisan 87,0; Mayıs 93,4; Haziran 93,5; Temmuz 90,1; Ağustos 92,3; Eylül 95,2; Ekim 98,7; Kasım 98,2; Aralık 90,2 ve ortalama 92 olarak gerçekleşmişti. 2002’de ise aylık endeks şöyleydi: Ocak 89,6; Şubat 84,3; Mart 102,5; Nisan 99,9; Mayıs 103,9; Haziran 100,3; Temmuz 101,1; Ağustos 98,8; Eylül 105,5; Ekim 110,5; Kasım 106,3; Aralık 102,5 ve ortalama 100,4. 2003 Ocak endeksi: 101,4.
Bu veriler şunu göstermektedir: Toplam sanayi üretimi 2002’nin Mart ayından itibaren krizden çıkma trendine girmiştir. Bu trend Ağustos ayına kadar sürüyor. 2002’nin Eylül ayından itibaren ekonomi, toplam sanayi üretimi bazında krizden çıkmıştır.

1997=100 bazında toplam sanayi üretimi (1997’nin aynı aylarına göre) 2002’nin Eylül ayında yüzde 5,5, Ekiminde yüzde 10,5, Kasımında yüzde 6,3, Aralığında yüzde 2,5 ve yıllık ortalama olarak da yüzde 0,4 oranında büyüyor. 2001’in aynı aylarına göre toplam sanayi üretimi 2002’nin Eylülünde yüzde 10,8, Ekiminde yüzde 12, Kasımında yüzde 8,2, Aralığında yüzde 13,5 ve yıllık ortalama olarak yüzde 9,1 oranında ve 2003’ün Ocağından 2002’nin Ocağına göre de yüzde 13.2 oranında büyüyor.
Bütün bunlar, ekonominin krizde olduğunu değil, olmadığını gösteren verilerdir.

Ekonomi, 2001/2002 krizinden çıkmasına çıktı, ama ekonomiyi krizden çıkartacak derecedeki bu büyüme, topluma yansıyor mu? Bu büyümeyi toplumun bütün yönlü hissettiğini söyleyemeyiz. İhracatta da olağanüstü bir artış yok. Yani üretim, ne iç pazara ve ne de dış pazara olağanüstü boyutlarda sürülüyor. Bu durumda geriye bir olasılık kalıyor: stok üretim. Hal böyle olunca ekonomi, daha ziyade stok üretimle krizden çıkmış oluyor. Bu stok üretimin nasıl ve ne dereceye kadar eritileceğini veya stok üretimin daha ne kadar süreceğini göreceğiz.

Bu kriz, toplam sanayi üretimindeki 2000’e göre 2001’de yüzde 8,7 oranında mutlak gerilemesinden dolayı ağır bir kriz olmamıştır. Şüphesiz, üretimin bu denli gerilemesi 1950’den sonra ve Türkiye ekonomisinde devrevi kriz koşullarının oluşmuş olduğu dönemden (‘70’li yıllar) bu yana ve bu türden krizlere (1979/81, 1994) göre ilk defa bu düzeyde mutlak düşmüştü. Bu krizi, aynı dönemde borçlanma krizine ramak kalınması, krizi teşvik edici olarak yaşanan borsa krizi ve aynı dönemde patlak veren hükümet bazında siyasi kriz, ağırlaştırmıştır. Bu faktörlerin hepsinin bir araya gelmesi ve IMF’nin neoliberal dayatmaları, krizin, kırsal alanda küçük üreticileri ve esnafı harekete geçirecek derecede ağır olduğunu göstermektedir.

Ekonomik krizle istihdam arasında bağ kurarak kriz değerlendirmesi artık genel geçerli bir yöntem değil. Kriz varsa, işçiler yoğun olarak sokağa atılırlar, kriz yoksa yoğun olarak işe alınırlar değerlendirmesi artık Türkiye gibi ülkelerde dahi kıstas olmaktan çıkmaktadır. Modern teknoloji, otomasyon, Türkiye gibi ülkelerde de kullanılıyor ve kapitalistler kriz sürecinde bolca sabit sermaye yenilediler. Bu demektir ki, ekonominin krizden çıkması, daha önce işten atılan işçilerin hepinin yeniden işe alınacakları anlamına gelmez. Modern teknoloji kullanımından dolayı, krizden çıkış, giderek daha az sayıda istihdam alanının açılacağı ve işçiler ordusunun sürekli büyüyeceği anlamına gelir. Emperyalist ülkelerde kitlesel kronik işsizlik, Türkiye gibi ülkelerde de kaçınılmaz olmaktadır.
2001/2002 krizi, mali sektörde birçok bankayı götürmüştür, ama reel üretimde tekelci sermayeden ziyade orta ve küçük ölçekli işletmeleri yok etmiştir.

2000 yılı sonlarında ABD’de ve giderek diğer emperyalist ülkelerde patlak veren dünya ekonomik krizinden Türkiye ekonomisi pek olumsuz etkilenmemiştir. Ayrıntısı bir yana, dünya ekonomik krizi hala devam ediyor, ama Türkiye ekonomisi kriz sürecinden çıkmış durumda.

Ekonominin krizde olmaması, krizin beraberinde getirdiği bütün sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kriz, milyonlarca insanın, işçi ve emekçinin yıkımına, işsiz kalmasına neden olmuştur. Tarımda neoliberal dayatmalardan dolayı küçük üretici köylülüğün mülksüleşmesine ve sayısız esnafın iflasına neden olmuş ve bu sosyal katmanlar işçi sınıfı saflarına katılmışlardır.

Her ekonomik kriz, devrevi patlak veren fazla üretim krizi, kapitalist üretimin daha yüksek bir seviyede örgütlenmesini ve kendini yenilemesini kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Türk ekonomisinde de olan budur. Sermaye, kendini yenileyerek yeniden örgütlenmiş olarak ekonomik deveviliğin kriz aşamasından çıkmıştır, kendini krize sokan çelişkilerini, önümüzdeki yeni krizine girene kadar çözmüştür. Her ekonomik kriz, bir sonrakinin çelişkilerinin maddi koşullarını hazırlayan yenilenmenin, dinamikleşmenin ifadesidir. Bu, kapitalist üretimin çelişkisidir.

31 Mart 2003 Pazartesi

BARIŞ HAREKETİ VE EMPERYALİST SAVAŞ


 
Amerikan emperyalizminin hesabı tutmadı. Kaç günde Bağdat’a varılacağı, Saddam rejiminin nasıl yıkılacağı, nasıl bir rejimin kurulacağı, Irak petrolünün nasıl paylaşılacağı ve hangi firmalara Irak’ın yeniden inşası için ihale verileceği çok önceden hesaplanmıştı. Öyle ki Iraklılar, saldırganları ellerinde çiçeklerle kurtarıcı olarak karşılayacaklardı. “Cerrahi savaş” sürdürüleceği için hiçbir işgalcinin burnu dahi kanamayacaktı. Bunların hiçbirisi gerçekleşmedi. İşgal orduları Necef çöllerinde çakıldı kaldı. Irak halkı, işgalcilere çiçek uzatmadı, ülkesine savunmaya başladı. Açık ki işgalciler, ikinci bir Vietnam yaşayacaklar. Irak halkı, Saddam rejiminin karakterinden, bu rejimi isteyip istememesinden bağımsız olarak, ülkesine işgalcilere karşı korumakta kararlı olduğunu gösterdi.

Bu mücadelesinde Irak halkı yalnız değil. Dünya çapında milyonlarca insan, bu savaşı engelleme umuduyla sokaklara döküldü, görkemli gösteriler yaptı. Savaşın başlamasından sonra da yine milyonlar, savaşa karşı protestolarını yükselttiler. Öyle ki, gösterileri yasaklayan İran ve Çin de kontrollü gösterilere izin vermek zorunda kaldı. Amerikan emperyalizmi, Irak halkının yalnız olmadığını, uluslararası güçlü bir desteğe sahip olduğunu gördü.
Bu destek ifadesini, bazı emperyalist ülkelerin bu savaşa karşı çıkma hareketinde değil, barış hareketinde buluyor.

Irak’ın yer altı zenginliğinin nasıl paylaşılacağı, Ortadoğu’da emperyalist hakimiyetin nasıl gerçekleşeceği konusunda emperyalist ülkeler arasındaki çelişkinin keskinleşmesi, emperyalist dünyayı ikiye böldü. Irak’a karşı savaş konusunda BM, NATO, AB ikiye bölündü. ABD, İngiltere ve İspanya’dan oluşan savaş cephesinin karşısında başını Almanya ve Fransa’nın çektiği, Rusya ve Çin’in de desteklediği “barış” cephesi yer aldı. Bu cephenin ne istediği Almanya, Fransa ve Rusya Dışişleri Bakanlarının 6 Mart 2003 tarihli açıklamalarında görülüyor:

Amacımız, Irak’ın tamamen ve barışçıl silahsızlandırılması olduğu için, bugün, Ortadoğu’nun barışçıl araçlarla kapsamlı düzenlenmesine ulaşmak için olanağımız var”.

Böylece bu emperyalist ülkeler, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını çiğnediklerini, Ortadoğu’nun yeniden ve kendi çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi için BM’in görevine devam etmesi anlayışında olduklarını açıklamış oluyorlar. Her iki emperyalist kamp arasındaki çelişki, Irak ve bölgenin yeniden düzenlenmesinde izlenmesi gereken yöntemdir. BM şemsiyesi altında statükonun devam etmesi, son kertede Alman, Fransız, Rus ve Çin emperyalistlerinin işine yarayacaktı. Çünkü bu ülkeler Irak rejimiyle petrolün çıkartımı ve pazarlaması için milyar dolarlarla ifade edilen anlaşmalar yapmışlardı. Bu süreç Amerikan ve İngiliz emperyalistlerini dışlayan bir süreçti. Amerikan emperyalizmi Irak’a saldırısıyla bu süreci devre dışı bıraktı. Şimdilerde ise “barış” cephesinin bu unsurları, savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılanmasında BM sorumlu olmalıdır demeye başladılar. Bunu, müdahale olanağı elde etmek ve Irak’ın zenginliklerinden pay kapmak için yapıyorlar. Bunu yaparken de kendilerini “barışsever” olarak göstermekten ve barış hareketini kendi emperyalist çıkarlarına alet etmeye çalışmaktan da geri kalmıyorlar. Başarısız oldukları da söylenemez. Özellikle Fransa ve Almanya’da barış hareketi, Fransız ve Alman emperyalizminin güdümüne girme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Barış hareketi içinde belirleyici etkisi olan pasifistler, bunların içinde de burjuva pasifistler, görkemli barış hareketini emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesinden dolayı bilinen ayrışmada taraf olmaya zorluyorlar. Bu unsurlar, işe önce “savaşa karşı” olma anlayışını işleyerek başladılar ve böylece haklı ve haksız savaş ayrımı yapmadan her türlü savaşı, dolayısıyla haklı savaşları da reddetme çağrısında bulundular. Bu anlayış, Irak savaşı somutluğundan dolayı tutmadı veya bastırıldı. Şimdilerde ise “Irak’a karşı savaş hayır”, “barışçıl çözüm” demagojisiyle BM, Almanya ve Fransa, “barış”ın adresi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bu, bir oyundur ve bu oyunu Alman ve Fransız emperyalistleri, emperyalist pasifistler destekliyorlar. Bunlar için önemli olan, dünya çapında yükselen bu hareketi kendi emperyalist çıkarlarına alet ederek Amerikan emperyalizmiyle rekabetlerinde güçlü olmaktır.

Barış hareketi bu oyuna gelmemelidir, emperyalist, gerici, haksız savaşlara karşı mücadele etmeli ve haklı savaşların, ulusal kurtuluş mücadelelerinin, antiemperyalist devrimlerin yanında yer almalıdır. Barış hareketi, emperyalistler arası çelişkilerden dolayı taraf olmamalıdır, burada bağımsızlığını korumalıdır. Ama haklı ve haksız savaşlar konusunda taraf olmalıdır, burada bağımsız olmamalıdır.

Emperyalizm var olduğu müddetçe genel anlamda savaşlar ve savaş tehlikesi de var olacaktır, dolayısıyla barış hareketi de var olacaktır. Önemli olan, bu harekete yön vermektir. Dünya çapında milyonlarca emekçinin haksızlığa, talana ve sömürüye karşı tepkisini bu “kötülük”lerin nedeni olan düzenin yıkılması mücadelesine çevirebilmektir.


25 Mart 2003 Salı

“INFINITE JUSTICE”- DÜNYA HÂKİMİYETİ VE PETROL İÇİN SAVAŞ NE YAPARSA HAKLIDIR!

