deneme

22 Mart 2022 Salı

OLDU MU YANİ ŞİMDİ BU?

DİKTATÖR DEVRİLİYOR, HA GİTTİ HA GİDİYOR, 

KURTULUYORUZ DERKEN...

TÜRKİYE NEDEN BİRDENBİRE YENİDEN KIYMETLENDİ?


Zahmetsiz iktidar devirmeye alışmışız gibi bir halimiz var. Tam da pandeminin, kur krizinin, yoksulluğun, enflasyonun ortasında çaresiz kalmış bir diktatörü bizzat devirmediysek de koşulların devireceğine, ondan kurtulacağımıza o kadar inanmıştık ki...

Sanki bu savaş patlayacak zaman bulamamış gibi adeta diktatörün devrilmesini engellemek istercesine patlak verdi...

Bu savaş diktatörsüz güne uyanmamızı engelledi...

Gitti gidiyor, devrildi devriliyor modundayken durum birden bire, bir savaş yüzünden tamamen değişti, diktatör olduğundan daha güçlendi. Artık uluslararası arenada aranan, düne kadar selam vermeyenlerin görüşmek için sıraya girdiği bir “lider”, bir “önder” oldu.

Türkiye’nin dönem dönem hatırlanır olmasının temel nedeni dünya jeopolitikasında sahip olduğu stratejik konumdur. Daha önce de aynı nedenden dolayı kıymete bindiği dönemler olmuştu.

Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve revizyonist dünyanın dağıldığı dönemi düşünelim.

Cumhurbaşkanı sıfatıyla T. Özal Orta Asya’da oradaki Türk Cumhuriyetlerini ziyaret ediyor, Türkiye’den bu ülkelere, bu ülkelerden Türkiye’ye gelip giden bakanların, başka yetkililerin, iş adamlarının sayısı artık belli değil...

SB dağıldıktan sonra, beklenenin aksine, Türkiye daha da önem kazanıyor. Şu son iki senedir Türkiye, tarihinde görülmemiş bir diplomasi trafiği yaşıyor. Daha birkaç sene öncesine kadar “adam” yerine konulmayan Türk diplomasisi önem kazanıyor; Cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar ve daha geri seviyedeki askeri-diplomatik zevat geliyor gidiyor.

Açık ki son iki sene içinde Türkiye’nin dünya politikasındaki konumu oldukça değişmiştir. Bu değişim inkar edilemez bir gerçektir. Soru şu: Bu değişmenin maddi koşulları nedir? Türkiye neden önemli olmaya başlamıştır ve Türk burjuvazisini cüretkarlaştıran faktörler nedir?...

Türkiye’den kim ne istiyor?

Önde gelen bütün emperyalist güçlerin Türkiye’den istedikleri şudur: Şimdiye kadar bize yaptığın uşaklığa devam et. Akıllı ve uslu ol, çıkarlarımızı iyi koru, bizi kolla, unutma ki biz varoldukça sen de var olursun! Bu, emperyalist güçlerin ortak talebi. Tabii ki iş, tek tek güçler açısından değişiyor. ABD şunu talep ediyor: Benim sözümden çıkma, Ortadoğu’daki çıkarlarımın gereği sen benim için önemlisin, bu öneminden dolayı sana ilgi duyuyorum. Kafkasya ve hele hele Orta Asya açısından benim için köprü başısın. Bugün güçsüz olduğu için pek sesini çıkartamayan Rusya’nın, nüfuz sahası arayışında Almanya’nın, hatta Fransa’nın bu bölgelerdeki faaliyeti karşısında sen, benim için vazgeçilmez bir kalesin! Almanya ve daha zayıf bir umutla Fransa, “bizi de görmelisin” talebini yükseltiyor ve Türkiye’ye sadece ABD yok, biz de varız diyorlar. Bu gerçeği görmezsen sana uluslararası planda zorluk çıkarırız, örneğin Kürtlerin “dostu” oluruz diyorlar! Yani bize de uşaklıkta kusur etme diyorlar. Rusya ise gelecekte güçleneceğini, mevcut siyasi ve ekonomik krizini atlatacağını düşünerek Türkiye’nin Karadeniz Ekonomik İşbirliği projesindeki şimdiki rolüne ses çıkartmıyor. Bu projenin, gerçekleşmesi durumunda kendi etki alanında bir nüfuz-pazar alanına sahip olacağına inanıyor ve aynı zamanda Türkiye’nin, Kafkasya ve Orta Asya’daki faaliyetinden oldukça rahatsız oluyor. Bu durumu bilen Türk burjuvazisi, sık sık, ‘bizim ilişkilerimiz başka bir devlete karşı değildir’ deme gereğini duyuyor.

