deneme

1 Ekim 2010 Cuma

ULUSLARARASI EKONOMİK VE SİYASAL DURUM ÜZERİNE


ULUSLARARASI EKONOMİK VE SİYASAL DURUM ÜZERİNE

Kapitalist dünya ekonomisinin durumu ve dünya pazarları üzerine rekabetin keskinleşmesi

2007 yılında Amerikan konut piyasasında patlayan spekülasyon krizi, mali sektör (bankalar, başkaca mali kurumlar) üzerinden dünya ekonomisini de etkiledi. 2008'in ilk çeyreğinde başta Çin olmak üzere bazı “gelişmekte olan ülkeler” hariç dünya ekonomisinde fazla üretim krizi patlak verdi. Öncelikle mali sektörü altüst eden, ABD'de bu ülkenin en önemli yatırım bankalarını iflas sürükleyen kriz, sanayi üretiminde şiddetli üretim düşüşüne neden oldu.

Dünya ekonomisi (sanayi üretimi) genel anlamda 2009'un 2. çeyreğinde dibe vurdu ve sonraki süreçte üretim belli bir canlanma sürecine girmesine rağmen kriz aşılamadı. Sanayi üretimindeki kıpırdanma, kriz çevriminin canlanma aşamasına doğru gelişmenin bir ifadesi olabileceği gibi, üretimi durgunluk aşamasında canlanma aşamasına çıkartamayacak kadar zayıf bir üretim artışı da olabilir. Hangi eğilimin üstün geldiğini önümüzdeki süreçte göreceğiz. Diğer bir ifadeyle, fazla üretim krizi devam etmektedir.

Krizi engellemek ve sonra da tahribatını sınırlandırmak için G-7, G-20, AB ülkeleri arasında gerçekleştirilen toplantılarda sonuç alınamadı. Bu krizi yönetme toplantılarının her seferinde toplantı öncesinde krize karşı uluslararası ortak hareket etmenin öneminden bahseden ülkeler, toplantı sonrasında kendi sermayelerini kurtarmak için atacakları adımlardan bahsettiler. Kriz, ülkeler arasındaki çelişkileri ortak hareket edemeyecek derecede keskinleştirdi. Sonuçta başta ABD olmak üzere çok sayıda ülke, ekonomiyi desteklemek için hazırladıkları teşvik paketlerini uygulamaya koydular. Ekonomiyi desteklemek için dünya çapında şimdiye kadar yapılan harcamalar yaklaşık 27 trilyon dolar civarındadır. Bu miktar, dünya üretiminin yaklaşık yarısına denk düşmektedir ve bütçe açığı olarak işçi sınıfı ve emekçi yığınların sırtına yıkılmıştır.

Yapılan bu harcamalar ülkelerin ödemeler dengesini altüst etmiş; büyük açıkların oluşmasına, devlet borçlanmasının akıl almaz boyutlara varmasına neden olmuştur. Ekonomik kriz şimdi kamu borçlarından dolayı bazı ülkeler açısından borçlanma krizi biçiminde devam etmektedir.

Kriz, Türk ekonomisini de etkisi altın aldı. Her ne kadar Başbakan “kriz bizi teğet geçti” demiş olsa da kriz Türkiye'de ekonomiyi teğet geçmedi; 2009'da sanayi üretimi yüzde 9,6 oranında mutlak küçüldü. Türkiye'de kriz, mali sektörde patlak vermedi; ne tek bir banka battı veya ödeme zorluğuyla karşı karşıya kaldı ne kredi, para ve ne de borçlanma sorunu yaşandı. Kriz doğrudan maddi değerlerin üretiminde; sanayide patlak verdi. 
 
Krizin ortaya döktüğü gerçekler derslerle doludur

Yaşanan kriz sürecinde burjuva politik ekonominin iflası bir kez daha açığa çıkmıştır; ekonomik kriz, emperyalist burjuvazinin ekonomik, siyasi, toplumsal ve ideolojik alanlarda sefilliğini sergilemiştir.

Gerek kapitalist üretim biçiminin gelişmesi açısından, gerek kriz teorisi açısından, gerekse de sınıf mücadelesi açısından çıkartılması gereken çok ders vardır. Kapitalizmin kendiliğinden çökeceğini savunanların, işçi sınıfının kendiliğinden ayaklanacağına umut bağlayanların beklentilerinin hayal olduğu açığa çıkmıştır. 
 