Dünya kamuoyunu, bütün ülkelerden milyonların protestosunu, ‚Irak’a karşı savaşa hayır’ haykırışlarını dikkate almayan Amerikan emperyalizmi, Irak’a karşı başlattığı savaşında daha şimdiden yenildi. Kaç günde Bağdat’a varacaklarının, ülkenin nasıl paylaşılacağının hesabını yapan emperyalist saldırganlar, evdeki hesabın çarşıdakine uymadığını kısa zamanda anladılar. Bu nedenden dolayı Bush, „uzun sürecek savaşın henüz başındayız“ demek zorunda kaldı. Irak toprakları ve Mezopotamya, saldırganlara mezar olmaya başladı. Afganistan savaşıyla ilgili olarak da aynı anlayışı dile getirmişlerdi. Ama kısa zamanda „uluslararası teröre karşı savaş“larının uzun süreceğini anladılar.

Amerikan emperyalizmi, „uluslararası teröre karşı savaş“ bahanesiyle bütün yerküreyi askeri kontrolü altına almaya çalışıyor. Onun bu adımı, bu emperyalist gücün yükselişinin son aşamasına geldiğini ve tarihsel olarak gerileme sürecine girdiğini gösteren önemli bir göstergedir. Bu, son çırpınışıdır. Amerikan emperyalizmi, bütün dünyayı askeri olarak işgal ederek, dünya hâkimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Afganistan ve bugün de Irak, bu doğrultuda atılan adımlardır. Amerikan emperyalizmi, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirdikten sonra sıra başka ülkelere gelecektir. Büyük bir ihtimalle sırada İran var. Bu ülkeye saldırmak için de bir neden bulunacaktır. Zaten bu ülke ABD’nin „haydut devletler“ diye tanımladığı devletlerden birisidir.

Eylül 2000’de açıklanan „Ulusal Güvenlik Stratejisi“nde şu anlayışa yer veriliyor: ABD, „karşılaştırılamayacak askeri gücünden ve büyük ekonomik ve siyasi nüfuzundan dolayı kıvanç duymaktadır…Özgürlüğün kazanımlarını bütün yerküreye yaymak için ABD, bu fırsatı kullanacaktır. Demokrasi, gelişme, serbest pazar ve serbest ticaret umudunu dünyanın her köşesine götürmek için aktif olarak çalışacağız“. Amerikan emperyalizmi, bu amacına ulaşmak için önleyici savaş sürdüreceğini ve konvansiyonel silahların savaşın amacı için yetersiz kaldığında da atom silahları kullanacağını açıkladı.

Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti stratejisi, Bush hükümetinin bir kararı değildir. Amerikan tekelci sermayesinin küresel hâkimiyeti, Amerika emperyalizminin küresel hâkimiyetini gerekli kılmaktadır. Bush, bugün bu stratejiyi uygulamakla yükümlüdür.
Dünya hâkimiyeti hayalinde olan her emperyal güç, bu amaca ulaşmak için attığı her adımda haklı olduğunu iddia eder. Tarih bu gelişmenin böyle olduğunu göstermektedir.
Haklılığın, adil olmanın görece olduğunu Aristotales de biliyordu. „Adillik, zarar ile kazanç arasında düzenleyici araç olmaktan başka bir şey değildir“. Günümüze uygularsak. Burjuva düzende adalet, yasalara ve burjuva eşitlik anlayışına saygıdır. Haksızlık ise yasalara ve burjuva eşitsizliğe saygı duymamaktır. Nihayetinde, burjuva düzende kimin haklı veya haksız olduğuna karar veren de burjuva hukuktur. Öyleyse adil olan, mahkemedir, gerisi hikaye!
Demek ki haklılık sorunu, sürekli, bir hukuk sorunudur. Haklılık, son kertede toplumsal zor sorunudur (siyasi değil). Bu durumda katışıksız adalet, katışıksız zor demektir. Aksi taktirde adalet, isteyenin istediği gibi yorumladığı, içi boşaltılmış bir kavramdır. Bu durumda adalet, burjuva düzende sübjektif bir zordur. İsteye istediği gibi kullanır. Aynen Bush’un „terörizme karşı savaş“ında Irak halkına karşı kullandığı gibi.
Burjuva toplumda talep edilen adalet, arzu edilen yasallıktır. Son kertede bu, safi burjuva ahlaktır.

Herkes adaletten bahsediyor. Güya solcular, küreselleşmenin bileşenleri, daha doğrusu „antiküresel hareket“in bileşenleri, liberaller, reformistler, pasifistler, sayısız gruplar, „adil ticaret“ talep ediyorlar. Öyle ki bazı aklı evveller de „adil bölüşüm”den bahsediyorlar. Faşisti de, sosyal demokratı da adaletten bahsediyor. Dünya komiseri ve jandarması Bush da adaletten bahsediyor. Ama Bush, 11 Eylülden sonra dünyanın en büyük „özgürlük ve demokrasi savaşçısı“, sadece adalet istemiyor, „Infinite justice“ –sınırsız adalet- diyerek bütün dünyada „kötü“ye karşı haçlı seferine çıkıyor. Ne var ki bütün dünya, bu komiserin sınırsız adaletinin, dünya hâkimiyeti ve petrol için savaştan öteye geçmediğini görmekte gecikmedi. Bush, burjuva adaletin, hâkim olmak için hâkim bir değer olduğunu güncel olarak silahları konuşturarak dile getiren bir zavallıdır.

Bush, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını bütün dünyada hâkim kılmak için adaleti, savaşla karıştırmıyor. O, burjuva adaletin savaş, istila, katliam olduğunu biliyor ve bu nedenle „savaşa bir şans tanıyın“ diyor. Ama dünya halkları ona bu şansı tanımadılar.

“Infinite justice“ için kılıcını bileyerek haçlı seferine çıkan Bush, dua etmekten de gerdi kalmıyor. Duanın başladığı yerde ise düşünmek sona erer. Düşünen insan dua etmez, dua eden insan da düşünemez. Dua etmek için inanç lazım. Neye inanıldığı pek önemli değil. Bu, tanrı olabileceği gibi para da, Irak petrolü de olabilir.
Hollywood yapımı filmlerde olduğu gibi, „iyi“yi temsil eden Bush, „kötü“yü temsil eden dünya halklarına karşı savaşıyor. Bugün yaşanan, Irak halkının katliamı anlamına, bu ülkenin işgali anlamına gelen emperyalist savaş, burjuva adaletin gerçekleştirilmesi değildir, (bu, olsa olsa burjuva hukuk anlayışının sonudur) barbarlığın ta kendisidir.
„Infinite justice“, inanmak istemeyen ölmek zorundadır diyor. İnanılmaz gibi ama tam da bu noktada Bush ve güya ezeli düşmanları, örneğin Taliban, aynı düşüncedeler. İnanmayanlara yaşama şansı yok! Ve komişenel Bush, inanmayanlara karşı mücadelede bütün dünyaya, taraf olun çağrısı yapıyor.
Sadece Bush mu? Amerika emperyalizminin Huntington ve Fukuyama gibi ideologlarının imzasını taşıyan o kötü ünlü mektupta („Niçin Savaşıyoruz, Amerika’dan Mektup“, 2002), Amerikan emperyalizminin niçin savaştığı şöyle açıklanıyor: „Kolayca ‚Amerikan değeri’ olarak tanımladığımızın en iyisi sadece Amerika’ya ait değildir. Aksine insanlığın ortak mirasıdır ve böylece, barış ve adalet üzerine inşa edilmiş dünya toplumu için umudun olası temelidir. İnsafsız küresel bir kötülüğe son vererek bu savaşın (Afganistan’a karşı savaş kastediliyor, çn.), adalet üzerine kurulmuş dünya toplumu olasılığını güçlendireceğini umuyoruz“.
Demek ki sömürüyü reddetmek, özgürlük talep etmek, Amerikan hegemonyasına boyun eğmemek, „insafsız küresel kötü“ olmak için yeterli bir nedendir ve bu nedeni ortadan kaldırmak için de „sınırsız adalet“ için savaşmak gerekir.

