deneme

28 Mayıs 2003 Çarşamba

DÜNYA EKONOMİSİNİN GELİŞME SEYRİ


 
Hiçbir çaba, hiçbir tedbir, ne Amerikan ekonomisini ve ne de onunla birlikte dünya ekonomisini krizden kurtaramadı. Amerikan sanayi üretimi, krizin başlangıcında, 2, 2,5 sene geriye savruldu. Ancak devletin yoğun müdahalesi (faizlerin düşürülmesi, devasa silah siparişleri vs.) sonucunda ekonomide belli bir canlanma oldu, ama bu müdahaleler, ekonomik krizin seyrini etkilemekten öteye değiştiremedi. Bu müdahalelerin sonucudur ki, 2001’in son çeyreğinde en düşük üretim seviyesine ulaşan sanayi üretimi, bu tarihten sonra 2002’nin 3. çeyreğine kadar belli bir canlanma sürecine girmiş, ama sonra üretim yeniden düşmeye başlamıştır. Üretim düşüşü hala devam ediyor.

2000 yılının sonu itibariyle Alman ekonomisi de ekonomik krize girmişti. ABD ve Japon ekonomileriyle karşılaştırdığımızda Alman ekonomisi (sanayi üretimi, brüt yurt içi üretim) oldukça zikzaklı bir gelişme göstermiştir. 2002’nin ilk çeyreği itibariyle başlayan üretim artışı aynı yılın son çeyreğinde yeniden düşmeye başlamıştır ve bu trend devam ediyor.
1990-1994 dünya ekonomik krizinden buyana Japon ekonomisinde dikkate değer bir canlanma olmamıştır. 1992’de 6,1 oranında mutlak küçülün Japon sanayi üretimi bugün, 1990’daki seviyesine bile ulaşmış değildir




Diyagramda da görüldüğü gibi, 2000’nin son çeyreğinden 2001’nin son çeyreğini Amerikan sanayi üretimi yüzde 6; Japon sanayi üretimi yüzde 22; Alman sanayi üretimi yüzde 4; İngiliz sanayi üretimi yüzde 5; Fransız sanayi üretimi yüzde 2 ve İtalyan sanayi üretimi de yüzde 6 oranlarında ve 2000’in son çeyreğinden 2002’nin son çeyreğine de Amerikan sanayi üretimi yüzde 7; Japon sanayi üretimi yüzde 6; Alman sanayi üretimi yüzde 3; İngiliz sanayi üretimi yüzde 3 ve İtalyan sanayi üretimi de yüzde 5 oranlarında mutlak geriliyor. Sadece Fransız sanayi üretimi baz alınan dönemdeki seviyesine ulaşıyor.

Ekonomik krizden bahsedebilmek için üretimin, daha önceki en yüksek seviyesinin gerisine düşmesi gerekir ve krizden çıkabilmek için de üretimin, o seviyeyi aşmış olması veya en azından o seviyeye ulaşmış olması gerekir. Bu üç ülke ekonomide böyle bir gelişme görmüyoruz

Bu üç ülke dünya sanayi üretiminin 1990’da yüzde 52’sini (ABD: yüzde 26,4; Almanya8,6 ve Japonya: yüzde 18,7), 2000 yılında da yüzde 51’ini üretiyorlardı( ABD: yüzde 26,4; Almanya: yüzde 7,9 ve Japonya: yüzde 16,7). Dünya ticareti ve sermaye ihracında da bu üç ülke belirleyici konumdalar. Bu nedenlerden dolayı bu ülkelerin, özellikle de Amerikan ekonomisinin krize girmesi, bu ülke ekonomilerini ve dolayısıyla da bütün dünya ekonomisini krize sürüklemektedir.

Burjuva bilim adamları, ekonomistleri, 11 Eylül saldırısını dünya ekonomik krizinin başlangıcı olarak tanımlarlar. Oysa kriz, 2000 yılı sonu itibariyle önce Amerikan ekonomisinde patlak vermişti. 2001’in üçüncü çeyreğine gelindiğin de ise 20 OECD üyesi ülke ekonomilerinde üretimde düşüşü olmuştur.

11 Eylül demagojisi tutmadı. Ama yeni bir demagoji piyasaya sürüldü. Her kriz döneminde tekrarlandığı gibi bu sefer de yeniden „ücretlerin yüksekliği“ gündeme getirildi. Oysa ücretlerin son yıllarda reel olarak gerilediği çok ve yaygın bilinen bir gerçektir. Bunun ötesinde ücretlerin üretim masraflarındaki payı OECD ülkelerinde ancak yüzde 10’dur. 1970’de ise bu oran yüzde 25 idi.

Burjuva ekonomistler, hükümetlerin ısmarlama bilirkişileri, bu sefer pek „umut“ satamadılar ve dolayısıyla borsalarda da belli bir canlanmaya yol açamadılar. Emperyalist burjuvazinin işine yarar bir „teori“ de üretemediler. Bu türden ekonomistler için Marks, şu değerlendirmeyi yapar:Burjuvazinin siyasi iktidarı ele geçirmesinden “sonra sınıf mücadelesi, pratik olduğu kadar teorik olarak da gitgide daha açık ve tehdit edici biçimler aldı. Bilimsel burjuva ekonomisinin ölüm çanını çalıyordu. Artık bundan sonra bu ya da şu teoremin doğru olup olmaması değil, ama sermayeye yararlı mı yoksa zararlı mı, gerekli mi yoksa gereksiz mi, siyasal bakımdan tehlikeli mi tehlikesiz mi olduğu söz konusuydu. Tarafsız incelemelerin yerini ücretli yarışmalar, gerçek bilimsel araştırmaların yerini kara vicdanlı ve şeytanca mazur gösterme eğilimleri almıştı“ (Kapital, C. 1, s. 21).
Bu unsurlar, en fazlasıyla, yığınların dikkatini başka alana çekmek; krizin nedenleri üzerine düşünmelerini engellemek için kapitalist düzeni savunmanın yollarını ararlar. Örneğin „küreselleşme“döneminin demokrasi dönemi olduğunu,“küreselleşme“ döneminde özgürlüklerin elde edileceğini vb. demagojileri tekrarlamaktan usanmazlar. Ama hiçbir zaman, ekonomik krizlerin nesnel nedenlerini açıklamazlar, çünkü bunu açıklayacak durumda değiller. Önemli olan, uluslararası tekellerin karlarının artmasına katkıda bulunmak ve krizin yükünü de geniş yığınların sırtına yıkmaktır. Onların görevi budur.
Marks’ın dediği gibi, “işçilerin tüketim gücü kısmen ücretler yasası ile, kısmen de, bunların kapitalist sınıf tarafından kârlı bir biçimde çalıştırılabildiği sürece kullanılmaları olgusu ile sınırlıdır. Bütün gerçek krizlerin nihai nedeni, daima kapitalist üretimin üretici güçleri , sanki yalnız toplumun mutlak tüketim gücü bu güçlerin sınırını teşkil edermişçesine geliştirme çabasına zıt olarak, kitlelerin yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir“ (Kapital, C. 3, s. 501).

