deneme

1 Mayıs 2000 Pazartesi

PROPAGANDACIYA NOTLAR (II)



PROPAGANDACIYA NOTLAR (II)

Propagandacının Teorik Eğitimi

Herkes propagandacı olacak diye bir kural yok. Bazıları propagandacı olabilir, bazıları ajitatör, bazıları örgütleyici veya başka bir alanın uzmanı. Bu, bir seçim ve kadroları işine, yeteneğine göre görevlendirme sorunudur. Kim propagandacı olabilir? Kimler, hangi özelliklere sahip olanlar siyasi propagandacı ve ajitatör olmalıdırlar? Kelimenin geniş anlamıyla her partili, devrimci öğretinin, Marksist-Leninist teorinin propagandacısı olmak zorundadır. Bu, davaya, teoriye inancın ifadesidir. “Araştırmak, propaganda yapmak, örgütlemek. Bu teorik çalışma olmaksızın ideolojik önder olunamaz. Bu çalışmayı davanın ihtiyaçlarını karşılamaya yöneltmeden, işçiler arasında bu teorinin sonuçlarının propagandasını yapmadan ve onların örgütlenmesine yardımcı olmadan ideolojik önder olunamayacağı gibi” (Lenin, “Halkın Dostları Kimlerdir”, C.I, s. 302).