Türk işbirlikçi tekelci burjuvazisi ne yapıyor? Tarihinde ilk defa “kabadayı” bir uşak olmaya soyunuyor. İlk kez, cüretkar uşaklığı öğreniyor ve emperyalistler arası çelişkilerden yararlanma bilincine ulaştığını sergiliyor. İşbirliğine... evet, ama bizim de çıkarlarımız olmalıdır! Türk burjuvazisi bu bilince vardığı için, emperyalist güçler, planlarını uygularlarken Türkiye faktörünü göz önünde tutmak zorunda kalıyorlar...

Belli bir düşünceye varmanın, her bilincin, maddi bir temeli vardır. Türk burjuvazisinin sergilediği cüretkar uşaklığın ‘benim de çıkarlarım var’ demesinin de maddi temeli vardır.” (1)

Sonuç itibariyle Türk tekelci burjuvazisi o zamandan bugüne gelişmesiyle dünyaya farklı bakmaya başladığını, karşılıklı ilişki söz konusuysa bunun eşit olması gerektiğini, kendi çıkarlarını savunacağını açıklamanın ötesinde bu doğrultuda adımlar atmış ve “ulusal güvenlik” politikası adı altında emperyalist yayılmacılığı coğrafyasında varoluşun koşulu olarak görmüştür.

O günün ve daha öncesinin yeni sömürge Türkiye’si artık geride kaldı. Bugün karşımızda, kabul edelim veya etmeyelim emperyalist bir Türkiye var ve bu Türkiye uluslararası siyasi, ekonomik ve askeri ilişkilerine bu çerçevede bakıyor.

Ukrayna-Rusya savaşı vesilesiyle, düne kadar sadece diktatör Erdoğan’la, Türkiye’deki yönetim tarzıyla sorunu olanların, Erdoğansız bir Türkiye isteyenlerin uğrak yeri oldu Türkiye. Diktatör, hiçbir şey olmamış gibi mevkidaş olarak her geleni ağırlamakta, Putin’le de sık sık telefonda görüşmekte. Biden’la da görüşebilse keyfi daha da yerinde olacak.

Libya’da ve Doğu Akdeniz’de sıkıntılı dönemi en azından şimdilik geride bıraktı. Özellikle Doğu Akdeniz’de “Mavi Vatan”dan fazla bahsetmeyerek, sondaj ve sismik araştırma gemilerini Antalya Körfezine çekerek, ABD ve AB’nin ayağına basmadan sıkıntılı dönemi şimdilik atlatmayı başardı.

Ne ABD ne de AB ile onca sorundan birisi dahi çözülmedi. Sıralayacak olursak Türkiye’nin, Güney Kafkasya’da, Suriye’de, Doğu Akdenzi’de, Libya’da, şimdilerde Eğe Denizi’nde, Rusya ile ilişkilerde, S-400 meselesinde vs. ABD ile çelişkili durumu devam etmektedir. Türkiye’ye karşı uygulanan ambargo da durumu değiştirmemiştir. Türkiye’nin AB ile ilişkileri de çelişkilidir. Buna Doğu Akdeniz ve Libya birer örnek olarak gösterilebilir.

Rusya ile ilişkilerde her iki taraf yol alabilecekleri konuları ön planda tutuyorlar.

Belki de hiç kimsenin beklemediği bir anda ABD Eastmed Boru Hattı projesinden çekildiğini açıklıyor. Dememiş miydi diktatör, Doğu Akdeniz’de Türkiye’yi dışlayan bir gelişme, bir oluşum olamaz diye? Sanki Biden Erdoğan’a hak vermek için bu projeyi çöpe attı. Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan enerjinin Avrupa’ya ulaşabileceği güzergahın ancak Türkiye olabileceği genel geçerlilik kazandı.