Bu anlayış günümüz koşullarında şöyle somutlaşıyor: Marks, ekonomik krizin nedenini, kar oranlarının eğilimli düşüş yasasına göre açıklıyor. Bu yasaya göre, sermaye kullanımı arttığı oranda kar oranları düşer. Ve aynı zamanda toplam sermayeye oranlar ücretler için yapılan harcamalar düşer. İşgücünden ziyade daha çok makinenin kullanılması, işçinin verimliliğini arttırır ve aynı zamanda ücret harcamasını azaltır. Ama yatırılan sermaye ile elde edilen kar arasındaki olması gereken oranı, kapitalistin beklediği oranı bozar. Son kertede, kapitalist, herkes satın alır diye üretir, ama yığınların alım gücü bu gelişmeden dolayı da sınırlanmıştır. Maddi bolluk içinde kriz başlar.

Bu gelişkinin çözümü ve dolayısıyla ekonomik krizlerin yok olması, ancak ve ancak, mülkiyet ilişkilerinin değişmesiyle, iktidarın işçi sınıfının eline geçmesiyle; sosyalist devrimle mümkün olur. Krizden, işsizlikten, baskı ve sömürüden kurtulmanın başka bir yolu yoktur.




22 Mayıs 2003 Perşembe

ULUSLARARASI PETROL TEKELLERİ VE IRAK SAVAŞI



Irak savaşının nedeni üzerine çok şey söylendi. Amerikan emperyalizminin özelikle petrol için savaştığı ve Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek istediği anlayışları vurgulandı. Irak’ın, bütün olarak Ortadoğu’nun, Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyası için bir üs olduğu da söylendi. Bu anlayışların hepsi doğrudur. Ama bu savaş, herhangi bir emperyalist savaş, herhangi bir istila ve işgal değildi. Onu diğer bu tür savaşlardan ayıran ve Yeni Balkan Savaşlarıyla, Afganistan Savaşıyla eş anlamlı yapan birtakım özellikleri var. Bu savaşlar, uluslararası planda emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği üç alanda -Balkanlar, Ortadoğu ve Hazar Havzası/Orta Asya- sürdürüldü ve emperyalist ülkeler, askeri güçlerine dayanarak bu bölgelerde protektorat rejimleri kurdular/kuruyorlar. Bu bölgelerden ikisi, dünyanın en büyük iki enerji kaynağı. Bu nedenle önemli. Balkanlar ise, Amerikan emperyalizmi açısından olası petrol boru hattı (Kafkasya-Karadeniz-Bulgaristan) ve AB’nin, özellikle de Alman emperyalizminin yayılmasının önünü almak için önemli.
Bu çelişkilerin ve en güncel olarak da Irak Savaşının arka planına baktığımızda uluslararası tekellerin, Lenin’in deyimiyle „süper tekel“lerin kavgasını görmekteyiz.

Burada söz konusu olan, sıradan uluslararası tekeller değil. Dünya pazarındaki payıyla, sermayesiyle önde gelen uluslararası tekellerdir. Petrol sektöründe bu tekeller ve başka sektörlerde de önde gelen tekeller, sermaye ve üretimin uluslararası örgütlenmesinde söz sahibi olmak, bu örgütlenmeyi kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek için kıyasıya rekabet içindeler.

Revizyonist Blokun ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından ve dünya pazarının yeniden bütünlüklü olmasından sonra uluslararası tekeller, sermaye ve üretimin uluslararasılaşması ve uluslararası örgütlenmesi mücadelesini, o zamana kadar hakim oldukları dünya pazarının bir bölümünden (klasik kapitalist pazar) bütün dünyaya, dağılan SB’nin hakimiyet alanlarına da yayarak/yansıtarak şiddetlendirdiler. Böylece bu tekellerin dünya pazarı, dünya pazarlarına hakimiyet ufku, bütün dünyayı kapsamına alacak şekilde genişlemiş oluyordu. Öldürücü rekabet, bütünlüklü dünya pazarında en büyük pay için sürdürülmeye başlandı.

Bu mücadeleyi sürdürebilmek için uluslararası tekellerin esasen iki dayanak noktası vardı: Sermaye gücü ve emperyalist devletin desteği. Ekonominin diğer sektörlerinde olduğu gibi, petrol sektöründe de kapitalizmin tarihinde görülmemiş boyutlarda sermaye birikimine yönelindi. Bu alanda, ya en güçlü olmak gerekiyordu, ya da ilk 5-10 en güçlü arasında yer almak gerekiyordu. Aksi taktirde dünya pazarında pay kapma, payı elde tutma veya büyütme şansı hiç yok. Ama emperyalist devletin her türlü desteği olmazsa, olağanüstü boyutlardaki sermaye birikimi de pek fazla bir işe yaramıyor. (Bir de derler ki, uluslararasılaşmış sermayenin, uluslararası tekellerin, çok uluslu tekellerin vatanı yoktur!).