18 Nisan 2000 Salı

IMF VE DÜNYA BANKASI TOPLANTILARI

Dünden Bugüne IMF:
Her iki dünya savaşı arasında kapitalist dünya ekonomisi ve para sistemi, o zaman mevcut olan bloklaşmaya göre şekillenmişti; Sterlin bloğu, Dolar bloğu ve 1936’ya kadar da altın bloğu. 1936’da Londra’da düzenlenen dünya ekonomi konferansının sonuçsuz kalması, bütünlüklü bir kapitalist dünya ekonomi ve para sistemi oluşturulması için çabaların da sonuçsuz kalması anlamına geliyordu.
II. Dünya Savaşı, kapitalist ülkeler arasındaki uluslar arası ekonomi ve para ilişkilerini tamamen yıkmıştı. Kapitalist dünya ekonomisindeki bu kaosa bir son vermek gerekiyordu. Kapitalist dünya ticaretinin ve ekonomisinin önünde engel olan “para ilişkilerindeki düzensizliğin” yerini “dünya ekonomisinde düzenliliğin” alması gerekiyordu. Bu da, ancak ve ancak, güçlü olanın çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilebilirdi. Öyle de oldu. Kapitalist dünyanın en güçlü ekonomisi/devleti konumuna gelen ABD, kapitalist dünya para ilişkilerini kendi çıkarları doğrultusunda düzenlemeye yöneldi.
Daha savaş bitmeden önce, 1944 yazında Anti-Hitler Koalisyonu’na dâhil 44 ülke, Amerikan Başkanı Roosevelt’in çağrısı üzerine Bretton Woods’ta bir araya geldi. Bretton Woods’ta düzenlenen bu para konferansı, uluslar arası kapitalist para sisteminin doğuşu anlamına geliyordu.
Bu ilk konferans, Amerikan emperyalizmi ile İngiliz emperyalizminin rekabetine; gövde gösterisine sahne oldu. İngiliz tekelci sermayesinin çıkarlarını M. Keynes savurdu, ama Amerikan tekelci sermayesi karşısında yenik düşmekten kurtulamadı. Daha savaş öncesinde İngiliz emperyalizmi, önder kapitalist dünya gücü olma konumunu Amerikan emperyalizmine kaptırmıştı. Güç dengesinin Amerikan emperyalizminin lehine değişmesinden dolayı Amerikan tekelci sermayesi, çıkarlarının kabul ettirmede hiç de zorlanmadı.
Görüşmeler sonucunda BM örgütlenmesi olarak IMF (Uluslar Arası Para Fonu) ve DB (Dünya Bankası) kuruldu. 22 Temmuz 1944’te kurulan IMF, bütün uluslar arası temel ve güncel para sorunlarının düzenlendiği/düzene sokulduğu merkez olarak düşünülmüştü. Amaçlar oldukça “asil”di; Serbest ticareti ve ödeme ilişkilerini sağlamak. Ödeme bilançosunda dengeleri kredi yardımıyla düzenlemek. Merkez bankalarının dünya çapında ortak çalışmasıyla para krizi tehlikesini daha baştan engellemek. Para ilişkilerinde sabit kur sistemini geçerli kılmak. IMF’nin görevlerini yerine getirmesi iktisadi büyümenin teşviki, işsizliğin asgari seviyeye indirilmesi, yaşam koşullarında iyileşmenin sağlanması anlamına gelecekti.
IMF, Amerikan emperyalizminin bir iktidar aracı olarak kuruldu ve şekillendi. Orada hâkimiyet Amerikan tekelci sermayesinin elindeydi. Sovyetler Birliği, Bretton Woods Konferansı’na katıldı, ama IMF’nin üyesi olmadı. IMF ve DB, Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti planı için yol açan kolektif örgütlenmeler olarak yapılanıyorlardı. Sovyetler Birliği, gelişmenin bu yönünü gördü ve üye olmadı.
IMF ve DB’nın politika ve faaliyetlerinin şekillenmesi ve yönü üzerine emperyalist ülkeler arası rekabet hiç durmadı. Her bir emperyalist ülke, kendi çıkarını geçerli kılmak için mücadele etti ve ediyor. Kazanan taraf, ekonomik gücünden dolayı hep Amerikan emperyalizmi oldu. Ama onun gücü de göreceydi. Örneğin, ABD’nin IMF’deki oy oranı 1951’de % 34,7’den 1994’te % 17,81’e, İngiltere’nin oy oranı da –keza aynı yıllarda- %16,4’ten % 4,99’a düşüyordu.
Bretton Woods sisteminde esas olan, Amerikan Dolarının dünya parası olmasını sağlamaktı. Dolar, Amerikan emperyalizminin gücünden dolayı zaten böyle bir konumdaydı. Veya IMF kurulmasa da Dolar, aynı konuma gelecekti. Yani bir zamanlar Sterlinin sahip olduğu konum. IMF, bu gelişmeyi/gerçekliği kurallara bağladı, kurumlaştırdı, adeta yasallaştırdı. Artık uluslar arasındaki her türlü para ve ticaret ilişkilerinde ülkeler, Dolara sahip olmak zorundaydılar. Artık bütün paraların ölçüsü dolardı. Kapitalist dünyada bütün ülkeler, Doları rezerv para olarak biriktirmek zorunda kalmışlardı. Bütün üye ülkeler, IMF’nin kurallarına boyun eğiyorlardı; sabit para kuru dışına çıkamıyorlardı. Ama kapitalizmde eşit olmayan ekonomik ve siyasi gelişme yasası; rekabet ve anarşi yasası, sonuç itibariyle emperyalist ülkeler arasındaki güç dengelerini kaçınılmaz olarak değiştiriyordu. ‘70’li yıllara gelindiğinde klasik kapitalist dünyada farklı rekabet merkezleri oluşmuştu; ABD, Avrupa ve Japonya. Ve Dolar, giderek, dünya parası olma gücünü yitirmeye başlamıştı. ‘70’li yıllarda değer kaybetmeye başlayan Dolara bağlı kalmanın bir anlamı kalmamıştı ve bu gelişme de, esas itibariyle, IMF’nin misyonunu yerine getirdiğini ve kendini dağıtması gerektiğini gösteriyordu. Ama öyle olmadı.
IMF, şüphesiz ki, yeni görevler üstlenmedi. Sadece eski ve o zamana kadar tali gözüken görevleri, gelişen kapitalist dünya ilişkilerine uyumlu hale getirerek, genel olarak emperyalizmin, özel olarak da Amerikan emperyalizminin çıkarlarını kollamanın/gerçekleştirmenin aracı olmaya devam etti.
Kapitalist dünya ekonomisi, IMF gelirse çok kötü olur, ama gelmezse durum daha da kötü olur konumuna geldi. F. Kastro’nun deyimiyle IMF, “kapitalist dünya diktatörü”, uluslar arası sermayenin, tekelci sermayenin silahsız polisi olmuştu.
Sermayenin uluslararasılaşması, burjuvazinin kavramıyla “küreselleşme” sürecinde IMF ve DB, bağımlı ülkeler ile ilişkilerde emperyalist sömürü ve talan politikalarının uygulanmasının en önemli araçları konumundadırlar. IMF’nin, bir bütün olarak emperyalist ülke çıkarlarını ifade ediyor olması, bu kurum içinde emperyalist ülkelerin birbirleriyle rekabet etmedikleri anlamına gelmez. Bu kurumda çıkar çatışması her dönem olmuştur. Kuruluş döneminde Amerikan-İngiliz rekabeti, bugün ise esasen ABD-AB rekabeti. Washington konferansında ABD-AB rekabeti yaşandı. Konferans öncesinde G-7’lerin maliye bakanları, ön yoklama yapmak için ve mümkün olursa görüş birliği sağlamak için bir araya geldiler. Amerikan Kongresi’nin hazırlattığı Meltzer-Komisyonu reform paketinde IMF ve DB’nın görevlerinin birçoğunun özel sektöre devredilmesi öngörülüyor. Bu reform anlayışına göre, IMF’nin temel görevleri olan makro ekonomik kontrol, teknik yardım, ödeme zorluklarında destek krediler, özel sektöre devrediliyor. Çok “radikal” görünen bu reform anlayışını Amerikan Maliye Bakanı L. Summer da reddetti. Aslında bu anlayışın hiç de radikal bir yanı yok. Burjuvazinin “küreselleşme” anlayışının temel mantığı, dünyanın giderek küçülmesi ve ulusal devletin artık geçersiz olmaya başlamasıdır. Mademki ulusal yapılanmanın, devletsel var oluşun bir anlamı kalmıyorsa, bu kavramlara yüklenen görevleri de başka kurumlar üstlenebilirler. Bu anlamda her şey özel sektöre devredilebilir ve emperyalist ülkelerde özel sektör, bağımlı ülkelerde özel sektörle doğrudan ilişki içinde olarak, devletin üstlendiği ekonomik kontrol ve düzenleme görevlerini devralabilir.
Meltzer-Komisyonu, IMF’nin ve DB’nın, yoksul ülkelere istikrar götürmede ve ekonomik büyüme sağlamada yardımcı olma görevinde başarısız kaldığını tespit ediyor ve her iki mali kuruluşun parçalarına ayrıştırılmasını öneriyor. Bu komisyonun çoğunluğuna göre IMF, Afrika’dan çekilmeli, yoksul ülkeler için sübvanse edilmiş krediler vermekten vazgeçmeli, DB da gelişen ülkelerdeki faaliyetini durdurmalıdır. DB, bu ülkelere kredi vermemeli, ama başarıya bağlı nakti yardımlarda bulunmalıdır. Hatta bu ülkelerin borçları tamamen silinmelidir.
Meltzer-Komisyonu reform paketi, özellikle AB ülkeleri maliye bakanları, başta da Alman emperyalizminin temsilcileri tarafından reddedilmiştir. Ama reform gereği ve bunun dile getirilişi, IMF ve DB’nın, içinde bulundukları kötü ünlü durumu oldukça açık bir şekilde ifade ediyor ve AB, bu konuda bağımlı ülkelerin desteğinden emin olarak söz konusu reform önerilerini kabule yanaşmamıştır.
Peki, iki gün (16-17 Nisan) boyunca ne konuşuldu? 182 devletin temsilcileri iki gün boyunca “yoksulluğa karşı mücadele” ve “gelişen ülkeler için uzun vadeli krediler” sorunu üzerine tartıştılar.
Dünyada iki milyardan daha fazla sayıda insan, günde iki Dolarla, bir milyardan daha fazla insan da bir Dolarla yaşamak zorunda bırakılmış. Dünya üretiminin %82,7’si, dünya ticaretinin %81,2’si, ticari kredilerin %94,6’sı dünyanın en zengin beşte birinin elinde. Dünya üretiminin ancak % 1,4’ü, dünya ticaretinin % 1’i, ticari kredilerin ancak %0,2’si ise en yoksul beşte birinin elinde. Bu durumun, bu dengesizliğin yegâne sorumlusu emperyalizmdir, emperyalist sömürü ve talandır. Bu sömürü ve talanın en önemli uygulayıcılarından birisi olan DB, görevinin merkezine “dünyadaki yoksulluğun kökünü kazımayı” koyuyor!
Peki, bu dengesizliği nasıl ortadan kaldıracak, yoksulluğun kökünü nasıl kazıyacak? Bu konuda “kem-küm”ün ötesinde bir şey söylenmiyor. DB, yoksulluğu daha da derinleştirmenin ve kapsamlaştırmanın ötesinde bir şey yapamayacaktır ve yapama da.
IMF’nin durumu ve görünümü de parlak değil. IMF, uluslar arası planda kötü ünlü ve başarısız bir “mali mimar”dır. Her gittiği ülkede kendini mali itfaiyeci olarak sunmuş, ama kısa zamanda kundakçı olarak açığa çıkmıştır. IMF, adı çok olan bir kurumdur; kapitalist dünya diktatörü, kundakçı, tekelci sermayenin silahsız polisi, uluslar arası kötü ünlü mali mimar, küresel para hükümeti, dünya para polisi. Bu kavramların hepsi bir şeyi göstermektedir; IMF, somut emperyalizm demektir. IMF, emperyalizme bağımlılık demektir. IMF, ulusal ekonominin, iç pazarın yabancı sermayeye tamamen açılması, peşkeş çekilmesi demektir. IMF, özelleştirme, firmaların kapatılması, işsizlik demektir. IMF, borç demektir. IMF, ana borcu ödemek için değil, borcun faizini ödemek için kredi adresi demektir. IMF, bağımlı ülkelerde hükümet demektir, yoksulluk, ücretlerin düşürülmesi veya dondurulması demektir. İşte bu özelliklere sahip olan IMF, bağımlı ülkelerde istikrarın sağlanmasını temel görevi olarak görüyor!
Washington ‘daki konferansta alınan kararlar, hiçbir şeyi açıkça ifade etmemenin kararlarıdır.
Üye 182 ülkenin temsil edildiği Gouverneur-Komisyonu, planlanan IMF içi reformların gerçekleştirilmesini kabul etti. Bunun ötesinde komisyon, IMF’nin uluslararası para ve maliye sistemindeki kendine özgü rolünü, bütün üye ülkelere yardım eden uluslararası bir kurum olduğunu onayladı. Üye ülkelerin ekonomi politikalarının, olası krizleri daha önceden görme ve engelleme amacıyla IMF tarafından daha iyi kontrol edilmesi kararlaştırıldı. Meltzer-Komisyonu’nun reform önerileri reddedildi, IMF’nin yapısal reformların teşviki için uzun vadeli finansmandaki rolü onaylandı. IMF ile DB arasındaki işbölümünün daha iyi örgütlenmesinin altı çizildi. En yoksul ülkelerin borçlarının silinmesi bir daha vurgulandı, vs. vs.
Yeni bir şey yok. Konuşuldu, tartışıldı, bilinen, yapılan bir daha karar altına alındı, onaylandı, vurgulandı. Emperyalist ülkeler, özellikle de ABD ve AB, anlaşamadıkları için IMF ve DB’nın politikalarında ve yönelimlerinde değişikliğe götürecek adımlar doğrultusunda kararlar alınamadı. IMF başkanlığı için rekabetin de gösterdiği gibi bu seferki konferans, görüş ayrılıklarının daha ziyade ön plana çıktığı bir arenaya dönüştü. IMF’nin bu toplantıda aldığı en önemli karar (!), somut tespitlerin, Sonbaharda Prag’da yapılacak toplantıda yapılması üzerineydi!
Protestolar;
Seattle, Davos ve son olarak da Washington, uluslar arası planda görkemli antiemperyalist gösteriler demektir. Washington’da on binler bir araya geldi. Seattle’de olduğu gibi, toplantının yapılması engellenemedi, ama protestolar oldukça etkili oldu. Seattle ve Davos’tan dersler çıkartan emperyalist ülke temsilcileri, IMF ve DB, toplantı öncesinde bir kısım protestocu kurumların, hükümet dışı örgütlerin temsilcileriyle görüştüler. Amaç, göstericilerin görüşlerine saygı duyulduğu, dikkate alındıkları havasını uyandırmaktı.
Bir şekilde mevcut düzene, emperyalizme karşı olan bütün anlayışlar, Washington’da bir araya gelmişlerdi; anarşistinden çevrecisine, troçkistinden maocusuna varana kadar bütün çevreler, demokratlar, antiemperyalistler, devrimciler ve komünistler oradaydılar. IMF ve DB, yoksulluğun, açlığın, çevre kirlenmesinin, işsizliğin, hastalıkların, çocuk ölümlerinin, borçlanmanın, özelleştirmenin sorumlusu olarak mahkûm edildi. Protestolar, Washington’un sakin havasını bozdu.
Seattle, Davos ve Washington gösterileri, IMF’nin ve DB’nın sömürü ve talan olduğunu, emperyalizm, açlık ve sefalet olduğunu, özelleştirme ve borçlanma olduğunu ortaya koydu. Bu gösteriler öyle başarılı oldu ki, IMF ve DB temsilcileri, daha açık ve şeffaf olma konusunda iyi niyet açıklamasında bulunmak zorunda kaldılar. Böylelikle şimdiye kadarki faaliyetlerinde hata yaptıklarını, “karanlık”ta kaldıklarını kabullenmiş oldular.
Özellikle Seattle ve Washington gösterileri, modern teknolojinin mücadelede nasıl kullanıldığını da gösterdi.
Washington, Seattle gibi savaş alanı olmadı. Ama bütün vahşetine rağmen Amerikan polisi, gösterilerin görkemli ve militan olmasını engelleşemedi.
Seattle, Davos ve Washington, dünya emperyalizminin yenilemez, yaralanamaz olmadığını, ortak hareket edildiğinde; belli somut hedefler için birleşilebilecek bütün güçlerle birleşmenin gerekli olduğunu ve birleşmenin sağlandığında da başarılı sonuçların alındığını göstermiştir.
Daha fazla Settle’ler, daha fazla Davos’lar ve daha fazla Washington’lar örgütlemek görevimiz olmalıdır.