Ortadoğu’da ve Doğu Akdeniz’de diktatörü dışlayan, Türkiye’yi hesaba katmadan kurulan ittifaklar dağılmaya başladı; bu ittifaklarda yer alan BAE, Mısır gibi bazı Arap ülkeleri Türkiye ile ilişkilerini hızla normalleştirmeye başladılar. İsrail Cumhurbaşkanlığı seviyesinde Ankara’da ağırlandı. Herhalde Ortadoğu’nun nasıl şekillendirileceği ve İsrail gazının Avrupa pazarlarına nasıl ulaştırılacağı konuşulmuştur.

Diktatör İsrail, BAE ve Mısır’a şimdiye kadar söylemediğini bırakmamıştı. Tabii karşılıklı. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi kucaklaştılar.

Bu arada Antalya’da 11-13 Mart 2022 arasında “Antalya Diplomasi Forumu” (ADF) düzenlendi. Konusu da “Diplomasiyi Yeniden Kurgulamak”.

Aslında ne ABD ne AB ne NATO ve güçlenmesi durumunda tehlike arz edeceği için ne de Rusya tarafından istenen R. T. Erdoğan Türkiye’sinin böyle bir başarılı forum düzenlemesi, sahip olduğu (aslında olmadığı) prestijin çok ötesindedir. Böyle bir forumun bu boyutlarda/kapsamda örgütleyebilmesinin nedenleri araştırmaya değer. Ne de olsa hep küçümsediğimiz, emperyalizme göbekten bağımlı, hangi biçimde olursa olsun bir sömürge Türkiye söz konusudur.

Faşist ve diktatör olduğundan şüphe etmediğimiz RTE, “Diplomasiyi Yeniden Kurgulamak” için en zor günlerinde dünyanın bir kısmını Antalya’ya getirebiliyor. 20 devlet ve hükümet başkanı, 70'ten fazla bakan, 50'ye yakın uluslararası örgüt temsilcisi olmak üzere toplamda 2 bin 500 katılımcı Antalya yolunu tutuyor ve 200'ü yurt dışından 585 gazeteci takip ediyor.(2)

Sanırsınız ki Birleşmiş Milletler “Diplomasiyi Yeniden Kurgulamak” için Antalya’ya taşınmış. Bunun ötesinde Forum esnasında ve sonrasında, uluslararası örgütlerin yanı sıra, gelenlerin mevkilerinden de anlaşıldığı gibi çok sayıda ülke üst düzeyde temsilci göndermiş.

Ukrayna ve Rusya Dışişleri Bakanlarının Türkiye Dışişleri Bakanı ev sahipliğinde görüşmesi de işin cabası.

Bu türden forumları Çin de düzenliyor. Belki de diktatör Çin’i örnek almıştır. Her halükarda 100’den fazla ülkenin (20 devlet ve hükümet başkanı, 70'ten fazla bakan) temsilcileri bu foruma bilerek ve isteyerek gelmişlerdir.

Bu forum meselesi Erdoğan önderliğinde Türk burjuvazisinin ufkunun Balkanlar, Afrika, Türk cumhuriyetleri, Ortadoğu olduğunu göstermektedir.

Bu savaş vesilesiyle Türkiye’nin taraflı olan tarafsız görünümü en çok ABD/NATO ve AB’yi rahatsız etmektedir. Batı istiyor ki, Türkiye Ukrayna’nın yanında yer alsın, Montrö’yü bir kenara atarak Boğazları ABD/NATO savaş gemilerine açsın; Karadeniz NATO gölü olsun. Bu, Rusya ile savaş demektir.

Diktatör, Batı’nın dediğini yapmadı; Montrö’yü bir kenara atmadı, savaşa katılması için kışkırtmalara gelmedi. Bu durumu da Rusya, Dışişleri Bakanı Lavrov vasıtasıyla “Ukrayna ilgili birtakım görüş ayrılıklarımız var. Ancak Türkiye’nin dengeli tutumu bizim için çok kıymetli. Ankara'nın Montrö Sözleşmesi'nin yerine getirilmesine yönelik sorumlu yaklaşımına değer veriyoruz.” diye değerlendirdi.

Bu savaştan dolayı Rusya’ya uygulanan yaptırımların Türkiye için kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğu açık. Özellikle ekonomi alanında ne türden fırsatların değerlendirileceğini göreceğiz.