1990’da dünyanın en büyük 500 tekeli arasında 54 petrol tekeli vardı, bu sayı 2000’de 33’e düştü. Dünyanın en büyük 100 tekeli arasında 1993’te 11 ve 2000’de de 10 petrol tekeli vardı. Dünya pazarında en büyük paya sahip olmak veya bu payı korumak ve arttırmak için uluslararası tekeller, birleşmelere, hasmane devralmalara ve satın almalara yöneldiler. AMACO-BP, Exxon-Mobil, Total-Elf Aquitaine birleşmesi buna birer örnektir.

Petrolün ekonomide önemli olmaya başlamasından buyana, diyelim ki bütün 20. yüzyıl boyunca bu sektörde rekabet, sürekli İngiliz ve Amerikan tekelleri arasında yapılmıştı. Şimdi İngiliz ve Amerikan tekelleri başka ve saldırgan adaylarla karşı karşıyalar.
Total-Elf Aquitaine birleşmesinden doğan Fransız tekeli TotalFinaElf, 2000 yılı itibariyle dünyanın en güçlü 25 tekeli (19. sıra) ve en güçlü petrol tekelleri arasında (4. sıra) yer alıyor. Bunun ötesinde Çin ve Rus tekellerinin de saldırgan bir yükselişi söz konusu. Örneğin Çin ve Rus petrol tekellerinin saldırgan hızlı yükselişleridir. Örneğin Çin petrol tekeli Sinopec ve Çin Ulusal Petrol Şirketi (CNPC), 1995’te dünyanın en büyük 500’leri arasında yer alamazlarken 2000’de dünyanın en büyük 100 tekeli arasında Sinopec (45 milyar dolarlık cirosuyla) 68. ve CNPC de (42 milyar dolarlık cirosuyla) 83. sıraya yükselmişlerdi. İki dev Rus petrol tekelinin; Jukos ve Sibneft’in birleşmesiyle dünyanın dördüncü büyük petrol tekeli oluşmuş ve bu oluşum, petrol sektöründeki rekabet daha da keskinleştirecektir.

Bu tekeller arasındaki kıran kırana rekabet, herhangi bir ülke veya bölge pazarı üzerine değil. Arkadan gelenler, güçlenerek yükselenler, ilerleyebilmek için önlerinde duran engeli aşmaları gerekir. Yani dünya pazarında söz sahibi olanların paylarını elde etmeleri gerekir. Bu, uluslararasılaşmanın olmazsa olmaz koşuludur. Bu anlamda da Amerikan tekellerini zorlayan Fransız tekeli TotalFinaElf’tir.

Kendi açıklamasına göre bu tekel, petrol alanında Afrika’da ilk sırada, Ortadoğu’da da 2. sırada yer alıyor. İşlediği petrolün yüzde 30’unu Nijerya, Kongo, Angola, Gabun, Cezayir ve Libya gibi Afrika ülkelerinden, yüzde 18’ini de Oman, Katar, Iran, Jemen ve S. Arabistan gibi ülkelerden alıyor.

Irak savaşı öncesindeki durum şöyleydi: Fransa, Rusya ve Çin, Saddam rejimiyle kapsamlı petrol anlaşmaları imzalamışlardı. Bu ülkelerin ardında duran da bu tekellerdir. Ambargonun kalkması durumunda bu anlaşmalar yürürlüğe girecekti ve kaybedenler de doğrudan Amerikan ve İngiliz tekelleri olacaktı. Amerikan emperyalizmi ya savaşacaktı, ya da tekellerinin petrol sektöründe yenilgisini, bu sektörün başka ülke menşeli tekellere kaptırılmasına göze alacaktı. Saddam rejiminin devrilmesi, Amerikan petrol tekelleri için tek çareydi.

Amerikan emperyalizmi Irak’ı işgal ederek, diğer şeylerin yanı sıra petrol ganimetini de elde etti. Amerikan emperyalizminin, biz savaştık, Irak’ı da biz yeniden şekillendireceğiz demesinin ve bunun vurgulamasının altında yatan gerçeklerden birisi de, bizim petrol tekellerimiz bu savaşı kazandı anlayışıdır. Irak’ın işgaliyle savaş bitmiş olmuyor. Öldürücü rekabet devam edecektir.

Söz konusu uluslararası tekellerin gücü nedir de üzerinde bu kadar duruluyor deniyorsa: Dünya çapında sayıları 500 olan bu tekeller, sermayenin ve üretimin uluslararasılaştırılmasının ve uluslararası örgütlenmesinin motorunu oluşturmaktalar. Birçoğu, birçok devletten daha güçlüdür. Örneğin dünyanın en güçlü 100 ekonomisi arasında 29 uluslararası tekel vardır. Exxon/Mobil 206 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın 45. güçlü ekonomisidir, Gerenal Motors 47. (ciro 185 milyar dolar), Ford 55 (ciro 170 milyar dolar), Daimler/Chrysler 56. (ciro 152 milyar dolar) sırada yer alıyorlar.

2000 yılı itibariyle bu 500 uluslararası tekelin toplam cirosu 14 trilyon dolardı. 2000 yılında dünya üretimi toplamı 30 trilyon dolardı. Bu değerin neredeyse yarısı bu 500 tekelin elinde.

