deneme

kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kriz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Kasım 2020 Pazartesi

“ORTAYA KARIŞIK” ÇELİŞKİLER YUMAĞI


ORTAYA KARIŞIK” ÇELİŞKİLER YUMAĞI


Erdoğan nasıl gidecek?

Her zaman olduğu gibi bu sefer de faşist diktatörlükle kavgamızda yapmamız gerekeni yapmaktan bayağı uzak kalsak da rejimi çökerttik, iflas ettirdik, krizler sarmalında boğduk; devlet, rejim krizleri tespitlerini yineledik. Ama hiç birimiz ben özneyim, kahrolası çürümüş, kokuşmuş bu sömürgeci faşist rejimi yıkmak benim tarihsel misyonumdur demedik, diyemedik. Çökerten gücü bu sefer de kendi dışımızda aradık. Dışımızdaki güçler, yapmamız gerekeni yapıyor, biz de neredeyse adeta seyrediyoruz.

18 Mart 2020 Çarşamba

KORONA-VİRÜSÜN DÜNYA EKONOMİSİNE ETKİLERİ


KORONA-VİRÜSÜN DÜNYA EKONOMİSİNE ETKİLERİ


Bir virüs bütünleşmiş, ilave edeyim birbirine kenetlenmiş, uluslararasılaşmış, kendi kendine çökme eşiğine gelmiş dünya ekonomisini bu kapsamda, genişlikte (yaygınlık) ve derinlikte sallayabildiyse, sarstıysa, acaba iki virüs ne yapardı denklemini kurabilirsiniz.
Gerçekten de bir virüs dünya ekonomisini hallaç pamuğu gibi atıyorsa; ulusal ekonomiler, çıkarlar temelinde uluslararasılaşmış dünya ekonomisine rağmen darmadağın ediliyorsa emperyalizm ötesi dünya anlayışının, sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının geriye dönüşü mümkün olmayan süreç olarak görülmesinin de bir anlamı kalmamış demektir. Bu, bu türden teorilerin korona-virüsüne yenildiğini gösterir. Öyleyse bu virüsü “teori” açısından küçümsememek gerekir!

1 Ekim 2018 Pazartesi

MARKS’I KENDİMİZE BENZETMEYE ÇALIŞMAYALIM - MARKS’A BENZEMEYE ÇALIŞALIM!



MARKS’I KENDİMİZE BENZETMEYE ÇALIŞMAYALIM - MARKS’A BENZEMEYE ÇALIŞALIM!

Nasıl bir süreçten geçiyoruz ki, bu garip, evet saçma denebilecek değerlendirmeler yapılabiliyor? Bir cevap bulamadım. Gayet “normal” bir ekonomik kriz sürecindeyiz. Böylesi dönemlerde toplumsal muhalefeti, devrimci özne önderliğinde örgütlemek için acil taleplerin tespit edilmesi, bunların işçi sınıfı ve emekçi yığınlara ulaştırılması, onların bu doğrultuda mücadeleye seferber edilmesi gerekir. Bunu yapanlar var. Ama garip olan, saçma olan, kriz süreci, evet bu ekonomik krizin nedeni konusunda bu krizin yükünü en çok çekenlerin; işçi sınıfı ve emekçilerin yanlış aydınlatılmasıdır. Öyle bir yanlış yapılıyor ki, sonuçta bu iddiada olanlar, dolaylı olarak yıkmak istedikleri bu köhnemiş kapitalist sistemi savunuyor, onu temize çıkartıyor olduklarının farkında değiller.

11 Ağustos 2017 Cuma

DÜNYA VE TÜRKİYE EKONOMİSİNDE GENEL GELİŞME EĞİLİMİ (I)


DÜNYA VE TÜRKİYE EKONOMİSİNDE GENEL GELİŞME EĞİLİMİ (I)

I-DÜNYA EKONOMİSİ

1- Dünya sanayi üretimi
Bu yazıda dünya ekonomisi üzerine ayrıntılı bir analiz yapmayacağız. Mayıs-Temmuz 2015 tarihli makaleden (BİR AYRIK OTU HİKAYESİ! Dünya Ekonomisinde Çevrim (Konjonktür) Seyri) buyana dünya ve ülke grupları bazında ekonomin seyrinde dikkate değer değişimlerin olup olmadığını ele alacağız. Bu nedenle bu yazının “BİR AYRIK OTU HİKAYESİ” yazısıyla birlikte ele alınması doğru olur. (O makalede veriler 2005 = 100 ve bu makalede de 2010 = 100 bazında değerlendirildi). Bu makalede yeni olan, sanayi üretiminin Mayıs 2015-Nisan 2017 arasındaki seyrinde ne türden değişimin olduğudur.

16 Aralık 2016 Cuma

KRİZ Mİ, DEĞİL Mİ?


KRİZ Mİ, DEĞİL Mİ?
PARA PİYASALARINDA HAREKETLENME VE EKONOMİNİN SEYRİ

Doların TL karşısında değer kazanması ekonomistleri de hareketlendirdi. Ekonominin krizde olduğu tespitini yapanlardan, politikayla ekonomiyi birbirine karıştıranlardan; ekonominin seyrini politik kararlarla rayına oturtmak isteyenlerden; kriz patlak verirse Erdoğan kaçınılmaz olarak gider ve ondan kurtuluruz diyenlerden geçilmiyor. Sanki papatya falı bakılıyor! Şüphesiz, doğru değerlendirme yapanlar da yok değil. Bu görüşlere aşağıda ayrıca değineceğiz. Ama önce şu ekonominin seyrine en son veriler ışığında bir bakalım.

4 Ocak 2015 Pazar

2015'E GİRERKEN DÜNYA EKONOMİSİ



2015'E GİRERKEN DÜNYA EKONOMİSİ

Bu yazıda dünya ekonomisiyle ilgili son makalede (Dünya Ekonomisinde Birbirini Etkileyen İki Eğilim Ve Sonuçları (Güçler Dengesinde Değişim Eğilimleri) – Mart 2014) belirtilen eğilimlerin gelişme yönünü ele almakla yetineceğim*.

1 Ekim 2010 Cuma

ULUSLARARASI EKONOMİK VE SİYASAL DURUM ÜZERİNE


ULUSLARARASI EKONOMİK VE SİYASAL DURUM ÜZERİNE

Kapitalist dünya ekonomisinin durumu ve dünya pazarları üzerine rekabetin keskinleşmesi

2007 yılında Amerikan konut piyasasında patlayan spekülasyon krizi, mali sektör (bankalar, başkaca mali kurumlar) üzerinden dünya ekonomisini de etkiledi. 2008'in ilk çeyreğinde başta Çin olmak üzere bazı “gelişmekte olan ülkeler” hariç dünya ekonomisinde fazla üretim krizi patlak verdi. Öncelikle mali sektörü altüst eden, ABD'de bu ülkenin en önemli yatırım bankalarını iflas sürükleyen kriz, sanayi üretiminde şiddetli üretim düşüşüne neden oldu.