Amerika’nın „„Infinite justice“ için savaşı hiç de yeni değildir.
İşte, II. Dünya Savaşına kadarki „Infinite justice“ –sınırsız adalet- listesi:
(Amerikan kapitalizmi bütün tarihi boyunca savaşarak gelişmiş ve ülkenin sınırlarını genişletmiştir. Onun bu ve dünya hegemonyası amacıyla deniz aşırı yerlerde girdiği, taraf olduğu silahlı çatışmaların ve gövde gösterilerinin listesi oldukça kabarıktır).
1-1759-1800: Fransa’ya karşı ilan edilmemiş deniz savaşı.
2-1801-1805: Trablusgarp, ilk korsan savaşı.
3-1806: Meksika’ya (İspanyol sömürgesi) karşı savaş.
4-1806-1810: Meksika Körfezi. İspanya ve Fransa’ya karşı deniz savaşı.
5-1810: Batı Florida’nın (İspanyol sömürgesi), savaşsız işgali ve ilhakı.
6-1812: Amelia adası ve Doğu Florida’nın bir kısmının işgali.
7-1812-1815: Büyük Britanya’ya karşı savaş.
8-1813: Batı Florida’nın (İspanyol sömürgesi) savaşsız işgali ve ilhakı.
9-1813-1814: Marquesa adalarına çıkış.
10-1814: İspanyol Floridası. Bölgenin İngilizlerden alınması.
11-1815: Cezayir. İkinci korsan savaşı.
12-1815: Tarblusgarp. Gözdağı.
13-1816-1818: İspanyol Floridası, Seminol Kızılderililerine karşı ilk savaş.
14-1818: Oregon. Ontorio savaş gemisine el konulması ve Columbia nehri bölgesinin ilhakı.
15-1820-1826: Afrika. Deniz gücünün köle tüccarlarına saldırısı.
16-1822: Küba. Korsanlara karşı saldırı.
17-1823: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
18-1823: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
19-1825: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
20-1827: Yunanistan: Bazı adalarda korsanların takibi.
21-1831-1832: Falkland adaları. Amerikan çıkarlarının korunması için adalara çıkış.
22-1832: Sumatra. Amerikan gemilerini talan ettikleri için Quallah Battoo şehrinde yerlilerin
cezalandırılması.
23-1833: Arjantin. Ayaklanma döneminde Amerikan çıkarlarının korunması için Buenos
Aires’e komando birliklerinin çıkartılması.
24-1835-1836: Devrimci ayaklanma döneminde Lima ve Callao şehirlerinde Amerikan
çıkarlarını korumak için müdahale.
25-1836: Meksika. Teksas’ta bir bölgenin işgali.
26-1838-1839: Sumatra. Quallah Battoo ve Muckie şehirlerinde yerlilerin, Amerikan
gemilerini talan ettiler diye cezalandırılması.
27-1840: Fidşi-Adaları. Amerikan keşif ve ölçme komandosuna saldırıldı diye yerlilerin
cezalandırılması.
28-1841: Drummond Adası. Yerliler bir denizciyi öldürdü diye intikam.
29-1841: Samoa. Yerliler bir denizciyi öldürdü diye intikam.
30-1843: Afrika. Korsanları korkutmak, köle ticaretini “engellemek” ve Amerikan
denizcilerini ve gemilerini korumak için dört Amerikan savaş gemisinin Fildişi
kıyılarında gövde gösterisi.
31-1846-1848: Meksika. Meksika Savaşı, bazı bölgelerin işgali.
32-1852-1853: Arjantin. Devrim sonrasında Amerikan çıkarlarını korumak için Amerikan
deniz gücü askerlerinin Buenos Aires’e çıkması.
33-1853: Nikaragua. Siyasi altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için askeri
tedbir.
34-1854: Çin. Çin’deki iç çatışmalar döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için askeri
tedbir.
35-1856: Çin. Aynı neden ve amaçlı askeri tedbir.
36-Fidşi-Adaları. Amerikan vatandaşları talan edildi diye tazminat almak için müdahale.
37-1855: Uruguay. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
Amerikan ve Avrupalı deniz birliklerinin ülkeye çıkışı.
38-1856: Panama-Yeni Grenada Cumhuriyetinde Ayaklanma döneminde Amerikan
çıkarlarını korumak için müdahale.
39-1856: Çin. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
40-1858: Uruguay. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
ülkeye çıkış.
41-1858: Fidşi-Adaları. İki Amerikan vatandaşı öldürüldü diye yerlilere işkence yapılması.
42-1858-1859: Osmanlı Devleti. Yafa’da Amerikalıların öldürülmesinden dolayı Osmanlı
devletinin tehdit için Akdeniz (bugünkü İsrail-Lübnan ve Suriye) kıyılarında Amerikan
donanmasının gövde gösterisi.
43-1859: Çin. Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
44-1860: Angola ve Portekiz Batı Afrikası. Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
45-1860: Kolombiya. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
müdahale.
46-1863-1864: Çeşitli nedenlerden dolayı Japonya’ya üç kez gözdağı.
47-1865: Panama. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan vatandaşlarının çıkarını
korumak için müdahale.
48-1866: Meksika. Amerikan vatandaşlarını korumak için cezalandırma saldırısı.
49-1866: Çin. Amerikan konsolosluğuna (Newchwang) yapılan saldırıdan dolayı
cezalandırma hareketi.
50-1868: Japonya. İç çatışmalar nedeniyle Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
51-1868: Uruguay. Ayaklanmadan dolayı Amerikan ve başka yabancı ülke çıkarlarını
korumak için müdahale.
52-1871: Kore. Cezalandırma hareketi.
53-1873: Kolombiya: Amerikan çıkarlarını koruma hareketi.
54-1873: Meksika: Çeşitli bahanelerle sınırı geçerek Meksika’ya saldırı.
55-1874: Havai. Amerikan vatandaşlarını korumak için hareket.
56-1882: Mısır. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
57-1888: Kore. Amerikan vatandaşlarını korumak için hareket.
58-1888-1889: Samoa. Amerikan vatandaşlarını ve konsolosluğunu korumak için hareket.
59-1889: Havai. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
60-1890: Arjantin. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
61-1891: Haiti. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
62-1891: Şile. Amerikan konsolosluğunu korumak için hareket.
63-1894: Brezilya. Amerikan çıkarlarını korumak için Amerikan deniz gücünün gövde
gösterisi.
64-1894-1896: Kore. Amerikan çıkarlarının korunması hareketi.
65-1894-1895: Çin. İki kez koruma amaçlı müdahale.
66-1896-1898: Nikaragua. İki kez Amerikan çıkarlarının korunması için müdahale.
67-1898: İspanya. İspanya-Amerika savaşı.
68-1899: Nikaragua. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
69-1899: Samoa. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
70-1899-1901: Filipinler. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale ve Filipin Kurtuluş
mücadelesinin yenilgiye uğratılması sonucu adaların işgali.
71-1900: Çin. Amerikan çıkarlarının korunması için müdahale (20).
1900-1917 arasında Amerikan yayılmacılığını liste olarak verelim:
72-Nisan 1900-Eylül 1901 arasında, Çin’de önde gelen kapitalist devletlerin askeri
müdahalesine katılım.
73-2-18 Kasım 1903’te ABD, Panama’yı Kolombiya’dan ayırır ve kanal bölgesini kontrolüne
alır.
74-15 Aralık 1907-22 Şubat 1909 arasında ABD, dünyaya gözdağı vermek için deniz
gücünün küresel gösterisini gerçekleştirir.
75-1901’de Kolombiya’da,
76-1903’te Honduras ve Dominik Cumhuriyeti’nde,
77-1904-1905’te Kore’de,
78-1904’te Fas’ta,
79-1906-1909’da Küba’da,
80-1907’de Honduras’ta,
81-1910’da Nikaragua’da,
82-1911’de Çin’de,
83-20 Ocak-23 Mart 1911 arasında Honduras’a askeri müdahale.
84--21 Nisan-23 Kasım 1914 arasında Amerikan orduları Veracuz’u (Meksika) işgal eder.
85-1912’de Honduras’ta,
86-1912’de Panama’da,
87-1912’de Küba’da,
88-1912’de Çin’de,
89-1912’de Osmanlı devletinde,
90-1912-1915’te Nikaragua’da,
91-1913’te Meksika’da,
92-1914’te Haiti’de
93-1914’te Dominik Cumhuriyeti’nde askeri müdahale.
94-21 Nisan-23 Kasım 1914 arasında Amerikan orduları Veracuz’u (Meksika) işgal eder.
95-14 Mart 1916-7 Şubat 1917 arasında ABD silahlı güçleri, Meksika’da sefere çıkarlar
(“Pershing Seferi”).
96-5 Mayıs 1916-16 Eylül 1924 döneminde ABD, Dominik Cumhuriyeti’ni işgal eder.
97--6 Nisan 1917-17 Kasım 1918 arasında ABD, I. Dünya Savaşı’na katılır.
97-28 Temmuz 1915-21 Ağustos 1934 arasında Haiti’nin Amerikan ordusu tarafından askeri
işgal edilir.
98-9 Haziran 1918-1 Nisan 1920 arasında ABD, Sovyet Rusya’ya karşı müdahaleye ve iç
savaşa aktif olarak katıldır.
99-25 Şubat 1917-Şubat 1922 arasında ABD, Küba’ya “şeker müdahalesi” gerçekleştirir.
100-1918-1919: Meksika’ya,
101-1918-1920: Panama’ya,
102-1919: Honduras’a,
103-1920: Çin’e,
104-1920: Guatemala’ya,
105-1921: Panama-Kostarika’ya,
106-1922: Türkiye’ye,
107-28 Şubat 1924-21 Nisan 1925 arasında ABD, Honduras’a askeri müdahale.
108-7 Mayıs 1926-3 Ocak 1933 arasında ABD, Nikaragua’yı askeri işgal eder.
110-24 Mart 1927’de Çin’e askeri müdahale.
111-Ocak-Şubat 1932’de El Salvador’da devrimci güçleri, müdahale ile tehdit eder.
112-Eylül 1933-Ocak 1934’te Küba’yı deniz ablukasına alır.
113-Ekim 1935-Mart 1937’de Puerto Rico’da kurtuluş hareketini kanla bastırır.
114-1924’te Çin’e
115-1925’te Çin’e
116-1926’da Çin’e
117-1940’daNeufunland, Bermuda, St. Lucia, Bahamas, Jamaika, Antigua, Trinidad ve
Britanya Guyana’ya
118-1941’de Grönland’a
119-1941’deHollanda-Guyana’ya
120-1941’de İzlanda’ya müdahale.

9 Mart 2003 Pazar

AMERİKAN EMPERYALİZMİ MUTLAKA SAVAŞ DİYOR


 
Geçen Cuma günü, BM Güvenlik Konseyi’nde H. Blix’in Irak Raporu üzerine görüşmeler başlamadan önce ABD Başkanı G. Bush, BM’in kendileri için önemli bir kurum olmadığını şu sözleriyle açıklıyordu: “Harekete geçmek zorundaysak, harekete geçeriz. Ve bu nedenle BM’in onayını almamıza gerek yok…Söz konusu olan kendi güvenliğimiz olunca, kimsenin müsaadesine ihtiyacımız olmaz”.

Daha öncesinde de Bush, “diplomasinin son aşamasında bulunuyoruz, sonucu nasıl olursa olsun oylama isteyeceğiz, artık kartları açmanın zamanı gelmiştir” diyerek BM’e verdiği önemi ve savaş konusundaki kararlılığını göstermekteydi.

Amerika savaş istiyor. Yapılan hazırlıklar da onun bu niyetini göstermektedir. 11 Eylül saldırısından sonra Amerikan emperyalizmi, 21. yüzyıl dünya hakimiyetini gerçekleştirmek için; stratejik alanları ve hammadde kaynaklarını ele geçirmek, kendi kontrolüne almak için savaşını, „uluslararası teröre karşı mücadele“ bahanesiyle sürdürüyor. Amerikan emperyalizmi, kendi jeopolitik açılımı içinde stratejik alanlardaki/bölgelerdeki devletleri, silah zoruyla hizaya getirmeyi hedeflemiş durumdadır. Devlet olarak ya Amerikan yanlısı olacaksın, ya da savaşı göze alacaksın.

Amerikan emperyalizmi, sorununun sadece Saddam rejimi olmadığını, bütün Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmenin kendi çıkarları açısından olmazsa olmaz koşul durumuna geldiğini çeşitli vesilelerle açıkladı. Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da Arap dünyasına güvenmiyor ve nüfuzunun da giderek etkisizleştiğini görüyor. Birçok Arap ülkesinde fundamentalist güçler, Amerikancı elit hakim tabakaya karşı mücadele ediyorlar. Başka bazı Arap ülkelerinde İsrail’e karşı mücadele program seviyesinde ele alınıyor. Petrol zengini Arap ülkelerinde petrodoların Amerikan emperyalizmine karşı mücadelede araca dönüştürülmesi bu emperyalist ülkeyi çileden çıkartıyor. Bütün bunlar, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki mevcut güçler kombinasyonundan rahatsız olmaya başladığını; kendine bağlama ve korkutma taktiğinin artık istenildiği gibi sonuçlar vermemeye başladığını göstermektedir. Amerikan emperyalizmi bu durumu değiştirmeye çalışıyor, bunun için mutlaka savaşacağım diyor.

Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’da hakimiyet kurmak ve bu hakimiyeti kendi çıkarları doğrultusunda genişletmek ve pekiştirmek için sadece İsrail’i desteklemenin ve bu ülkeyi üs olarak değerlendirmenin de pek fazla bir getirisinin kalmadığını görmektedir. O, İsrail’in yanı sıra Arap dünyasını kendi çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmeyi hedefliyor ve bu işe de Saddam rejimini yıkarak, Irak’ta Amerikan vasalı bir rejim kurarak başlamak istiyor.
Böylece ve bu amacının yanı sıra Amerikan emperyalizmi, bölgenin enerji kaynaklarını kontrolü altına alarak, rakiplerinin enerji sorunları üstesinde de hakimiyet kurmayı planlıyor. Bölge enerji kaynakları üzerinde hakimiyet kurmakla Amerikan emperyalizmi, özellikle Almanya, Fransa, Çin, ve Japonya gibi emperyalist rakiplerini enerji bazında kendi kontrolü altına almış olacağına inanıyor.

Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı savaşı, bir türlü kuramadığı Yeni Dünya Düzeni’nde rakiplerinin yerini de göstermektedir. Amerikan emperyalizmi, nerede hangi güçlere tahammül edileceğini, nerede hangi güçlere karşı savaşılması ve ezilmesi gerektiğini ben belirlerim, bütün dünya da buna katılmak ve katlanmak zorundadır diyor. Böylece kendisi gibi düşünen ve hesap yapan emperyalist rakiplerine ve emperyalistleşme sürecinde ve hevesinde olan güçlere karşı tehdit savuruyor.

Amerikan emperyalizmi, rakiplerinin ve potansiyel rakiplerinin, enerji kaynaklarından nasıl yararlanabileceklerini kendisine sunulacak hizmete bağlamaktadır. Bunun ötesinde dünya hegemonyası için üs olarak kullandığı Türkiye gibi ülkelere de birtakım mali, siyasi kırıntıların verilemesini, uşaklıklarının derecesine bağlı kılmaktadır.

Amerikan emperyalizmi, Irak’a karşı savaşında yanında olmayan, karşı olan ülkeleri, sizi enerji kaynaklarından dışlarım ile tehdit etmektedir. Burada söz konusu olan emperyalistler arası çelişkiler ve emperyalist güçler arası ilişkilerin yeniden düzenlenmesidir. Amerikan emperyalizmi, dünya pazarlarındaki rekabeti düzenlemeyi, yönlendirmeyi hedefliyor ve bunun için gerekli kuralları belirlemeye çalışıyor.

Dünya hegemonyası amacına ulaşmak için Amerikan emperyalizmi, NATO’yu istediği gibi kullanabileceği bir araca dönüştürüyor. NATO, Amerikan emperyalizminin küresel müdahalesi için bir araç almalıdır diyor. Bu nedenle, NATO olanaklarını, kendi çıkarlarına göre kullanıyor. Irak’a karşı olası savaş için hazırlıklarında bu açıkça görülmektedir. Böylece savaşa karşı olduğunu söyleyen, örneğin Almanya gibi ülkeler de, bir biçimde ABD’nin Irak’a karşı savaşında yer almış oluyorlar.

BM’deki Irak ile ilgili tartışmalar, emperyalistler arası çelişkilerin kapsam ve derinliğini göstermektedir. BM, Irak’a karşı savaşa evet diyenler ve hayır diyenler olarak ikiye bölünmüş durumdadır.

Irak’a karşı savaşa şimdilik hayır diyen Fransa, Almanya, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkelerin “hayır” tavırları iki anlamda dile getiriliyor. Bu, “hayır”, hem ilkesel olarak hem de görece olarak yorumlanmalıdır. İlkesel olarak bu ülkeler, Amerikan emperyalizmi karşısında bağımsız hareket edebileceklerini bütün dünyaya göstermek istiyorlar. Onların “hayır”ı aynı zamanda görecedir. Çünkü Amerikan emperyalizminin İngiltere ile birlikte Irak’a karşı savaş açması durumunda bu ülkeler Irak ile şimdiye kadar yapmış oldukları petrol anlaşmalarının geçersiz kılınacağını, bölgenin enerji kaynaklarının kontrolünde uzak tutulacaklarını ve Amerikan emperyalizmine bağımlı kalacaklarını çok iyi biliyorlar. Bu nedenle, Amerikan emperyalizminin kendilerine pay verme durumunda savaşa evet demeleri büyük bir olasılıktır.