11 Mayıs 2003 Pazar

JEOPOLİTİKA VE TÜRKİYE


 
Türk burjuva devletinin Irak savaşına ilişkin olarak Amerikan emperyalizmine istenildiği gibi hizmet edememesi sonucunda Türk-Amerikan ilişkilerinde ortaya çıkan çatlaklar, birçok araştırmacı yazar tarafından Türkiye’nin stratejik öneminin yok olması içiminde yorumlar yapılmasına neden olmuştur. İnsanların ufku, ABD’nin Ortadoğu planıyla sınırlı olunca ve Ortadoğu’da da ABD, yeni bir alanı işgal edince, maddi temeli olmayan değerlendirmelerin önü açılmış oluyor. Irak ve Ortadoğu, Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti politikasının; jeopolitikasının sadece bir ayağı. İşin bir de Balkanlar ve Hazar Havzası/Orta Asya ayağı var. Türkiye, Balkanlar-Ortadoğu-Hazar Havzası üçgeninin ortasında yer almakta. Bu nesnel gerçekliği göz önünde tutarak araştırmacı yazarlar, biraz da şöyle düşünseler ne olur: Hiçbir emperyalist ülke; başta da Almanya, Fransa, Rusya, Çin, Japonya, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre hareket etmeyeceklerdir. Bu ülkelerin her biri, dünya pastasından daha fazla pay almak için birbirleriyle rekabet ediyorlar ve edeceklerdir. Bugün açısında dünyada emperyalist ülkeler arasında yeni bir saflaşma henüz yok, ama bu böyle gitmeyecek. Bütün Orta ve Doğ Avrupa, askeri olarak NATO’nun, ekonomik olarak da AB’nin güdümünde. Yani bu bölgede ve buna ek olarak bütün Balkanlarda bir taraftan ABD, diğer taraftan AB ve kendi başına da Rusya kıyasıya rekabet içindeler. Aynı durum Hazar Havzası ve Orta Asya için de geçerli. Orta Asya söz konusu olunca işin içine Çin de giriyor. Bütün bu bölgelerde Amerikan emperyalizminin hiç müttefiki yok. Askeri zorbalığına dayanarak varlığını sürdürüyor. Balkanlar, olası boru hatlarından (Hazar Havzası petrol ve doğal gazının Karadeniz, Balkanlar üzerinden dünya pazarlarına taşıyacak hat) ve özellikle Alman emperyalizminin “sıcak denizlere” açılmasını engellemek açısından Amerikan emperyalizmi için önemlidir. Balkan yarım adasında hiçbir emperyalist güç vazgeçmeyecektir. AB, sınırlarını Kıbrıs’a kadar uzatmış ve Ortadoğu’ya pek uzakta değil. Hazar Havzası’na giriş kolay, ama çıkması, oranın talan edilen zenginliklerinin dünya pazarlarına taşınması hiç de kolay değil. Irak’ın Amerikan emperyalizmi açısından ne olacağı da belli değil. Arap halklarının ve bütün dünya halklarının desteğini alan bir antiamerikancı mücadelenin gelişiyor olduğu herkesin malumudur. Bütün bu çıkar kavgasının sürdürüldüğü alanı kim terk etmek ister? Diyelim ki Amerikan emperyalizmi nezdinde Türkiye’nin strateji önemi azaldı. Peki onun yerini dolduracak başka güç yok mu? Türkiye’nin emperyalist ülkeler ve jeopolitikalar açısından önemini İncirliğe indirgeyen bir anlayışın, ufku ne kadar derindir, bilinmez, ama Amerikan emperyalizmi açısından önemsizleşen, AB bakımından pekala önemli olur. Türkiye, Amerikan emperyalizmi açısından önemsizleştiyse, o önemsiz yere AB yerleşebilir. “Müttefik” değiştirmek hakim sınıflar açısından hiç de zor değildir. Amerikan emperyalizmi, gelişmenin bu yönünü göremeyecek kadar aptal mı?

Dünyanın gelmiş geçmiş jeopolitikacılarının, dünyanın kalbi diye tanımladıkları Orta Asya dahil merkezi Rusya’ya batıdan ve güney batıdan giden yol Anadolu’dan geçmektedir. Anadolu orada durduğu müddetçe, Amerikan jeopolitikasının dünya hakimiyeti merkezinde de merkezi Rusya durduğu müddetçe ve diğer emperyalist ülkeler de, kendi çıkarları nedeniyle Amerikan emperyalizminin bu yayılmacılığına karşı mücadele ettikleri müddetçe, Türkiye’nin stratejik konumu hiç azalmaz. Bu alanlara göz diken her emperyalist güç için Türkiye, elde edilmezi gereken bir alandır, bir üstür.

Ancak, Amerikan emperyalizmi İran’ı da işgal ederse veya İran rejimiyle ilişkilerini, yeniden, Şah dönemindeki durumuna getirirse, işte o zaman Türkiye’nin stratejik önemi, Amerikan emperyalizmi açısında önemsizleşebilir. Ama bu seferde onun yerini diğer emperyalist güçler doldurur. Örneğin AB.

Türk burjuva devleti için sorun olan bütün sorunlar, emperyalistler arası güç dengesinin gelişme seyri içinde, emperyalist çıkarlara göre çözümlenecek sorunlar olarak görülmelidir. Bunlardan birisi de Kıbrıs sorunudur. Kıbrıs topu şimdi AB’ye atıldı. Hemen arkasından Annan planı yeniden gündeme getirildi. Sınırlar, karşılıklı ziyarete açıldı. Soru şu: Amerikan emperyalizmi, Kıbrıs’ı AB’ye bırakır mı? Stratejik öneminden dolayı bırakmaz. Peki AB, Kıbrıs’ın tamamından vazgeçer mi veya ABD’yi o bölgeden uzaklaştırmak istemez mi? Tamamından vazgeçmez ve ABD’yi o bölgede uzaklaştırmak ister. Bu durumda bölgede hegemonya mücadelesi veren bu her iki güç, Adadan vazgeçmeyecekler. Öyle ki Türk burjuva devleti, AB’ye gireceğim diye Kıbrıs’tan vazgeçse, Amerikan emperyalizmi bunu engeller.