10 Nisan 2000 Pazartesi

EKONOMİNİN GÜNCEL DURUMU VE SİYASET

Özellikle Marmara depreminin etkisi de göz önünde tutularak Türkiye ekonomisinin durumu üzerine çok şey yazıldı, söylendi. Batmaktan, çökmekten bahsedenlerin yanı sıra, ekonominin içinde bulunduğu durumu depremle açıklayanlar da oldu. Yani bir yerde ekonomideki krizin nedeni, depremde arandı.
Burjuva yazar-çizer takımının ekonomi üzerine desteksiz atmaları ve krizin nedenini aranmaması gereken yerde aramaları, bazen nükte konusu olurken, devrimci çevrelerin de yanlışı inatla savunmaları düşündürücü oluyor.
Doğal afetler; olağanüstü kış-yaz koşulları, deprem vs. ekonominin seyrini etkiler. Bunun ötesinde savaşlar da ekonominin seyrini etkiler. Ama şimdiye kadar hiçbir Marksist-Leninist, ekonomik krizi doğal afetlerle, savaşlarla açıklamaya kalkışmamıştır. Ve bunun ötesinde yine hiçbir Marksist-Leninist, ekonomik krizi, kapitalist ekonominin sürekli bir görüngüsü olarak açıklamamıştır. Ama coğrafyamızda bunların örneğine bolca rastlıyoruz.
Burjuva ekonomistlerin ve yazarların bir görevi de, kapitalist sisteme zarar vermeyen, onu yıpratmayan bir kriz teorisi oluşturmaktır veya krizleri, sisteme zarar vermeyecek bir biçimde açıklamaktır. Bunun için ücretlendirilirler. Günlük gazetelerinden periyodik yayınlarına kadar bütün yazılı basınında burjuvazi, krizi, aranmaması gereken yerde arıyor. Marmara depreminden sonra yapılan açıklamalara bakarsak, insanın aklına ister istemez şöyle bir soru geliyor: Türkiye’de ekonomik krizin nedeni kozmik miydi, yoksa sismik miydi?
Şimdiye kadar burjuva ekonomistler, ekonomik krizin nedeni üzerine 230 açıklama yapmışlardı. Yani 230 neden saymışlardı. Bunlar arasında kozmik olan nedenler var, ama sismik olan yok. Coğrafyamızdaki bir kısım burjuva yazar-çizer takımı, 231. nedeni bulma şerefine sahip oldu! İngiliz burjuva ekonomisti William Stanley Jevons’in (1835-1882) kapitalizmin devrevi krizlerinin nedenini güneş üzerinde görülen lekelerde aramasıyla bizde bir kısım burjuva yazarın ekonominin seyrini depreme bağlaması arasında nitel bir fark yoktur. Kapitalizmin devrevi krizlerinin nedenini W.S. Jevons kozmik, bizimkiler de sismik olarak açıkladılar. Böylelikle burjuvazi, ekonomik krizin 231. nedenini bulmuş ve sistemi “kurtarmış” oldu.
Bunun ötesinde küçük burjuva çevreler, özellikle de Kızıl Bayrakçılar, bu konuda iflah olmayacaklarını kanıtlarcasına sürekli krizden bahsetmeye devam ediyorlar. Bunlar ve diğer küçük burjuva çevreler açısından (Vatancılar, Emepçiler, Partizancılar vs.) kapitalizmin nesnel yasaları evrensel değildir; en azından Türkiye gibi emperyalizme bağımlı ülkelerde geçerli değildir ve bundan dolayı da bu ülkelerde ekonomi, sürekli kriz içindedir!
Krizin nedeni kozmik miydi, sismik miydi veya ekonomi, sürekli kriz içinde midir? Nesnel gerçeklik bu üç anlayışı da reddediyor/çürütüyor.
Türkiye ekonomisi, Asya-Rusya krizinden oldukça etkilenmiş ve bu etkilenme onu, bir ara kriz sürecine sokmuştur. Bu süreç devam ederken deprem olmuştur. Bu iki olgunun birleşmesi, reel üretimi; sanayi üretimini olağanüstü geriletmiştir. Türk ekonomisi, 1999’un ilk yarısında, şiddeti kırılmış bir ara krizden çıkma sürecindeyken depremin tahribatına uğramıştır. Bu tahribat sonucu reel üretim, ancak son birkaç aydır yeniden artma sürecine girmiştir. Veriler, gelişmenin seyrinin böyle olduğunu gösteriyorlar: Toplam sanayi üretimi, 1997=100 bazında, 1998’in aynı ayına göre 1999’un Ocak ayında %9,6; Şubat ayında %7,1; Mart ayında %12 oranında mutlak olarak gerilerken, Nisan ayında %5,4 oranında mutlak olarak büyümüş; Mayıs ayında %3,8 oranında küçülürken, Haziran ayında da %1,1 oranında büyümüştür. Temmuz ayında ise yeniden %3,5 oranında gerilemiştir. Bu veriler, sanayi üretiminin, dengesiz de olsa, giderek artış içinde olduğunu, en azından daralma/gerileme oranlarının küçüldüğünü gösteriyorlar. Depremle birlikte durum tamamen değişmiş ve sanayi üretimi –yukarıdaki bazda- Ağustosta %12,1; Eylülde %9,1; Ekimde %9 ve Kasımda da % 2,9 oranlarında mutlak küçülmüştür. Ama Aralık ayında %3,1 oranında artmıştır. Burada; 1999’un Ağustos ayından Kasım ayına sanayi üretiminin düşme oranlarının giderek küçüldüğünü görüyoruz. Aralık 1999’dan itibaren sanayi üretimindeki mutlak küçülme, mutlak artışa dönüşüyor ve toplam sanayi üretimi 1999’un Aralığında 1998’in Aralığına göre %3,1 oranında; 2000’in Ocağında 1999’un Ocağına göre %4,2 oranında ve 2000’in Şubatında 1999’un Şubatına nazaran da % 6 oranında artıyor.
Türk ekonomisi, bir bütün olarak 1999 yılı itibariyle, toplam sanayi üretimi bazında %5,2 oranında ve GSMH bazında da %6,4 oranında küçülüyor. Bu küçülmeyi açıklamanın çeşitli yolları var. Yukarıda belirttik. Kozmik nedenlerden dolayı Türk ekonomisi krize girmiştir ve bundan dolayı da sanayi üretimi 1999 yılı itibariyle %5,2 oranında gerilemiştir diyebilirsiniz veya bu gerilemenin nedenini Marmara depremiyle açıklayarak sismik bir nedenden bahsetmiş olursunuz veya da bizim küçük burjuvalar gibi hareket edip, ‘ekonomi zaten sürekli kriz içindedir, deprem bu krizin şiddetini biraz daha arttırmıştır’ diyebilirsiniz. Ama bu sefer de son yıllardaki büyümeyi; örneğin sanayi üretiminin 1991’deki %3,2; 1992’deki “5,3; 1993’teki %5,8; 1996’daki %5,9; 1997’deki %10,7 ve 1998’deki %0,9 oranlarındaki mutlak artışı/büyümeyi de izah etmek zorunda kalırsınız (Salt bu veriler, sürekli kriz teorisini çürütmeye yetiyor).
Bugün veya 2000 yılı itibariyle Türk ekonomisi bir ara krizde dahi değildir ve toplam sanayi üretiminin 1999 yılı itibariyle %5,2 oranında gerilemesinin nedeni ne ara krizdir ve ne de kapitalist ekonominin bir yasallığı olan fazla üretim krizidir. Sonucun bu denli ağır olmasının nedeni, ekonomi dışı faktör olan depremdir.
Deprem, krizin nedeni değildir, ama sonucunun ağır olmasının temel ekonomi dışı faktörüdür. ( Bu anlamda savaş sonucu tahribatla depremin tahribatı arasında nitel bir fark yoktur). Bu konuda sismikçiler ve sürekli kriz savunucuları yanılmışlardır.
Türk ekonomisi emperyalizme bağımlı bir ekonomidir. Burjuvazi, ekonominin yönetimini IMF’ye teslim etmiştir. İMF ile yapılan anlaşma, ekonomide kimin söz sahibi olduğunu göstermektedir. Bu programla İMF, Türk ekonomisini yabancı sermayenin çıkarlarına göre yönlendirmektedir. Ekonomiyi “düze çıkartmak”, enflasyonu düşürmek, ülkeye yabancı sermaye akışını sağlamak adı altında yabancı sermayenin, çok uluslu tekellerin, bir bütün olarak emperyalizmin dayatmaları aynen uygulanıyor. Tahkim yasası dediler, hemen çıkartıldı. Özelleştirme dediler, buyurun dendi. Enflasyonu düşürmek için ücret artışını azami %25 ile sınırlayın dediler, kabul edildi. Emperyalizm, özellikle de ABD ve AB, jeostratejik konumundan dolayı ülkemize olağanüstü ilgi duyuyor ve ekonomisini (ve de siyasetini) kendi çıkarlarına göre şekillendiriyor/yönlendiriyor. Sanayi üretiminin artış sürecinde olması; ekonominin ara kriz de bile olmaması işçi sınıfı ve emekçi yığınlar açısından büyük bir anlam taşımıyor: sanayi üretimi arttığı, ekonomide belli bir canlanmaya doğru gidiş olduğu için işsizlerin sayısı azalmayacak, yoksulluğun kapsamı ve derinliği değişmeyecek; ücretler artmayacak, sosyal haklar verilmeyecek. Hükümetin “istikrar” arayışında ve IMF merkezli programında bunların yeri yok. Siyasi “istikrar” korunmalı ki, ekonomik “istikrar” sağlansın deniyor. Yani siyasi ve ekonomik “istikrar” adına IMF’nin dayatmalarına ses çıkartılmayacak, sömürüye, ülkenin talan edilmesine boyun eğilecek. Burjuvazi, kendi selameti ve yabancı sermayenin çıkarı için böyle diyor ve ona göre de hareket ediyor.
Bu sistemin; kapitalizmin/burjuva düzenin işçi sınıfına ve emekçi yığınlara vereceği bir şey, gelecek yoktur. Çalışanlar, ekonomi krizde olsa da, olmasa da, sömürüden, talandan ve baskıdan başka bir şey görmemişlerdir. Ya köleliğe, açlığa, baskıya boyun eğilecektir, ya da buna karşı mücadele edilecektir. Bunun ortasında üçüncü bir yol/alternatif yoktur.
Burjuvazi, “istikrar” programını uygulamak için sendika ağalarından da yararlanıyor. Hükümet, IMF(emperyalizm) ve sendika ağaları ittifak içinde hareket ederek, işçi sınıfının yükselmeye yönelmiş mücadelesini; özelleştirmeye ve IMF-programına karşı kitlesel protestosunu etkisizleştirmeyi hedefliyor. İşçi sınıfının, sendikal mücadele bazında da olsa birlik arayışı; platformlar oluşturmaya yönelmesi hâkim sınıfları; üçlü ittifakı korkutuyor. Kitlesel ve yaygın mücadele, hükümetin ve IMF’nin siyasi ve ekonomik “istikrar” programını akamete uğratacak ve nihai kurtuluş; sosyalizm için mücadeleyi güçlendirecektir.