4 Mart 2003 Salı

SİYASİ VE EKONOMİK KRİZ

Savaş karşıtı eylemler 15 Ocakta doruk noktasına ulaştı. Bütün kıtalarda, en az 600 merkezde milyonlarca insan, Irak’a karşı olası emperyalist savaşı protesto etti. Barıştan neyin anlaşıldığından bağımsız olarak milyonlarca insan, dünya barışı için yürüdü. Irak merkezli olarak Ortadoğu’da yaklaşan savaş tehlikesi, dünya kamuoyunu ikiye böldü. Ezici çoğunluk savaşa karşı ve barıştan yana. Irak’a karşı olası savaş, emperyalistler arası çelişkileri de keskinleştirdi. Amerikan emperyalizmi, bütün dünyayı kendi hegemonyası altına almaya çalışıyor.
Günümüzün esas savaş kışkırtıcısı ABD, amacını gerçekleştirmek için BM’i de tehdit ediyor. Ya istediğim kararı alırsın, ya da tamamen anlamsızlaşırsın baskısını uyguluyor.
Amerikan emperyalizmi sadece Irak’ı değil, bütün Ortadoğu’yu siyasi olarak yeniden şekillendirmek için bu savaşı kaçınılmaz görmektedir. ABD’nin bu doğrultuda hazırlanmış planları var. Amerikan emperyalizmi Ortadoğu’daki, özellikle de Suudi Arabistan’daki nüfuzunun giderek etkisizleştiği tespitini yapıyor ve bunun önüne geçilmesi için savaşı kaçınılmaz görüyor. Pentagon, bu gidişe durdurmak için savaşı kaçınılmaz görüyor: “Suudileri kokutmak veya bu krallık yıkılırsa, yine de petrol yataklarını kontrol etmek için Irak’a karşı savaş bir yoldur”.

Arap hükümetleri, domino taşı gibi, kendilerinin de devrileceklerinden korkmaktalar. Bu anlayışa göre Ortadoğu’nun siyasi olarak yeniden şekillendirilmesi, Irak’a karşı savaş anlamına gelmektedir.

Açık ki Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki iktisadi ve siyasi nüfuzu, bölgenin kontrolü için artık yeterli değil. Bu nedenle bölgenin askeri işgali, “terörizme karşı savaş” ve “kitle imha silahlarını yok etme mücadelesi” adı altında kaçınılmaz görülüyor.

Sadece Amerikan emperyalizmi değil, AB içinde Almanya ve Fransa, ayrıca Rusya ve Çin de, Ortadoğu’nun siyasal olarak yeniden şekillendirilmesini istiyorlar. Tabii bunların her biri bu değişimi kendi hegemonyası altında gerçekleştirmek istiyor. Söz konusu olan, bu her bir emperyalist ülkenin Ortadoğu’daki siyasi nüfuzudur. Bu durum, bir taraftan ABD ve İngiltere ile diğer taraftan Almanya, Fransa, Rusya ve Çin arasındaki çelişkileri keskinleştirmektedir.
Son haftaların bu gelişmesi ve ezilenlerin direnişi, dünyanın siyasi bir krize yuvarlandığını göstermektedir. Evet, Irak’a karşı olası savaş nedeniyle dünyanın emperyalistler arası bölünmüşlüğü ve savaş kışkırtıcıları ve savaşa karşı olanlar olarak bölünmüşlüğü ve her bir tarafın kendi doğrultusunda mücadelesi, dünya çapında siyasi bir krizin oluştuğunu göstermektedir: BM bölünmüş durumda. NATO bölünmüş durumda, AB bölünmüş durumda. Bu uluslararası kurumların hiçbirisi savaş konusunda karar alacak durumda değiller.

Amerikan emperyalizmi, BM’e kendi isteği doğrultusunda karar aldırmak için baskı uyguluyor ve bu kurum, bu konuda karar alacak durumda değil. Çünkü Fransa veto hakkını kullanmaktan bahsediyor. Rusya, ABD ile pazarlığını kızıştırmak için veto hakkımı kullanırım diyor ve Almanya ve Fransa ile dirsek temasını sürdürüyor. Çin., Irak’a karşı savaşa karşı olduğunu söylüyor, ama bu nedenle de ABD ile ilişkilerinin gerginleşmesini istemiyor.

İngiltere, İtalya, İspanya, diğer bazı AB ülkeleri ve Orta ve Doğu Avrupa’nın aday ülkeleri, Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı savaşını destekliyorlar. Başta Almanya ve Fransa olmak üzere Benelüks ülkeleri de bu savaşa karşılar.
Her ne kadar NATO, Türkiye’nin savunmasını kabul etse de bu askeri ittifak içinde Almanya, Fransa ve Belçika, NATO olanaklarının bu savaş için kullanılmasına karşılar.

Bütün bu gelişmelerin; keskinleşen emperyalistler arası çelişkilerin arka planında esasen ekonomik kriz yatmaktadır. II. Dünya Savaşından bu yana yaşanan en derin dünya ekonomik krizi, antiküresel eylemlerin ve savaşa karşı mücadelenin gölgesinde kalıyor. ABD, AB ve Japonya’da sanayi üretimi, kriz öncesi seviyesine, Almanya’da ise on yıl önceki seviyesine düşmüştür.

Krizden çıkışın yolunu emperyalist ülkeler, krizin yükünü emekçi yığınların sırtına yıkmakta ve kendi aralarındaki rekabeti keskinleştirmekte görüyorlar. Eşit olmayan gelişmenin ifadesi olan bu rekabet, dünyanın yeniden paylaşılması için mücadeleyi de keskinleştirmektedir.

Teori dünyası da çılgınlaşmaya başladı! Neoliberalizmin zaferi; dünya çapında ideolojik güç olması, “sol” kesimin önemli bir kısmını olumsuz etkiledi. Bunlar ve bunların ötesinde “sosyalist”, “komünist” çevreler, kapitalizmin bugünkü gelişmesini ifade edecek kavram bulmakta zorlanmaya başladılar. Anlaşılan o ki neoliberalizm teorisyenleri, en önemli amaçlarına ulaştılar: Bir bütün olarak toplumun ve toplumsal gelişmede söz sahibi olduğunu sananların tarihsel hafızasını silmek. Devam eden güncel kriz konusunda suskunluk veya ileri sürülen saçmalık, başka türlü anlaşılamaz. “Antiküresel hareket”in bir kesimi de buna dâhildir. Bunlar, Floransa’da, karşıt olarak gördükleri kapitalizmi, “tekellerin ve neoliberalizmin iktidarına dayanan pazar modeli” olarak tanımladılar ve tabii ki buna karşı başka bir pazar modelini de “yeni bir dünya mümkündür”de gördüler.

Anlaşılan o ki 19. yüzyıldan buyana kapitalizmin ekonomik yapısı üzerine analizler ve teoriler; bilgi birikimi, unutulmuşluğa mahkûm edilmiş. Oysa söz konusu olan, normal, kapitalist sistemin seyri içinde belli aralıklara gelen krizden; yeni bir fazla üretim krizinden başka bir şey değil.

Marks, ekonomik kriz sorununu hiçbir zaman göz adı etmemiş ve sürekli, analiz konularından birisi yapmıştır. Manifesto’dan Kapital’e böyle olmuştur. Marks açısından ekonomik kriz, kapitalist üretim biçiminin gelişme seyri içinde belli aralıklarla gelen özel bir dönemidir. Yani konjonktür devreviliğinin bir aşaması; üretimin yükselişi, kriz, durgunluk ve yeniden canlanma aşamalarını ifade eden devreviliğin bir aşaması. Bunlar, birbirini koşullayan gelişmelerdir; kapitalist üretimin anarşik karakteri gereği, pazarların meta ile dolup taşması (yeterli alıcı olmadığı için satılmaması), buna bağlı olarak kar oranının düşmesi. Kar oranının düşmesi, birikimi boğar. Birikimin boğulması, krizi hızlandırır ve nihayetinde sermaye kıyımının yolunu açar. Sermaye kıyımı, fabrikaların kapatılmasını, üretim araçlarının yenilenmesini (modernleştirme), işsizliği beraberinde getirir. Sermaye kıyımı ve işsizlik, sermaye birikimini hızlandıran koşulları yeniden yaratır.

Daha 2000 yılının sonbaharında konjonktür devreviliğinde krize doğru gelişmenin emareleri görülmeye başlanmıştı. Beklenti, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılacakları ve yaşam koşullarının olağanüstü kötüleşeceğiydi. Ama öyle olmadı. Bu beklentide olanlar, kronik kitlesel işsizlik olgusunu göremeyenler, işçilerin, kriz olmasa da sürekli işten atıldıkları ve bu anlamda da krizle birlikte olağanüstü işten çıkartmaların görülmeyeceği gerçeğini kavrayamadılar. Aynı durum, sosyal haklar için de geçerlidir. Beklenti, krizle birlikte mücadele sonucu elde edilmiş birtakım sosyal hakların iç edileceğiydi. Bu da olmadı, Çünkü son 20 seneden bu yana, ama esas olarak ‘70’li yıllardan bu yana sosyal haklar, krizin olmadığı dönemlerde de sürekli budanmıştı. Bu iki olgu, 1970’lerden buyana işçilerin kriz olmadığı dönemde de yoğun olarak işten atıldıklarını ve sosyal haklarının budandığı gerçeğini göstermektedir.
Dünya ekonomisinin seyri konusunda; krize girilmeyeceği konusunda burjuva ekonomistlerin ve avanak küçük burjuvazinin güvencesi “New Economy”ydi, Yani “Yeni Ekonomi”. Bununla kast edilen de enformasyon teknolojisine dayanan ekonomiydi. Bu baylara göre bu teknoloji, ekonomik gelişmeyi canlandıracak, kapitalist üretimin bugüne kadarki yapısını yıkacak ve onun yerine enformasyon teknolojisine dayanan bir yapı kurulacak ve kapitalizm, yeni sömürü, artı değer üretimi tabanına sahip olacaktı. Kısa zamanda bunun da bir hikâye olduğu açığa çıktı. Çünkü ekonomik kriz, öncelikle, güven duyulan, umut bağlanan “Yeni Ekonomi” alanında, enformasyon teknolojisi alanında patlak verdi ve bu alandaki en büyük tekellerin bir kısmı arka arkaya iflas ettiler. Burjuva ekonomistler ve avanak küçük burjuvazi, aslında, bunun böyle olacağını bilmeyecek kadar aptal değil. Ama kapitalizmi temize çıkartmak için böyle hareket etmeyi görev bildiler. (Aynı yöntem, kapitalist üretim biçimini fordist dönem, fordizm sonrası dönem diye ayıran ve bunun bir marifet sayan burjuva aydınlar için de geçerlidir. Kapitalizmi temize çıkartmanın veya kapitalizmi, kapitalizm olmaktan çıkartmanın yol ve yöntemleri sayısızdır). Çünkü burjuva ekonomistlerin, değer yaratının çalışma/işgücü harcanması (yaygın ve yanlış kullanımıyla ifade edersek “insan emeği”) olmadığını kanıtlama çabaları hiç de yeni değildir. Yeni değeri makinelerin yarattığı anlayışı burjuva ekonomistlerinin temel anlayışıdır. Bunu çürütün de Marksist politik ekonomidir.