Türkiye’nin stratejik öneminin azaldığını düşünenler –revizyonist blokun ve sosyal emperyalist SB’nin dağılmasından sonra da böyle düşünenler çoktu- biraz da şöyle düşünseler ne olur? Amerikan emperyalizmi, kendi çıkarlarına hizmet edecek derecede güçlü bir Türkiye ister. Yapılan pazarlıkların detayı bilinmiyor, ama Türkiye Irak’a sadece Amerikan emperyalizmine hizmet için girmeyecekti ve sorun da sadece para değildi. (Çünkü Amerikan emperyalizmi işin maddi yönünü sorun yapmayacağını açıklamış ve bu alanda da belli bir mutabakat sağlanmıştı). Türk burjuvazinin Musul, Kerkük, yani Türkmen değil, petrol hayali vardır. Kuzey cephesinin açılması, her halükarda birtakım, hiç de küçümsenmeyecek kırıntıları veya payı beraberinde getirecekti. Bunun adı savaş ganimetidir. Bu ganimeti elde eden Türkiye’nin emperyalist hırsı, saldırganlığı veya gücü artmayacak mıydı? Artacaktı. Amerikan emperyalizmi, Türk burjuvazisine yerini gösterdi. (Sadece Türk burjuvazisine değil, diğer ülkelere de, İngiltere’ye de yerini gösterdi). Benim çıkarlarıma hizmet etmek için ihtiyaçlarını karşılarım. Hepsi bu kadar! Türk burjuvazisinin burnu sürtüldü.

Değerlendirmelerin nesnelliğe tekabül edip etmediği, gelişmeleri, olmasını istediğimiz gibi mi gördüğümüze veya da olduğu gibi mi gördüğümüze bağlıdır. Bu rejimin mevcut gücünü ve potansiyel gücünü küçümseye küçümseye bir hal olanların, aynı rejimin hala ayakta duruyor olmasında çıkartmaları gereken bir ders olmalıdır.

Bütün bunların üstesinden gelmenin bir yolu var, o da, bütün emperyalist güçleri bölgeden kovmak, işbirlikçilerinin iktidarlarını yıkmak ve bütün bölgeyi, halkların kardeşliğini ifade eden bir düzeninin hakim olduğu alana dönüştürmek için mücadele etmektir. İşte o zaman Türkiye’nin de, Irak’ın da, Kıbrıs’ın da –bu sefer- bölgemiz halkları ve devrimi için, dünya halkları ve devrimi için stratejik önemi olacaktır. Bütün dünyada sınıflar arası mücadele devam ettiği müddetçe bu bölgenin, mücadele eden sınıflar açısından farklı amaçlı stratejik önemi hep olacaktır.

4 Mayıs 2003 Pazar

KAPİTALİST DÜNYANIN HALİ


 
Yeni Keynesçiler, geçen yüzyılın ‘70’li yıllarına kadar burjuva ekonomide belirleyici yön oldular. ‘70’li yıllardan itibaren baş gösteren kapitalizmin yapısal krizi, neoliberal akımın gelişmesini ve belirleyici yön olmasını berberinde getirdi. Keynes ekolü, her alanda savaşarak geri çekildi. Uluslararası tekeller açısından Keynesçi ekonomi ve politikayı uygulamanın maddi koşulları kalmamıştı. Öyle ki düzene, gelişmelere ayak uydurabilmek için sosyal demokrat partiler de neoliberalizmi benimsemişlerdi. Ama bu partiler içinde Keynesçilikte direnenler de var. Onlar da, umutsuz bir şekilde, kendi “yoldaşlar”ına karşı; sosyal demokratik neoliberalcilere karşı Keynesçi öneriler öne sürerek eski dönemi yad eder konuma düştüler. Bu kesimin, güncel ekonomik krizden çıkmak ve işsizliğin önünü almak için öne sürdükleri “kamuda yeni yatırımların vakit geçirmeden genişletilmesi” anlayışları yeni borçlanmaya dayanıyor. Devlet, yeni borç bulacak ve bunu da kamu yatırımı olarak kullanacak. Buna ek olarak da vergiler arttırılacak. Böylece elde edilen miktar -Almanya için 750 milyar Euro- ekonomiye aktarılacak.

Bu anlayış John Maynard Keynes’in teorilerine dayanıyor. Britanyalı bu ekonomist, günümüzde de “sosyal pazar ekonomisi”nin teorisyeni olarak görülmektedir. Bu ekonomist, sosyal, adaletli, ahenkli, işsizliğin olmadığı, yoksulluğun olmadığı bir kapitalizmin mümkün olacağını savunur. Onun bu anlayışlarının arka planında, teoride ve pratikte sosyalizmi çürütmek vardı. Ne de olsa, ‘30’lu yıllarda Sovyetler Birliği’nde inşa edilen sosyalizmin bütün dünyadaki prestiji görkemliydi, kapitalizme indirilen bir darbeydi.

Her halükarda sorun son kertede realizeye; üretilenin tüketilmesine dayanıyordu. Sosyalizmin böyle bir sorunu yoktu. Çünkü o, planlı ekonomiyi ve gereksinimlerin giderilmesini esas alıyordu. Kapitalist üretim biçiminde ise tam da bunun tersi geçerlidir. Üretimin anarşistliği, kapitalizmin nesnel bir yasasıdır. Pazar için üretmek, gereksinimleri göz önünde tutmadan üretmek, bu yasanın yansıyış biçimidir. Kapitalizmin her döneminde, özellikle de devrevi olarak patlak veren fazla üretim krizleri döneminde –bugün olduğu gibi- burjuvazinin ekonomistleri, krizden çıkmanın yolları üzerine sürekli tartışırlar. Bütün sorun, nasıl yapmalıyız ki meta arzını emecek, tüketecek bir talep kitlesi; alıcı/tüketici kitlesi yaratmalıyız. Bu sorunun çözümü üzerine Marksistler arasında da tartışmalar olmuştur. Örneğin bunlardan birisi Rosa Luxemburg’dur. “Sermaye Birikimi”, Rosa’nın temel eseridir. Bu eserinde Rosa, kapitalizm uluslararasılaştıkça -burjuva kavramla ifade edersek, küreselleştikçe- bütün dünyada hakim oldukça, kendi sistem sınırına yakınlaşmış olur (Bu anlayışı biraz daha irdelersek “kendiliğinden çöküşe” varırız, ama burada sorunun bu yanıyla ilgilenmiyoruz). İster tek tek ülkelerde olsun, isterse dünya çapında olsun kapitalizmin hakimiyeti, toplumun; her bir ülke toplumunun ve dünya toplumunun esas itibariyle kapitalistlerden ve proleterlerden ibaret bir topluma dönüşmüş olması demektir. Bu anlayışta yanlış olan bir yan yok.