16 Eylül 2010 Perşembe

SANAYİ ÜRETİMİNİN NASIL BÜYÜDÜĞÜ ÜZERİNE


Bazen, bu ekonomistler ne işe yarar diye düşündüğüm oluyor. Özellikle gerçeği olduğu gibi söylememe durumu söz konusu olduğunda. Saflar belli: Burjuva medyada yazıp-çizenler, ekonomik veriler kötü çıkınca kahroluyorlar, iyi çıkınca yüzlerinin güldüğü yazılarından anlaşılıyor, ama daha iyi çıkınca da uçuyorlar: Örneğin “İlk çeyrekte Çin’in gerisinde kalan Türkiye gayri safi yurtiçi hasılası (GSYH), bu kez beklentilerin üzerine çıktı ve yüzde 10.3 büyüyerek Asya devini yakaladı” diyerek uçabilirsiniz (15.09.2010 tarihli Milliyet'ten). Güngör Uras'ın kalbi ekonominin seyrine göre ayarlanmış; “Ayşe Hanın Teyze”sine gelişmeleri anlatmak için bayağı uğraşıyor, ama bu arada da ekonominin her kötü gidişinde kahroluyor, iyi gidişinde de seviniyor; bunu okurlarıyla da paylaşıyor. Ayrıca ekonominin seyri profesöre çiklet alın, ekonomi canlansın reklamı yaptırıyor. Bunların sayısı çoğaltılabilir. Yaptıklarını normal karşılamak lazım; nihayetinde nerede durdukları, kimin için yazdıkları belli. Öyle yazmasalar, işten atılırlar. Dolayısıyla nasıl yazıyorlarsa öyle yazmak zorundalar. Bazen de doğru tespitler yapıyorlar. Sol liberal, sosyal demokrat oldukları belli olanların değerlendirmesi muhalif olunduğunu bir daha açıklamanın ötesinde bir anlam taşımıyor. Baz yılı ve ayı şöyle alınırsa sonuç böyle olurmuş, aslında bu söylendiği derecede bir büyüme değilmiş vs. vs. Yani sorumlu kurumlar, bu durumda Tuik (Bu kurumlar, sahibinin sesidirler), büyüme oranlarını abartmak ve küçülme oranlarını önemsizleştirmek için baz yılını ve ayını keyfi olarak tespit ediyorsa, bu teşhir edilmelidir. Bu kurumun baz yılı ve ayı tespiti uluslararası yöntemlerden farklı değildir (OECD de 2005=100 üzerinden hesap yapıyor). Örneğin, Temmuz ayında sanayi üretiminin büyüme oranını abartmak için, sanayi üretiminin daha önceki en düşük olduğu ayı baz olarak alıyorsa ve bu genelleme üzerinden hareket ediyorsa veya sanayi üretiminin dibe vurmuş durumunu saklamak için keyfi bir baz ayı veya yılı seçiyorsa bunların bilimsel olmadığı açıklanır ve herkes kendine göre bir yöntem üzerinden birtakım sonuçlara varır. Baz olarak alınan bir 2005 yılı var; bütün aylar ve yıllar 2005 yılına göre hesaplanmış. O kadar isteniyorsa, isteyen istediği ayı veya yılı baz olarak alır ve bu ay ve yılın verisini=100 yapar ve kendine göre değerler bulur. Ama bu değerler de 2005 değerlerine göre yapıldığı için sonuç değişmeyecektir. Şayet bir kandırma, aldatma varsa, soruna uzun dönem bazında bakıldığında bu çabuk anlaşılır. Verilerle oynamak kısa vadeli çıkarlar için işe yarayabilir. Ama uzun vadede gerçeğin üstü kapatılamaz. İstatistik bir bilimdir ve öyle ele alınmalıdır. Bu, meselenin bir yönü. Sorunun diğer yönü de gerçeği kabullenmede çekilen zorluktur. Herhalde bir biçimde düzene muhalif olmanın beraberinde getirdiği bir “olmazsa almaz”ın ifadesidir bu zorlanma. Gerçeğin ifade edilmesiyle bu ekonomi ne küçülür ne de büyür. Ama insanların neyle karşı karşıya olduklarını öğrenme hakkı vardır. Ekonomistler yaptıkları açıklamalarla sınıf mücadelesinin sorunlarını da dile getirmiş oluyorlar. Onların açıklamalarından siyasal sonuçlar çıkartanlar oluyor. Önümüzdeki dönemde sınıf mücadelesinde şu veya bu olgular önplana çıkacak veya çıkmayacak babında siyasal değerlendirmelerle işçi sınıfına ve emekçi yığınlara hitap ediliyor. Bir ekonomist yaptığı açıklamanın bu yönünü de düşünmek zorundadır. Veriler düşüncemize uymayabilir. Bu durumda nesnel gerçeklik zemini terk ediliyor ve gönül neyi doğru buluyorsa ona göre bir değerlendirme yapılıyor. Bunun sayısız örnekleri vardır; “çöktü, çöküyor, battı, batıyor” edebiyatı böyle bir anlayışın ürünüdür. Şimdi bazı verileri ortaya koyalım.

2001'de ekonomi dibe vurdu; örneğin sanayi üretimi yüzde 8,7 oranında küçüldü. 2001 yılının ilk yarısında burjuva medyada battık psikolojisi hakimdi, ikinci yarısında durum değişmeye başladı. Ne oldu? 2001'de yüzde 8,7 oranında küçülen sanayi üretimi 2002'de yüzde 9,5 oranında büyüdü.

Sol liberallerden devrimcilere kadar uzanan yelpazede yapılan nedir? Küçümsemek! Devleti küçümsemek, ekonomiyi küçümsemek, yerli sermayeyi küçümsemek, her şeyi yabancı sermayeye bağlamak; yerli olan ne varsa küçümsemek. Bir devrimcinin, bir bilim adamının, sol liberal de olsa, demokrat da olsa bir ekonomistin görevi küçümsemek midir? Yoksa nesnel gerçeklik neyse onu görüp ona göre hareket etmek midir, politika oluşturmak mıdır? Küçümsedik de ne oldu? Bundan siyasal bir kazancımız mı oldu? Küçümsediğimiz için daha çok işçi, emekçi mi örgütledik? Küçümsediğimizden dolayı insanlar örgütlenmek için kuyruğa mı girdiler? Bu soruları istiyorsanız abartma ile bağlam içinde de sorabilirsiniz. Peki doğruyu söylemekle bir şey mi kaybederiz? Bir yanımız mı eksilir? Bilimsel olmaktan mı çıkarız? Yoksa düşmanı övmüş mü oluruz? Gerçeği yontmak neye yarar? Örneğin sayın Prof. İzzettin Önder ekonomideki son durumun baz etkisiyle açıklanamayacağını bilmiyor mu? Veya baz etkisinin bir kandırmaca olduğunu ve oldukça kısa vadeli bir kandırma olduğunu bilmiyor mu? Baz etkisinden dolayı ancak ve ancak oranın daha büyük çıkacağını ve bunun da reel büyümeyle bir ilgisinin olmadığını; baz etkisinden dolayı maddi değerlerin üretiminde hiçbir değişmenin olmayacağını; kandırmaca baz etkisi yüzde 15 ve gerçek baz yüzde 10 olsa da sonuçta üretimin bu oranlara göre değişmeyeceğini; neyse o kadar olacağını bilmiyor mu? Örneğin sayın Mustafa Sönmez, günümüzde ekonomide büyümenin mutlaka istihdam oluşturmadığını bilmiyor mu? Veya “büyüme sıcak para girişi ile oluyor” derken dünyayı kasıp kavuran şu kriz sürecinde Türkiye gibi bir ülkeye sıcak paranın girmesinin veya panik içinde çıkmamış olmasının ekonominin dinamikliğiyle bir ilgisinin olup olmadığını bilmiyor mu? Mutlaka biliyordur, ama muhalif olmak küçümsemek anlamına gelir. Yoksa değil mi?

Şimdi kimin ne dediğinden bağımsız olarak ekonominin seyri üzerine son açıklamaları grafikleştirelim.



2005=100 bazında istediğiniz ayı veya yılı baz alabilirsiniz. Varacağınız sonuç yukarıdaki sonuçtur. Bu veriler neyi gösteriyor? Bu ekonomi büyük bir ihtimalle bu yılın sonunda, aynen 2001 sonunda olduğu gibi, krizden çıkacaktır. Krizden çıkmaması için olağanüstü gelişmelerin olması gerekir. Krizden çıkmak için üretimin kriz öncesi ulaştığı en yüksek noktanın aşılması gerekir. Yani Mayıs 2008'deki yüzde 123,4 noktasını aşmak gerekir. Temmuz 2010'daki büyüme oranı yüzde 119,9. Arada çok büyük bir fark yok; sadece 3,5 puanlık bir fark.
Bütün göstergeler bu yönde. İster sıcak parayla, isterse de “soğuk” parayla olsun ekonomide yaşanan canlanma inkar edilemez. M. Sönmez büyümeyi şöyle açıklıyor: Yani bir büyüme var ama sıcak parayla büyüyor; bir büyüme var ama cari açık gibi bir sorun yaratıyor vb. Burjuva ekonominin diyalektiğinde, mantığında olanı anlamadan temel eleştiri konusu yaparsanız zor durumda kalırsınız: Sayın M. Sönmez'in yerinde olsam, 'yani bir büyüme var ama sıcak parayla büyüyor; bir büyüme var ama cari açık gibi bir sorun yaratıyor' diyeceğime şöyle derdim: “Bir büyüme var ama sömürüye dayanıyor”! Kapitalizmde büyümeyi veya küçülmeyi anlatıyorsunuz. Kapitalist ekonomi, kendi çelişkileri içinde baskıya, talana, sömürüye dayanarak büyümüyor mu? Peki bunun yerine ekonominin nasıl büyüdüğünü de belirterek (çok gerekliyse) büyüme gerçekliği açıklansa ve ona göre politika tespit edilse ne olur? Yoksa bundan işçi sınıfı ve emekçi yığınlar zarar mı görürler?

