deneme

DB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2006 Cumartesi

NEOLİBERALİZM VE MİLİTARİZM


NEOLİBERALİZM VE MİLİTARİZM

Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması ve uluslararası örgütlenmesi bazı çevrelerin; dünya cumhuriyetinden bahsedenlerin savundukları gibi çoğulculuğa dayanan demokratik bir dünya düzenine götürmedi. Emperyalist burjuvazinin demagojisi tutmadı. Dünyaya “demokrasi” gelmedi, kardeşlik oluşmadı. Her şey eskisi gibi, ama bu sefer “küreselleşme” adı altında sürdürüldü: Emperyalist küreselleşme, kapitalizmin ne denli asalaklaştığını, tarihsel olarak ömrünü doldurduğunu, çelişkilerinin ne denli keskinleştiğini ve emperyalist güçler arasında rekabetin ne denli derinleştiğini göstermektedir.

1 Mart 2005 Salı

SAVAŞIN İKİNCİ YILINDA ULUSLARARASI DAYANIŞMA


SAVAŞIN İKİNCİ YILINDA ULUSLARARASI DAYANIŞMA

Irak'da direnenler, bütün insanlığa şu çağrıyı yapıyorlardı:
Savaşa ve yaptırımlara karşı dünya çapında bir cephe oluşturmanızı rica ediyoruz. Bilgili ve tecrübeli olanlar tarafından yönlendirilen bir cephe. Reform ve düzen getiren bir cephe. Mevcut yozlaşmış kurumların yerini alacak yeni kurumlar” (14 Aralık 2004 tarihli açıklamadan).

1 Ocak 2004 Perşembe

SOSYAL FORUMLAR


SOSYAL FORUMLAR

Son birkaç seneden beri siyaset literatürüne giren bir kavram. Kimilerinin umut bağladığı, kimilerinin reddettiği, ama bir şekilde ilişkilenilen bir kavram. Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin ve Revizyonist Blokun dağılmasından sonra ve özellikle geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarının ikinci yarısından sonra giderek uluslararasılaşan bir hareket gelişti. “Antiküresel hareket” diye tanımlanan bu uluslararası protesto hareketi içinde belirleyici ağırlığı olan reformist ve pasifistler, 1971’de beri her yıl Davos’ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu’na alternatif bir forum örgütleme düşüncelerini uygulamaya koydular. Fransa Attac’ın doğrudan katılımı ile Dünya Sosyal Forumu (DSF) örgütlendi. Arkasından Avrupa Sosyal Forumu (ASF) gündeme getirildi. DSF, kıtalar, bölgeler ve ülkeler basında örgütlenmekte. ASF ise, ülkeler ve ülkeler içinde yerel oluşumlar bazında örgütlenmekte.

11 Mayıs 2002 Cumartesi

NE PAHASINA!


 
DİE’nin en son açıklamalarına göre sanayi üretimi Mart ayında, bir yıl öncesinin aynı ayına göre yüzde 18,7 oranında artmış. Şubat ayına göre de bu artış yüzde 22 oranında gerçekleşmiş. Bu yılın ilk üç ayındaki büyüme oranı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3,5 oranında.

Son aylarda kapasite kullanımındaki belli artışlar, ihracattaki gelişme, mevcut stokların eritilmiş olması, sonuç itibariyle sanayi üretiminde canlanmanın, en azından canlanmaya doğru bir gelişmenin olacağının işaretlerini veriyorlardı.

Sanayi üretiminde görülen bu büyüme, krizin atlatıldığı anlamına gelir mi? Gelmez. Krizin patlak verdiği dönemden bugüne kadar burjuva politikacılar yaptıkları açıklamalarda hep yanıldılar. Geniş yığınların tepkisini törpülemek ve onları umutlandırmak için krizden “ha çıktık ha çıkıyoruz” oyununu oynadılar. Türkiye’nin jeostratejik öneminden ve özellikle Amerikan emperyalizmi açısından vazgeçilemez bir üs olmasından dolayı pompalanan ve on milyarlarla ifade edilen IMF ve Dünya Bankası kredileriyle mali sektör ve borçlanma çarkı yeniden döndürülme durumuna getirildi. Ama devletin iki yakası bir araya gelmedi. Buna rağmen, yoğun dış destekle, en azından görülebilir bir dönem için borç alma ve ödeme yeteneğine sahip konuma getirildi.