Sorun iki aşamalı: Birincisi, üretim, değişken sermayenin (işçilerin ücretleri toplamının) üstünde olursa, yani üretimin bir kısmı tüketilmezse, ne olur? Bu, ekonomik kriz demektir. İkincisi, birinci noktanın devamı olarak, artı değer ne kadar çok elde edilirse, onun realize edilme koşulları (pazarlanma koşulları) o kadar kötüleşir. Bunu aşmak için Rosa, dışarıdan alım gücünün sağlanması gerektiğini savunur. “Dışarı” kavramından Rosa, bir ülke içinde kırsal kesimi, dünya çapında da kapitalizm öncesi üretim ilişkilerinin hakim olduğu ülkeleri anlar. Gerekirse bu alanlar, savaş yoluyla fethedilmelidir der Rosa.

Aynı sorunu Keynes de ele almıştır. Bu ekonomiste göre, yapısal nedenlerden dolayı sistemde bir talep açığı vardır ve bu açık da işsizliğe neden olmaktadır. Bu açığı ve neden olduğu işsizliği ortadan kaldırmak için hükümetlerin yapması gereken, hazine ve faiz politikaları üzerinden ucuz kredi sağlamak ve bunu sanayiye ve isteyen bireye sunmak. Keynes, paranın dolaşım hızını arttırmayı ve devletin borçlanmasını, bahsettiği sorunun çözümü için kaçınılmaz görmektedir.

Böylece, yeni toplumsal görev alanları keşfedilerek; yeni iş olanakları yaratılarak, toplumun belli kesimleri ödeme gücü olan talebe dönüştürülmüş olur ve dış saldırganlığa gerek kalmaz.

ABD’de, ‚30’lu yılların „New Deal“ döneminde Keynes’in temel yapıtı „Genel Teori“de formüle ettiği anlayışlar uygulanmıştır. Aynı anlayışlar faşist Almanya’da da uygulandı. Devlet borçlanmasına ve iş olanağı sağlama tedbirlerine ağırlık verildi. ABD’de bolca para basıldı, Almanya’da hayali firmalar kuruldu ve onların adına bolca tahviller çıkarıldı. 1936’da Amerikan bütçe açığı 4,6 milyar dolara çıktı. Bu, federal harcamaların yüzde 50’sine tekabül eden bir miktardı.

Faşist Almanya, hesabını savaş üzerine yapmıştı. Öyle de oldu. İşgal ve arkasından gelen talanla, pompalanan karşılığı olmayan paranın karşılığı olarak maddi değerler ve işgücü (değişmeyen ve değişken sermaye) elde etti ve durumu idare edebildi. Savaş sonunda balon, baskı altında tutulan enflasyon patladı ve Almanya’da ekonomik yaşam; üretim, savaşın bitişinin hemen sonrasında tamamen durdu.(Kapitalizmin tarihinde görülmemiş bir olay).
ABD’de ise, ancak savaşa girdikten sonra tam istihdam sağlanabildi. Şişirilen dolar emisyonu, dünyanın talanıyla; neredeyse dünyanın bütün altın rezervlerini ele geçirerek, silah ve başka maddelerin satışıyla maddi değersel karşılığını buldu.

Kapitalizmin pratiği, kartalımız Rosa’nın görüşlerini doğrulamadı, eleştirdiği Marks’ın “Kapital”deki görüşlerini doğruladı.

Kapitalist dünya da ise tartışmalar devam ediyor. Nasıl yaparız da dönemsel olarak patlak veren ekonomik krizlerden kurtulabiliriz! Buna ne Keynesçilik ne de neoliberalizm çare oldu. Burjuva teorisyenler, iki kutup arasında; Keynesçilik ile neoliberalizm arasında gidip geliyorlar. Dün Keynesçilikti, bugün de neoliberalizm. Yarın neyi, Marksizm üzerine “zafer” diye ısıtıp önümüze sürecekleri belli değil. Hangi demagojinin maddi koşulları doğarsa o anlayışı benimseyecekleri açıktır. Bu da Kenyençilik ile neoliberalizm arasında bir yerlerde konaklamaktan başka bir şey olmayacaktır.

Üretimin ve sermayenin uluslararasılaşma boyutları ve uluslararası yeniden örgütlenmesi, hem uluslararası tekeller ve hem de emperyalist devletler arasındaki çelişkileri olağanüstü keskinleştiriyor. Emperyalist küreselleşme, kapitalist ekonomiyi daha da istikrarsız hale getiriyor ve dünya çapında çoğalan ve güçlenen siyasal krizin ve kapitalizmin genel krizinin faktörleri, bugün dünya çapında bir siyasal krizin ve kapitalist emperyalist sistemin sistem krizinin patlak vermesine neden olmuştur.

Dünya çapındaki milyonları kapsamına alan protestolar, geniş emekçi yığınların kapitalist sistemden umutlarını kestiklerinin, dünya çapında devrimci bilinçlenmenin mayalanmaya başladığının bir işaretidir. “aşka bir dünya olasıdır” talebi bu gelişmenin bir sonucudur. Ama “başka bir dünya olasıdır”dan neyin anlaşılması gerektiğinde yollar ayrılıyor. Örneğin “antiküresel hareket”in önderliğini elinde tutan burjuva, küçük burjuva pasifist ve reformistler, “başka bir dünya olasıdır”dan, demokratikleştirilmiş, dizginlenmiş bir kapitalizm/emperyalizmi, olanakları sınırlandırılmış uluslararası tekeller dünyasını anlıyor ve bu görüşünü, her gün, her saat ve her fırsatta milyonlarca emekçiye pompalıyor. Bu unsurlar için “kontrollü” kapitalizm, “başka bir dünya olasıdır”ın gerçekleştirilmesi anlamına gelmektedir. Komünistler de “başka bir dünya olasıdır” diyorlar ve bu dünyanın ancak ve ancak kapitalist sistemin bütün dünyada yıkılmasıyla kurulabileceğini savunuyorlar.