Sonuç itibariyle:
Ekonomik ve siyasi yaşamı bilinçli olarak takip etmeye başladığımdan bu yana bu devlet ve ekonomi hep küçümsendi. Sonuçları belli. Biz küçümsedikçe darbe yapıldı. Derme-çatma ekonomi, montaj sanayi dedikçe, o küçümsenen ekonomi (ve böylece devlet de) dünyanın en güçlü 16. veya 17. ekonomisi oldu. Peki biz nerede duruyoruz?
Bu gerçeği görerek hareket etmek hata mı olur? Yoksa ne olur? Burjuvaziyi övmek mi olur? Yoksa muhalifliğimiz ciddiye mi alınmaz?

İsterseniz Marks'ın, Engels'in, Lenin'in, Stalin'in, Komünist Enternasyonal'in veya Marksist ekonomistlerin, yıkılması için mücadele ettikleri ülke ekonomilerini nasıl ayrıntılı araştırdıklarına, gerçeği olduğu gibi analiz ederek işçi sınıfı ve emekçi yığınları neyle karşı karşıya oldukları üzerine nasıl aydınlattıklarına bir bakın.

7 Mart 2010 Pazar

ÖZEL MÜLKİYET, YOKSULLUK VE ZENGİNLİĞİN KAYNAĞI

Forbes dergisi geçenlerde Türkiye'nin en zenginin 100 kişisinin listesini açıkladı. Bunların toplam serveti 87 milyar dolar. Bu 100 kişinin serveti bir yıl öncesine göre yüzde 55 oranında artmış; yani 31 milyar dolara artarak 56 milyar dolardan 86 milyar dolara çıkmış.

2009'da bu 100 kişinin toplam serveti bir yıl öncesine göre yarı yarıya eriyerek 111 milyar dolardan 56 milyar dolara düşmüş. Anlaşılan o ki krizden dolayı muazzam boyutlarda yoksulaşmışlar! Ama bir sene içinde toplam servetlerini 86 milyar dolara çıkartabilmişler. Herhalde bu sene sonunda 2008'deki 111 milyar dolar sınırını aşarlar.

Krizde işsizlerin sayısı artarken dolar milyarderlerinin sayısı azalmış; 36'dan 13'e düşmüş. Sabancı ve Koç soyadını taşıyan milyarder kalmamış. Ama bu seneki en zengin 100 kişi arasında Koç soyadını taşıyan 3, Sabancı soyadını taşıyan 2 kişi var; ekonomik kriz ortalığı kasıp kavururken; yüz binlerce işçi sokağa atılırken bunlar bir sene içinde yeniden milyarder olmuşlar.

Her kapitalist ülkede ülkenin zenginliklerini elinde toplamış, “kaymağı” yiyen birkaç aile vardır. Sabancı ve Koç da Türkiye'nin bu türden ailelerinin başında gelir. Sabancı ailesinden 13 kişinin toplam varlığı 10,3 ve Koç ailesinden de 8 kişinin toplam varlığı 7,1 milyar dolarmış.
Yaşanmakta olan krize rağmen Türkiye'nin en zengin 25 ailesinin varlığı neredeyse 2 kat artmış. Bu 25 aile Türkiye'de 60 milyar dolarlık bir serveti yönlendiriyor.
Listede yer alan ilk 10 kişinin toplam varlığı 6,5 milyar dolar artarak 22 milyar dolara çıkmış. İlk 50 kişinin toplam serveti de geçen yıl 40,7 milyar dolardan bu yıl 60 milyar dolara çıkmış.

Bu veriler ekonomik krizin nimetlerinin de olduğunu ve bundan ancak ve ancak sermaye sahiplerinin yararlandıklarını göstermektedir.

Sadece kişilerin, ailelerin değil bankaların da karı artmış. Sadece 10 büyük bankanın 2009 yılındaki karı yaklaşık 18 milyar lira. Ziraat Bankası'nın açıklamasına göre bu bankanın karı 2009 yılında brüt 4,4, net 3,55 milyar liraya çıkmış.
Bankanın Genel Müdürü Çağlar, bu karın 'yüzyılın kârı' olarak tanımlıyor.

Madalyonun bir yüzü böyledir. Diğer yüzü ise tamamen farklıdır. Madalyonun diğer yüzünü işçi sınıfı ve emekçiler; milyonlarla ifade edilen işsizler, yoksullar, açlıkla boğuşanlar oluşturmaktadır. Bir tarafta servet artarken diğer tarafta yoksulluk artıyor. Burjuvazinin servet dediği sermaye birikimi karşı kutupta kaçınılmaz olarak yoksulluk ve sefaletin yaygınlaşmasına ve derinleşmesine neden olmaktadır. Kapitalizm böyle bir sistemdir; bir kutupta zenginliği, sermayeyi, diğer kutupta da yoksulluğu üretir.

Türkiye'de yoksulluğun boyutlarını artık burjuva basın da gizleyemiyor; her ne kadar gerçek durum yansıtılmasa da temel bir sorun dilendiriliyor.
2005 verilerine göre Türkiye'de yoksul sayısı 15 milyon; yani nüfusun 20'si yoksul. Yaşanmakta olan krizden dolayı bu sayının artmış olması gerekir. İşsizlik oranı 2008'de yüzde 11'den 2009'da yüzde 14'e çıktı. Bu sadece bilinendir. Gerçek işsiz sayısı ve yoksul sayısı basına yansıyanın çok çok üzerindedir.

Bütün dünyada ve dolayısıyla Türkiye'de de zenginler ile yoksullar arasındaki gelir uçurumu kapanmıyor, tersine açılıyor. Zenginlerle yoksullar arasındaki gelir farkı gelir faklılığı 1900'lerde 1:4'ten 1960'larda 1:30'a, 1990'larda 1:60'a ve şimdilerde de 1:90'a çıkmıştır.

Eşitsizlik, gelir dağılımındaki fark ve bu farkın giderek uçuruma dönüşmüş olması bu sorunun kaynağı hakkında tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Örneğin 1754'de Dijon Akademisi, “İnsanlar arasındaki eşitsizliğin kaynağı nedir? Bu bir yazgı mıdır” sorularını sorar. Bu sorulara cevap verenler arasında Jean Jacques Rousseau'da vardır. Konuya ilişkin çalışmasında (“İnsanlar arasında eşitsizliğin kaynağı”) sosyal ve siyasi eşitsizliğin doğal olmadığını, tanrı tarafından istenen bir şey olmadığını, insanlar arasında doğal eşitsizliğin sonuçları olmadığını; bu eşitsizliğin özel mülkiyetten, bütün zenginliklerin sömürüsünden ve özel el konulmasından kaynaklandığını yazar.
Rousseau döneminden bu güne bir taraftan gelir dağılımı arasındaki farklılaşma uçuruma dönüşürken, diğer taraftan sorunun çözümü için mücadele de sistem mücadelesi; özel mülkiyetin yerine toplumsal mülkiyet mücadelesi gelişmiştir.

Kapitalizm yoksulluğu derinleştirirken, mezar kazıcılarını da çoğaltmıştır. İşçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki mücadele mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi mücadelesinden başka bir mücadele değildir. Yoksulluk, insanlar arasında özel mülkiyetten kaynaklanan ekonomik farklılık ancak bu mücadele ile yok edilebilir.

18 Şubat 2010 Perşembe

BORÇLANMA, KRİZ VE SÖMÜRGECİLİK

Yunanistan ve AB sömürgeciliği:
Yunanistan fiilen iflas etmiş durumda. Sorunun sadece bu ülke ile sınırlı kalmayacağı, başka ülkelerde de borçlanma krizinin patlak vereceği ve dünya çapında yaşanmakta olan fazla üretim krizine bir de uluslararası borçlanma krizinin ekleneceği dünya emperyalist burjuvazisinin korkusu olmuştur. Yunanistan'a mali yardım edilirse, bu yardımı başka ülkelerin de talep edeceği, yardım edilmediği durumda işçi sınıfı ve emekçi yığınların olası sokak mücadelelerinin başka ülkelerde işçi sınıfı ve emekçiler için yol gösterici olacağı uluslararası sermayenin başka bir korkusudur. Bunun ötesinde AB, Yunanistan sorununu kendi sorunu olarak görmekte ve kendisi dışında bir „yardım“ı reddetmekte. Örneğin IMF'nin soruna karışmasını, AB'nin kendi sorununu çözemiyor biçiminde yorumlanacağından çekinmekte. AB'nin başka bir korkusu da Yunanistan borçlanmasının Avro için çok büyük bir tehlike teşkil edeceğidir.