“Yeni Ekonomi”, burjuva ekonomistlerini çuvallattı, umutlarını suya düşürdü. Öngörülerinin hiç birisini doğrulamadı. Ortaya, Marksistlerin sürekli savundukları, kapitalizmin ayrılmaz bir parçası olan fazla üretim krizi çıktı.
Kapitalist merkezlerdeki, ABD, AB ve Japon ekonomilerindeki gelişmeler bunun böyle olduğunu göstermektedir. (ABD, AB ve Japonya’da sanayi üretimin 11 Eylülden çok önceleri gerilemeye başladığı burjuva ekonomistlerin ve siyasi temsilcilerinin dikkatinden kaçmış olamaz. Mart 2000’de teknoloji borsalarında patlak veren spekülasyon balonu, o zamana kadar kontrollü gereçleştirilebilen sermaye kıyımını çığırından çıkartmıştır).
Özellikle emperyalist ülkelerde konjonktür deveviliğindeki yükseliş aşamasının görülmemesi ve belli bir inişli-çıkışlı durgunluğun, genel anlamda 1970’den bu yana emperyalist ülke ekonomilerinde görülmesi ve konjonktür devreviliğinin bir aşaması olması, bugün, maddi değerlerdeki üretim gerilemesinin kriz dönemindeki ve kriz dışı dönemindeki seviyesini bazen birbirine yakınlaştırıyor ve kronik durgunluk düşüncesinin yeniden canlanmasına neden oluyor. Kronik durgunluk, nispeten uzun süren durgunluk, (kapitalizmin) çöküş teorisi üzerine Marksistler yüz yıldan bu yana kendi aralarında tartışmışlar ve belli sonuçlara varmışlardır.
Bu alandaki tartışmalar; yüzyıllık kapitalist gelişme Stalin’i doğrulamıştır: Bugünkü duruma ışık tuttuğundan dolayı belirtmek istiyorum. Bu konuda K. Kautsky, 1902’de şu tespiti yapıyordu:
”Dünya pazarının, geçici de olsa, toplumsal üretici güçlerden daha hızlı büyümesinin imkânsız olduğu, bütün sanayi ülkelinde fazla üretimin kronik olduğu… bir dönem gelecektir. Bu dönemde de iktisadi yaşamın inişli, çıkışlı olması olası ve muhtemeldir; mevcut üretim araçları kütlesini değersizleştiren ve önemli boyutlarda yeni üretim araçlarının oluşumuna neden olan bir dizi teknik altüst oluşlar,…iktisadi seyri, geçici de olsa, canlandırabilir”.

Stalin de 1934’te (XVII. Pati Kongresi) şu tespiti yapıyordu:
“Açık ki burada, sanayinin çöküşünün derin noktasından, sanayi krizinin derin noktasından bir durgunluğa geçişle, ama mutat bir durgunluğa değil, bilakis sanayii yeni bir yükselişe, açılıp-gelişmeye götürmeyen, ama onu çöküşün derin noktasına da geri götürmeyen özel cinsten bir duygunlukla karşı karşıyayız” (Aç. Stalin).
Son birkaç onyılda, genel anlamda 1970’leden bu yana dünya ekonomisinde görülen de Stalini’in belirttiği bu durgunluktur, inişler, çıkışlar gösteren durgunluktur. Emperyalist ülkelerde burjuvazi, ekonomik büyümeyi istenildiği gibi büyütme ve kitlesel işsizliği ortadan kaldırma (genel anlamda işsizliği değil) olanağına artık sahip değil.

Umut bağlanan “Yeni Ekonomi”, konjonktür devrdeviliğinin bu aşamasını ortadan kaldıramamıştır. Enformasyon ve iletişim teknolojisi, kapitalizmi bu olağan krizinden kurtaramamıştır. Burjuva ekonomistlerin umduğu ve bekledikleri gibi, bu teknoloji, bir zamanlar demiryolu ve elektrikli motorların kapitalist konjonktürde oynadığı rolü oynayamamıştır. Yani uzun vadeli birikim sürecinin ve büyümenin dinamiği olamamıştır.

Eş dönemli devam eden siyasal ve ekonomik kriz, dünya çapında siyasi ve iktisadi istikrarsızlığı derinleştirmekte ve olağanüstü devrimci olanaklara yol açmaktadır. Genel olarak keskinleşen çelişkilerden ve bu istikrasızlığın beraberinde getirdiği olanaklardan devrim mücadelesi için yararlanmak gerekir.