Türkiye, üç krizi aynı anda yaşadı ve dördüncüsüne ramak kaldı: Mali kriz, hükümet krizi bazında siyasi kriz ve fazla üretim krizi. Dördüncüsü de önlenebilen borçlanma krizi. Yoğun dış mali destek, daha doğrusu yoğun borçlanma ile mali kriz aşıldı. Devletin tepesindeki tepişme de geride kaldı. Ama maddi değerlerin üretimindeki; sanayideki kriz atlatılamadı. İlk iki krizin (kapitalist üretimde mali krizin, kapitalizmin makineli üretim aşamasında yasallığı, patlak verme zorunluluğu olmadı için) iradi olarak, alınan tedbirlerle atlatılması mümkün oldu. Ama fazla üretim krizi, istenildiği kadar tedbir alınsın, teşvik edilsin, patlak vermesine neden olan çelişkilerini çözmeden atlatılması imkansızdır. Alınan tedbirlerle krizin seyri, olumlu veya olumsuz etkilenebilir, ama çelişkilerini çözmeden ortadan kaldırılması sağlanamaz.

Son birkaç aydan bu yana görülen kıpırdanmalara bakarsak, sanayi üretiminde yeni bir devreviliğe geçebilmek için yeteri kadar sabit sermaye kıyımı yapıldığını (teknoloji yenilenmesi), stokların eritildiği, ücretlerin daha da baskı altına alınabileceği koşulların oluşturulduğu (krizden dolayı yüz binlerce işçinin sokağa atılması ve işçiler arasında işyeri rekabetinin ücretlerin düşürülmesine neden olma olasılığı) ve üretebilme koşullarının oluşmaya başladığı anlaşılıyor. Bu, sadece bir başlangıç.

Ekonominin konjonktür devreviliği hala kriz aşamasında. Canlanma aşamasına geçişin emareleri çoğalmasına rağmen, hala kriz aşamasında. Ekonominin bir bütün olarak krizden çıkabilmesi için 2001 yılı itibariyle yüzde 9,4 oranındaki mutlak küçülmeyi aşması gerekir.

IMF ve DB’nın dayatmalarını kabul ederek bu borçları alabildiniz.
Neoliberal politikaları kabul etmenin sonucu olarak iç pazarı yabancı sermayeye tamamen açtınız.

Emekçi yığınlardan vergi adı altında topladığınız haraçlarla kurulan devlet işletmelerini ve bu sermayenin kaynağı bakımından ulusal olan maddi varlıkları yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çektiniz.

Amerikan emperyalizminin çıkarlarını, kendi çıkarlarınız gibi kabil ettiniz.
Çürümüş düzeninizi ayakta tutmak için aldığınız tedbirler, Türkiye’yi 70 milyon için zindan olmaktan çıkarmadı.

Toplamı milyonlarla ifade edilen işçinin işsiz kalması ve esnafın iflas etmesi pahasına bugüne geldiniz.
Diz boyu açlığın, sefaletin, demokratik haklardan yoksunluğun, eğitimsizliğin, o yiğit insanların direnerek yaşamdan ayrılmasının baş sorumlusu sizlersiniz.
Krizden “ha çıktık ha çıkacağız” dediğiniz süreçte ülkeyi bu hale getirdiniz.