AB-Parlamentosu, Yunanistan üzerinde baskıyı yoğunlaştırmak ve böylece borç sorununu ortadan kaldırmak için harekete geçmekte gecikmedi; AB, çözümü Yunanistan maliyesini kontrol altına almakta gördü. Atina'ya yerleşecek bir „özel temsilci“nin atanmasında bahsedilmektedir; „Özel temsilci“ bir nevi sömürge valisi olarak çalışacaktır.

Bir üye ülkesini kontrol etmek için „özel temsilcilik“ kurumlaşmasına gitmek, AB açısında emsalsiz bir gelişme olacaktır; şimdiye kadar sürekli demokrasiden, üyeler arasındaki eşitlikten bahseden AB, bu kurumlaşmasıyla sömürgeci yüzünü reddedilemez bir biçimde açığa koymuş olacaktır. Peki bu „sömürge valisi“ ne yapacaktır?
1-Yunan hükümetine danışmanlık yapabilir.
2-Tasarruf tedbirleri önerebilir.
3-Harcamaları ve gelirleri ayrıntılı olarak kontrol edebilir.
4-Maliye üzerinden Yunanistan'ın iç ve dış politikasında söz sahibi olabilir.

Böylece Yunanistan, AB'nin Mandası altına giriyor; bir protektoratı oluyor. Görünüşü farklı olsa da fiilen böyle oluyor.
AB Komisyonu, hazırlanan acımasız tasarruf programının uygulanmasını, bütün ayrıntılarını göz önünde tutarak kontrol edecek ve böylece Yunan hükümetinin yeni borçlanmasını iki sene içinde GSYH'nın yüzde 13'ünden yüzde 2'sine düşmesini sağlayacak.

Bunun ne anlama geldiği bilinmiyor değil; bu politikanın temelini Yunan hükümetinin Ocak ayında AB Komisyonuna sunduğu plan oluşturmaktadır. Bu plana göre:
1-Devlet harcamaları yüzde 10 azaltılacak.
2-Kamu sektöründe iş yerleri kapatılacak.
3-Emeklilik yaş sınırı iki sene ileriye çekilecek.
4-Vergiler arttırılacak.
5-Sağlık alanında tasarrufa gidilecek.

AB, bu planı 3 hafta boyunca ayrıntılı olarak inceledi ve uygulamasını üç aylık aralıklarla kontrol edecek. Planda sapma durumunda AB, daha katı yaptırımları gündeme getirecek.

Dışarıya karşı açıklamasında AB, „elimizdeki bütün araçlarla Yunanistan'ı destekliyor ve kontrol ediyoruz“ diyor. Ama açık ki, Yunan parlamentosunun elinden karar verme ve uygulama yetkisi alınıyor; yani seçilmiş Yunan milletvekilleri, devletin harcamaları konusunda özgürce karar veremeyecekler. Yunan halkının sorunları hakkında sadece konuşmuş olacaklar; karar veren AB olacak. Karar verme yetkisi Brüksel'deki AB bürokratlarında olacak. Bu, Yunanistan'ın fiilen AB Mandası, protektoratı olduğu anlamına gelmektedir.
Bu durumu Alman „Süddeutsche Zeitung“ şöyle yorumluyor:
„Cebir yönetimi var olduğu müddetçe Yunan parlamentosu, Avrupalıların gözden geçirmedikleri hiçbir harcama kararı alamaz. Milletvekilleri, hükümet tarafından açıklanan kamu sektöründeki ücret kısıtlamalarına, emeklilikte tasarrufa, vergi ve sosyal sigorta sistemlerindeki reformlara ve devlet harcamalarının yüzde 10 oranında azaltılmasına evet diyecek. Brüksel'den kontrolcüler onlara nefes aldırmayacaklar“.

Yunanistan sorunu, yerel değildir; tamamen bir AB sorunudur. Yunanistan, buz dağının sadece görünen kısmıdır. Sırada Portekiz, İtalya, İspanya, Belçika, İrlanda gibi ülkeler var. Aslında rekor seviyede açıkları olan sadece bu ülkeler de değildir; bütçe açıkları AB'nin Almanya ve Fransa gibi güçlü ülkelerinde de sorundur.

Milyarlarca Avro veya dolarla ifade edilen bu açıklar nasıl oluştu? AB ülkeleri de dahil birçok ülke, bankaların spekülasyon zararlarını karşılamak ve yeniden kar edecek duruma gelmelerini sağlamak için borçlandılar; bu borçlar halkın sırtına yıkıldı. Zararlar devletleştirildi, ama karın özel kalmasına dokunulmadı. Şimdi sıra alınan borçların geri ödenmesine geldi.

Fiilen iflas etmiş haliyle dahi Yunanistan, bankalar için oldukça iştah açıcıdır; borçları için, örneğin Almanya'dan yüzde 3,5 oranında daha fazla faiz ödemek zorundadır. Avrupa Merkez Bankasından neredeyse hiç faiz ödemeden kredi alan bankalar açısında Yunanistan'a borç vermekten daha iyi ticaret olamaz. AB komisyonu bu paraların geri toplanmasını kontrol edecektir.

Henüz uluslararasılaşmış bir borç krizinden; dünya borç krizinden bahsedilemez, ama böyle bir krizin patlak vermesi için çok neden vardır. Önde gelen emperyalist ülkelerin ekonomik güce dayanarak ve ABD ve İngiltere örneğinde olduğu gibi birtakım manipülasyonlarla durumu şimdilik idare ediyor olmaları; borcu yönetmeleri borçlanma alanında da dünya ekonomisinin çıkmaz içinde olduğunu karartmamalıdır. Aslında borç sorunu olan hemen bütün ülkeler, gerçeği; esas borç yükünü gizlemekteler. Borç olarak belirtilen miktar, buz dağının sadece görülen kısmıdır.

Görünen ve gerçek devlet borçları:




Batının sanayileşmiş ülkelerinde kamu borçları II. Dünya Savaşından bu yana devasa boyutlara varmıştır. IMF'nin tahminine göre sanayileşmiş ülkelerin borcunun GSYH'ya oranı yüzde 78'den bu sene içinde yüzde 106'ya ve 2014 senesin de de yüzde 114'e çıkacak. Böylece bu ülkelerin toplam kamu borçları toplam GSYH'larından daha fazla olacak.

Ama bu borçlar sadece bilinen borçlardır. Hükümetler bilanço dışında kalan borçları saklıyorlar; sanki borçların hepsi bilançoda açıklanan kadarmış gibi hareket ediyorlar. Oysa gerçek borçlar, açıklananın birkaç mislidir. Aşağıdaki grafik bu farkı göstermektedir.





ABD, Japonya, Rusya gibi ülkelerle karşılaştırdığımızda AB ülkeleri, örneğin borçları geri ödeme veya mali kararlar konusunda belli bir esnekliğe sahip değiller. Para politikaları konusunda bağımsız hareket edemiyorlar; değerini düşürecekleri veya arttıracakları ulusal paraları yok; uygun görükleri biçimde para miktarını arttırarak enflasyonu teşvik etme olanakları yok. Ancak AB'nin Almanya ve Fransa gibi motor ülkelerinin çıkarları doğrultusunda hareket edebilirler. Dolayısıyla AB'de para politikasını da belirleyen veya belirsizliğe neden olan Alman ve Fransız sermayelerinin çıkarlarıdır.

Borç senetlerinin ulusal para biriminde çıkartılması ve bunların daha ziyade yurt dışında satın alınması, ABD ve İngiltere gibi ülkelerin borçlarını enflasyonla azaltmalarına yaramıştır. Örneğin ABD'nin II. Dünya Savaşından sonra, 1946'da devlet borcu miktarı GSYH'nın yüzde 108,6'sına denk düşüyordu; tam da bu enflasyon politikasıyla 2006'da bu oran yüzde 36'ya düşürülmüştür.

Borçlar arttıkça enflasyonu borç azaltma aracı olarak kullanma eğilimi de güçlenir. Ama GSYH'nın yüzde 90'ına denk düşen bir borç yükünün ekonomik büyümeyi yavaşlattığı da geçmişte birçok ülkede görülmüştür.

Enflasyonu araç olarak kullanıp borçtan kurtulmak kolay bir yol değildir; borç senetlerini satın alanlar, bu politikayı fark edince enflasyon farkı talep edebilirler. Bu durumda sonuç alınmamış olur.
Bir bütün olarak AB'nin borç konusunda enflasyon politikası uygulayabilmesi için bütün üyelerinin, ama özellikle de Almanya ve Fransa'nın bu politikaya evet demesi gerekir; bu durumda Alman ve Fransız sermayeleri enflasyon politikasında; para politikasında aynı çıkarları savunuyorlar demektir. Gerçekleşmesi zor bir olasılık.
Avro ülkelerinin kendi başına bir enflasyon politikası zaten yok. Ortak para biriminden dolayı olamaz da. Örneğin Yunanistan bu politikayı uygulayamaz. Ama Almanya veya Fransa, gerekli görürlerse, ekonomik güce dayanarak böyle bir para politikasının uygulanması için dayatabilirler. Her halükarda Yunanistan'ın iş zor; kamu borç miktarının yüzde 88,1 oranında yurt dışında olması dayatmalara boyun eğeceğinin açık ifadesidir. Yunanistan şimdi, bu borç sorunundan dolayı daha açıktan, daha kapsamlı talan edilecektir.