Aynı durum Çin için de geçerli. Bir Yol Bir Kuşak projesinin kuzey koridoru çalışmaz halde. Kazakistan-Rusya Ukrayna üzerinden Avrupa’ya ulaşan bu koridorun yükü şimdilerde Hazar Denizi-Azerbaycan-Türkiye üzerinden geçen orta koridora yükleniyor.(3)

ABD, güçlerini Çin’i çevrelemek için Pasifik bölgesine aktarıyor olduğundan Ortadoğu’dan Doğu Akdeniz-Ege Denizi-Karadeniz-Ukrayna-Polonya-Baltık ülkeleri hattını sağlam tutacak müttefikler bulma derdine düştü. Bugünlerde Türkiye’yi yeniden keşfetmesinin nedeni budur.

Ancak, Ukrayna-Rusya savaşının devam etmesi ve yaptırımların da etkisiyle Rusya’nın Libya ve Suriye alanlarına duyduğu ilgi zayıflayabilir veya Türkiye’nin mevcut “tarafsızlık” tavrının devam etmesi için örneğin Suriye’de bazı adımlarına yol açabilir, göz yumabilir. Bu, Rojava için büyük bir tehlike olacaktır. Diktatör Erdoğan’ın bu meseleyi Putin ile mutlaka konuşacağından, fırsatı değerlendirmeye çalışacağından hareket edilmelidir.

Aynı şekilde Libya’da, Güney Kafkasya’da, Orta Asya’da (Türk cumhuriyetleri) Türkiye-Rusya ilişkilerinde/çelişkilerinde belli bir yumuşama olabilir.

Rusya yaptırımları AB’nin Türkiye’yi yeniden keşfetmesine yeni bir vesile oldu. Enerji (doğal gaz) derdine düşen AB, ama öncelikle de Almanya, diktatörün kapısını çaldı. Doğal gaz ve petrol tedarikinde yeni rota arayışı içinde olan AB, anlaşılan o ki, gözünü Azerbaycan, Irak ve Doğu Akdeniz enerjisine dikmiş. Bu bölgelerden enerjinin ancak Türkiye üzerinden temin edilebileceğinin bilincinde olan AB’de Erdoğan nefreti, zoraki olarak Erdoğan sempatisine dönüşüyor. Avrupa’da tüketilen doğal gazın üçte birinin Rusya'dan tedarik edildiğini düşünürsek, zoraki Erdoğan sempatisinin daha epeyi süreceği sonucuna varabiliriz.

En üst seviyeden İsrail, Yunanistan, Almanya ziyaretlerine şimdi Hollanda’da katıldı. Almanya Başbakanı O. Scholz Montrö Boğazlar Anlaşmasına uygun hareket edildiği için diktatöre bolca teşekkür etti. Sonra “enerji işbirliği çok önemli”dirden girerek, "İlişkilerimizdeki büyük potansiyeli daha iyi değerlendirmek istiyoruz"dan çıktı.

Alman emperyalizmi askeri bakımdan olmayan Avrupa güvenliği açısından Türkiye'nin jeopolitik konumunun hem askeri güvenlik hem de alternatif enerji nakil yollarının geçiş hattı üzerinde bulunması bakımından ne denli vazgeçilmez olduğunun bilincinde. Anlaşılan o ki, mevcut durum devam ettiği müddetçe Doğu Akdeniz’de ne Almanya ne Fransa veya bütün olarak AB Türkiye’ye orada ne yapıyorsun diyemeyecek.

ABD veya AB bizzat ikrar etmeselerde diktatör mutlaka ve mutlaka hatırlatacaktır. Aslında zaten her gün söylüyor. Peki, neyi hatırlatacak veya her gün ne söylüyor?

-Türkiye’nin NATO’nun bölgedeki vazgeçilemez en önemli üyesi olduğu hatırlanacak.

-Jeopolitik olarak Montrö Rejimi'nin, Türk Boğazlarının önemi hatırlanacak.

- Türkiye'nin Avrupa enerji tedarik güvenliğinde ne denli bir kilit ülke rolü oynayabileceğini vurgulanacak.

-Daha ziyade Suriye kaynaklı göçmen anlaşmasından dolayı Türkiye’ye kuru teşekkürün, evet minnettarlığın yetmeyeceğini hatırlatacak.

-Doğu Akdeniz’i, Libya’yı hatırlatacak.