26 Mart 2000 Pazar

AB’nin Lizbon Zirvesi ve Kitlesel İşsizlik


 
Lizbon’da bir araya gelen AB üyesi devletler, model arayışlarını sürdürdüler. İstihdam politikasına ilişkin ilkelerden, makro ekonomik diyalogdan ve de iktisadi reformlardan bahsettiler. Ortak mesajları ise Avrupa’nın, dünyanın en rekabet yetenekli iktisadi alanı olma yolunda ilerlemesi oldu. Bunun nasıl bir ilerleme olduğu başka bir yazının konusu, ama mesajın kendisi, Amerikan emperyalizmine yapılan bir göndermeydi. 
 
AB’nin devlet ve hükümet başkanları Lizbon’da bir anlayışta birleşiyorlardı; 2010 yılına kadar yani 10 sene içinde AB”de tam istihdamın sağlanması. Bunun sağlanması için ekonominin yıllık büyüme oranı en azından yüzde üç olmalı. Bu, bir tespit. Ama yıllık yüzde üç oranında bir büyümenin nasıl sağlanacağı konusunda ise ortak bir anlayış yok. Yani ortada bir istek ve temenni var. Hepsi bu kadar. Bunlar, senede bir defa toplanıp tam istihdam kararları almaya alışıktırlar. 1997’de Luksemburg’da, 1998’de Cardiff’de, 1999’da da Köln’de bir araya gelip, diğer şeylerin yanı sıra tam istihdamın sağlanması için kararlar almışlardı. Aradan 2-3 yıl geçmesine rağmen pratikte hiç bir adım atılmadı. Nasıl atılsın ki? 

AB, ekonomik bir entegrasyon, tekellerin bir birliği. Bundan dolayı, öncelikle tekellerin çıkarları göz önünde tutulmak zorundadır. Tekelci sermayeyi ise tam istihdam değil, azami kar koşullarının yaratılması, genişletilmesi ilgilendiriyor. Tam istihdam tekelci sermayenin çıkarlarıyla çelişiyor. Dünya çapında rekabet edebilmek için, sermeyenin uluslararasılaşmasının gereksinimlerini yerine getirebilmek için AB tekelleri de modern teknolojiyi üretimde, transportta/dolaşım sürecinde kullanmak zorundadır. Giderek daha kapsamlı birleşmelere gitmek zorundadır. Bütün bunlar; modern teknoloji, rasyonelleştirme, otomasyon, birleşmeler devasa boyutlarda sermayenin kıyıma uğratılması demektir. Yani artan boyutlarda işsizlik. Bugün kapitalist ekonomide giderek az sayıda işçi çalıştırarak daha çok üretecek bir teknolojik gelişme doğal olmuştur. Doğal olmanın ötesinde bu, rekabet gücünü korumak isteyen ekonomilerde, örneğin AB’de bir kaçınılmazlık/zorunluluk olmuştur. Bu durumda günümüz koşullarında kapitalist ekonomi, kitlesel işsizlik üretiyor ve kitlesel işsizlik çoktandır kronikleşmiş. Bu işsizliğin kronik hal alışın, 20. yüzyılın daha 20’li yıllarında görüyoruz. Kapitalizmde giderek daha az sayıda işçi çalıştırarak, en fazla üretim sağlamak bir eğilimdi. Bugün bu eğilim bir yasa olmuştur. Yani geriye dönüşümü olmayan bir gelişme. Bu durumda AB’nin tam istihdamdan bahsetmesi tamamen bir demagojidir. Bu hiç bir zaman gerçekleşmeyecektir. Ama AB, tam istihdamdan bahsetmek zorunda -çünkü bugün resmi verilere göre AB’de işsizlerin sayısı 15 milyondan fazla. Tabi bu rakam oldukça düşük. Sadece Almanya’da resmi verilere göre işsizlerin sayısı 4 milyon civarında, ama gerçek işsizliğin ise 6 milyondan fazla olduğunu düşünürsek, AB’de toplam işsizlerin sayısının 15 milyondan fazla olduğu anlaşılır. Her halükarda çalışabilen nüfusun %10 kadarı işsizdir. AB’nin devletler ve hükümet başkanları, işsiz yığınlara umut dağıtmak, bize inanmaya ve güven vermeye devam edin demek için tam istihdamdan bahsederek demagoji yapıyorlar. 
 