29 Nisan 2001 Pazar

Derviş’in Şeyhi Bilinmiyor Değil


 
Kara Çarşamba”dan bu yana geçen zamanın gösterdiği nedir sorusuna çok çeşitli açılardan cevaplar verilebilir ve çok şey söylenebilir. Ama bütün bu süre içindeki gelişmeleri yönlendiren, etkileyen ve bu anlamda bağlayıcı öneme haiz olan, Türkiye’nin emperyalizm ile ilişkileridir. Mali krizin patlak vermesinden bu yana iki aydan fazla bir zaman geçti ve bu zaman zarfından, krediye-dövize olan acil ihtiyaç her gün birkaç defa vurgulandı. Piyasaların açılması için acil paranın olmazsa olmaz koşul olduğu sürekli tekrarlandı. Ama adım atılmadı. Adım atmamanın esas nedeni olarak da İMF-Dünya Bankası (DB) ikilisinin dayatması olan ve Derviş’in 14 Nisanda açıkladığı kararların (“ulusal” program) ve yasa tasarılarının hazırlanması ve yasallaştırılması gösterildi. Bu, genel anlamda doğrudur. Emperyalist ülkeler ve mali kuruluşlar, 15 karar, 15 yasa diye direttiler. Bu 15 karar ve 15 yasa tasarılarının önemli bir kısmı, iflas eden “istikrar programı”nda da yer alıyordu. Ama “kara Çarşamba”dan bu güne geçen süre içinde sürekli dillendirilen bir konu, önceki dönemlerde pek öne çıkmamıştı. Dünya emperyalist basınında Türkiye’de yolsuzluk, rüşvet, gelir dağılımındaki olağanüstü farklılık, hortumlama, kamu olanaklarının; genel olarak ulusal maddi değerlerin partiler tarafından siyasi amaçlı kullanılması, verilen kredilerin çarçur edilmesi, çok bilinçli olarak yerinde ve zamanında işlendi. Açık konuşuluyordu; Ne kredi vermek ve ne de kredinin miktarı önemli değil. Önemli olan, siyasi yapılarınıza güvensizliğimizdir. Önemli olan, bu sefer de paralarımızın çarçur edilmesinin, siyasi amaçlı kullanılmasının engellenmesidir.

K. Derviş, bu gerçeği daha, DB tarafından gönderilirken biliyordu. Derviş-İMF/DB koalisyonu Washington’da Amerikan emperyalizminin patronluğunda kurulmuş ve izlenecek yol da saptanmıştı; Türkiye’nin, Amerikan emperyalizminin veya genel olarak emperyalizmin çıkarlarına kusursuz hizmet edebilmesi, borcunu ödeyebilmesi ve yağlı bir talan faktörü olabilmesi için mutlaka ve mutlaka yeniden yapılandırılması gerekir ve yeniden yapılandırmada bağlayıcı olan, siyasi güvensizliğin, rüşvetin, yolsuzluğun, hortumculuğun vb. üzerine gidilmesidir. Tabii bu, mevcut siyasi partiler kapatılsın, yenileri kurulsun biçiminde ifade edilmiyor. Ama mevcut siyasi çürümüşlüğü devam ettiren, besleyen koşulların ortadan kaldırılması biçiminde dile getiriliyor. Ve ne zamanki Türk hükümeti, çıkar yol kalmadığını anladıktan sonra Derviş-İMF/DB koalisyonu dayatmasına evet dediyse, o zamana kadar destek akan para musluklarında bu sefer para akmaya başladı. Her şey medyatik yapıldı; Derviş geldi, konuştu, bakan oldu, program hazırlığı başladı. Sonra bakan olarak ABD’ye gitti. Oradan mesajlar gönderdi, 15 öneri ve 15 yasa tasarısını orada, İMF ve DB ile birlikte hazırladı ve geldi. Bunlar-şunlar olmalı-yapılmalı dedi. Adeta İMF ve DB adına talimatlar verdi. Kabinesinin üyeleri, homurdana homurdana talimatları yerine getirirken Derviş, yeniden ABD’ye gitti ve para musluğunun açıldığını orada açıkladı. Bunlar tesadüf değildir; Emperyalizm, aynı ata (Türk burjuvazisine) yeni semer (Derviş) vuruyor ve salt bu tavrıyla da mevcut siyasi partilere nasıl baktığını açıklamış oluyor.

Bugün kesinleşen veya sözü alınan kredinin miktarı veya bu kredinin verileceği çok önceden biliniyordu. Önemli olan bunu, yeni bir dayatmayı kabul ettirmek için koz olarak kullanmaktı. Öyle de yapıldı.

Para muslukları, siyasi partilere güvenilmediğinin, ama K. Derviş’e güvenildiğinin ve verilen kredilerin, kamu olanaklarının çarçur edilmesinin, arpalık olarak kullanılmasının önüne geçileceğinin tarafların bilincine çıkmasından sonra “birden bire”açıldı. Bu anlamda Derviş, şeyhi Amerikan emperyalizminin ve vekilleri İMF ve DB’nin dediğini yapıyor.