Toplamda Türkiye’nin NATO, ABD, AB, yani müttefikleri için ne kadar değerli olduğu yeniden keşfedilmiş olacak.

Bu saatten, bunca tecrübeden sonra diktatör müttefiklerinin bu ikiyüzlülüğünü, bu zokayı yutar mı, orası bilinmez. Bilinen tek şey, diktatör taleplerini sıralayacak, Türkiye’nin artık tedarik merkezi olduğunu, sermayenin bu merkeze yönlendirilmesi gerektiğini vurgulayacak.

-Diktatör Erdoğan, ucube tek adam rejiminin müttefikleri tarafından (ABD ve AB) kabul edilmesini isteyecektir. Bunu başarabilir mi, başaramaz mı onu da göreceğiz.

Diktatör de, müttefikleri de biliyorlar ki, burada söz konusu olan Türkiye’nin stratejik konumudur, bu stratejik konumun dünya jeopolitikasındaki yeridir. Emperyalist müttefiklerin gösterdikleri "itibar", "ikiyüzlülük" bunadır, diktatöre değildir.

Son olarak ABD ve AB’nin Türkiye sevdasının jeopolitik gerçekliğini bir daha gösterelim.

Belalı” Coğrafya


Türkiye coğrafyası veya Misak-ı Milli sınırlarını kapsayan coğrafya, dünya coğrafyasında eşi olmayan bir coğrafyadır. Yerküreyi göz önüne getirelim; kıtaların yer aldığı bir haritaya bakalım veya her bir ülkeye ve kıtalara, bölgelere bakalım. Hiçbir yerde coğrafyamızın sahip olduğu stratejik önemde başka bir kara parçası bulamazsınız. Bu coğrafyayı bu denli önemli yapan, onun önemli olmasını güçlendiren ve bu anlamda coğrafya ile politikanın birleşmesinin sonucu olarak ortaya çıkan, etrafını sarmalayan ülkelerin ve dünya hegemonyası iddiasında olan güçlerin rekabeti veya bu rekabette coğrafyamızın sahip olduğu önemdir.

Açıklayalım:

1-Türkiye coğrafyasını merkez alırsanız doğrudan üç kıtaya (Avrupa, Asya ve Afrika) ulaşabilirsiniz.

2-Türk burjuvazisi, jeopolitika oluşturmasında hakimiyet alanı olarak gördüğü bölgelere doğrudan ulaşabilmektedir (Ortadoğu, Hazar Havzası ve Balkanlar).

3- Türkiye coğrafyası, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiği bölgeler, dünya hegemonyası iddiasında olan emperyalist ülkelerin geliştirdikleri jeopolitik açılım bakımından ateş çemberinin veya Hazar Havzası, Ortadoğu ve Balkanlar'dan oluşan üçgenin ortasında yer almaktadır:

-Balkanlarda AB-Rusya, ABD-Rusya, AB-ABD ve Türkiye arasındaki çelişkiler, her ne kadar bugün uyutuluyorsa da biraz kaşımakla her an patlak verebilir ve keskinleşebilir özellikte olan çelişkilerdir.

-Kafkasya/Hazar Havzasında ABD-Rusya, AB-Rusya, Türkiye-İran arasındaki rekabet sonlanmamıştır. Çeçenistan-Rusya ve Gürcistan-Rusya savaşlarından sonra bu bölgedeki rekabet “barışçıl” yöntemlerle sürdürülmektedir. Bu bölgede emperyalistler arası hesaplaşma sonlanmış olmaktan çok uzaktır.

-Ortadoğu'nun durumu belli; ABD-Rusya, ABD-İran, Türkiye-İran ve diğer bölge ülkeleri arasındaki çıkar çatışmaları vekalet savaşı boyutlarında sürmektedir. Ortadoğu'nun haritası bu çelişkilerin/çatışmaların nasıl sonuçlanacağına bağlı olarak yeniden şekillendirilecektir.

4-Türkiye coğrafyası Türk burjuvazisinin üç kıtaya doğrudan ulaşmasına imkan vermesinin ötesinde Okyanuslara açılmasını da mümkün kılan bir coğrafyadır. Cebelitarık Boğazı üzerinden

Atlantik Okyanusu'na ve Süveyş Kanalı üzerinden de Hint Okyanusu’na açılan bir coğrafya.