Diğer taraftan, hem bir AB ülkesinde somut koşullarda farklı olduğu için, tam istihdamın sağlanmasına hizmet edecek ortak politika oluşturmanın nesnel tabanı yok. AB çıkar ortaklığı olduğu için her bir ülke alınan kararın kendi lehine olması için çaba harcıyor. Bu nedenle hiç bir AB ülkesi, ortak karar adı altında, bir üye ülkede işsizliğin azaltan, ama kendinde artıran kararı onaylamaz. Şimdiye kadar onaylamadı. 
 
Şüphesiz, AB’de ekonominin belli bir canlanma sürecinde olması, burjuvazinin tam istihdam demagojisini kolaylaştırıyor. İşsizlerin sayısında, örneğin Almanya’da görece cüzi bir azalmanın olması sadece geçicidir. Kapitalist ekonomi, kronikleşmiş kitlesel işsizliği ortadan kaldıracak durumda değildir. Daha şimdiden, dünya çapında çalışabilir nüfusun beşte birinin yani yüzde 20’sinin çalışmasıyla hepsinin çalıştığı koşullardaki üretim miktarı sağlanıyor. Burjuvazinin akıl hocaları, bu kadar işsizi, sisteme entegre edilmiş olarak nasıl etkisiz halde tutacaklarının planlarını hazırlıyorlar. Emperyalist burjuvazi, bir taraftan hükümetine tam istihdamdan bahset diyor, diğer taraftan da uzmanlarına işsizleri sisteme entegre tutmanın planlarını hazırlatıyor. 
 
AB’nin devlet ve hükümet başkanları 2001 yılında da bir araya gelip, yine tam istihdam politikasından bahsedecekler, tam istihdamı sağlamak için koordineli stratejiler üzerine güya kafa yoracaklar. Sonuç yine aynı olacaktır. Esasa özgü hiç bir şeyi değiştiremeyeceklerdir. Sadece, tekelci sermayenin çıkarlarını gözeten kararlar almaya çalışacaklardır. Buda, işsizlerin sayısını azaltmayacak, tersine çoğaltacaktır.

25 Mart 2000 Cumartesi

IMF: SERMAYENİN SİLAHSIZ POLİSİ

Emperyalist barbarlık ve yıkımın tarihsel sonuçlarına Seatle ve Davos’ta militanca gösterilerle tepki veren antiemperyalist ve ilerici güçler, IMF’nin kuruluş yıldönümünde de aynı tepkileri yaygınlaştırmaya, büyütmeye ve geliştirmeye hazırlanıyorlar.
IMF (Uluslararası Para Fonu), 1944’te Bretton Woods anlaşması çerçevesinde kuruldu. Bu kuruluşa bugün 180’den fazla ülke üye. Kuruluş amacı, uluslararası mali ilişkileri kontrol etmek, dolara bağlı istikrarlı bir uluslararası para ilişkisi oluşturmak vs. IMF’nin esas görevi, “kısa vadeli ödeme zorluğu durumunda üyelerine yardımcı olmaktır”. Mali krizler ve borç ödeyememe, iflas durumunda IMF’nin esas niyeti açığa çıkar. Böylesi durumlarda IMF “yardım”ı ancak ve ancak, bütçede ve mali sistemde “yapısal uyumluluk” adı altında dayatılan koşulların kabulü ve yerine getirilmesiyle sağlanır. Bugün 55 ülke, IMF’nin programını uyguluyor.
IMF, BM çerçevesinde bir kuruluştur. Bu kuruluşun yönetiminin seçimi, bir üye-bir oy kuralına göre yapılmaz. Oylar, kota oranına bağlıdır. Bu kurala göre ABD’nin oy oranı %17, 78’dir. Yani ABD’nin onayı olmaksızın IMF’de hiç bir şey yürümez.
IMF, emperyalist sermayeyi uluslararası planda yönlendiren bir kuruluştur. Bu anlamda IMF, emperyalist sermayenin mali polisidir veya “silahsız dünya polisi“dir.
IMF, yeni sömürgeci mali bir kuruluştur. Şimdiye kadar birçok ülkede mali ilişkilere müdahale etmiştir. Her bir ülkeye, güya o ülkenin koşullarına uygun düşen “reçete” vermiştir. IMF reçetesine göre alınan ilaç (mali yardım ve dayatmalar) hiç bir hastayı (ülkeyi) şimdiye kadar iyileştirmemiştir. IMF, bağımlı ve yeni sömürge ülkelere itfaiyeci olarak gitmiş, ama kundakçılık yapmıştır.
IMF, emperyalizm demektir. IMF, emperyalizm kavramını somutlaştıran bir kuruluştur. Bu anlamda IMF’ye karşı mücadele antiemperyalist mücadelenin ve antiemperyalist demokratik devrimin billurlaşmış bir ifadesidir. IMF politikası, ülkenin iktisadi olarak çarpıklaştırılması ve tamamen emperyalist ülkelerin/yabancı sermayenin çıkarlarına koşulması, bu çıkarlar doğrultusunda şekillendirilmesi demektir. IMF’nin yabancı sermaye adına dayattığı “yapısal uyum”, ülke koşullarına tekabül eden iktisadi yapılanmanın yıkılması ve dışa bağımlılığın derinleştirilmesi ve kapsamlaştırılması anlamına gelir.
IMF reçetesi, işsizlik, açlık, sefalet ve talan reçetesidir. IMF’nin “yapısal uyum” politikasının uygulandığı bütün ülkelerde, işsizlik, açlık, yoksulluk ve aynı zamanda tekel karları artmış, talan kapsamlaşmıştır. IMF politikaları işçi düşmanı, emekçi düşmanı politikalardır. IMF politikaları, baskı sömürü ve talan politikalarıdır. IMF politikaları, emperyalist politikalardır.
Türkiye ve Kürdistan halkı da IMF ile tanışıktır.
IMF ile yapılan son anlaşma ile Türk ekonomisi tamamen bu kuruluşun yönetimine verilmiştir. IMF, kredi vermek için bütçe ve mali sistemi “yapısal uyum” adı altında yabancı sermayenin çıkarına göre düzenliyor. Özelleştirmeyle KİT’lerin yabancı sermayeye peşkeş çekilmesini; yabancı sermayenin engelsiz sömürüsünü ve ülke ekonomisinin her alanına girmesini sağlamak için tahkim yasasını; IMF reçetesiyle, enerji vb. gibi gözde sektörlerin tamamen yabancı sermayeye teslim edilmesini dayatıyor. Hedef enflasyon ve denk bütçe gerekçeleriyle işçi ve memur ücretlerindeki referans rakamı %25 ücret artışı ile sınırlı tutulmasını öngörüyor. Ve IMF heyeti başkanı C.Cottarelli, bunun “özel sektör içinde referans” alınmasını emrediyor.
Türkiye ve Kürdistan’da İşçi sınıfı, emekçi yığınlar ve gençlik, emperyalist kuruluş IMF’nin müdahale ve politikalarının iktisadi, toplumsal ve siyasi sonuçlarını, yıkım ve tahribatlarını askeri faşist darbeler, sıkıyönitemler, 24 Ocak ve 5 Nisan kararları, mülksüzleşme, sefalet, yoksulluk, baskı ve yasaklarla yaşaya geldi.
IMF’ye karşı mücadele edilmeksizin, emperyalizme, yabancı sermayeye, özelleştirmeye karşı mücadele edilemez. IMF’ye karşı mücadele aynı zamanda mevcut düzene karşı mücadeledir. Çünkü hâkim sınıf olarak işbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahipleri, emperyalist efendileriyle birlikte IMF politikasında bütünleşerek karşımıza çıkıyor.
IMF politikalarının yıkımına, dayattığı sefalete karşı mücadele eden yığınlar, hedef olarak emperyalizmi ve işbirlikçilerini görmek zorundadırlar. Faşist diktatörlük hükümetlerinin IMF ile birlikte attığı hiç bir adım sınırlandırılmış olarak ele alınamaz; şu veya bu işletmenin özelleştirilmesi, şu veya bu fabrikada işçilerin sokağa atılmaları kapsamlı, ulusal (ve uluslararası) çapta geçerli olan bir politikanın sonucudur. Buna karşı mücadele de ulusal çapta ve düşmanı somutlaştırarak sürdürülmek zorundadır. Bu mücadele en geniş emekçi yığınların çıkarını ifade eder. Antiemperyalist demokratik devrim için savaşım bugün IMF’ye, özelleştirmeye, tahkime ve nihayetinde faşist diktatörlüğe karşı mücadelede somutlaşmaktadır.
MAI’ı rafa kaldırtan, Seattle’de WTO’yu mahkûm eden enternasyonal eylem, yığınsal hareketin gücünü ortaya koyuyordu. Önemli olan, bu ilerici, antiemperyalist enternasyonal potansiyeli, ama belli bir örgütlülük vererek açığa çıkarmak ve harekete geçirmektir. Ama bunun için önce ulusal çapta işe başlamak gerekir. Burada da Marksist Leninist komünistlere büyük görevler düşüyor. Emperyalizme; IMF’ye, özelleştirmeye karşı birleşecek güçleri birleştirmek, ortak bir hareketi geliştirmek yaşamsaldır. Özelleştirmeden dolayı işsiz kalan işçi, Bergamalı köylü ve IMF politikalarından dolayı sefalete sürüklenen yığınlar, bütün nedeni emperyalizmde, yabancı sermayede ve işbirlikçilerinde görebilmelidirler.
Başta işçi sınıfı olmak üzere, emekçi memurlar, gençlik, kır ve kent yoksullarının, IMF’den zarar gören bütün toplumsal kesimlerin çıkarları, kendi özgün talepleriyle emperyalizm ve IMF’ye karşı mücadelede yerlerini almalarını gerekli kılıyor.
7-16 Nisan’da IMF ve Dünya Bankası’nın New York toplantısına karşı gerçekleşecek protestolara coğrafyamızda ses verme, güç katma, hem enternasyonalist dayanışma, hem de antiemperyalist demokratik savaşımın görevidir. Bu görev, IMF ve özelleştirme uygulamalarını protesto temelinde işçi havzalarında işçi toplantıları ve gösterileri düzenlemek, kısa süreli iş bırakmak veya yavaşlatmak; özelleştirmeyi bekleyen işyerlerini terk etmemek ya da işgal etme eylemleri, emekçi semtleri ve okullarda direniş ve gösteriler örgütlemek, İEP gibi çeşitli işçi ve sendika platformlarını işlevli kılmak, işçi sınıfı ve emekçi memur hareketi eksenli antiemperyalist bir eylemin hedeflenmesi, böylesi bir eylemin hazırlığı ve örgütlenmesiyle yerine getirilebilir.