31 Ocak 2003 Cuma

SAVAŞ VE BARIŞ

2 Ağustos 1991’de Irak ordusu Kuveyt’e girdi. Körfez Savaşının nedenleri farklı biçimlerde anlatıldı: ABD’nin başını çektiği emperyalist koalisyon, bu savaşın nedeni olarak bazen Kuveyt’in işgalini, bazen de Irak’ın atom silahı üretecek aşamaya gelmiş olduğunu öne sürüdü. Ama savaşın stratejik ve ekonomik nedenleri, pek arzu edilmeyen, ama gerek görüldüğünde bütün çıplaklığıyla açıklanması gereken konular hanesinde kaldı. Emperyalist koalisyon, Kuveyt’in işgaline son vermek, barışı sağlamak ve atom silahının yaygınlaşmasını engellemek gibi nedenlerden (!) dolayı Irak’a saldırdı.
Savaşın başlamasından iki hafta sonra Irak, İsrail’e Scud-füzeleri attı. O zaman uluslararası arenada birçok “sol” aydın, Irak’a karşı emperyalist koalisyonun sürdürdüğü bu savaşı, İsrail’in korunması için sürdürülen bir antifaşist mücadele olarak yorumlamaktan geri kalmadı. Birçokları, özellikle Alman “sol” aydınları, Irak’a karşı savaşta belli bir “Anti-Hitler Koalisyonu” bile gördüler. Saddam rejimi, yaşayan Alman faşizmi olarak tanımlandı. Birçok “sol” aydın böyle emperyalist savaş yanlısı olmuştu.
İlk defa bu savaşta „cerrahi savaş yönetimi“ kavramı savaş yanlılarının literatürüne girmişti. Yani „kötü“ olanlara, diktatörlere karşı halka, altyapıya zarar vermeden sürdürülen savaş. Ama olan tam tersiydi: Bu savaş yüz binlerin ölümüne neden oldu, sivil altyapı; örneğin su ve enerji tesisleri sistematik olarak tahrip edildi, kullanılamayacak hale getirildi. Amaç, savaştan sonra Irak halkını esir almaktı. Böylece Amerikan emperyalizmi, ekonomik çıkarlarının yanı sıra siyasi çıkarlarını da gerçekleştirmiş olacaktı. Ama olmadı.
Bu savaşı destekleyen „sol“ların aksine Pentagon, pek arzu edilmeyeni, ama gerek görüldüğünde bütün çıplaklığıyla açıklanması gerekeni, yani savaşın stratejik amacını yanlış anlaşılmayacak bir biçimde açıkladı. Savaş ve ambargo arasında bağ üzerine açık konuşuldu. Pentagon şöyle diyordu: “Bombardımanın su ve kanalizasyon tesisleri üzerinde etkide bulunacağını göremediniz. Ambargo ile neyi elde etmek istiyoruz? Iraklılara yardım etmek mi? Hayır. Alt yapıya yaptığımız saldırılarla elde ettiğimiz, ambargonun etkisini hızlandırmaktı“.
Bu savaşta açlık da belli bir rol oynadı, silah olarak kullanıldı. BM verilerine göre ölenlerin sayısı bir milyondu (1995). Dünya Sağlık Örgütü de 1996’da, çocuk ölümlerinin altı misli arttığı tespitini yapıyordu. O zamanın ABD Dışişleri Bakanı M. Albright’e göre, yarım milyon çocuğun ölmesi, bu savaşı sürdürmekten daha değerli değildi.
1991 savaşının esas amacı, Amerikan emperyalizmi önderliğinde „Yeni Dünya Düzeni“ni kurmaya hizmetti. Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve onun güdümünde olan Revizyonist Bloğun dağılmasından sonra tek süper güç konumunda kalan Amerikan emperyalizmi, „Yeni Dünya Düzeni“ni Amerika’nın bütün dünya üzerinde hâkimiyeti olarak görüyordu. Ama olmadı. Emperyalist koalisyon arasındaki çelişkilerden dolayı, Irak yenilgiye uğratılmasına rağmen, Saddam ve rejimi ayakta kaldı. Ülke askeri ve ekonomik olarak yerle bir edilmişti, ama siyasi olarak rejim ayaktaydı.
Ambargo, açlık, halkı yeniden düşünmeye ve Saddam rejimini devirmeye yöneltecekti. Yine olmadı. Irak/Kürt muhalefeti, istenileni gerçekleştiremedi.
Evet, paradoks gözükebilir, ama Irak, ambargo nedeniyle askeri ve ekonomik olarak Amerikan emperyalizmine bağlıydı. 11 Eylüle kadar böyle gelindi.
Emperyalizmin merkezlerine yapılan saldırı, „uluslararası terörizme karşı mücadele“ için vesile oldu. Ama bu saldırının „terörizme karşı mücadele“ ile uzaktan yakından hiçbir ilişkisi yoktu. Burjuva dünya; daha doğrusu başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler, son 50 yıl içinde teröre ve zora karşı mücadele etmemişti, tam tersine terör ve zora başvurma üzerine tekellerini korumak için mücadele etmişlerdi. Bu tekel, Vietnam’da olduğu gibi katliamları, kimyasal silah kullanımını, darbeleri, ülkeleri bölmeyi (Yugoslavya), ambargoları içeriyordu. Emperyalist dünya, bu tekelini korumanın mücadelesini veriyordu. Yok etmeye, yerle bir etmeye dayanan bu tekel, stratejik ve jeopolitik çıkarların „barışçıl“ gerçekleştirilmesi için ön koşuldu ve öyledir de.
1991’deki savaş ile Amerikan emperyalizmi, o zamana kadar, II. Dünya Savaşından sonra kendi nüfuz alanı olarak görülmeyen bölgelere girmiş oluyordu. Bu savaşla Amerikan emperyalizmi, Saddam ve rejimini devirme gibi siyasi amacına ulaşamadı, ama jeostratijik amacına ulaştı; dünya hegemonyası için önemli olan bu bölgeye yerleşti. Körfez’in, Kuveyt, S. Arabistan, Katar gibi ülkelerinde askeri üsler kurdu, bölgenin Arap ülkelerinde askerlerini konuşlandırdı.
Emperyalist propagandanın etkisinde olanlar için Afganistan Savaşı, „iyi“nin „kötü“ye karşı savaşıdır. Afganistan Savaşı, 1991’deki savaşla karşılaştırıldığında ne kadar „kör“ göz açmıştır, ne kadar „sol“ aydını kendine getirmiştir, bunu bilmiyoruz. Ama mutlaka düşündürücü olmuştur. Düşündürücü olmuştur, çünkü Irak ile Afganistan arasında belli bir ilişki var ve bu ilişki her iki ülke halklarının ezici çoğunluğunun Müslüman olmasından kaynaklanmıyor. Her iki ülkenin dünya enerji kaynaklarıyla doğrudan ilişkisi vardır. Irak’a hâkim olmak Ortadoğu üzerine hâkim olmak, dünyanın en büyük enerji kaynağını kontrol etmek ve nihayetinde İran’ı da dize getirme olanağına sahip olmak anlamına gelir. Afganistan üzerinde hâkimiyet kurmak ise Orta Asya’nın, Hazar Havzası’nın yeniden paylaşımında belirleyici önemi haiz mevziler elde etmek anlamına gelir.
Amerikan emperyalizmi, 1991’de „Kuveyt’i kurtarmak“ adı altında bölgeye yerleşti. Afganistan’a ise „uluslararası terörizme karşı mücadele“ adı altında yerleşti. Her iki bölge de belirttiğimiz nedenlerden dolayı dünya hegemonyası için vazgeçilemez alanlardır. Bunun böyle olduğunu görmek için mutlaka antiemperyalist veya devrimci olmaya gerek yok. Sadece doğru okumak yeterli. Bir örnek:
„Umarız ki Hazar Bölgesi, bizi Ortadoğu’nun petrolüne tam bağımlılıktan kurtaracaktır… Burada söz konusu olan, Amerika’nın enerji temini güvenliğidir ve bu güvenlik, petrol ve gaz temini kaynaklarının çeşitliliğine bağlıdır. Aynı zamanda esas olan, bizim değerlerimizi paylaşmayan ülkelerin stratejik nüfuzunu engellemektir. Bu ülkelerin, Batının ticari ve politik değerlerine dayanmalarını istiyoruz… Hazar Bölgesinde oldukça önemli yatırımlarımız var ve nihayetinde güzergah yollarının ve politikanın istediğimiz gibi olması bizim için oldukça önemlidir“ (Bill Richardson, ABD Eneri Bakanı, 1998).
Demek ki sorun oldukça açık: Milyar dolarlarla ifade edilen yatırımlar, elde edilecek enerjinin sevkıyatı için boru hattı güzergâhları ve bunların gerçekleştirilmesi için amaca uygun yönetimler söz konusu. Bunun sağlanması için de –her ihtimale karşı- Amerikan askerlerinin konuşlandırılması, askeri üslerin kurulması gerekli. Nerede? Bu bölgelerde veya oraya yakın ülkelerde. Petrol/gaz=rekabet=hegemonya=savaş!
Irak’a karşı savaşın Afganistan savaşıyla veya bu ülke çevresinde olup bitenle ilişkisinin olup olmadığı aslında gereksiz bir sorudur. Afganistan’a saldırmak için „uluslararası terörizme karşı mücadele“ ve Irak’a saldırmak için de olası atom silahı gerçek neden değildi. Her iki ülkeye saldırının gerçek nedeni, belirttiğimiz gibi, siyasi, askeri ve iktisadi bakımdan stratejiktir. Irak nezdinde Ortadoğu ve Afganistan nezdinde de Orta Asya’nın Amerikan emperyalizmi tarafından siyasi ve ekonomik olarak ele geçirilmesi ve askeri olarak da korunması için, Amerikan emperyalizminin petrol bazında enerji temin kaynaklarının çeşitlendirilmesinin yanı sıra, emperyalist rakiplerinin de bu alanlardan, dolayısıyla enerji kaynaklarından uzak tutulması ve Avrasya jeopolitik anlayışının yaşama geçirilmesi için önemli bir adımdır.
Amerikan emperyalizmi, petrolün, OPEC’te örgütlü Arap devletleri tarafından yeniden siyasi silah olarak kullanılmasını da engellemek istiyor. Böylece, Amerikan emperyalizminin OPEC’te örgütlü Arap devletlerine petrolden dolayı bağımlılığı kaybolunca, Amerikan emperyalizminin bu bağımlılıktan dolayı bazı petrol zengini Arap ülkelerini dikkate almasının da bir nedeni kalmayacak ve bu, ittifak anlayışını yeniden düşünmeye neden olacaktır. Bu anlamda Irak’ın işgali, Amerikan emperyalizmi tarafından Ortadoğu’nun siyasi olarak yeniden şekillendirilmesi için atılması gereken adımın başlangıcı olacaktır. Bu adım hemen mi atılır, yoksa zamanla mı gündeme getirilir, bunu bilmiyoruz, ama her halükarda gündeme getirilecektir.
Açık olan şu ki Amerikan emperyalizmi, Arap devletlerinin rızası alınmadan da, onlara herhangi bir taviz verilmeden de Irak’a karşı savaşın sürdürülebileceği düşüncesine varmıştır. Bunu Arap ülkeleri de biliyorlar ve Amerikan emperyalizminin bu pervasızlığı onlar için oldukça düşündürücü oluyor.
İlan edilen bu savaşın henüz başlamamış olmasında şüphesiz ki savaş karşıtı hareketin eylemlerinin bir rolü olmuştur. (Bu rolü abartmamak gerekir. Çünkü mevcut haliyle savaş karşıtı hareket, ulusal ve uluslararası örgütlülükten uzaktır ve taleplerinin içeriğinden dolayı da bir gökkuşağı hareketini andırmaktadır. Bu haliyle bu hareketin Irak’a karşı savaşın başlamasını engellediği iddia edilirse, emperyalist savaşları engellemekten kolay hiçbir şeyin olmadığı anlayışı da yaygınlaşır). Savaşın henüz başlamamasında belirleyici olan, önde gelen emperyalist ülkelerin savaş konusunda kendi aralarında anlaşamamış olmalarıdır. Irak’a karşı savaş konusunda, emperyalist çıkarlarından dolayı Almanya, Fransa, Çin, Rusya, Japonya gibi ülkeler ABD ve İngiltere ili çelişki içindeler.
Bu demektir ki savaş ve barış üzerine karar verecek olan Irak değil, önde gelen emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin geçici olarak giderilmesi veya çıkarlarının bir şekilde çakışmasıdır. Özellikle bir taraftan ABD ve İngiltere ve diğer taraftan da Almanya, Fransa ve Rusya, Irak’a karşı savaş konusunda farklı konumdalar.
Emperyalist koalisyon, Afganistan savaşıyla stratejik kaynakları (petrol ve doğalgaz) siyasi ve askeri olarak garanti altına aldı. Ama Irak’ta durum tamamen değişik. Amerikan emperyalizmi açısından 1991 Savaşı istenilen sonucu vermedi. Bunun ötesinde ambargo vasıtasıyla da istenilen amaca; rejim değişikliği, ulaşılamadı. Böylece dünyanın ikinci derecede büyük petrol rezervleri, Amerikan hâkimiyetinin dışında kaldı.
ABD ve İngiltere 1991’den bu yana ambargoyla Irak ekonomisini cendereye alırlarken, diğer emperyalist ülkeler, Irak ile çok karlı ticari ilişkiler geliştirdiler. Bu ülkelerin Irak ile yapmış olduğu anlaşmaların yürürlüğe girmesi için Amerikan emperyalizminin Irak stratejisinin yenilgiye uğratılmış olması gerekiyor. Yani Almanya, Fransa, Rusya, Çin gibi emperyalist ülkelerin Irak petrolü üzerinde söz sahibi olmaları, ABD’nin başarısızlığına bağlı. (Bugün Irak ile ticari ilişkilerde önde olanlar Avrupa’nın bazı emperyalist ülkeleri ve Rusya’dır. Alman, Fransız, Rus, İtalyan, İspanyol tekelleri Irak’ta petrol çıkarma ve işleme anlaşmaları yapmış durumdalar).
Bu anlaşmalar, ambargo olmasaydı çoktan uygulamaya konacaktı. Şayet Amerikan emperyalizmi savaş ile bu duruma bir son vermezse, bu anlaşmalar bir gün uygulanacak. Amerikan emperyalizminin Irak’ı işgal etmesi, petrol üzerine yapılmış hesapları bozacak ve Amerikan emperyalizminin onayını almayan hiçbir petrol tekeli, Irak’ta faaliyet sürdüremeyecek. Bunun böyle olacağını Alman, Fransız, Rus sermayesi çok iyi biliyor.
Irak’a karşı savaş konusunda çelişki ABD-AB arasında mı, yoksa ABD-Almanya arasında mı veya Amerikan emperyalizmiyle AB-emperyalizmi arasındaki sorun ne?
20 Ocakta Almanya ve Fransa, BM Güvenlik Konseyi’nin bir özel toplantısında ABD’nin Irak’a karşı önleyici savaş planlarına karşı olduklarını açıkladılar. ABD, BM Güvenlik Konseyi’ne Rusya’dan ve Çin’den gelen eleştiriye alışıktı. Ama bu sefer eleştiri Almanya ve Fransa’dan geliyordu ve bu ABD Dışişleri Bakanı Powell’i şoke etmişti. Almanya’nın, iç politik nedenlerden dolayı (seçim) olası Irak savaşa karşı olduğunu açıklamasını ABD affetmedi. Ama Fransa’nın bu savaşa karşı olduğunu açıklamasını da bir türlü anlamadı. Çünkü Amerikan emperyalizmi, Irak’a karşı savaş durumunda Fransa’nın bu savaşa mutlaka katılacağını biliyor. Fransız emperyalizmi, bölgedeki yatırımlarını kaybetmek ve savaş sonrasında Irak’ın yeniden yapılandırılması söz konusu olduğunda dışlanmak istemeyecektir. Fransız emperyalizmi, Irak ve bölgenin yeniden yapılandırılmasında ve petrolün bölüşümünde payına düşeni almak isteyecektir.
20 Ocaktan bu yana Almanya ile Fransa arasındaki ABD karşıtı cepheyi oluşturma çabaları yoğunlaşmış durumda. Açık ki bu sefer durum, daha önceki dönemlerdeki tartışmalara benzemiyor. Burjuva medya, bu sefer işin ciddi olduğu söylüyor. Yine aynı medyaya göre böyle giderse NATO içinde çatlaklar ortaya çıkacakmış!
Amerikan Savunma Bakanı D.H. Rumsfeld’in Almanya ve Fransa’yı kast ederek „yaşlı Avrupa“dan bahsetmesi, Alman ve Fransız burjuvazisini oldukça kızdırdı. Devamla Rumsfeld, „Almanya ve Fransa Avrupa değil, „çekim merkezi“ doğuya kaymıştır dedi. Böylece NATO üyesi olan Doğu Avrupa ülkelerini kastetmiş oluyordu. Rumsfeld’e göre „çok sayıda başka Avrupa ülkeleri Almanya ve Fransa’nın arkasında durmuyorlar, bilakis Birleşik Devletler’in arkasında duruyorlar“.
Gerçekten de bu „yeni Avrupa“da burjuvazi, ABD yanında Irak’a karşı savaşa katılmak için can atar durumda. Bu ülkelerde burjuvazi, NATO’ya, Amerikan hâkimiyetine çok güveniyor.
Alman-Fransız „cephesi“, Doğu Avrupa ülkelerinin bu savaşta nasıl bir tavır takınacaklarını; ABD’nin yanında mı, yoksa Almanya-Fransa’nın yanında mı yer alacaklarını biraz zorlaştırabilir, ama karar almalarında belirleyici olmaz. Bu ülkelerin durumunu, halkların savaş istememesi de zorlaştıracaktır.
1991’de Irak’a saldıran emperyalist koalisyon, yanılmıyorsak 38 ülkeden oluşmaktaydı. 11 Eylül saldırısından sonra „uluslararası terörizme karşı savaş“a 70 ülke imza attı ve birçok ülke „uluslararası terörizme karşı savaş“a katıldığı için iç katliam ve terörünü meşrulaştırdı. Ama bu sefer durum değişik. Amerikan emperyalizminin yanı sıra Irak’a karşı savaşa katılmak isteyen ülke sayısı az, en azından öyle gözüküyor. Emperyalist ülkeler açısından bunun nedenine yukarıda değindik.
AB’nin ve NATO’nun „Doğu Genişlemesi“ ve Irak’a karşı savaş, ABD-AB veya ABD-Almanya arasındaki ilişkilerin durumunu açıklamada yeterli ipucu vermektedir.
NATO vasıtasıyla Amerikan emperyalizmi, AB’nin „Doğu Genişlemesi“ adı altında Doğu ve Güneydoğu Avrupa’daki yayılma alanlarına, özellikle Alman emperyalizminin yayılma alanlarına askeri olarak da yerleşti. Prag’da sonuçlandırılan NATO’nun „Doğu Genişlemesi“ ile Kopenhag’da gerçekleştirilen AB’nin „Doğu Genişlemesi“ birbiriyle doğrudan ilişkili olan genişlemelerdir. Coğrafi olarak hemen hemen aynı bölgede iki farklı emperyalist güç; bir taraftan Alman emperyalizmi, AB’nin “Doğu Genişlemesi” adı altında, diğer taraftan da Amerikan emperyalizmi, NATO’nun “Doğu Genişlemesi” adı altında karşı karşıya geliyorlar. Bu durumdan kaynaklanan emperyalistler arası çelişki, somutta da Amerikan emperyalizmiyle Alman emperyalizmi arasındaki çelişki, olası Irak savaşı vesilesiyle gün ışığına çıkmış oldu. AB’ye dâhil edilen Doğu Avrupa ülkeleri, ekonomik olarak AB’ye, somutta da Alman emperyalizmine bağımlı durumdalar, ama aynı ülkeler, aynı zamanda NATO üyesi. Bu üyelik vasıtasıyla da ABD’ye bağımlı durumdalar. Bu ülkelerin veya bir bütün olarak NATO üyesi ülkelerin Irak’a karşı savaş durumunda tavırlarının ne olacağını, şimdiye kadar yapmış oldukları açıklamalarda görmekteyiz.