Yaşanan kriz, hemen bütün alanlarda neoliberalizmin iflasını beraberinde getirmiştir. Kriz, sermaye ve ulusal aidiyet arasındaki bağı bir kez daha doğrulayarak; sermayenin ulusal aidiyetten koptuğu anlayışının ne denli temelsiz olduğunu göstermiştir. Her bir devletin öncelikle kendi sermayesini kurtarmaya çalışması bunun böyle olduğunu göstermiyor mu?

Kriz sermaye ve üretimin uluslararasılaşma derecesini geriletmiştir; kriz döneminde sermaye “ulusal liman”lara çekilmiştir.

Kriz, dünya ekonomisinin ulusal özellikleri kaybederek bütünleşmediğini; dünya ekonomisinin tek tek ülke ekonomilerinin bütününden oluştuğunu ve sermayeler ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin ne denli keskin olduğunu ve keskinleştiğini de göstermiştir.

Kriz döneminde akıl almaz boyutlarda, özellikle üretim araçları biçiminde sabit sermaye kıyımı gerçekleştirilmiştir.

Kriz dönemlerinde sınıf mücadelesinin mutlaka, otomatik olarak keskinleşeceği, işçi sınıfı ve emekçi yığınların mücadeleye atılacağı anlayışının iradecilik olduğunu da görülmüştür.

Uluslararası siyasal gelişmeleri, emperyalistler arası ilişkileri/çelişkileri ve emperyalizme ve sermayeye karşı mücadeleyi yukarıda çerçevesini çizdiğimiz dünya ve önde gelen emperyalist ülkelerin ekonomik durumu bazında ele almak ve değerlendirmek gerekir.

Dünya, emperyalistlerin kartlarını yeniden karıştırdıkları bir sürece girdi: Emperyalistler arası çelişkilerin derinleştiği ve kapsamlaştığı bu süreçte emperyalist ülkeler arasında yeni düşmanlıklar doğacak, dünya hegemonyası için ölüm kalım savaşına doğru gidilecektir. Kapitalist/emperyalist dünya, çıkarları taktiksel olarak aynı olan güçlere/koalisyonlara bölünecektir. Bu bölünme nasıl somutlaşır, bunu bilmiyoruz, ama dünyayı yeniden paylaşmak veya mevcut paylaşılmışlığı korumak için yeni koalisyonlaşmada ABD, Almanya, Japonya, Çin ve Rusya belirleyici rol oynayacaklardır (Bu ülkelere Hindistan’ı da katabiliriz). 
 
Günümüzde “yegâne süper güç” konumunda olduğu için Avrasya jeopolitikasını detaylandıran ve ona göre de adımlar atan tek ülke ABD’dir. Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti için Avrasya’ya yöneldiğini gören önde gelen emperyalist ülkeler, bu jeopolitik anlayışın gerçeklik olmaması için mücadele ediyorlar. Diğer bir ifadeyle; Avrasya jeopolitikası günümüzde emperyalistler arası çelişkilerin yön ve keskinliğini göstermektedir.

Dünyaya hâkim olmak için Avrasya’ya hâkim olmak, emperyalizmin bütün tarihi boyunca geçerli jeopolitikası olmuştur. Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra emperyalist ülkeler gözlerini yeniden Avrasya’nın merkezi bölgesini oluşturan Orta Asya’nın enerji zenginliğine diktiler. Bugün bu jeopolitikanın gerçekleştirilmesi için başta ABD olmak üzere AB, Rusya ve Çin acımasız bir rekabet içindeler. Önemli olan, bu bölgenin enerji zenginliklerini kontrol etmek, rakipleri bölgeden uzak tutmak ve böylece dünya enerji sorununda dikte edici bir konuma gelmektir. Diğer bir ifadeyle: Kafkaslarda, Hazar Havzasında, Orta Asya'da ABD, Rusya ve Çin arasındaki rekabet derinleşmektedir; bu bölgelerde sürdürülen emperyalistler arası rekabet; bölgenin enerji kaynaklarının paylaşılması, Gürcistan, Ukrayna ve Azerbaycan üzerinde rekabet, dünyanın yeniden paylaşılması ve dünya hâkimiyeti anlamına gelen Avrasya jeopolitikasından ayrı olarak düşünülemez.

Çok rekabet merkezli bir dünyada yaşıyoruz. Başlı başına rekabet merkezleri olarak ABD, AB (özellikle Almanya ve Fransa), Japonya, Rusya ve Çin dünyayı yeniden şekillendirecek stratejileri doğrultusunda adımlar atıyorlar ve bu da emperyalizmin temel çelişkilerini ve emperyalistler arası çelişkileri keskinleştiriyor. 
 