17 Mart 2000 Cuma

“FİL EVLİLİĞİ” – FİRMA BİRLEŞMELERİ

Son on yılda kapitalist ekonomide en çok kullanılan ve yorumu yapılan kavramlardan ikisi “küreselleşme” ve birleşmelerdir. Sermaye, uluslar arasılaştıkça (küreselleştikçe) rekabet keskinleşiyor, keskinleşen rekabet de birleşmelere yol açıyor ve devasa miktarlarda sermaye birleştikçe işsizler ordusunun sayısı biraz daha artıyor. Bu, kapitalist ekonomiye özgü olan bir gelişmedir ve bu sistem var oldukça da bundan kurtulmanın olanağı yoktur.
Aslında, ‘90’lı yıllarda daha ziyade gelişen birleşme hareketinde esasa özgü olarak yeni olan bir şey yoktur. Burada söz konusu olan, sermayenin temerküzüdür, merkezileşmesidir. Sermaye büyüdükçe ve merkezileştikçe iktidarı da büyür ve bu büyüme, her zaman düz bir hat izlemez. Farklı nedenler, bu gelişmeyi etkilerler; bilimsel teknik gelişmeye ve bu gelişmenin kazanımlarının üretimde kullanılmasına bağlı olarak rekabet ilişkileri, ekonominin büyüme koşulları, ulusal ve uluslar arası planda bazı dönemlerde sermayenin birleşme hareketini hızlandırır. Bu türden gelişmeleri 20.j Yüzyılın başında görüyoruz: salt serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme dönüşmesi; emperyalizm olgusu, sermayenin birleşme hareketini ifade eder. Diğer şeylerin yanı sıra tekelci kapitalizm (emperyalizm), sermayenin birleşme hareketinin doğrudan sonucundan başka bir şey değildir. Geçen yüzyılın ‘20’li yıllarının ortasında, dünya ekonomik krizinin patlak vermesinden önce, büyük tekellerin politika/siyasi iktidar üzerindeki yoğun etkisi sonucunda yeni bir birleşme hareketi ivme kazanmıştı. ‘60’lı yıllarda üretimin ve sermayenin uluslar arasılaşma eğiliminin güç kazanması; çok uluslu tekellerin gelişmesi, sermayenin yeni bir birleşme hareketini ateşlemişti. ‘90’lı yılların başından bu yana görülen sermaye birleşmesi ise, rekabetin uluslar arası planda olağanüstü keskinleşmesinin ve sermaye hareketinin olağanüstü uluslar arasılaşmasının doğrudan bir yansımasıdır. Sermayenin bu sıçramalı gelişme döneminde birleşen sermaye sayısında olağanüstü artış, devletin ve banka sermayesinin güçlü bir aktivitesi görülmüştür. Şüphesiz ki bu her bir zaman diliminin kendine özgü olan yanları da vardır. Genel özellikler, sermayenin yoğunlaşma ve merkezileşmesinde biçim ve boyutların aynı olduğunu göstermiyor.
20. yüzyılın son yıllarında başlayan ve giderek güçlenerek gelişen birleşme dalgası; birleşmelerin olağanüstü büyüklüğü ve uluslar arası karakterli oluşu, Marksist-Leninist teori açısından yeni sorunları gündeme getirmektedir. Birleşmenin itici güçleri, özgün koşulları, güçlü merkezileşme hareketinden; bir bütün olarak kapitalist toplum sisteminin gelişmesinden çıkartılması gereken siyasi ve ekonomik sonuçlar vs. Bu gelişmenin iki sonucu daha bugünden tespit ediliyor: bugün her birleşme devasa boyutlarda sermaye kıyımına ve buna bağlı olarak da işsizliğin kitlesel kronikleşmesine doğrudan bir nedeni olmaktadır. Daha fazla üretmek için, giderek daha az sayıda işçi çalıştırmanın kapitalizmin genel krizi koşullarında bir eğilim olmaktan çıkarak bir yasa olmasının; kronik işsizliğin nedenlerinin birisi de sermaye birleşmesidir. Her büyük birleşme, binlerce, on binlerce işçiyi sokağa atıyor. İkinci bir sonuç da “süper tekel”anlayışıyla ilgilidir. 20. yüzyılın başında uluslar arası olan tekel sayısı birkaç tane idi. Bunların sayısı ‘60’lı yıllarda yaklaşık 27 bin, ‘90’lı yıllarda da 40 bir oldu. Süper tekel, çok uluslu tekel sayısı arttı, ama büyüklerin birleşmesinden dolayı bu sayıda azalmayı ifade eden bir eğilim şimdilik yok. Ama bu 40 bin tekelin içinden 100-150’li kadarı dünya ekonomisinde belirleyici ağırlığa sahiptir.
Sermayenin gücü, pazardaki konum ve rekabetin araçları ve devletin müdahale biçimleri, bölüşümü tekellerin lehine düzenleyen faktörlerdir. Uluslar arası büyük birleşmeler ile tekelci sermaye, yeni gelişme biçimleri ve üretimde ve mali sektörde belirleyici hâkimiyet aramaktadır. Amaç, uluslar arası planda maddi değerlerin üretimi ve mali sektörde azami kar elde etmek ve bu karı teminat altına almaktır.
Sermayenin her tekelci merkezileşme hareketinin merkezinde, onun merkezileştirilmesi ve harekete geçirilmesi sorunu vardır. Sermayenin yoğunlaşması ve merkezileşmesi ile gerçekleşen tekelleşmenin (özel tekelleşmenin) bütün biçimleri, nihai olarak, özel kapitalist mülkiyet ilişkilerini aşmayı ve mümkün olduğunca kapsamlı sermayeyi harekete geçirmeyi amaçlar. Esas olan, özel kapitalist mülkiyet ilişkilerinin dar sınırlarının parçalanmasıdır. Kapitalist kar mekanizmasının devamı ve toplumsal üretici güçlerin kullanımı için mümkün olduğunca kapsamlı/büyük sermayeyi harekete geçirmek zorunluluğudur. Devasa boyutlarda toplumsal sermaye üzerinde tasarrufu elde tutmak, modern üretici güçleri geliştirmek ve karlı kullanmak olanağına sahip olmak anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, büyük sermaye birleşmelerinde esas olan, optimal, amaca uygun bir tekel büyüklüğü oluşturmak değil, sermayenin, katılımlarla vb. ile esnek harekete geçirilmesinin mali büyüklüğüne sahip olmaktır. Bu gelişme, acımasız bir rekabetin ifadesidir.
Güncel olan birleşmelerin ve aynı zamanda rekabetin şiddeti, yaygın olan fazla birikimle açıklanır. Bunun nedeni “sermayenin bir kısmının tamamen ya da kısmen atıl kalması (çünkü bu sermayenin kendi değerini genişletmeden önce, bir kısım faal sermayeyi bir yana itmesi zorunludur) ve diğer kısmının, hiç kullanılmayan ya da kısmen kullanılan sermayenin baskısı yüzünden daha düşük kar oranında değerler üretmesidir”(Karl Marks: “Kapital”, C. I, s. 223). Tam da toplumsal sermayenin bir kısmının atıl kalışı veya görece değersizleşmiş oluşu, sermayenin merkezileşmesinin ve rekabetin önemli bir faktörüdür. “Merkezileşme, zaten var olan sermayenin dağılımındaki bir değişiklikten, toplumsal sermayeyi oluşturan kısımların nicel gruplanmalarındaki basit bir değişmeden meydana gelir. Burada, sermaye, pek çok bireysel elden çekilip tek bir elde toplandığı için güçlü bir kütle halini alabilir. Belli bir sanayi kolunda, eğer buna yatırılmış bulunan bütün bireysel sermayeler, tek bir sermaye halinde kaynaştırılırsa, merkezileşme en son sınırına ulaşır. Bir toplumda bu sınıra ancak, bütün toplumsal sermayenin, ya tek bir kapitalistin ya da tek bir kapitalist şirketin elinde toplanması halinde ulaşılmış olur”(Agk.: s. 644).
Bugün gerçekleşen büyük birleşmelerin nedenini Marks, böyle açıklıyor. Kapitalist gelişmenin; sermaye hareketinin bugün gelmiş olduğu nokta, büyük birleşmeleri kaçınılmaz kılmaktadır: yutulmamak için yutacaksın! Yok olmamak için yok edeceksin! Tek başına var olamıyorsan, ezeli “düşman”ınla, rakibinle birleşerek daha güçlü var olacaksın!
Sermaye, büyük birleşme sürecinde ne kadar yol almış olursa olsun, henüz her bir sektörde bir şirket, bir tekel olarak birleşmiş olmaktan çok uzaktır. Ama birleşme hareketinin, sermayenin, ulusal ve uluslar arası alanda, her bir sektörde en az sayıda tekelin hâkimiyetine doğru geliştiği açıktır. Ama sermayenin birleşme hareketi, ulusal ve uluslar arası planda sınırına; merkezileşmesinin sınırına varmaktan da oldukça uzaktır.
Diğer taraftan, mevcut sermayenin birleşmesi, yaygın deyimle “fil evliliği”, bölgesel olarak gelişmektedir. Emperyalist/tekelci sermaye, bağımlı ve yeni sömürge ülkelerdeki yerli sermayeyi yutuyor, tamamen kendine bağımlı kılıyor ve burada bir “fil evliliği” olmuyor, en fazlasıyla ortak ve görece dar kapsamlı yatırımlar söz konusu oluyor. Dev birleşmeler ise emperyalist ülkeler arasında gerçekleşiyor: Japonya, ABD ve AB. Bugüne kadar gerçekleşmiş olan büyük birleşmeler, bunun böyle olduğunu gösteriyorlar. Bu nedenle, uluslar arası büyük birleşmeler, aslında bölgesel/bölgeler arası birleşmelerdir. Bunu son birleşme örneklerinde görmekteyiz: Vodefone-Airtouch-Mannesmann (185 milyar dolar, Şubat 2000);AOL-Time Warner (155 milyar dolar, Ocak 2000); MCI. World Com-Sprint (115 milyar dolar, Ekim 1999); Deutsche Bank- Dresdener Bank (1250 milyon Euro, Mart 2000).
Birleşme hareketi, kendi çapında tekelleşmiş Türkiye gibi ülkelerde de görülmektedir. Uluslar arası planda genel eğilimi değerlendiren, var olmak ve yabancı sermaye ile ortaklıkta güçlü olmak için Türk özel sektörünün önde gelen sermayeleri (Koç, Sabancı, Doğuş), bazı sektörlerde birleşmeye sıcak baktıklarını açıkladılar. Sabancı Holding'’n "evlilik teklifine"” Koç Holding ve Doğuş Holding olumlu yaklaştılar. Bunlar arasında şu veya bu sektörde birleşme olsa da bu, çok uluslu tekellerin birleşmesi yanında çok ufak kalır. Bu, olsa olsa “fil evliliği” yanında “pire evliliği” olur.