Antiküresel hareket”in milyonlara hitap etmesi, teorik ve ideolojik alanda devasa bir mücadelenin verilmesi gerektiğini göstermektedir. Ya antiemperyalist mücadelenin ve sosyalist devrimin tabanını oluşturan bu yığınlar reformizme ve pasifizme teslim edilecek, ya da buna karşı mücadele edilecek. Bu ya-ya’dan oluşan iki olasılığın ortasında kalarak, sadece katılımcı olarak veya tartışmalarını izleyerek, en fazlasıyla, onların “başka bir dünya olasıdır” anlayışlarının gerçekleşmesine hizmet edilmiş olunur.

15 Nisan 2003 Salı

“PİRÜS ZAFERİ“



Amerikan emperyalizmi, bütün olanaklarını seferber ederek, Irak’a karşı savaşında haklı olduğunu kanıtlamaya çalıştı. Ama dünya çapında milyonlarca insanı savaş arabasına koşamadı. Tam tersine geniş yığınların savaşın nedenleri üzerine, barış ve emperyalist barış üzerine düşünmelerine neden oldu.

Irak’a karşı Amerikan saldırganlığı, emperyalist dünya sisteminin vurulabilirliğini, istikrarsızlığını gözler önüne sermiştir. Her ne kadar, yoğun askeri güç kullanımıyla Saddam rejimi yıkılmış olsa da bu, Amerikan emperyalizmi açısından bir “Pirus Zaferi”nden öte bir anlam taşımamaktadır. Amerikan emperyalizmi siyasi ve ahlaki anlamda yenilmiştir. Sadece Amerikan emperyalizmi değil, bütün emperyalist ülkeler, Amerikan saldırganlığı karşısındaki tavırlarından dolayı, dünya işçi sınıfı ve emekçi yığınları nezdinde yenilmişlerdir. Çünkü emperyalist ülkelerin hepsi, soruna kendi çıkarları açısından yaklaştıklarını gizleyememişlerdir. Barıştan yana olduğunu söyleyen emperyalist ülkeler, başta da Almanya, Fransa ve Rusya, Amerikan emperyalizminin tek başına savaşmasına, kendilerini ganimete ortak etmeyeceğini bildikleri için karşı çıkmışlardır. Barış hareketini de kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bu emperyalist güçler, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirme planında BM’e ve dolayısıyla da kendilerine yer verilmesini hala ummaktadırlar.

Dünya çapında geniş emekçi yığınlar, emperyalist ülkeler arasındaki bu çelişkinin barış eksenli olmadığını, çıkar eksenli olduğunu görmüşlerdir. Bu anlamda emperyalist dünya sistemi teşhir olmuştur.

Üstün savaş tekniğine dayanarak 48 saatte Bağdat’a gireceğini açıklayan Amerikan ordusu, savaşın seyrinde belirleyici olanın yüksek teknolojiye dayanan silahların olmadığını, aksine savaşın karakterine ilişkin bilinçli tutumuyla insan gücünün olduğunu ve bu anlamda strateji ve taktiklerinin pek işe yaramadığını görmüştür.

Devasa savaş gücüyle, dünya çapında işçi sınıfı ve emekçi yığınları korkutacağını, sindireceğini sanan Amerikan emperyalizmi, her şeye muktedir olmadığını görmek zorunda kalmıştır. Daha da görecektir. Saddam rejimini karşı savaş bitmiştir, ama Irak halkına, Ortadoğu halklarına karşı savaş yeni başlamıştır. Genel olarak emperyalizme, özel olarak Amerikan emperyalizmine ve yerli işbirlikçilerine karşı duyulan kin ve nefret örgütlü mücadeleye dönüşecektir. Irak halkı, ABD’nin Irak’a özgürlük getirmediğinin işgalin daha ilk günlerinde görmüşlerdir. Saddam rejimine duyulan nefrit, Amerikan işgaline yönelmektedir.
II. Körfez Savaşı bir taraftan emperyalist ülkeler arasındaki, diğer taraftan da başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler ile geniş yığınlar arasındaki çelişkilerin keskinleştiğini göstermektedir. Revizyonist blokun ve SB’nin dağılmasından sonra, Lenin belirttiği gibi, "... bütün emperyalistlerin ittifakını kaçınılmaz” yapan koşullar ortadan kalkmış ve yerini, yeni koşullar; “bir emperyalisti diğerlerinin karşısına diken” koşullar almıştır. (c. 27, s. 363. "Dış Politika Üzerine Rapor").

Emperyalistler arası güçler dengesi veya dengesizliği, eşit olmayan gelişmenin bir sonucu olarak, rekabet merkezlerinin oluşmasına neden olmuştur. Bugün dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, I. ve II. Dünya Savaşları öncesinde ve “Soğuk Savaş” döneminde olduğu gibi emperyalistler arası ittifaklar arasında sürdürülmemektedir. Emperyalistler arası ittifakın koşulları henüz oluşmadığı veya böyle bir ittifak olmadığı için, mevcut durumda en güçlü olan emperyalist ülke, diğerleri karşısında istediği sonuçları alabilmektedir. Bu dengesizliğin boyutlarını veya Amerikan emperyalizmini dünya emekçileri ve diğer emperyalist ülkeler karşısında bu denli pervasız hareket etmesinin nedenini silahlanma harcamalarında görüyoruz. 21. yüzyılda da Amerikan hegemonyasını devam ettirebilmek için sürekli savaşmak zorunda olduğunu bilen Amerikan emperyalizmi, bu doğrultudaki hazırlıklarını yıllardan beri sürdürmektedir. Bunun böyle olduğunu savaş bütçesi gösteriyor. 2001 yılı itibariyle Almanya’nın savaş bütçesi 27,5; Fransa’nınki 33,6; İngiltere’ninki 35,4; Japonya’nınki 40,3; Çin’inki 47; Rusya’nınki 65 ve ABD’ninki de 329,1 milyar dolardı. İlk 6 ülkenin silahlanma harcamalarının toplamı 248,8 milyar dolar tutuyor. Bu miktar tek başına ABD’nin silahlanma harcamasının yüzde 75,6’na denk düşmektedir.