Emperyalist ülkeler arasındaki hegemonya çelişkisi; dünya pazarlarında pay kapma ve mevcut payı büyütme çelişkisi derinleşmiştir. Son birkaç yıl bağlamında bunun böyle olduğunu Irak’a saldırıda, “renkli devrimler”in gerçekleştirilmesinde, İran, Suriye, Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, Venezuela gibi bazı ülkelerin tehdit edilmesinde, Afrika’ya müdahale için yapılan hazırlıklarda görmekteyiz.

Uluslararası tekeller arasındaki çelişkiler de keskinleşmiştir. Çıkarları gerekli kıldığında birleşerek, çıkarları ters düştüğünde birleşmeyi sonlandırarak dünya pazarlarında hâkimiyet için birbirleriyle kıyasıya rekabet ediyorlar. Rekabette güçlü olmak için devletten de destek alıyorlar. Tekelci sermayenin çıkarlarına daha iyi hizmet etmek için yeniden yapılanan emperyalist devlet –güya yok olmaya yüz tutmuş emperyalist ulus-devlet- son birkaç yıllık gelişmenin de gösterdiği gibi kendi tekellerinin çıkarlarını korumak için emperyalist küreselleşme koşullarında neoliberal ilkeleri de ayaklar altına alarak pekâlâ korumacılık yapıyor. Önde gelen emperyalist devletlerin hepsi bunu yapmakta ve böylece uluslararası tekeller arasında rekabetin keskinleşmesinde kendi tekelleri için önemli bir yön verici rol oynuyorlar.

Emperyalist ülkelerde, özellikle de dünya hegemonyası için mücadele etme yeteneği olan, jeopolitika üretebilen emperyalist ülkelerde, örneğin ABD’de, Rusya’da, AB’de, Çin’de, Hindistan’da ekonomiler giderek açıktan veya örtülü olarak askerileştirilmektedir.

Emperyalizm ile bağımlı, yeni sömürge ülkeler arasındaki çelişkiler kapsamlaşıyor ve derinleşiyor; yeni sömürge ülkeler emperyalizm tarafından sadece talan edilmiyorlar, önde gelen emperyalist ülkelerin tehditlerine, işgallerine maruz kalıyorlar. Uluslararası tekelci sermayenin çıkarları için neoliberal dayatmaları uygulamaya zorlanıyorlar. Maddi zenginliklerine el konuyor, stratejik konumlarını kullanmak için baskı altına alınıyorlar. Latin Amerika’daki gelişmeler (Venezuela, Ekvator, Bolivya, kısmen Arjantin), Somali, Irak, İran, Afganistan vb. ülkeler bağımlı, yeni sömürge ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin ne denli keskinleşmiş olduğunu göstermektedir.

Son birkaç yılda uluslararası alanda güçlü bir grev dalgasının geliştiğini; kendiliğindenci de olsa işçi hareketinin/eylemlerinin, protestoların ivme kazandığını, bu eylemlerden bazılarının ulusal sınırları aşarak uluslararası ortaklaştığını gördük. Bütün bu gelişmeler tek tek ülkelerde işçi sınıfı, uluslararasılaşmış proletarya ile tekelci sermaye, uluslararası tekeller ve onların korumasını üstlenmiş olan emperyalist devletler arasındaki; sermaye ile emek arasındaki çelişkilerin de kapsamlaştığını ve keskinleştiğini göstermektedir. Neoliberal saldırılara, dayatmalara karşı sadece işçi sınıfının değil, bütün emekçi yığınların; köylülerin, şehir küçük burjuvazisinin yükselen protestoları da keskinleşen bu çelişkiler içinde görülmelidir.

Sermayenin, üretimin ve dolaşımın horizontal uluslararasılaşması kapitalizmin dünyanın en geri bölgelerinde de etkili olmaya başlaması anlamına gelir. Emperyalist küreselleşme bu süreci hızlandırmıştır ve bu nedenle dünyanın en geri ülkelerinde ve bölgelerinde de emek-sermaye çelişkisi veya burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişki toplumsal ilerlemede yön verici olmaya başlamıştır.