Polonya: Doğu Avrupa’nın NATO üyesi ülkeleri içinde her koşul altında ABD’nin yayında yer almak isteyen tek ülke Polonya’dır. Polonya Devlet Başkanı A. Kwasniewski, Ocak ayının ortalarında yaptığı ABD ziyaretinde bu durumu şöyle açıklıyordu: Irak’a karşı savaş Başkan Bush’un bir vizyonuysa, bu, aynı zamanda benim de vizyonumdur“.
İspanya: Beyaz Saray’ın sözcülerine göre İspanya Başbakanı J. M. Aznar, „Avrupa’nın devlet başkanları içinde Başkan Bush ile en çok konuşandır“. İspanya da her koşul altında Irak’a karşı savaşa katılmaya en yatkın ülkelerden birisidir. Diplomatik olarak İspanya, Irak’a karşı savaş konusunda BM’in ikinci bir bildirgesini aruzu edilir olarak görüyor, ama mutlaka gereklidir demiyor. Askeri üslerini ABD’ye açmaya hazır.
İtalya: Bu ülke ABD ile Almanya/Fransa arasındaki „it dalaşı“ndan sonra konum belirlemede daha dikkatli olmaya başladı. BM’in, son sözü söylemesinden yana, ama buna rağmen üslerin kullanılmasına karşı değil, yani Irak’a karşı savaşında Amerikan emperyalizmine lojistik destek vermeye hazır. Asker göndermeyi ise parlamentonun bir kararı olarak görüyor.
Yunanistan: ABD ve İngiltere’nin kendi başlarına bir savaşını reddediyor. Dışişleri Bakanı G. Papandreou, „BM çerçevesi dışında bir kararı benimsenmeyeceklerini“, BM savaş kararı alsa dahi böyle bir savaşa katılmakta isteksiz olduklarını açıkladı.
Fransa: Irak’a askeri müdahale ve buna katılım için Güvenlik Konseyi’nin kararını ön koşul olarak görüyor, ama ABD’nin kendi başına hareket etmesi durumunda da seyirci kalmak istemiyor.
İngiltere: Her halükarda ABD ile beraber hareket edeceğini açıklıyor. Blair’e göre BM, „sorumluluk taşımak istemiyorsa“ Büyük Britanya, ABD ile ortak hareket eder anlayışında.
İrlanda: BM silah denetçilerine biraz zaman verilmesinden yana. ABD ve İngiltere, Irak’a karşı askeri bir müdahaleden önce BM’e bir kez daha danışmalılar anlayışında.
Portekiz: ABD’ni Irak politikasını destekliyor. BM şemsiyesi altında Irak’a karşı savaşı da sınırsız destekliyor.
Belçika: Belçika, savaşa ve tek yanlı müdahaleye karşı. Uluslararası sorunların uluslararası çözümünden yana ve ikinci bir BM kararından önce savaşa katılıp katılmayacağını açıklamıyor.
Hollanda: Amerikan politikasını doğru buluyor, Irak’a karşı olası bir savaşın hazırlığına katılmak istediğini açıkladı ve NATO’dan yardım istenmesini de doğru buluyor.
Luksemburg: Diplomatik çözümden yana. ABD’nin kendi başına hareketine karşı ve Irak’a karşı savaşa sadece BM şemsiyesi altında katılmaktan yana.
İsveç ve Finlandiya: Her iki ülke de Irak’a karşı savaş için bir BM kararını ön koşul olarak görüyor.
Norveç: Başbakan K. M. Bondevik, ülkesinin Almanya gibi hareket edebileceğini açıkladı. Yani bu ülke Irak’a karşı askeri hiçbir faaliyet içinde olmak istemiyor.
Danimarka: ABD’nin politikasını destekliyor ve BM kararı olmadan da Irak’a karşı savaşılabileceği anlayışında.
İzlanda: Irak’a karşı savaş için yeni bir BM kararışı ön koşul olarak görüyor ve savaş denetçilerini biraz daha zaman verilmesinden yana.
Avusturya: Bu ülke henüz bir tavır belirlemiş durumda değil. Ama parlamentoda temsil edilen bütün partiler, savaşa karşılar ve BM denetçilerini zaman tanınmasından yanalar.
Macaristan: Irak, kitle imha silahlarına sahipse bu ülkeye karşı savaş yürütülmelidir ve bunun için de bir BM kararı tercih edilmelidir anlayışında.
Çek Cumhuriyeti: ABD’nin politikasını destekliyor.
Slovenya: ABD ve İngiltere’nin tek başına hareketini reddediyor. BM kararı olması durumunda nasıl hareket edeceği konusunda tavrı belirsiz.
Bulgaristan: Tavrı belirsiz. Karar vermek için zamanın henüz erken olduğu anlayışında.
Estonya: Amerikan politikasını destekliyor.
Letonya: Irak’a karşı savaş tutumunu NATO ile uyumluluk içinde belirlemek istiyor.
Litvanya: Kararı bilinmiyor.
Türkiye: Burjuvazinin „ulusal“ çıkarları savaşa katılmayı kaçınılmaz kılıyor.
Amerikan Dışişleri Bakanı Powell, Irak’a karşı savaşta ABD’nin bir dizi müttefiki olduğunu açıkladı. Amerikan emperyalizmi bu müttefiklerle „gönüllüler koalisyonu“nu oluşturacak. Bu gönüllülerin içinde sadece ABD, Türkiye ve Avustralya AB üyesi değil(x). Sadece bu gerçeklik NATO ve AB’nin „Doğu Genişlemesi“nin emperyalistler arası rekabetin; AB-ABD rekabetin boyutlarını gösteriyor.
Kanada, Japonya, Çin, bölge ülkeleri ve daha birçok ülke, BM silah denetçilerine biraz daha zaman tanınmasından yanalar. Çin, „Fransız tavrına“ benzer bir tavır içinde olduğunu açıklarken, Rusya, Irak’a silahlı müdahale için bir neden görmediğini açıkladı. Her halükarda BM silah denetçilerini biraz daha zaman verilecek.
Bazı Avrupa devletlerinin, Rusya’nın ve muhtemelen Çin’in de Irak’a karşı olası savaşı reddetme tavırları bu ülkelerin barışsever oldukları anlamına asla gelmez. Irak’a karşı olası savaşın engellenmesi konusunda bu ülkeler, umutla bakılması gereken ülkeler değil. Bu ülkelerin ekonomik çıkarları Amerika’nınkiyle çeliştiği için savaşa karşılar. Amerikan emperyalizminin elde etmek istediğini savaşarak elde edecek güçte olsalar, onlar da savaşırlar. Bunun böyle olduğunu, Ruanda’da (Fransa-ABD), Balkanlar’da (NATO ülkeleri, Rusya), Irak’a karşı ilk savaşta gördük. Barışçıl, savaşa karşı gözüken Alman emperyalizminin binlerce askeri, dünyanın dört bir yanında üslenmiş durumda.
Amerikan emperyalizminin kendisi açısından çözümü askeri müdahalede görmesi ve buna karşı bazı Avrupa devletlerinin insan haklarının savunucusu, barışsever gözükmesi, sorunun özünde hiçbir şey değiştirmiyor.
Amerikan emperyalizminin bu saldırganlığını sadece Ortadoğu’nun enerji kaynaklarını kontrol etme isteğiyle açıklayabilir miyiz? Veya ABD-Almanya-Rusya ve Çin arasındaki Irak’a karşı savaş vesilesiyle yaşanan çelişkili durum, sadece enerji sorunundan mı kaynaklanıyor?
Bu sorulara evet demek yanlış olmaz, ama eksik bir cevap olur. Amerikan emperyalizmi, “uluslararası terörizme karşı savaş” bahanesiyle bütün dünyaya karşı savaş ilan etmiş durumda. ABD, kendisinden yana olmayan herkese karşı savaşıyor.
Amerikan emperyalizminin Irak’a karşı savaşı, onun 21. yüzyıl hâkimiyeti planının, 21.yüzyılda dünya hegemonyası için jeopolitik açılımının önemli bir unsurudur. Hazar Havzası petrollerinde aslan payını alan Amerikan sermayesi, bu enerjiyi dünya pazarlarına taşıma sorunuyla karşı karşıya kaldı. Bu nedenle ve ayrıca, jeopolitika üretecek yetenekte olan Rusya, Çin, Almanya gibi rakiplerinin bu bölgeden uzak tutulması veya onların yanı başında olmak için Afganistan’ı işgal etti. Bu ülkenin işgali ve Orta Asya ülkelerine askeri olarak yerleşmek, Rus emperyalizminin kalbine saplanmış bir hançer anlamına geliyor. Afganistan’ın işgali, aynı zamanda, İran’ın ve Kafkasya’nın Güneyden/Doğudan da sarılması anlamına gelmektedir. Kafkasya’da ve Orta Asya’da Amerikan emperyalizmi, bu iki ülkenin jeopolitik yeteneğini zayıflatmak anlamına da gelmektedir.
Kıbrıs’ta ve Doğu Avrupa’da (NATO) Amerikan emperyalizmi, bir bütün olarak AB’nin ve özel olarak da Alman emperyalizminin Ortadoğu ve Kafkasya yolunu kesmek anlamına gelmektedir.
Amerikan emperyalizmi, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra, ekonomik ve askeri gücüne dayanarak bütün rakiplerinde daha erken hareket ederek, 21.yüzyıl dünya hegemonyası için işgal etmesi gereken ülke ve bölgeleri önemli oranda işgal etmiştir.
Böylesi bir dünya koşullarında alternatif sorununa nasıl bakılmalıdır? Savaşa, kapitalizme, kapitalist barbarlığa, emperyalizme karşı kim alternatif güçü oluşturmaktadır? Gerçek alternatif güçün ortaya çıkmaması için adeta özel bir çalışma yapılmaktadır. Bu faaliyete katılanların kişisel anlayış ve niyetinden bağımsız olarak, faaliyetin örgütleyicileri, “başka bir dünya mümkündür” adı altında reforme edilmiş kapitalizmin, pasifizmin, dolayısıyla da yeniden savaşların örgütleyicileri durumundalar.
Tarih, barış talebinin yükseltenlerin sadece pasifistler olmadığını sayısız defa kanıtlamıştır. Bizzat savaş kışkırtıcıları, barışı sağlamak için savaştıklarını açıklamıyorlar mı? Barış konusunda pasifistlerin belirleyici özelliği, kapitalizme; burjuva mülkiyet ilişkilerine, burjuva iktidara dokunmadan savaşın engellenebileceği anlayışıdır. “Antiküresel hareket”in, savaş karşıtı hareketin ve anti-AB hareketinin bileşenlerinin anlayışına bakın: Hepsi sınıf mücadelesini reddediyor. Hepsi reformdan, kapitalizmi insancıllaştırmaktan, yaşanabilir bir sisteme dönüştürmekten yana. Pasifistler, savaşa karşı sınıf mücadelesini reddediyorlar. Yani işçi sınıfı, savaşsız bir kapitalizmin olabileceğine, insancıl bir kapitalizmin olabileceğine inanmalıdır, savaşın kapitalizmin/emperyalizmin ayrılmaz bir parçası, evet bir yasası olduğunu unutmalıdır. Dolayısıyla işçi sınıfı, sınıfsal çıkarlarını, sömürü düzenini yıkmak ve sosyalizmi kurmak gibi tarihsel misyonunu unutmalıdır.
Pasifizm zor sorununun materyalist analizini yapmaz. Onun işçi hareketiyle bağı, militarizme ve savaşa karşı (işçi sınıfı açısından sadece haksız savaşa karşı) muhalifliktir. Pasifizmin zora başvurmama dogmatizmi, sınıf mücadelesini ve ulusal kurtuluş hareketini reddetmesi anlamına gelmektedir. Böylece pasifizm, sınıflar arası bir konum alıyor ve savaş kışkırtıcılarıyla savaşın kurbanları arasında kalıyor. Her iki tarafa da siyasi olarak eşit mesafede duruyor. Onun suçu, safderunluğunda aranmalıdır.
İlk barış güvercinleri yükselmeye başladığında elini çabuk tutan burjuva, küçük burjuva yorumcular ve erken başarı umuduyla kıvranan bazı “sol”lar, yeni bir barış hareketinin doğduğunu ilan etmekte gecikmediler. Ama “yeni” olanı ilan etme peşinde olan bu akıl fukaraları, barış için hareketlenmenin veya savaş karşıtı hareketin, aynen “antiküresel hareket” gibi oldukça heterojen olduğunu bilmezlikten geliyorlar. Savaş karşıtı harekette veya yeni bir barış hareketi olarak gelişen bu harekette; en basitinden ve somut olarak Irak’a karşı savaşı protesto mantığında esas olan, bir an önce normal yaşama dönülmesi istemidir. Yani Irak’a karşı savaşı protesto eylemleri örgütleyen çevrelerin bir kısmı (dini çevreler buna bir örnektir), biran önce günlük yaşama dönülmesini talep ediyor. Onlar açısından, şurada burada katliamdan, talandan, sömürüden ve baskıdan oluşan günlük yaşam, “barış zamanı”dır.
Tabii bununla yetinmeyen, “barış zamanı”nı biraz farklı anlayan pasifistler de var. Bu pasifistler, barış talebini, savaşa karşı tavırlarını kapitalizmin insancıllaştırılması talepleriyle, kapitalist sistemin reforme edilmesi talepleriyle bağlam içinde ele alıyorlar.
Bu türden pasifistlere, “antiküresel hareket”in önde gelenlerini örnek olarak gösterebiliriz (Kuzey Amerika’dan Naomi Klein, Walden Bello. Fransa’dan Pierre Bourdieu, Susan George ve daha “sol” gözüken ve 21. yüzyılın “Manifesto”sunu yazdığına inanan Toni Negri. Bunlar, “antiküresel hareket” içinde yer alan küçük burjuva kesimin, örneğin ATTAC’ta yuvalananların bir kısmıdır.
Bu türden pasifistler, kapitalist sistem içinde demokratik hakların geçerli kılınabileceği hayalini yayıyorlar. Öyle ki, savaşa karşı mücadelede, “terörizme karşı sivil bir cevabın” bulunmasını talep ediyorlar. Burjuva iktidarları, hukuka riayete, devletlerarası hukuka uymaya çağırıyorlar, yani insanları, bu taleplerin kapitalizmde gerçekleştirilebileceği hayaliyle avutuyorlar. Onların temel düşüncesi şöyle: Suçlular (yani “teröristler”) bulunmalı ve yargılanmalı. Bunlar açısından devrimci zor da terördür. O halde devrimciler ve komünistler de bulunmalı ve yargıya teslim edilmelidir. Bu “barışseverler”, terörün kaynağına kafa yormuyorlar. Tam tersine, terörün kaynağının, düzeltmek, reforme etmek istedikleri sistem,; kapitalizm olduğunu görmek istemiyorlar. Tabii “Tobin-Vergisi”ni kapitalizme karşı mücadelesinde bayrak edinenlerin, bu verginin de terör ve sömürünün, talanın ve savaşın bir parçası olduğunu görmeleri olası değildir.
Bu bayların dilinden düşmeyen bir slogan da şu: „Savaş çözüm değildir“! Niye değil ki? Savaş, bir çözümdür. Savaş, hem burjuvazi açısından ve hem de işçi sınıfı açısından bir çözümdür. Şüphesiz ki işçi sınıfı, kan dökmeden, savaşmadan siyasi iktidarı ele almak ister, ama burjuvazi buna yanaşmayacağı için, işçi sınıfının da kapitalist düzeni yıkmak için savaşmaktan başka yolu yoktur. Burjuvazi ise savaşı, çıkarlarını geçerli kılmanın en meşru yollarından birisi olarak görür ve ona göre hazırlanır. “Savaş çözüm değildir” anlayışıyla bu pasifistler, savaşsız bir kapitalizmin olabileceği ve işçi sınıfının da siyasi iktidar için savaşmaması gerektiği, çünkü kapitalizmin reforme edilerek yaşanabilir sistem haline getirilebileceği hayalini yayıyorlar.
Pasifistler ve tabii reformistler de, savaşa karşı gelişen hareketi, sembolik ve medyatik eylemlerle ve burjuva iktidarlara yönelik moral çağrılarıyla sınırlandırmak istiyorlar. Moral (ahlak) ve adalet, burjuvaziyi etkilemez. Bu anlayışla sınırlandırılmış kitle eylemleri de fazla etkilemez. Ama bu eylemler, üretimi ve iletişimi; ekonomik ve toplumsal yaşamı etkileyen anlayışlarla birleştirildiğinde –pasifistlerin ve reformistlerin korkusu da budur- işte o zaman burjuvazi geri adım atmak zorunda kalır.
Pasifistlerin talepleri, savaşa karşı mücadelede mücadele amacı yapılamaz, sloganlaştırılamaz Bunu yapan da –sübjektif niyeti ne olursa olsun- bizzat pasifist olmuş demektir. Pasifistlerin bildikleri doğrultuda mücadele etmelerine karşı olamayız. Ama onların anlayışının ideolojik olarak ne denli yanlış ve tehlikeli olduğunu, bu anlayışların esas alındığı ittifakların olamayacağını hitap ettiğimiz yığınlara açıklamak zorundayız. İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar, savaşa karşı mücadelenin pasifist anlayışlarla yapılmayacağını bilmek zorundadırlar. Sorunumuz ne pahasına olursa olsun en geniş kesime ulaşmak değil, mücadeleci bir hareketin oluşması için mücadele etmek olmalıdır. Bu, pasifistlerin düzenledikleri eylemlerden uzak durma anlamına gelmez. Tam tersine orada yer almalıyız ve hareketi etkilemeliyiz.
Şüphesiz ki burada söz konusu olan, savaşa karşı şu veya bu biçimde sürdürülen eylemler değildir. Önemli olan, üzerinde durulması gereken bu değil. Önemli olan, ideoloji, sınıfsal bir duruş olarak pasifizmdir. Bunun üzerinde durmak gerekir. Bugün bu ideoloji doğrultusunda hareket edenler, savaşla kapitalizm arasındaki bağı özellikle kopartıyorlar, savaşsız bir kapitalist düzenin olabileceği hayalini yayıyorlar.
Hemen bütün önde gelmen emperyalist ülkelerde pasifizm, işçi sınıfının devrimci duruşu önünde bir tuzaktır. Bu ülkelerde pasifizm, militarist ideolojinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu ülkelerde “barış” partileriyle savaş partileri arasında; barıştan ve savaştan yana olan partiler arasında hemen hiçbir fark kalmamıştır. Almanya, buna en tipik örneği oluşturmaktadır. Bu ülkede birçok “sol”, bunun ötesinde Cohn Bendit, Fischer gibileri, barış ve insancıl müdahale adına savaş kışkırtıcılığı yapıyorlar. Yugoslavya’ya; Bosna ve Kosova’ya bakan bunun böyle olduğu görülecektir.
Pasifizmin ideologları, bilinçli savunucuları, pasifizmin yeniden savaşa neden olduğunun bilincindeler. Acaba pasifizmin etkisi altında olan yığınlar da bunun bilincindeler mi ve buna karşı ne türden bir aydınlatma çabası içindeyiz?
Savaş ve barış arasındaki sınırlar giderek yok oluyor. Özellikle 11 Eylülden sonra Amerikan emperyalizmi önderliğinde sürdürülen “uluslararası terörizme karşı savaş”, kanıksanmamalıdır, dünyanın normal durumu, “barış” hali olarak görülmemelidir.
Emperyalizm küresel kontrolünü polisiye ve askeri müdahaleler sistemiyle gerçekleştiriyor. Bu, bir savaş durumu mudur, yoksa barış durumu mudur?
-----------------------
(x)Bu yazının hazırlanmasından birkaç gün sonra 8 AB ülkesi (İngiltere, İtalya, Portekiz, İspanya, Danimarka, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti) Amerikan emperyalizminin yanında yer aldığını açıkladı.