Borçlanmada gerçek durum:
Batının sanayileşmiş ülkelerinde gerçek borç miktarı resmi olarak açıklananın birkaç mislidir. Bunun böyle olduğunu „Société Générale“in bir analizinde ("Popular Delusions - Government hedonism and the next policy mistake",11 February 2010) görüyoruz.

Gerçek borçlarla resmi açıklanmış borçlar arasında uçurum var. Avrupa'da Polonya borç şampiyonu durumunda; bu ülkenin gerçek kamu borcunun GSYH'ya oranı yüzde 1550'ye varıyor. Yunanistan açısından bu oran yüzde 800.

Almanya'da devlet borçlarının GSYH'ya oranı resmi verilere göre yüzde 60; gerçekte ise yüzde 400. ABD'de ise bu oran yüzde 500'e varıyor.





Bu veriler, çürümüş, ömrünü doldurmuş kapitalizmin bir göstergesi olmanın ötesinde yaşanmakta olan ekonomik krizin yeni bir aşamasına gösterge olabilir. Bu veriler, emperyalist burjuva ideologlarının ve hükümetlerin krizden çıkışlıyor veya çıkıldı doğrultusundaki açıklamalarının ne denli erken bir açıklama olduğunu göstermektedir. Şüphesiz ki, birçok ülkede maddi değerlerin üretiminde belli bir artış olmuştur, ama dünya mali piyasalarındaki son dalgalanmalar, dünya ekonomisinin ne denli kırılgan olduğunu ve söz konusu üretim artışının da sadece, krizin inişli-çıkışlı bir seyir izlediğini göstermektedir.

Kendi sermayesini kurtarma derdine düşen önde gelen kapitalist ülkelerde kurtarma paketleri, konjonktür teşviki için yapılan harcamalar, bu ülkelerin GSYH'nın yüzde 30'una denk düşen bir miktara ulaşmıştır. Bu teşviklerle istenilen sonuç alınamadı, ama başka sonuçlar gözle görülür oldu; kriz, iflas tehlikesi vb. söz konusu olduğunda neoliberalizm ilke falan tanımıyor; pekala korumacılık yapıyor, sermaye devlete, ulusal limanına sığınıyor (uluslararasılaşmış sermayenin ulusal kökeni var diyor!). Böyle olduğu içindir ki, neoliberal ideologların teorilerine inanma gafletini gösteren sözüm ona Marksistler, nihai olarak devleti önemsizleştirmişler, sermayenin uluslararasılaşmasını geriye dönüşümü olmayan bir aşama olarak göstermişlerdir ve aynı sermayenin kendini devletinin kollarına atmasını ve trilyon dolarlarla ifade edilen borçlarını devlete havale etmesini adeta seyretmişlerdir.
Şimdi sıra bu açığın kapatılmasına gelmiştir. Açığın kapatılması için de sosyal harcamaların, ücretlerin kısıtlanması gerekir. Ve burjuvazi; önemsizleşen o devlet, ulusal kökeni olmayan o sermaye, işçi sınıfı ve emekçi yığınlara vahşice saldırmaktadır; işçi sınıfı ve emekçi yığınların görece ve mutlak yoksullaşması her zamankinden daha çıplak görülür olmuştur.

Yunanistan'da borç krizi ve arkasında gelen sosyal haklara saldırı sadece güncel olandır. Uluslararasılaşmış sermayenin hacmi göz önünde tutulursa Yunanistan'ın borcu miktar olarak pek önemli değildir, ama vesile olabileceği gelişmeler oldukça önemlidir.

1 Kasım 2008 Cumartesi

Kriz Dönemleri-Ekonomik Kriz ve Politik Ekonomi

 
Ekonomik kriz, toplumsal yaşamı, ekonominin seyrini şiddetine göre değişerek etkiler. Tekelci işletmeleri, mali kuruluşları, bunun ötesinde devletleri iflasa sürükleyecek derecede ağır bir ekonomik kriz, ekonomide uzun dönem süren tahribatının yanı sıra toplumsal ilişkilerde de uzun dönem sürebilen gelişmelere yol açabilir. Çok sayıda işçinin çalıştığı işletmelerin iflas ederek kapanması, on binlerce, yüz binlerce işçinin işsiz kalması sadece kapanan işletmelerle burada çalışanları ve kapanmadan dolayı işsiz kalanları ilgilendiren bir sorun olarak görülemez. Ekonomik kriz dönemleri, devletin bilinçli olarak korku saldığı; sesinizi çıkartmayın, haktan-hukuktan bahsetmeyin, mevcut olanla yetinin vaazını en çok ve sık verdiği dönemdir. Ekonomik kriz dönemleri, bazen de “hamd olsun”la açılış yapan dönemdir! “Hamdolsun”un bir tarafı haline şükret iken diğer tarafı da fırsat bu fırsattır, yapabildiğin kadar vurgun yaptır.

Ekonomik kriz dönemi hemen herkesin yakındığı bir dönemdir. Milyarderi, milyarlar kazanamadığı için yakınır (Tabii her milyarder değil). Fabrikatörü işler kesat gittiği ve iş gücünü daha yoğun sömüremediği ve ürünlerinin alıcı bulamamasından dolayı stoklandığı için yakınır. İhracatçısı, ihracat olanakları sınırlandığı için yakınır. Tarım kapitalistleri ürünleri alıcı bulamadığı için yakınır. Pazar için üretim yapan köylü de aynı nedenden dolayı yakınır. Kapitalistler, şehirde ve kırda küçük üretici, esnaf borçlarını ödeyemediklerinden ve kredi bulamadıklarından dolayı yakınırlar. Bu süreçte kapitalist, en fazlasıyla biraz “tüy” döken, ama esnaf ve şehirde ve kırda küçük üretici iflas ederek işçi sınıfının saflarına katılırlar.

Ekonomik kriz döneminde ülke ekonomisi küçülür, toplumsal sınıf ve tabakalara dağıtılacak “pasta” küçülür! Hükümetlerin böyle veya başka türden ifade ederek verdikleri mesajı şöyle algılamak gerekir: İşçi sınıfı ve emekçi yığınlar kast edilerek bu dönemlerde sosyal haklarda, ücret sorunundan bahsetmeyin, olanla yetinin, sosyal haklar rafa kaldırılırsa, ücretlerde artış olmazsa sesinizi çıkartmayın, kapitalistlere birtakım kolaylıklar sağlanıyor diye hayıflanmayın. Bunu iş yeri açsınlar, işsizlere iş olanağı sağlasınlar diye yapıyoruz. Yani kriz dönemlerinde de hükümet ve kapitalist ele ele işçinin ve emekçinin elinde kalana da göz dikerler. Hükümet kriz programıyla kapitalistin çıkarlarını koruyan tedbirler almış olur.

Ekonomik kriz dönemleri işçilerin ve emekçilerin dünyasını hem karartır hem de aydınlanmasına bir vesile olur: İşsizlikten dolayı, daha da yoksullaşmaktan dolayı dünyaları kararır. Ama kriz dönemlerinde bıçak kemiğe dayandığı için olsun veya bilinçli olarak işçilerde ve emekçi yığınlarda mücadele isteği gelişir; herkes korkmaz, sinmez, işimi kaybederim korkusuyla sessizliğe gömülmez. Hele bir de gerçekten sınıf sendikacılığı yapan sendikalar ve topluma siyasal perspektif veren yapılar varsa sınıfın ve emekçi yığınların mücadelesi sonucunun ne olacağı bilinmeyen ve saman alevi gibi sönen bir tepki, çıkış olmaktan çıkarak krizin nedenlerine, sisteme yönelen bir mücadele olur.

Ekonomik kriz dönemleri her bakımdan eğitici, öğretici, tecrübe kazandıran bir süreçtir. Krizin ekonomik ve toplumsal sonuçları her sınıf ve sosyal tabaka bakımından farklı biçimlerde de olsa eğiticidir; hiç kimsenin krizden öğrenmeme şansı yoktur. Her sınıf kendine göre, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek için öğrenir.