DUVAR YIKILDI-KOMÜNİZMİN SONU MU?


 
1989/90-91 döneminde, önce revizyonist blok, arkasından da Sovyetler Birliği (SB) dağıldı. Bu dağılma, bir sistemin çöküşüydü. Devrimci işçi hareketi içinde oportünizmin bir akımı, marksizm-leninizmin çarpıtılması olan revizyonizm, 1956’da SB’nde Kruşçevcilerin siyasi iktidarı gasp etmeleriyle (XX. Parti Kongresi) tarihte ilk kez iktidar olmuştu. SB’nde, sosyalizmin yıkılması üzerine kurulan revizyonizm, dünya devrimci işçi hareketini ve bunun ötesinde, II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan Halk Demokrasisi ülkelerinde de iktidarların sınıfsal yapısını etkiledi. Yeni kurulan sosyalist kamp, revizyonist kampa dönüştü. Sadece Arnavutluk Halk Cumhuriyeti bu geriye dönüşten etkilenmedi, tersine ona karşı mücadele etti.

Lenin ve Stalin’in sosyalist SB’nde proletarya diktatörlüğünün yıkılması, yeni şekillenmekte olan bir sınıfın; küçük burjuva bürokratlarının siyasi iktidarı gasp etmeleri sınıfsal/sistemsel bir iktidar değişimiydi. Bu, ileriye doğru değil, geriye doğru bir “gelişme” idi. Bu “gelişme”, kapitalizmin yeniden inşasının yolunun açılmasıydı.

Revizyonizmin esası, adı üzerinde, marksizm-leninizmi revizyona uğratmak olduğu için, kendi iktidarını marksist-leninist kavramlardan tamamen arındırması söz konusu olamazdı. Revizyonizm, Marksist kavramları, terminolojiyi kullanarak, ama bu kavramların içini boşaltarak, güya yeni koşullara göre yorumlayarak iktidarını sürdürdü. Sosyalizm, tabela olarak kaldı. Sosyalizmden komünizme doğru ilerleme adı altında kapitalizm yeniden inşa edildi.

Revizyonist iktidar koşullarında kapitalizm, klasik haliyle inşa edilebilseydi, revizyonizm, revizyonizm olamazdı ve revizyonist iktidardan da bahsedilemezdi. Ona, doğrudan, çıplak/klasik burjuva iktidarı, kapitalizm denirdi. Zaten bu sistemin zorluğu/çıkmazı da burada aranmalıdır; bir taraftan kapitalizm inşa ediliyor, ama diğer taraftan sosyalizmin inşasından bahsediliyor. Bir taraftan sömürünün olmadığı bir düzenin hakimiyetinden bahsediliyor, ama diğer taraftan “kolektif” sömürü düzeni kuruluyor!

Revizyonizm bir geçiş süreciydi; hakim kılınan siyasi ve ekonomik ilişkiler çelişiyorlardı. Siyasi hakimiyet ve ekonomik ilişki; taban ile üst yapı arasında uyumluluk yoktu. Çünkü, gelişen kapitalist ekonomi, onun nesnel yasaları, üst yapının; siyasi iktidarın cenderesine sıkışmıştı. Bu çelişki 1989/90-91 döneminde çözüldü. Klasik emperyalist/kapitalist sistemin; bildiğimiz burjuva düzenin belirleyici katkısı olmaksızın revizyonist blok, kendi iç çelişkilerinin sonucu olarak dağıldı/çöktü ve böylelikle bu ülkelerde klasik kapitalizmin önündeki bütün engeller yıkıldı: bürokratik kapitalizm, aslına; klasik kapitalizme dönüştü.

Sosyalizmden geriye dönüş, revizyonist iktidar sorunu, dünya komünist işçi hareketi, sosyalizmin inşa sorunları ve genel olarak marksizm/leninizm açısından ders çıkartılması gereken önemli bir gelişmenin/sürecin ifadesidir. Bu süreci emperyalist burjuva dünya, sosyalizmin sonu olarak ilan etti. Emperyalist burjuvazi de, bu düzenin sosyalizm olmadığını çok iyi biliyordu ve bu düzenin çöküşü, antikomünist propaganda açısından tarihsel bir fırsattı ve bu fırsat, emperyalist burjuvazi tarafından değerlendirildi.