Şimdi ne olacak? Derviş, ihtiyacımız olan kredi miktarını 12-13 milyon dolar diyordu. Daha fazlasını elde etti ve 17-19 milyar dolar civarında bir para gelecek. Bu duyulunca borsa fırladı ve en düşük seviyesi 7 159 puandan (29 Mart) 12 363 puana çıktı. (27 Nisan). Dolar ve faizler de düşme trendi girdi. Borsa sadece 20-27 Nisan arasında yüzde 28 artış gösterdi. Hangi açıdan bakarsak bakalım İMKB, Türk ekonomisinin, mali sektörün kalbidir. Oradaki hareketlilik, seyri yönü, ekonomideki gelişmeler hakkında ipuçları verir. Bu anlamda Türk ekonomisinin barometresi İMKB’dır.

Mali krizin temel nedeni olarak mali sektörü tıkayan; borsayı alt-üst eden, cari döviz açığı ve bu açık kapatılsa da (Kasımda kapatılmıştı) sektör sorunlar ve kamu olanaklarının arpalık olarak kullanılmasıydı. Şimdi para geliyor, sektörde -özellikle bankacılıkta- yeniden yapılanma tedbirleri yasa seviyesinde uygulanmaya konuyor ve kamu olanaklarının arpalık olarak kullanılmasının önünde yine yasal tedbirlere geçiliyor. Bütün bunların uygulanmasını da İMF/DB ikilisi üstleniyor. Bu son şansındır, uygulamazsanız para yok söyleminin iki anlamı vardır: Birincisi, verdiğimiz kredileri çarçur edemezsin ve ikincisi de kredilerin gerektiği gibi kullanılıp kullanılmadığını, programa uygun hareket edilip edilmediğini doğrudan kontrol edeceğiz.

Şimdi ne olacak? Aslında bu sorunun muhatabı “dergin” analizleriyle çığırtkanlık yapan avanak küçük burjuvazidir. Eminiz ki, yeni bir “derin” analizle “yeni”, hiç değişmeyen bir durum tespiti yapıyordur.

Derviş-İMF/DB koalisyonunun Türk siyasetini ve mali sektörünü yönlendirmesi sonucu piyasalara hakim olan “iyimserlik” ve görülen belli canlanma, ne bir dopingdir ve ne de ekonominin düze çıkmasıdır. Her ikisi de değildir; Türk ekonomisinin ve burjuvazinin dopinge tahammülü yoktur ama mevcut “iyimserlik” ve canlanmayı da düze çıkmanın ifadesi olarak görmek, erken bir değerlendirme olur. Ama her halükarda mali kriz koşulları ortadan kalkmıştır. Bu, bu krizin fazla üretim krizini tetiklemesi sonucunda ekonominin, koşullu kabul ettiğimiz bir fazla üretim sürecine girmesi, reel üretime sirayeti ve böylece fazla üretim krizinin bir unsuru olması anlamına gelir. Hem bu anlamda ve hem de yukarıda belirttiğimiz “iyimserlik” havasının spekülasyon olmayıp (paranın miktarı da belirlendiğine göre bu, spekülasyon olamaz)b maddi nedenlerinin olmasından dolayı, artık mali krizden bahsetmenin bir anlamı da kalmamıştır. Bu nedenle mali kriz göstergeleri ve muhtemel “hala” ve gelecekteki sonuçları üzerine siyasi hesap yapmak ve sonuçlar çıkartmak boşunadır. Bu dönem geride kaldı ve mal krizin “hala” ve gelecekteki muhtemel sonuçları, fazla üretim krizinin göstereceği sonuçlar çerçevesinde siyasi olarak değerlendirilmeli ve hitap edilen yığınlar; işçi sınıfı ve emekçiler buna göre harekete geçirilmelidir.