Ekonomik kriz dönemleri aynı zamanda örgütler; bireysel kurtuluşun olamayacağını, bireysel olarak bir sonuç alınamayacağını ve ancak ve ancak ortak ve örgütlü hareket etmekle sonuç alınabileceğini de gösterir.

Ekonomik kriz dönemlerinde gerçekten öğrenmek gerekir, araştırmak gerekir. Krizin nedeni üzerine, neden kaçınılmaz olduğu üzerine, neden dönemsel olarak patlak verdiği üzerine, neden krizsiz kapitalizmin düşünülemeyeceği üzerine öğrenmek gerekir. Kapitalizmle burjuvazi, kapitalizmle işçi sınıfı, burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki diyalektik bağı öğrenmek gerekir. Örgütsüz güç olunamayacağın, ancak örgütlenmekle sonuç alınabileceğini öğrenmek gerekir. Tabii nasıl örgütlenmek gerektiği üzerine de kafa yormak gerekir.
İsterseniz bu yazıda ne öğrenelim üzerine biraz kafa yoralım veya fikir jimnastiği yapalım.

Ne okumalıyız sorusuna cevap vermeye çalışalım.
Bu dönemlerde şu kitapları okumak isterim:
Kapitalizmde, burjuva bir düzende ana sınıfların; şimdiki durumu ve geçmişi temsil eden ve geleceği temsil eden sınıfları tanımak isterdim. Hangi sınıf hakimdir; ekonomiyi, devleti, orduyu elinde tutuyor ve bütün toplumsal yaşamı kendi çıkarı için yönlendiriyor? Bu sorunun cevabını aramak isterdim. Tabii bir de geleceğin nasıl olacağını, hangi sınıfın geleceği olduğunu; sömürüsüz düzeni, sosyalizmi hangi sınıfın kuracağını da öğrenmek isterdim. Tam da bu konularda kendimi ve yakın çevremi aydınlatmak için Marks ve Engelsin “Komünist Manifesto”sunu okumak isterdim.
Herkesin, ön bilgi olmadan da okuyup anlayabileceği bir kitapçık. Yazarları mı? Emperyalist burjuvazinin, ideologlarının ve bu arada Türk burjuvazisi ve bazı kapitalistlerinin dilinden düşmemeye başladılar. Yani Marks ve Engels artık “in” oldular!
Unutmayalım: İlk okuyacağım kitabın adı: Komünist Manifesto.

Bu düzende sınıfların temel sınıfların misyonunu öğrendikten sonra mutlaka ve mutlaka politik ekonominin; kapitalist ekonominin ne olduğunu öğrenmek isterim. Ne yani nasıl sömürüldüğümüzü, nasıl baskı altında tutulduğumuzu, ekonomik krizlerin neden ve nasıl patlak verdiklerini; krizsiz kapitalizmin neden olamayacağını; yani kapitalist ekonominin nasıl işlediğini mutlaka ve mutlaka öğrenmek isterim. Tabii bu konuda oldukça çok kaynak. Kolay anlaşılır olan ve görünüşte zor olan kaynaklar var. Kolay olanı ve zor olanı göz önünde tutarak politik ekonomi konusunda ne ile başlamak isterdin diye bana sorulsaydı, cevabım şu olurdu: Zor görüneni seçer ve Kapital'le işe başlamak isterdim. Doğru anlaşılması zor, ama imkansız değil. Marks Kapital'in 1. cildine önsözünde Alman işçilerine, burada, İngiliz işçi sınıfının durumu; İngiltere'nin durumu sizin geleceğinizdir der. Ve o, bu yapıtını işçiler okusun diye yazmıştır. Kapital'e başlayınca önce soyutlamanın yokuşunu çıkacaksınız. Aynen İsviçre'deki Matterhorn dağına çıkar gibi. Kitabın üçüncü kısmına kadar tırmanacaksınız ve sonunda soyutlamanın doruk noktasına varmış olacaksınız. Gerisi kolay: Kitabın geriye kalanı, 2. ve 3. kitaplar, soyutlamanın o doruk noktasında bakıldığında “çocuk oyuncağı” gibi gözükür. Düşünün bir kere Matterhorn'a tırmanmışsınız ve aşağıya bakıyorsunuz; her şeyi görüyorsunuz. Bana soran olsa politik ekonomiye zor gözükenle başlardım.
Ama diyorsanız ki, yükseklik korkusunu yenemiyorum, tansiyonum vb. Var, soyutlama bana iyi gelmez! Bunun da kolayı var. O zaman SB. Bilimler Akademisi tarafından yayımlanan ! “Ders Kitabı” 1 ile işe başlayabilirsiniz.
İstersiniz orta bir yol da seçebilirsiniz, tabii “orta yolcu” olmama kaydıyla. Her iki kitabın ortasında bir yerde yer alan Marks'ın “Politik Ekonomiye Katkı”sını okuyabilirsiniz.
Sonuçta, “Ders Kitabı”yla başlarsanız bir giriş yapmış olursunuz.
Kapital ile başlarsanız, kavram, anlama bakımından biraz kafanız kayaya çarpabilir -Eh Matterhorn'a tırmanmak kolay değildir- ama bir daha elinizden bırakmazsınız ve oradaki dünya görüşü de size rahat vermez, haydi mücadeleye der.
İkinci okuyacağım kitabın adı: Kapital olmalı. Veya “Ders Kitab”ı 1 veya “Katkı...” olmalı.

Tabii bu bilgi yükünden sonra yerinizde duramaz hale gelirsiniz. Bir biçimde hareket etmek, öğrenilenlerle mücadeleye atılmak istersiniz. Açık ki bu iş yalnız, tek başına, birey olarak yapılabilecek bir iş değildir. Fabrikada, atölyede, okulda; toplumsal yaşamın her alanında çelişkiler aramaya ve üstüne gitmeye başlarsınız. Ve bu işin de ancak ve ancak örgütlenerek yapılabileceğini görürsünüz. Bu nedenle örgütlenmek ne demek diye diye düşünmeye başlarsınız. Bu konuda da bilgi silahıyla donanmak gerekir. Bana sorsalardı, örgütlenme konusunda ne okumak ve öğrenmek isterdin diye, hemen şu cevabı verirdim: Lenin'den Ne Yapmalı'yı okumak isterim. Birçok defa okumama rağmen her seferinde yeni bir şey öğretebilen bir yapıt diyorlar. Anladığım kadarıyla Lenin, sömürü ve baskı düzenini yıkmak ve yerine sömürüsüz düzeni; sosyalizmi kurmak için işçi sınıfı ve müttefiklerinin nasıl örgütlenmesi gerektiğini anlatıyor bu yapıtında.
Üçüncü kitap Ne Yapmalı olmalı.

Tabii ki emperyalizm ve kriz üzerine de bir şeyler okumalıyım ki, mali sermayenin, spekülatif sermayenin, sermaye birleşmelerinin, borsaların, bankaların ne anlama geldiğini, bankaların neden iflas ettiğini, mali krizin, borsa, banka, kredi krizlerinin, spekülasyon krizlerinin ne anlama geldiğini; ekonomik krizi/fazla üretim krizini, işçilerin neden sokağa atıldıklarını öğreneyim. Bu nedenle bütün bu konularda teorik donanmak için Lenin'in “Emperyalizm...” yapıtının okunması gereklidir diye düşünüyorum. En azından ben bu yapıtı okuyarak emperyalizmi, emperyalist küreselleşmeyi vb. öğrenebileceğimi sanıyorum.
Dördüncü kitap Emperyalizm olmalı.

Kriz dönemleri her bakımdan öğreticidir. Koşullara göre sertliği ve yoğunlu değişse de genel olarak sınıf mücadelesinin keskinleştiği, kapitalizmin çelişkilerinin çıplak gözle görülebilecek, herkes tarafından anlaşılabilecek derecede açığa çıktığı, sınıfsal özdeşlik duygusunun, ruhunun canlandığı ve sokağın daha çok dillendirildiği dönemlerdir. Bu dönemlerde bilgi dağarcığımızı doldurarak ve örgütlü mücadele ederek yaşamak her sömürülenin, baskı altında tutulanın en doğal hakkıdır. Bu doğal hakka sahip çıkmamızın önünde hiçbir engel tanımamalıyız.