Berlin Duvarının yıkılmasıyla Alman Demokratik Cumhuriyeti’nden kaçışın medya vasıtasıyla dramatize edilmesi antikomünist saldırının/kampanyanın doruk noktalarından birisi oldu. Güya, insanlar, sosyalizmi istemiyorlardı. Güya bu olaylar, sosyalizmin, toplumsal düzen olma yeteneğinden mahrum olduğunu gösteriyorlardı. Sosyalizm ölmüştü(!) ve bu “ölme” süreci, aynı zamanda burjuva düzenin; “demokratik” düzenin, yani bildiğimiz kapitalist sistemin ebediliğini, sonsuza dek var olacağını, bu düzenden daha ileri bir düzenin olamayacağını da gösteriyordu!

Aradan sadece on sene geçti ve “sosyalizm”den kaçan insanlar, Batı’nın cennet değil, cehennem olduğunu bizzat tecrübeleriyle anladılar. Şimdi, eski revizyonist ülkelerde nüfusun önemli bir kesimi, “kötü” de olsa “sosyalizm”in hasretini çekiyor.

Kruşçev modern revizyonistlerinin sosyalizme ve uluslar arası komünist işçi hareketine vurdukları darbenin üstüne 1989/90-91’deki çöküş ve emperyalist burjuvazinin koyu antikomünist kampanyası geldi. Tahribat büyük oldu. Milyonlarca insanda inanç kırılması oldu. Umutsuzluk, çaresizlik yaygınlaştı. Ama her şeye rağmen tamamen yok olmadık. Bir avuç kaldık, ama yılmadan doğruyu savunduk. Şimdi süreç, yeniden komünistlerin lehine işliyor. 21. yüzyıla kapitalizm, vahşetiyle, barbarlığıyla girdi ve hakimiyetini de böyle sürdürmek istiyor. Öldü denilen düşünce ve sınıf; marksizm-leninizm, sosyalizm ve işçi sınıfı ayakta. 21. yüzyıl, kapitalizmin nihai olarak yenildiği ve “öldü” denen sosyalizmin nihai olarak zafer kazandığı yüzyıl olacaktır.

21. YÜZYILDA DEVRiMCi OLMAK NE DEMEKTiR?


 
Devrimci, sadece bir sözcük değil, başlı başına belli bir siyasi yönü/duruşu ifade eden bir kavramdır. Bu kavram, Spartakus’u, Robespiere’i, Marks’ı, Engels’i, Lenin’i, Stalin’i, E. Hoca’yı, Mao’yu, Che Guevara’yı, Thaelmann’ı, M. Suphi’yi, E. Nejat’i, Mahir’i, Deniz’i, İbrahim’i, Adil’i, Balcı’yı, Hasan’ı, Hüseyin’i, Yeter’i ve daha nicelerini hatırlatıyor. Onlar, haksızlığa, baskıya, sömürüye karşı mücadele etmişlerdi. Yeni bir dünya, insana yakışır bir yaşam için mücadele etmişlerdi. Coşkuyla, içtenlikle aklın yolundan giderek sömürülenlerin ve baskı altında tutulanların yanında yer almışlardı. Devrimci demek taraflı olmak demektir ve onlar taraflıydılar; ezilen ve sömürülen sınıfların yayında yer alıyorlardı. Bütün güçlerini, evet yaşamlarını bu mücadeleye vermişlerdi/adamışlardı.

İnsanlık tarihinin her döneminde devrimci olmanın somut koşulları farklı olmuştur. Spartakus’un devrimcilik koşullarıyla Robespiere’inki, Marks’ınki, M. Suphi’ninki ve S. Yeter’inki bir ve aynı değildir. Ama hepsinde asgari aynı olan özellik vardır: baskıya karşı, eskiye karşı, sömürüye karşı yeni ve özgürlük için mücadele.

Devrimci, dünyayı değiştirendir, eski dünyaya, açlığa, sefalete, her türlü baskıya karşı mücadele edendir. Özgürlük, ulusal kurtuluş savaşçısı, baskıcı rejime karşı mücadele ederken, işçi, komünist kapitalist düzene, sömürüye karşı ve sosyalizm için mücadele ederken devrimcidir. Şüphesiz ki, eskiye karşı mücadele eden herkes devrimci değildir. Bunlar, her ne kadar eskinin bazı görünümlerine karşı mücadele ediyor görünseler de, eskiyi yıkacak ve yerine yeniyi, daha ileri olanı koyacak güç ve anlayışta değillerdir. Eskiyi yıkmayı amaçlayan ve eskiyi başka biçimde kurmaktan başka ufku olmayan anarşist, devrimci değildir. Troçkistler, hiçbir koşul altında devrimci olamazlar. Mao, Kastro, emperyalizme ve feodalizme karşı mücadelede, demokratik düzen/devrim için mücadelede devrimciydiler, ama onlar, sosyalizm için mücadelede devrimci değildiler. Ve tarih bugün, anarşistlerin, troçkistlerin devrimci olmadıklarını, demokrasi ve özgürlük mücadelesinde maocuların; küçük burjuva akımların devrimci olduklarını, ama sosyalizm için mücadelede devrimci; proleter devrimci olmadıklarını kanıtlamıştır.

İnsanı devrimci yapan, yaşadığı/içinde bulunduğu koşullardır. Devrimci, devrimciliğini yaşadığı koşulların sorunlarına cevap vererek kanıtlayabilir. Devrimci, karşı karşıya kalınan toplumsal sorunlarda sınıfsal duruşuyla kendini kanıtlayandır; dünyanın neresinde olursa olsun ulusal kurtuluş mücadelesinin yanında, baskının, sömürünün karşısında olmayan, faşizme, emperyalizme, sömürüye (kapitalizme) karşı mücadele etmeyen nasıl devrimci olur?
21. yüzyılda devrimci olmanın koşulları oldukça açıktır: emperyalizm/kapitalizm, insanlığı barbarlığa sürüklüyor, toplumsal yaşamı yıkıyor; onu bireyselleştiriyor, modern teknolojiyi üretimde uygulayarak ve medyasını kullanarak kapitalist toplumun sınıfsal yapısını çarpıtıyor. Bir avuç emperyalist ülke ve tekel, bağımlı ve yeni sömürge ülkeleri tamamen teslim almanın mücadelesini veriyor. "”üreselleşme” adı altında sermayenin uluslararasılaşması, maddi zenginliklerin birkaç ülkede/tekelde toplanmasını sağlarken, milyarlarca insan açlığa ve sefalete terk ediliyor; insanlar, ne kadar çok açlık ve sefalet içinde olurlarsa, ne kadar çok çalışırlarsa, sermaye de o kadar çoğalıyor. Sermayenin birikimi, yoksullaşmaya, açlığa, sefalete ve nihayetinde siyasi olarak baskıya paralel olarak sağlanıyor.

21. yüzyılın başında emperyalizme karşı mücadele edilerek Spartakus olunur. 21. yüzyılın Robespiere’i, emperyalizm ve işbirlikçilerinin düzenini yıkma mücadelesi verendir.

Çağ olarak 21. yüzyıl, 20. yüzyıldan farklı değildir. Bu çağ da emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Esas olan, emperyalizme ve kapitalizme karşı mücadeledir. Bu mücadelede iki devrimci tipi karşımıza çıkıyor: eskiye karşı mücadelesini antiemperyalizmle, antifaşizmle ve devrimci demokrasi ile sınırlayan devrimcilik, yani küçük burjuva devrimciliği ve eskiye karşı mücadelesini, yeni olanı sosyalizmde görerek sürdüren; sermayeyi, sömürüyü, bir bütün olarak kapitalizmi hedef alan devrimcilik; proleter devrimcilik.

Emperyalizm, susmayı, köleliği, çıkarlarına koşulmayı dayatıyor. Emperyalizm, vahşeti, açlığı, sefaleti dayatıyor. Emperyalizm, cehaleti, çarpık bilinçlenmeyi dayatıyor. Emperyalizm/kapitalizm, barbarlığı dayatıyor. Bu durumda, 21. yüzyılda insan olarak var olmanın/kalabilmenin yegane alternatifi devrimci olmaktır, bu dayatmalara karşı mücadele etmek, mücadeleyi örgütlemek ve yönlendirmektir. Ancak böyle hareket edildiğinde bu yüzyılda devrimci olunabilir.