30 Ocak 2003 Perşembe

DÜNYA SOSYAL FORUMU ALTERNATİF Mİ?

Bu seferki Dünya Sosyal Forumu’nda (DSF), dört veya beş ana başlık altında toplayabileceğimiz 30 kadar konu ele alındı: Demokratik gelişme; ilkeler ve değerler, insan hakları ve çeşitlilik ve eşitlik; siyasi iktidar, sivil toplum ve demokrasi; demokratik dünya düzeni, militarizme karşı mücadele ve barışın teşviki.

23-28 Ocak arasında gerçekleştirilen bu DSF’na kimler katıldı? (Daha doğrusu kim katılmadı ki!) Soruna sınıfsal açıdan baktığımızda bu foruma katılmayan hiçbir sınıf yoktu: Büyüğü, ortancılı ve küçüğüyle bir bütün olarak burjuvazi oradaydı. Emekçiler ve işçi sınıfı da oradaydı. Şöyle de diyebiliriz: Açılışına katılan 100 binlik kitle, köylü örgütlerini, gençlik örgütlerini, sendikaları, reformist partileri, kiliseyi; dini grupları, barış hareketini, savaş karşıtı hareketi, feministleri, homoseksüelleri, kendini satan kadınlar hareketini, değişik hükümet dışı örgütlenmeleri temsil ediyorlardı. Yani bu forumda, dünyalı adına hemen herkes; her siyasi akım oradaydı.

Bu foruma 121 ülkeden ve toplam 4962 örgütten 29704 delege katıldı. Ve Davos’a (Dünya Ekonomik Forumu) alternatif olarak aynı zaman dilimi içinde gerçekleştirildi

DSF, bütün dünyada kurulan bölgesel ve konulara göre sosyal forumların çatı örgütü durumunda (Avrupa, Asya, Afrika, Pan-Amazon, Filistin Sosyal Forumları).

DSF, Haziran 2001’deki ilk DSF tarafından kararlaştırılan „İlkeler Şartı“nı esas almaktadır: Buna göre DSF, bütün bölgesel ve konuya göre forumları birleştirerek neoliberalizme, paranın hâkimiyetine, her biçimde emperyalizme karşı ve insan ve vatandaş hakları, çevre temizliği, demokratik ve sosyal adalet, halkların eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı için mücadele etmeyi esas alır. Örgütleyicilerinin açıklamasına göre bu türden sosyal forumlar, dünya çapında bütün örgütlere, gruplara, inisyatiflere, partilere vs. açıktır ve tartışmak, siyasi analizler yapmak, görüş teatisinde bulunmak için bir kürsü görevi görmektedir. Bu anlamda sosyal forumların kendileri siyasi tavır belirlemiyorlar, ama başkalarının siyasi tavır belirlemeleri için olanak sağlıyorlar. Bu forumlara parti ve askeri örgütlenmelerin temsilcileri çaeğrılmıyor. Buna rağmen, parti temsilcilerinin çağrıldıkları ve konuştukları da bir gerçektir.

DSF’unun anlamı nedir? Kime hizmet ediyor veya ele alınan sorunlara hangi sınıfsal açıdan bakıyor? Veya DSF, belirtilen sorunların çözümünde bir araç mıdır? Irak’a karşı emperyalist savaşın ve neoliberalizme karşı mücadelenin ön plana çıkarıldığı bu forum veya genel olarak DSF, bir alternatif midir? Bir stratejiye ihtiyacı var mıdır veya bir strateji oluşturmak için gerekli siyasal ve sınıfsal özelliği var mıdır?
Şüphesiz, soruna hangi açıdan bakarsak bakalım, bu forumda da sermayenin uluslararasılaşmasına; burjuva kavramla ifade edecek olursak “küreselleşmeye” alternatif olmak esas alındı.

DSF’nun temel özelliği, kapitalist sistemin eleştiriyle düzeltilmesine yardımcı olmaktır. Bu forumun bileşenlerinin ezici çoğunluğu veya onun politik yönlenmesini belirleyen güçler, burjuva düzenin, kapitalist üretim biçiminin reformist savunucularıdır. DSF açısından bugünkü kapitalizm/emperyalizm vahşidir, insan haklarını, başka ulusların kendi kaderini tayin hakkını dikkate almıyor, azami kar için talan ediyor, başka ülkeleri işgal ediyor. Bu haliyle kapitalizm işsizliğe neden oluyor vs. vs. DSF, bu kapitalizm/emperyalizm karşısında reforme edilmiş, demokratikleştirilmiş (!) bir kapitalist-emperyalist sistemi alternatif olarak görüyor. Dolayısıyla bu forumun temel sloganı “başka bir dünya olasıdır”, reforme edilmiş kapitalizmi ifade ediyor. “Başka bir dünya olasıdır” kavramı, mülkiyet ve üretim ilişkilerini hiçbir şekilde tartışma konusu yapmıyor. Tam tersine, sosyal forumun bileşenlerinin ezici çoğunluğu, açıktan açığa burjuva mülkiyet ilişkilerini savunuyor. Onlara göre bu mülkiyet ilişkilerine dokunulmayacak, bu mülkiyetten dolayı siyasi iktidarı elinde tutan burjuvazinin hâkim konumuna dokunulmayacak. Peki ne yapılacak? Tekellerin, sermayenin “aşırı” kar hırsı, talancı eğilimleri frenlenecek, kar için, nüfuz alanı için savaşmaya değmez denecek. Ve gerçekten de bu yapılıyor. Savaşa hayır deniyor, ama bu forumun eylemlerine, faaliyetine umutla bakan milyonlarca insana savaşın, talanın, sömürünün gerçek nedeni açıklanmıyor. Dünya çapında milyonlarca insan nezdinde kapitalist/emperyalist sistemin reforme edilebileceği, düzeltilebileceği ve insanların özgürce yaşayabilecekleri bir sistem haline getirilebileceği hayali yayılıyor.

DSF anlayışı, sosyalizme karşı bir anlayıştır. Marksistler de “başka bir dünya olasıdır” diyorlar ve bu olasılığı 1917’de Ekim Devrimiyle gerçekliğe dönüştürdüler. Markistlerin anladığı “başka bir dünya olasıdır” ile bu forumun anladığı “başka bir dünya olasıdır” arasındaki çelişki sınıfsal karakter taşımaktadır, uzlaşmazdır. Birisi mevcut kapitalizm/emperyalizm karşısında reforme edilmiş kapitalizm/emperyalizmi alternatif olarak görüyor, diğeri ise hangi biçimde olursa olsun kapitalist/emperyalist sistemin alternatif olarak sosyalizmi görüyor. Yani soru reformizm mi devri mi anlayışında düğümleniyor.
Dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen bu forum hareketine komünist güçler gerekli ilgiyi göstermiyorlar. Adeta seyrediyoruz, eleştiriyoruz. Yapmamız gereken, bu forumun her eyleminde uluslararası çapta örgütlü olarak hareket etmektir. Şu ülkenin, bu ülkenin komünistleri olarak değil, uluslararası komünist hareket olarak bu türden kendiliğindenci kitlesel hareket içinde yer alarak onu yönlendirmek zorundayız. Bunu yapmadığımız müddetçe de bu türden hareketlerin etkisinde kalan yığınlar, reformizm tarafından şekillendirilirler.