8 Temmuz 2003 Salı

HAFTADA 35 SAAT ÇALIŞMA TALEBİ VE İŞSİZLİK


 
Doğu Almanya’da sürdürülen grev, beklenmedik bir biçimde yenilgiyle sonuçlandı. İşçiler greve hazırdılar ve devamından yanaydılar. Ama IG-Metall sendikası başkanı grevin yenilgiyle sonuçlandığını açıkladı. Böyle bir açıklamanın ve grev kırıcılığının esas nedeni henüz tam olarak bilinmiyor. Ama her halükarda hükümetin neoliberal saldırılarına boyun eğildiği, bu anlamda da tekeller-hükümet ve sendika bürokrasisi arasında grevin sonlandırılması, aksi taktirde bütün ülkeye yayılama tehlikesinin olduğu konusunda belli bir uzlaşmaya varıldığı açık.
Haftada 35 saat çalışma, Doğu Almanya metal işletmelerinde başlatılan grevin temel talebiydi.
Bu makalede, birçok ülkede olduğu gibi Almanya’da da hiç gündemden düşmeyen ve işsizliği önlemenin temel yolu olarak gösterilmeye çalışılan bu talebin işsizlikle, daha doğrusu kitlesel kronik işsizlikle ilişkisine bakacağız.

Kapitalizmde işsizliği ortadan kaldırmanın olanağı yoktur. Ama işsizlerin sayısının azaltılmasının koşulları vardır. Ekonomik devreviliğin yükseliş döneminde; konjonktürün iyi olduğu dönemlerde işsizlerin sayısında belli bir azalma olur. Bu dönemlerde yeni iş olanaklarıyla işsizlik bir nebze de olsa emilir. Ama kapitalist ekonomi tarihinin gösterdiği gibi, ekonominin yükseliş döneminde de sürekli bir işsizler ordusu vardır. Kapitalistler, bu sanayi yedek ordusunu, çalışan işçiler ve ücretlerin seyri üzerinde baskı aracı olarak kullanırlar.

İşsizler ordusunun sayısal büyümesi veya küçülmesi, önceleri, kapitalist ekonominin devrevi hareketine bağlı bir gelişmeydi. Ekonomi krizde olduğu zaman işsizlerin sayısı olağanüstü artıyor, ekonomi krizden çıkmaya başladığında ve yükselmeye geçtiğinde de işsizlerin sayısı azalmaya başlıyordu. Böylece ekonominin seyri, sanayi yedek ordusunun hacminin seyrini belirliyordu. Bu durumu şöyle de açıklayabiliriz: Sermaye birikimi, sanayi yedek ordusunu sayısal olarak azaltıyordu (ama eğilim olarak çoğaltıyordu). Çünkü sermaye birikimi, yatırım demektir ve yatırım da yeni iş yerlerinin açılması ve bir kısım işsizin iş bulması anlamına gelmektedir. Ama bu, aynı zamanda, sermayenin organik bileşiminin yükselmesi (değişmeyen sermayenin değişken sermayeye oranla görece artması) ve işsizlik demektir.

Bu gelişmenin; sermaye birikimi-işsizli, kriz-işsizlik, ekonominin yükselmesi-işsizlik arasındaki ilişkinin en klasik gerçekleşmesini kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden emperyalizmin I. Dünya Savaşına kadar olan döneminde görüyoruz.

Teknolojinin kazanımlarının daha yoğun olarak üretimde kullanılması; otomasyon, rasyonelleştirme, işletme sistemlerinde verim arttırıcı tedbirler, sonuç itibariyle ekonominin yükseliş döneminde de işsizlerin sayısında artışı beraberinde getirdi ve işsizler ordusunun sayısal azalması veya çoğalması, ekonomik devrevilikten bağımsızlaşmaya başladı. Sermaye birikiminin gerçekten görece fazla nüfusa; işsizlerin sayısının artmasına neden olduğu, ifadesini kitlesel kronik işsizlikte buldu.

Geçen yüzyılın 20’li yıllarında gündeme gelen ve ‘70’li yıllarından buyana da kapitalist sistemin bir görüngüsü olan kronik kitlesel işsizlik, önceleri (kapitalizmin serbest rekabetçi döneminden geçen yüzyılın ‘20’li yıllarına kadar olan dönemde) bir eğilimdi. Ama bu eğilim, bugün kapitalist sistemin nesnel bir yasasına dönüşmüştür. Bugünün koşullarında rekabet, teknolojik gelişme, otomasyon, rasyonelleştirme, devasa yatırımları kaçınılmaz kılıyor; Sermaye birikimi, sermayenin organik bileşimini değişmeyen sermaye lehine değiştirerek büyüyor veya sağlanıyor. Yani sermayenin organik bileşiminde değişken sermayenin (işgücü, ücretler) payı, değişmeyen sermayeye (makineler, fabrikalar, hammaddeler vs.) oranla görece küçülüyor. Böylece, önceleri, birikimin görece fazla nüfusa (işsizliğe) neden olma eğilimi, nesnel bir yasaya dönüşüyor. Her birikim, dolayısıyla yatırım, giderek daha çok işçinin işsiz kalmasını beraberinde getiriyor ve böylece işsizlik, kitleselleşiyor ve kitleselleşen işsizlik de kronikleşiyor.

Sermaye birikimi, kaçınılmaz olarak işsizliğe neden oluyor. Belirttiğimiz nedenlerden dolayı yatırımlar, sermayenin organik bileşimini yükseltiyor. Yani değişmeyen sermayenin payı değişken sermayeye göre artıyor. Bu da görece fazla nüfusun (işsizliğin) artması demektir. Bu durumda kapitalistin artı değer elde etme olanağı azalıyor. Çünkü sadece ve sadece işgücü artı değer yaratabilir. Bu süreç son kertede kar oranlarını düşürüyor. Böylece kapitalistler, tekeller, elde edilmek istenen sonucun tam tersini elde ediyorlar. Rekabet edebilmek, dünya pazarlarında pay kapmak ve iddialı olabilmek için sermayenin organik bileşimini yükselten modern teknoloji bazında devasa yatırımlar yapmak gerekiyor. Böylesi yatırımlar, sürekli daha az işgücü kullanımını beraberinde getiriyor. Sömürünün ve artı değerin kaynağı olarak daha az işgücü kullanımı, kar oranlarının düşmesi ve işsizliğin kitleselleşmesi ve kronikleşmesi anlamına geliyor.

Üretim/mülkiyet ilişkileri değiştirilmeksizin, kapitalist sistem ortadan kaldırılmaksızın bu çelişkiden kurtulmanın, işsizliği ve günümüzde de kitlesel kronik işsizliği ortadan kaldırmanın olanağı yoktur. Bu nedenle kapitalizmin bu gelişme koşullarında, özellikle de emperyalist ülkelerde işsizliğe karşı mücadelede sendikaların haftada 35 saat çalışma talebi, geri seviyede bir reform talebine dönüşüyor. Almanya gibi ülkelerde üretimde verimlilik ve teknolojik gelişme göz önünde tutulursa, haftada 35 saat değil, 25 saat, 30 saat çalışma talep edilmelidir ve bu talep, işsizlik sorununun çözümü olarak algılanacak bir biçimde yansıtılmamalıdır. Almanya’da çalışma saatlerinin kısaltılması için mücadele sonucunda 1983-1995 döneminde bir milyon yeni işyeri ve haftada 35 saatlik çalışma talebinin gerçekleştirilmesi sonucunda da 350 bin yeni işyeri açıldı. Ama aynı dönemde; 1983’ten 1995’e kayıtlı işsiz sayısı 2,5 milyondan 4 milyona çıktı.
Demek ki işsizlik sorunu, kapitalizm koşullarında çözülmez. Sorunun kaynağının/nedeninin ortadan kaldırılması gerekir.