Piyasalardaki canlanmanın da faturası emekçi yığınlara çıkartılacaktır. Derviş-İMF/DB koalisyonu, devletin iki yakasını bir araya getirmek için, kamu harcamalarını kısmanın yanı sıra ve esas olarak, milyonların kemerini daha da sıkma anlayışından vazgeçmiş değil. Bu olamaz zaten. Derviş, “biraz, bir müddet daha sıkıntı çekeceğiz” derken bir niyetini açıklıyordu. Bir kaç ay daha yükselen enflasyonla yaşayacağız, yani paramız pul olmaya devam edecek. Ücretlerimizle oynamaktan, “sıfır artışlı ücret zammından” vazgeçmeyecekler. Böylesi sendika ağaları olduğu müddetçe de bu işi daha kolay yapacaklar.

Cottarelli’nin bir zamanlar; daha önceki “istikrar programı” döneminde reel üretimi kısın talebi, Derviş’inde dilinden hiç düşmüyor. Mali krizin iki aydan fazla sürdürülmesinin nedenlerinden birisi de reel sektörde üretim gerilemesine neden olan faktörleri tetiklemekti. Ulaşılmak istenen amaç şu; reel üretim, sanayi üretimi gerilerse; mutlak düşerce, bu üretime bağlı dış girdi de, yani ithalat da geriler. Ucuzlayan parayla ucuza yapılan üretimin de dış pazarlaması, yani ihracat artar. Bu durumda ithalat, ihracata göre görece azalır ve buna bağlı olarak döviz açığı da daralır. Yani cari işlemler açığı düşer. Kriz dönemlerinde ise bunun gerçekleşmesine neredeyse mutlak gözüyle bakılır. Salt bunu sağlamak için sanayi üretimin gerilemesine olumlu gözle bakılıyor. Bunun işçi sınıf açısından önemi burjuvaziyi ilgilendirmiyor. Reel sektörde kriz, fabrikaların ve işletmelerin kapanması demektir. Sabit sermaye kıyımı demektir. On binlerin, krizin ağırlığına göre, yüz binlerin sokağa atılması, aileleri ile birlikte açlığa ve sefalete itilmesi anlamına gelir. Krizin sosyal sonuçları, hem genel olarak analiz edilmeli ve hem de her bir somut durum bazında; yerelden genelleştirmeye doğru analiz edilerek ajitasyon çalışmasının merkezine konmalıdır. Kriz döneminde ajitasyon ve propagandasında krizi esas almayan, sloganlarıyla bunu ifade etmeyen bir siyasi hareket kendi kendini anlamsızlaştırır.





6 Eylül 2000 Çarşamba

IMF-DENETİMİ


 
Galatasaraylı Cotterelli, ekonomide genel gidişatın iyi olduğunu, ama programda “ince ayar”ın da yapılabileceğini açıkladı. Böylelikle yabancı sermayenin Türk ekonomisine nasıl baktığı ifade edilmiş oluyor: Öngördüğümüz program çerçevesinde kalarak ilerlemenizi olumlu buluyoruz, ama tespit edilen hedeflere daha çok yaklaşmak için bazı düzenlemeler gerekir! Yetkililerle görüşen Cotterelli, görüşlerini şöyle dile getirdi:

Ekonomi açıkça toparlanış içinde. Geçen yıl üretimde yaşanan büyük düşüşten sonra, bu yıl ekonomi toparlanmaya başladı. Yapısal alanlarda da gelişmeler kaydedildi... Cari işlemler dengesi konusu yakın bir şekilde izlenmelidir. Özellikle petrol fiyatlarındaki artış ve ekonominin yeniden canlanmasıyla artan ithalat, cari işlemler dengesini etkileyen unsur oldu. Petrol fiyatları yalnız cari işlemleri değil, enflasyonu da etkiledi. Türkiye ekonomisinde iç talebin canlanması olumludur. Fakat bu canlanmadaki tüketim kısmının yakından izlenmesi gerekir”.

Bu sözlerle, programda öngörülen hedeflere ulaşılamayacağı açıklanıyor. Hedefe ulaşılamayacağı ne kadar gerçekse, ona yakınlaşılıyor olduğu da o derece gerçektir. Mevcut durum böyle; yıl sonu itibariyle enflasyonda yüzde 25 hedefi tutturulamayacak, ama en azından yüzde 30-35’lik bir oranın yakalanması için programın, “ince ayar” yapılarak uygulanmasına devam edilecek.