5-Ticari ulaşım bakımından:

Türkiye coğrafyası doğuyu batıya (Asya'yı Avrupa'ya) kuzeyi güneye (Rusya'yı Akdeniz'e ve okyanuslara) bağlayan kavşaktır. Burada söz konusu olan, özellikle kara ve deniz yollarıdır (karayolu, demiryolu, deniz ulaşımı ve boru hatları).

6-Dünya çapında enerji (petrol ve doğal gaz) kaynaklarının yüzde 70’i Türkiye coğrafyasının etrafında yer almaktadır. Bu enerjinin çıkarımı ve dünya pazarlarına sevkıyatı üzerine rekabet henüz sonlanmamıştır. Sevkıyat konusunda emperyalistler arası rekabet; Rus emperyalizmini dışlayarak bu enerjiyi dünya pazarlarına ulaştırma çabaları Türkiye'yi önemli kılmaktadır...

7- İşbirliği veya müttefiklik ilişkilerinin olmadığı koşullarda Türkiye coğrafyası Rusya'nın Güneye (Akdeniz yönü) açılması önünde fiziki bir engeldir. Aynı zamanda AB'nin (üyesi olan Almanya ve Fransa gibi emperyalist ülkelerin) Balkanlar üzerinden Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzasına açılması önünde fiziki bir engeldir.

8-Doğu Akdeniz'de bulunan enerji kaynakları üzerine rekabet de Türkiye coğrafyasını önemli kılmaktadır. Kaynakların paylaşılması üzerine rekabetin yanı sıra üretilen enerjinin Avrupa pazarlarına taşınması bakımından Türkiye coğrafyası tartışmasız avantajlara sahiptir.

Bütün bu nedenler Türkiye coğrafyasını benzersiz “belalı” bir coğrafya yapmaktadır. Ne İran ne Yunanistan, bağımsız olsa ne Kürdistan ve ne de Suriye bu özelliklere sahiptir.

Stratejik derinliği olan bu coğrafyada Türk burjuvazisi var olabilmek için AKP iktidarına kadar iki yol izlemiştir.

Birinci yol: Kemalist burjuvazinin iktidar olduğu dönemde devletin, hiçbir ülkeyle bağımlılık ilişkisini beraberinde getiren ekonomik, siyasi ve askeri anlaşma imzalamadığını görüyoruz. (4)

Bu anlaşmalar teker teker incelenirse, bağımlılığı beraberinde getiren maddelerin olmadığı görülür. (5)

İkinci yol: II. Dünya Savaşından sonra dünya koşulları yeniden değişti ve Türkiye, Sovyet “tehdidi”ne karşı varlığını Batı ittifakında yer almakta gördü. Yaklaşık 2000'e kadar devam eden bu süreçte Türk burjuvazisi, dünya politikasında, ekonomisinde ve askeriyesinde Batılı müttefiklerine yaslanarak, onların çıkarlarını savunarak veya onların çıkarlarından farklı düşünmeyerek ayakta kaldı.

Üçüncü yol: AKP'nin iktidara gelmesi ve ekonomik alanda Türk burjuvazisinin kendini güçlü hissetmesi, en azından bölgesel güç olmasının kabul görmesi, sonuç itibariyle Türk burjuvazisinde jeopolitik eğilimlerin gelişmesini beraberinde getirdi...

AKP ile Türkiye-Batı arasındaki siyasi, ekonomik, askeri ilişkiler, eskisi gibi -ikinci yol- dönemindeki gibi yürümemeye başlamıştır. Örneğin üç konuda aynı görüşte olsalar, bir veya iki konuda farklı görüşte oluyorlar ve bunu da açıkça dile getiriyorlar. Bu bir çıkarlar çatışmasıdır. Bu dönemde Türkiye, emperyalizme bağımlılığı, müttefiklik ilişkilerini farklı yorumlamaya başlıyor.

Bu değişimin adını ne koyarsak koyalım; isterseniz buna “yalancı pehlivanlık”, “adamın burnunu sürterler”, “emperyalizm buna asla müsaade etmez”, “bir defa bağımlı sürekli bağımlı” diyelim veya başka tanımlamalar kullanalım. Esas olan şudur: Türk burjuvazisi ve sermayesi II. Dünya Savaşı sonrasında oluşturulan siyasi ve ekonomik kalıplar çerçevesinde salt Batılı emperyalist ülkelerin ve sermayesinin çıkarları doğrultusunda hareket etme anlayışında değil ve söz konusu Türkiye-Batı arasındaki şu veya bu konuda sık sık gündeme gelen anlaşamamazlıklar, çelişkiler, “hır-gür”ler bunun açık bir ifadesidir...