26 Şubat 2001 Pazartesi

“İT DALAŞI”

Cumhurbaşkanı Sezer ile hükümetin başı Ecevit arasındaki “it dalaşı” Türkiye ekonomi tarihinin en derin mali krizinin patlak vermesine vesile oldu. Birkaç gün öncesine kadar ekonomide her şeyin yolunda olduğunu ve programı uygulamakta ısrarlı olduklarını açıklayan Ecevit, mali krizin patlak vermesinden sonra ekonomide sorunların olduğunu ve bunun zaten bir şekilde açığa çıkacağını açıklayarak bir taraftan uygulanan IMF patentli “istikrar programı”nın iflas ettiğini ve diğer taraftan da Sezer ile kendisi arasındaki “it dalaşı”nın buna vesile olduğunu açıklamış oluyordu.
Mali kriz ile ekonomik kriz; fazla üretim krizi, eş anlamlı değildir. Bunlar birbirine karıştırılmamalıdırlar. Mali kriz, para-borsa-kredi alanlarında tıkanmanın sonucu olarak patlak verir ve ömrü oldukça kısadır. Birçok koşula (hükümetin müdahale yeteneğine, sanayi üretimindeki konjonktürel duruma, dünya ekonomisinin durumuna, dış yardımın ve desteğin olup olmadığına vs.) bağlı olarak birkaç gün veya hafta içinde atlatılır. Fazla üretim krizi ise nispeten uzun sürelidir, birkaç sene sürebilir. Fazla üretim krizi devrevidir; belli dönemlerde patlak verir. Reel ekonomi; sanayi üretimi dönüşümünün(durgunluk, inişli-çıkışlı durgunluk, canlanma, yükseliş ve kriz) bir aşamasını, adı üstünde kriz aşamasını ifade eder ve çelişkilerini çözene kadar da etkide bulunur. Fazla üretim krizi, kapitalist ekonominin nesnel yasalarından kaynaklanır. Mali krizlerin; spekülasyon-borsa-para-kredi krizlerinin bir devreviliği, aşamaları ve kapitalist ekonomiden kaynaklanan bir yasallığı yoktur. Bu krizler, bağımsız krizler değildir. Kapitalist ekonomide mali kriz, ya yeni bir fazla üretim krizinin habercisidir, ya da ekonominin her türlü etkilenmeye ve spekülasyona açık olacak derecede hassas dengeler üzerine kurulu ve istikrarsız olduğunun göstergesidir. Türkiye’de olan da, ekonominin IMF patentli “istikrar programı” ile daha da istikrarsız hale getirilmiş olmasıdır. IMF, Türkiye ekonomisini yabancı sermayenin çıkarlarına göre yeniden şekillendirmek için program hazırlamıştır. Öngörülen yapısal değişimin a’dan z’ye hepsi yabancı sermayenin çıkarı içindir. Türkiye'den sürekli istenen, iç pazarın tamamen yabancı sermayeye açılmasıdır. Yani her şey değil, ama yabancı sermayenin önem verdiği işletmeler özelleştirilmelidir, ülkede yabancı sermayenin özgür hareketini engelleyen bütün yasalar ve düzenlemeler ortadan kaldırılmalıdır ve aynı zamanda, enflasyonu sabit kur politikasıyla düşürmek için bütün yük emekçi yığınların sırtına yüklenmelidir. Bu nedenle 65 milyon fedakârlığa çağrıldı. IMF, sürekli ve sürekli, reel üretimin(sanayi üretimi) büyüme oranını düşürün, düşük oranlı büyümeyle yetinin çağrısını yaptı. Böyle bir politika sonuçta sanayi üretiminin gerilemesine, yatırımların yapılmamasına, bazı sanayi işletmelerinin iflasına, işçilerin sokağa atılmalarına, halkın alım gücünün düşmesine, yani iç pazarda talebin daralmasına ve ihracatın gerilemesine neden olmuştur. Gelişmenin böyle olacağı baştan biliniyordu, çünkü “istikrar programı” böyle bir gelişmeyi öngörüyordu. Bu süreç içinde enflasyon belli oranlarda düşürülmüştür.
“Kara Çarşamba”dan sonra aynı hükümet, IMF ile el ele vererek eski programın yerine yeni bir program hazırlayacağını ilan etti. Hazırlık çalışmalarını sürdürmek için IMF ve Dünya Bankası temsilcileri Ankara’da görüşmelere başladılar bile.
Birkaç gün içinde ülkeyi yüzde 40 oranında daha da fukaralaştıran aynı zevat, IMF ve Amerikan emperyalizminin yoğun desteğiyle yeni bir felaket programının hazırlığına koyuldu. Şimdi “sabit kur” politikasına dayalı “istikrar programı”nın yerini “dalgalı kur” politikasına dayalı “istikrar programı” alacak. Böylece TL, gerçek değerini piyasa hareketi içinde bulacak ve Merkez Bankası, para hareketini kontrol etmek için daha yetkili kılınacak. Bu programın da temel amacı enflasyonu düşürmek.
Yeni programın nasıl içeriklendirileceğini ileride göreceğiz. Ama açık olan şu: Nasıl ki iflas eden programın faturası emekçi yığınlara çıkartıldıysa bu programın da faturası işçi sınıfı ve emekçi yığınlara çıkartılacaktır.
Adı konmamış devalüasyonla TL’nin değeri bir-iki gün içinde yüzde 40 düştü.(Piyasa hareketiyle bu oranın küçülmesi için Merkez Bankası devreye sokuldu). Bu demektir ki krizin ilk günü 100 liranın 40 lirası, bugünlerde de belki 20-30 lirası, buhar oldu. Faizler yüzde 7500’e fırladı. Parası-sermayesi olanlar TL’den kaçarak dövize yöneldi. Yabancı sermaye borsadan kaçtı. Ve bilinen düşüş yaşandı. Dışarıdan (IMF ve ABD) gelen destek açıklamaları ve hükümetin gecikmesiz davranışı sonucunda, ağır mali krizlerde görülen panik önlendi. Mali kriz, kontrol altına alındı. Öyle ki borsa, 21 Şubattaki yüzde 18,1 oranındaki kaybını kapatacak duruma geldi.
Şimdi hükümet yeni program için güven tazelemesi yapacak. Nasıl? Burada güven tazelemesinden kastedilen, halkın güvenini almaktır. Birkaç gün sonra 65 milyonun karşısına çıkıp şöyle diyecekler; Sabit kur politikasına dayalı istikrar programının uygulanma koşulu kalmadığı için ondan vazgeçtik. Şimdi dalgalı kur politikasına dayanan istikrar programını uygulayarak enflasyonu düşüreceğiz, memleketin ekonomisini düze çıkartacağız. Bize inanın ve bu programımızı destekleyin! Bunu Türkçeye çevirirsek: özelleştirmeye karşı gelmeyin, ücret artışı talep etmeyin, özelleştirmeden dolayı veya programın uygulanması sonucu olarak işten atılmanıza karşı gelmeyin, sosyal haklardan, taleplerden bahsetmeyin. Kene gibi yapışıp kanınızı emmemize ve istikrar adına yerli ve yabancı sermayeyi semirtmemize alkış tutun vs. vs.
Bir daha güven tazelemek için işin içine bu sefer sendikaları ve başka “sivil toplum kuruluşları”nı da katmaya çalışacaklar. Sarı sendika ağalarıyla oturup konuşacaklar, onların görüşlerini alacaklar ve böylece ihanete, işçi sınıfını, sendika ağaları üzerinden ortak etmeye çalışacaklar. Sendika ağaları da işçileri yeniden kendilerine bağlamak için bu fırsatı değerlendireceklerdir. Hükümetle güya pazarlık yapacaklar ve işçi sınıfının çıkarlarını inatla savundukları havasını uyandıracaklardır. Güven tazeleme derdinde olan ve konumu zayıf olan hükümet, sendika ağalarını susturmak ve işçi sınıfının direncini boğmak için önemsiz tavizler de verebilir. Hükümet ve IMF açısından önemli olan, yeni programın oluşturulmasına ve uygulanmasına karşı işçi sınıfının tepkisini törpülemek, etkisiz hale getirmek ve mümkün olursa yedeklemektir.
Şüphesiz ki yeni program da eski program gibi bir talan programı olacaktır. Dalgalı kur bazında oluşacak yeni programın uygulanması durumunda enflasyon, önce biraz artacak, sonra düşmeye başlayacak. Enflasyon, artsa da düşse de faturası emekçi yığınlara çıkartılacak. Sanılmasın ki sermaye çevresi enflasyonun düşürülmesinden dolayı herhangi bir fatura ödeyecek. Şüphesiz, adı konmamış devalüasyondan dolayı Türkiye ucuzlayacak; üretim maliyeti düşecek ve böylece sanayi üretiminde belli bir canlanma ve ihracatta da belli bir artış olacak. Bir kısım işsiz, iş bulabilecek. Ama bütün bunlar işin tali yönü. Bu tali yönün gerçekleşebilmesi için yeni programın uygulanması gerekir ve daha şimdiden IMF, koşullarını dayatıyor. Bunlar, bilinen koşullar; özelleştirme, yapısal reformlar vs. IMF bu sefer diretiyor: Önem verdiğimiz her işletmeyi, sektörü biran önce özelleştirmeye açın, yabancı sermayenin bir dediğini ikiletmeyin! Türkiye, Güney Kore ve Meksika’da oynanan oyunun içine çekiliyor. Bu ülkelerde, birkaç yıl önceki derin mali ve arkasından patlak veren ekonomik krizden; bu ülke paralarının ve borsa değerlerinin olağanüstü değer kaybından dolayı ucuzlayan işletmeleri satın almak için yabancı sermaye sıraya girip, kuyruk oluşturmuştu. Türk ekonomisi böyle bir sürece itiliyor.