Büyüsen de suç, küçülsen de suç! İşin içine enflasyon girdiği için Türk ekonomisi, “iki cami arasında kalmış binamaz” durumunda. Geçen yıl “sismik bir kriz” ile yüzde 6,4 oranında “çökertilen” ekonomi, bu yılın ilk altı ayında –toplam sanayi bazında- yüzde 3,5 ve bu yılın ikinci döneminde –geçen yılın aynı dönemine göre- yüzde 3,9 oranında büyüdü. 2000 yılı sonu itibariyle sanayide büyümenin yüzde 6-7 civarında olacağı tahmin ediliyor. Enflasyonla bağlam içinde bunun anlamı nedir? Sanayi üretiminin bir kısmı ihraç ediliyor. Ama önemli bir kısmı iç pazarda tüketiliyor. İç talebin artması esprisi budur. İç talebin artması fiyatların olduğundan daha fazla oynaklaştırır, enflasyonu körükler. Bu durum, enflasyon hedefinden sapmanın bir nedeni olarak gösteriliyor. Ekonomide büyümeyle bağlam içinde enflasyon hedefinden sapmanın ikinci bir nedeni olarak cari işlemler dengesindeki ithalat lehine gelişme gösteriliyor.

Ekonomi yeni bir devreviliğe girdi (ekonomide klasik devrevilik, kriz-canlanma-yükseliş-durgunluk aşamalarından oluşur). Yani genişletilmiş yeniden üretimi, sabit sermayesini yenileyerek gerçekleştirme sürecinde. Bu süreçte bolca üretim ve ara malları –üretim araçları, makineler, hammaddeler vs.- satın alınır, ithal edilir. İthalattaki olağanüstü artışın nedeninin bu olduğunu gören Cottterelli, çaresizlik içinde: Büyümeyin diyemiyor, küçülün de diyemiyor! Demesini de zaten bir anlamı yok. Çünkü sermaye Cotterelli ve IMF’ye göre değil, kendi nesnel yasalarına göre hareket eder. Bunun ötesinde küçülen ekonomide söz konusu program uygulanamaz, ama büyüyen ekonomide de uygulanamıyor.

Radikal tedbirler alınmadığı müddetçe enflasyon düşürme programlarının akıbetinin böyle olacağını IMF de, DB da ve hükümet de pekala biliyorlardı. Enflasyonun esas nedeni iç talebin artması, başka bir deyişle çalışanların ücretlerindeki değişme olamaz. Açığını kapatmak için zam yapmazsın, yaptırmazsın, ama devlet harcamalarını, örneğin silahlanma giderlerini kısarsın. Vurgunu önlersin, vergi adı altında halkın soyulmasıyla toplanan miktarı, çarçur etmezsin, örneğin bu parayla batan 8 bankanın yol açtığı zararları ödemezsin vs. Radikal tedbir alabilmek için radikal görüşlü ve eylemli olmak gerekir. Hükümetin böyle olmakla hiçbir ilişkisi yok. IMF’nin programında da böyle hareket etmenin gereği görülmüyor.

Hükümet devam ettiği müddetçe program sallantıda olmayacak, “ince ayar” yapılacak. Yani çalışanların sırtına yine bir şeyler yüklenecek. Esas kemer sıkma, nihai sonuç alma programı, 2001 yılı bütçesine yansıyacak. Cotterelli, bu alandaki çalışmaları denetledi. O, esasen bunun için geldi. Ön hazırlıkların ne derece ilerleyip ilerlemediğini yerinde izlemek istedi. IMF heyetinin üzerinde durduğu özelleştirme, kamu bankalarının özelleştirilmesi, KET’lerin durumu vb. konular önümüzdeki yılın bütçesine yansıtılacak konulardır. Hep, satın diyorlar. Satın ve ödeyin diyorlar. Satın, kurtulun, satın, enflasyonu düşürün diyorlar!. Kim alacak? Yabancı sermaye veya yabancı sermaye ortaklı yerli sermaye. Satın ve ulusal zenginlik adına hiçbir şeyiniz kalmasın diyorlar. Devleti küçültün diyorlar. “Küreselleşme çağı”nda zaten ulusal devlete gerek kalmayacak diyorlar. Yeni sömürgelere ve emperyalizme bağımlı ülkelere hep bunları öneriyorlar (Uygulanan IMF programının nihai amacı da budur). Ama emperyalist devletler, başkalarına –onların “iyiliği” için önerdiklerinin tam tersini yapıyorlar; silahlanıyorlar, büyüyorlar, ulusal devlet özelliklerini özenle koruyorlar.