Türkiye üzerine değerlendirmelerde coğrafyanın stratejik özelliği ve Türk burjuvazisinin/ekonomisinin gelişmişlik durumu göz önünde tutulmalıdır. Kapitalizm; rekabet, eşitsiz gelişme koşullarında coğrafyamızın bahsettiğim bu özelliği değişmez. Rekabet eden güçlerin değişmesi de bu coğrafyanın özelliğini yitirmesine neden olmaz.

Emperyalist güçler Türkiye ile ilişkilerin 1950'lerden bu yana süregelen bağımlılık ilişkileri çerçevesinde sürdürülemeyeceğini biliyorlar. Türk burjuvazisi de eskisi gibi her şeye boyun eğmiyor. Bunun Erdoğan'ın çıkışlarıyla, “kükremesi”yle bir ilişkisi yok. Başka birisi de olsa, Türk sermayesinin çıkarlarını savunmak zorunda kalacaktı, aksi taktirde iktidar olamaz. Dolayısıyla sorun olan, ilişkilerin yeni bir düzeyde şekillendirilmesidir...

Kısaca: Türkiye coğrafyasının ve Türk burjuvazisinin bu özellikleri dikkate alınmaksızın emperyalizme bağımlılık, sınıf mücadelesinde düşman tarafının somut analizi havada kalır.” (6)


*

1) İ. Okçuoğlu; Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, 3. kitap. Genişletilmiş 2. baskı, Haziran 2003, s. 363, 366/67.

2)”DEVLET LİDERLERİ VE BAŞBAKANLAR

NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg'in de yer aldığı forumun devlet başkanı ve hükümet başkanı düzeyindeki katılımcıları şöyle:

"KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar, Slovenya Cumhurbaşkanı Edı Rama, Nijer Cumhurbaşkanı Mohamed Bazoum, Kosova Cumhurbaşkanı Vjosa Osmanı Sadrıu, Somali Cumhurbaşkanı Mohamed Abdullahı Mohamed Farmajo, Haiti Cumhurbaşkanı Jovenel Mo'se, Gine-Bıssau Cumhurbaşkanı Umaro Sıssoco Embalo, Karadağ Cumhurbaşkanı Mılo Djukanovıc, Ukrayna eski Cumhurbaşkanı Petro Poroshenko, Kuzey Makedonya Cumhurbaşkanı Stevo Pendarovskı, Kenya Cumhurbaşkanı Uhuru Kenyatta, Afganistan eski Cumhurbaşkanı Hamid Karzai, Kosova Başbakanı Albın Kurtı ve Arnavutluk Başbakanı Borut Pahor."

Forumda yer alan diğer isimler ise şöyle:

"Katar Dışişleri Bakanı Sheikh Mohammed bin Abdulrahman Al-Thani, İtalya Dışişleri Bakanı Luigi Di Maio, Afganistan Dışişleri Bakanı Mohammed Hanıf Atmar, Azerbaycan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Hikmet Hacıyev, Venezuela Cumhurbaşkanı Yardımcısı Delcy Rodriguez, Türk Devletleri Teşkilatı Genel Sekreteri Baghdad Amreyev, Letonya Başbakan Yardımcısı ve Savunma Bakanı Artis, Moldova Gagauz Özerk Yeri Başkanı Irına Vlah, Ukrayna Dışişleri Bakanı Dmitro Kuleba, İran Dışişleri Bakanı Mohammad Javad Zarıf, Irak Dışişleri Bakanı Fuad Hussein, Afganistan Milli Uzlaşı Yüksek Konseyi Başkanı Abdullah Abdullah, ABD Siyasi - Askeri Konulardan Sorumlu Eski Bakan Yardımcısı Mark T. Kımmıtt, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) Genel Sekreteri Helga Maria Schmid, Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) Genel Sekreteri Hadı Soleımanpour, Azerbaycan Dışişleri Bakanı Ceyhun Bayramov, Ermenistan Dışişleri Bakanı Ararat Mirzoyan, İsveç Dışişleri Bakanı Ann Linde, Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Sekreteri Marija Buric, AP Türkiye Raportörü Nacho Sanchez Amor, AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell Almanya eski Dışişleri Bakanı Sıgmar Gabrıel, Filistin Dışişleri Bakanı Riyad Al-Maliki, Kosova Başbakanı Albin Kurti ve Finlandiya Dışişleri Bakanı Pekka Haavısto." (Basından)