Sermaye ve emperyalizme karşı mücadele yükseliyor

Son birkaç yıldan bu yana dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığın hareketinde bir yükselmenin olduğunu görmekteyiz: Sermaye birleşmeleri, devralmalar, özelleştirmeler, rekabet gücünü arttırmak için modern teknoloji kullanımı, kaçınılmaz olarak işçilerin yığın yığın sokağa atılmalarına neden olmuştur. Bunun ötesinde çalışma koşullarının sermaye lehine değiştirilmesi, ücretlerin düşürülmesi; kazanılmış hakların geçersiz kılınması; bütün bunlar fabrika işgalleri, grevler, sokak gösterileri biçimde protesto edilmiştir. Son birkaç yıl içinde Güney Kore’den Arjantin’e, ABD’den Yunanistan’a, Almanya’da Fransa’ya, İspanya’dan Hindistan’a, İtalya’dan Ekvator’a kitlesel işçi eylemlerinin; Fransa, İtalya, İspanya, Yunanistan, Almanya gibi ülkelerde yüz binlerin, milyonların yürüdüğü eylemlerin gerçekleştirildiğini, bu eylemlerin Almanya’da Opel direnişinde olduğu gibi uluslararası bir karakter aldığını da gördük. 
 
Dünyanın hemen hemen her yerinde görülen bu kitlesel işçi eylemleri, sendikaların en zayıf olduğu, sermaye ve burjuva devletle uzlaşmaya en yatkın olduğu bir süreçte gerçekleştirilmiştir. Bu kendiliğindenci eylemler, dönem dönem sendikaları zorlayarak, dönem dönem sendikalara rağmen sürdürülmüştür.

Son birkaç yıldan bu yana emperyalizme karşı direnişin, antiemperyalist mücadelenin yükseliş sürecine girdiğini görmekteyiz: Afgan halkının; Irak halkının emperyalist işgale karşı başarılı direnişi, Nepal devrimi bunun böyle olduğunu göstermektedir. Amerikan emperyalizmi ve müttefikleri, Afganistan ve Irak direnişleri karşısında çaresiz kalmışlardır. 
 
Dünyanın diğer bölgelerinde olduğu gibi Latin Amerika’da da devasa boyutlara varan eşitsizlik, adaletsizlik ve sömürü kol geziyor. Son birkaç yıldan bu yana bu kıtada yaşanan politik hareketlilik; yığınsal mücadele, bu mücadeleler sonucunda hükümetlerin devrilmesi; bütün bunlar, kıtanın belli ülkelerinde devrimci gelişmeyi ifade eden gelişmeler olarak görülmelidir.

Afrika’da emperyalistler arası rekabet: Emperyalist ülkeler ve uluslararası tekeller Afrika’nın zenginliklerini (petrol, gaz, kauçuk, değerli taşlar vs.) talan ediyorlar. Bu talanı emperyalist ülkeler ya doğrudan ya da IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlarını kullanarak gerçekleştiriyorlar. Afrika'nın talanına birkaç yıldan bu yana Çin de katılmıştır ve bu kıtada esas rekabet eden güçler ABD, AB ve Çin'dir.

Ortadoğu halklarının kurtuluşu Ortadoğu halklarının federatif birliğinden geçer: Bölgemizde emperyalizme ve işbirlikçilerine karşı mücadele Amerikan emperyalizmine, Siyonizm’e, Arap ülkelerinde Arap hakim sınıflarına, İran’da molla rejimine ve Türkiye’de de faşist diktatörlüğe karşı mücadelede somutlaşmaktadır. Filistin’in bağımsızlığı, Siyonizm’in ve Amerikan emperyalizminin yenilgisi demektir. Irak’ın bağımsızlığı da Amerikan emperyalizminin yenilgisi demektir. Kürt ulusunun bağımsızlığı her bir parçasında sömürgeciliğin yenilgisi demektir. Bölge halklarının sorunları iç içe geçmiş, bir sorunu diğerinde ayrı olarak ele almak zorlaşmış ve giderek daha da zorlaşmakta ve karmaşıklaşmaktadır. 
 
Militarizm, silahlanma harcamaları ve silah satışları: 11 Eylül saldırılarından sonra “Terörizme karşı uluslararası mücadele”, başta ABD olmak üzere dünya hegemonyasına oynayan emperyalist ülkelerin, NATO’nun yeni güvenlik stratejisi olmuştur. Önde gelen emperyalist ülkeler “uluslararası terörizme karşı mücadele”yi bir biçimde güvenlik stratejilerinin önemli bir parçası yaptılar. “Güvenlik” kaygısından dolayı olsa gerek silahlanma harcamaları için ayrılan fon son 10 yılda yüzde 37 arttı. Dünya çapında toplam askeri harcamalar 2004'te 1 trilyon doları aşarak, Soğuk Savaş dönemindeki harcamalara yaklaştı. Toplam harcamanın yarıya yakınını ABD yaptı.


Ekim 2010