İnsanımıza, emekçi yığınlara şirin görünmek için Galatasaraylı olan Cotterelli’nin, IMF’nin 2001 yılı programını uygulatmamak , emekçi yığınların gücüyle olur. Bu programdan, işçi sınıfının yanı sıra köylülük de etkilendiğini bizzat yaşayarak anladı. Bu programdan, işçiler, köylüler, ücretli memurlar; nüfusun ezici çoğunluğu etkileniyor/etkilenecek. Kazanan sadece ve sadece işbirlikçi tekelci burjuvazi, büyük toprak sahipleri ve yabancı sermaye (emperyalizm) olacaktır.
IMF’nin uygulanan programına ve 2001 yılı programına karşı mücadele, bu güçlere karşı mücadeledir.

1 Eylül 2000 Cuma

GÜNÜMÜZDE ANTİEMPERYALİST MÜCADELENİN BAZI SORUNLARI


GÜNÜMÜZDE ANTİEMPERYALİST MÜCADELENİN BAZI SORUNLARI

1- Rekabet ve Sermayenin Uluslararası Hareketi

1956-1989/91 dönemi dünyası, iki pazarlı, iki askeri bloklu, dünya çapında hakimiyet için mücadele veren iki kutuplu bir dünyaydı. Bir taraftan ABD ve NATO önderliğinde batının emperyalist ülkeleri ve bağımlı ülkeler. Diğer taraftan da sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı önderliğinde revizyonist dünya. Bu sistemin 1989/91’de yıkılmasıyla dünyamız da iki kutuplu olmaktan çıkmış ve çok merkezli, çok sayıda rekabet merkezlerinin, hakimiyet için mücadele ettiği bir dünyaya dönüşmüştü. Şüphesiz ki çok merkezlilik daha önce de vardı;ABD ve SB dışında AB, Japonya. Ama bu rekabet merkezleri, uluslararası ilişkilerde ABD ve NATO güdümlü kalıyorlardı. Revizyonist sistemin ve SB’nin dağılmasıyla durum değişmiş ve her bir rekabet merkezi, doğrudan kendi adına hareket etmeye başlamıştı. ABD, AB ve Japonya gibi rekabet merkezlerine yeni olarak Rusya ve Çin de eklenmiştir. Bu gelişme, o zamanki döneme özgü olan; iki kutuplu dünyaya özgü olan uluslararası örgütlenmelerin de dağılmasını veya önemsizleşmesini, görev krizine girmelerini ve yeniden şekillenmek zorunda kalmalarını beraberinde getirmişti. Bu türden bir gelişmeye en tipik örnek, dağılma bakımından Varşova Paktı, önemsizleşme ve stratejik görev arayışı içinde olma bakımından da NATO oluşturmaktadır.

31 Ağustos 2000 Perşembe

PRAG’A DOĞRU!