3)”Asya ile Avrupa arasında ticaret ve ulaşım üç ana koridordan gerçekleştiriliyor. Rusya’nın içinde bulunduğu “Kuzey Koridoru”, İran üzerinden geçen “Güney Koridoru” ve Türkiye’nin de dâhil olduğu “Orta Koridor”. Ancak Rusya-Ukrayna savaşı nedeniyle Kuzey koridorunda yaşanan güvenlik sorunları nedeniyle hem Çin’de hem de AB’de alternatif güzergah arayışı başladı.

Orta Koridor nedir?

Türkiye’den başlayarak Kafkaslar bölgesine, buradan da Hazar Denizi’ni aşarak Türkmenistan ve Kazakistan’ı takiben Orta Asya ve ÇHC’ye ulaşan Hazar Geçişli Doğu-Batı Orta Koridor (Orta Koridor), tarihi İpek Yolu’nun canlandırılması projesinin en önemli bileşenlerinden birini oluşturuyor. Orta Koridor Türkiye’den başlayarak, demiryolu ve karayolu bağlantılarıyla; sırasıyla Gürcistan, Azerbaycan ve Hazar Denizine, buradan da (Hazar geçişi kullanılarak) Türkmenistan-Özbekistan-Kırgızistan veya Kazakistan güzergâhını takip ederek ÇHC’ye uzanıyor. Bu çerçevede, Bakü/Alat (Azerbaycan), Aktau/Kuryk (Kazakistan) ve Türkmenbaşı (Türkmenistan) limanları Hazar geçişindeki kombine taşımacılık için kullanılıyor. Bir yıl içinde Çin’den Avrupa’ya giden 10 milyon konteynırın %96’sı denizyoluyla, ancak %4’ü Kuzey Koridoru olarak adlandırılan Trans-Sibirya Demiryolu hattı üzerinden sevk edildi. Orta Koridor, Avrupa ile Asya arasında bir ticaret yolu olarak Kuzey Koridoru’na oranla önemli avantajlara sahip. Orta Koridor’un Kuzey Koridoru’na göre avantajları şöyle: Daha hızlı ve daha ekonomik, 2.000 km daha kısa, iklim koşulları bakımından da daha elverişli, deniz yoluna göre ulaşım süresini üçte bir oranında (15 gün) kısaltıyor. Orta Koridor ayrıca, Türkiye liman bağlantıları sayesinde Asya’daki yük trafiğinin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Akdeniz bölgesine ulaşması için de önemli fırsatlar sunuyor” (Basından)

4)Türkiye'nin 1923-1950 arasında imzaladığı bütün siyasi-ticari ve askeri antlaşmaların listesi Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, kitap 2'de (s. 456-478) var. Bu anlaşmalar 1923-1934, 1934-1945 ve 1945-1950 diye dönemlere ayrılmıştır.

1923-1934 arasında Türkiye hiçbir emperyalist ülke ile bağımlılığı beraberinde getiren bir anlaşma imzalamamıştır.

1934-1945 dönemi içinde belirtilen Balkan Paktı (9 Şubat 1934) Türkiye'nin uluslararası alanda emperyalist çıkarlara doğrudan alet oluşunun ilk örneğini gösterir.

1934-1945 dönemindeki antlaşmalar Türkiye'nin giderek emperyalist ülkelere yakınlaştığını gösteren bir geçiş dönemi karakteri arz etmekteler.

1945-1950 arasındaki antlaşmalar ise açıktan bağımlılık ilişkilerini ifade etmekteler.

5)Bkz.: İbrahim Okçuoğlu; Türkiye'de Kapitalizmin Gelişmesi, kitap 2, s. 456-478.

6) IŞİD'e Karşı Savaşın Jeopolitikası - “Belalı” Coğrafya! - http://ibrahimokcuoglu.blogspot.com/2014/12/iside-karsi-savasin-jeopolitikasi.html#more