 
IMF emperyalizm demektir. Dünya Bankası(DB) emperyalizm demektir. IMF, DB, emperyalist sermaye demektir. IMF, DB, küreselleşmenin, yani sermayenin uluslararasılaşmasının doğrudan araçlarıdır. BM’e bağlı kurumlar olarak IMF ve DB, bütün üye ülkelerin değil, sadece ve sadece önde gelen emperyalist ülkelerin çıkarlarının uluslar arası avukatlarıdır.
Dünya sermayesinin/burjuvazisinin yaklaşık 20 bin temsilcisi IMF-DB zirvesine katılmak için Prag’a gelecek. Prag’da emperyalist/uluslar arası sermaye, 55. yıl toplantısını yapacak. Orta ve Doğu Avrupa’da bu türden toplantıların ilki Prag’da yapılacak.
Emperyalist sermayenin temsilcileri bu toplantıda dünya ekonomisinin liberalleştirilmesi üzerine taslaklar sunacaklar, önerilerde bulunacaklar, belli bir liberalleştirme şeması üzerine tartışacaklar. Yani kredi ve yapısal uyumluluğun koşullarını yeniden belirleyecekler. IMF ve DB, “dünya sorunları”nın çözümünün yegane yolunun liberalleşme olduğunu iddia ediyorlar. Bu anlamda liberalleşme ve küreselleşme, eş anlamlı olarak kullanılıyor; hedef, sermayenin uluslar arası arenadaki hareketi önünde bütün engellerin kaldırılmasıdır. Prag’da bu konu ele alınacak.
IMF ve DB, yapısal uyumluluk programları çerçevesinde “gelişen” ülkelere, emperyalizme bağımlı ülkelere verilecek kredileri daha sıkı kontrol altına almayı ve koşullarını kapsamlaştırmayı hedefliyorlar. Alınacak tedbirler, sermayenin konumunu güçlendirmeye hizmet ederken, milyonlarca insanın sefaletine neden olacaktır/olmaktadır. Kredi alacak olan ülkeler, kamu harcamalarını; eğitim, sağlık vs. kısmak zorunda kalacaklar. Dayatılan koşullar, yaşam koşullarını zorlaştırmaya, üretimi kısmaya, işsizliği artırmaya açıktır. Bu koşullar, emekçi yığınların örgütsüzlüğünü, sendikaların işlevsizleştirilmesini de gündeme getiriyor. Dayatılan koşullar, tarımı da yıkıma uğratıyor.
IMF ve DB, uyumluluk programları çerçevesinde kredi alan ülkelerin neyi ne kadar üreteceğini de belirlemeyi hedefliyorlar.
4 milyardan fazla insanın günlük geliri 2 dolardan daha az. Yaklaşık 17 milyon çocuk, iyi edilebilir hastalıklardan dolayı her yıl ölüyor. Güney yarım kürenin; “fakir ülkelerin”, nüfusunun üçte biri 40 yaşına ulaşamıyor. Ailelerinin geçimini sağlamak için dünya çapında çalışan çocuk sayısı, yaklaşık 250 milyon. ABD’de 30 milyon insan, yeterli beslenemiyor. AB’de 30 milyon insan yoksulluk içinde, 5 milyon insanın ise konutu yok.
Bütün bunların sorumlusu/nedeni olarak “yetersiz” liberalleşme gösteriliyor! Oysa bunların; bu talanın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin vs. yegane nedeni/sorumlusu sermayedir. Sorumlu ve yargılanması gereken kapitalist sistemdir. Bu sistem yıkılmadan, bu sorunlardan; sömürüden ve talandan kurtulmanın da olanağı yoktur. Bu nedenle, IMF ve DB’nın amaçlarını sadece görmek yetmiyor. Esas olan, mücadeledir.
Emperyalist burjuvazi, Seattle’den, Washington’dan ve Davos’tan dersler çıkardı. Prag toplantısını amacına ulaştırmak için hazırlanıyor. Bu zirve, emperyalist burjuvazinin bir gövde gösterisidir. Buna cevap verilmelidir ve “Seattle”ller çoğaltılmalıdır. “Karşıt güçler”in dünya çapındaki hazırlıkları da bu yöndedir.  İnisiyatif grupları, gençlik örgütleri, sendikalar, devrimci partiler, tek tek bireyler, hangi siyasi görüşten olursa olsun antiemperyalistler, Prag’da ”eylem haftası” (21-28 Eylül) ve “eylem günü” (28 Eylül) örgütlemek için hummalı bir çalışma içindeler. Avrupa’nın her yerinden, bütün dünyadan en geniş katılımın sağlanması için uğraşı ve yaratıcılık kapsamlı.
Ama emperyalist burjuvazinin bu zirvesini protesto etmek için mutlaka Prag’a gitmek gerekmez. Bu toplantı bulunduğumuz her yerde protesto edilmelidir. Ülkemizde sendikalar, demokratik kuruluşlar, antiemperyalistler; gençlik ve emekçi yığınlar, IMF ve DB’nı protesto etmek için ortak hareket etmelidirler. İstanbul’daki, Atina’daki, Tokyo’daki protestoların Prag’dakinden farkı yoktur. Sermaye, enternasyonaldir ve ona enternasyonal alanda cevap verilmelidir.