Amerikan emperyalizmi bu gücüne ve olanaklarına dayanarak sadece Ortadoğu’yu değil, bütün dünyayı kendi çıkarlarına göre yeniden yapılandırmaya çalışıyor. Ortadoğu’nun yeniden yapılandırılması, Balkanlardaki ve Afganistan’daki yeniden yapılandırma girişimlerini pek benzemiyor. Balkanlarda ve Afganistan’da Amerikan emperyalizmi NATO ve BM’i, AB’yi, Rusya’yı hesaba katmak zorunda kalmıştı veya işine öyle geldiğin için hesaba katıyordu. Ortadoğu’da ise farklı bir durum söz konusu. Irak’a karşı tek başıma savaştım ve ganimeti de istediğim gibi toplarım tavrıyla hareket eden Amerikan emperyalizmi açısından Irak, esas hedefi Orta Asya açısından önemli, tek başına hakim olması gereken bir üs konumundadır. Bu nedenle o, diğer emperyalist ülkeleri bu bölgeden ve bölgenin enerji kaynaklarından uzak tutmaya çalışmaktadır.


3 Nisan 2003 Perşembe

EKONOMİK KRİZ VE TÜRKİYE EKONOMİSİ

DİE’nin, ekonominin seyrine ilişkin son verileri göre 2002 yılı itibariyle reel üretimde önemli boyutlara varan bir artış, mutlak ir büyüme gerçekleşmiştir. 2001 yılına göre 2002 yılında (12 aylık ortalama) toplam sanayi üretimi, devlet sektöründe yüzde 0,7 oranında küçülürken, özel sektörde yüzde 13,3 oranında büyüyor. Madencilik sektöründe üretim, devlet kesiminde yüzde 12,5 oranında küçülüyor, özel kesimde ise yüzde 6,4 oranında artıyor. İmalat sanayinde devlet kesimi üretimi yüzde 4,7 ve özel kesim üretimi de yüzde 12,3 oranında artıyor. Elektrik, gaz ve su sektöründe üretim, devlet kesiminde yüzde 7,9 oranında düşerken, özel kesimde yüzde 5,4 oranında artıyor. Sadece bu veriler, özel sektörün ekonominin motoru olduğunu göstermektedir.

Verile göre: 2001’e göre 2002 yılı itibariyle toplam sanayi üretimi yüzde 9,4, imalat sanayi üretimi yüzde 10,8 ve elektrik, gaz ve su sektörü üretimi de yüzde 5,4 oranında mutlak büyürken, madencilik sektöründe üretim yüzde 8,3 oranında mutlak küçülmüştür.
Soruna üç aylık veriler bazında baktığımızda bir yıl önceki döneme göre sanayi üretimi 2002’nin I. çeyreğinde yüzde 3,1; II. çeyreğinde yüzde 11,8; III. çeyreğinde yüzde 10 ve IV. çeyreğinde de yüzde 12,3 oranında artmış olduğunu görüyoruz.

1997=100 bazında toplam sanayi endeksi 2000’de 103,4; 2001’de 94,4 ve 2002’de de 103,3 olarak, imalat sanayi endeksi de 2000’de 102,1; 2001’de 92,4 ve 2002’de de 102,4 olarak gerçekleşiyor.
Bunun anlamı şudur: 1997=100 bazında toplam sanayi üretimi 2002’de 2000’deki seviyesine yaklaşıyor (103,4-103,3= -0,1). İmalat sanayi üretimi de 2002’de 2000’deki seviyesini aşıyor (102,1-102,4= +0,3).
Bunun diğer anlamı şudur: Bir yıl öncesine göre toplam sanayi üretimi 2000’de yüzde 6,1 oranında büyüyor, 2001’de 2000’e göre yüzde 8,7 oranında küçülüyor ve 2002’de ise 2001’e göre yüzde 9,4 oranında büyüyor. Aynı şekilde imalat sanayide 2000’de yüzde 6,5 oranında artarken, 2001’de yüzde 9,5 oranında küçülüyor ve 2002’de de yüzde 10,8 oranında artıyor.
Toplam sanayi üretiminin 2001’deki mutlak küçülmesi ile 2002’deki mutlak büyümesi arasındaki fark 0,7 puan eder (9,4-8,7=+0,7). İmalat sanayinde bu 1,3 puan ediyor (10,8-9,5=+1,3). Her halükarda toplam sanayi ve imalat sanayi üretimi, 2001 yılındaki mutlak gerilemesini 2002’de telafi ederek, mutlak büyüme trendine girmiştir.

Sabit fiyatlar üzerinde Gayri Safi Yurt İçi Hâsıla, bir yıl öncesinin aynı dönemine göre 2002’nin I. çeyreğinde yüzde 2,1; II. çeyreğinde yüzde 8,9; III. çeyreğinde yüzde 7,9; IV. çeyreğinde yüzde 11,4 ve 2002 yılı itibariyle de yüzde 7,8 oranında artıyor.

İmalat sanayinde üretimde çalışan başına verimlilik, 1997=100 bazında 2000’de yüzde 14,5, 2001’de yüzde 13,1 ve 2002’de de yüzde 24,6 oranında artıyor. 2001 yılında verimlilik, 2000 yılına göre önemsiz oranda düşüyor. Ama 2002 yılında 2001 yılına göre neredeyse iki misli artıyor (yüzde 87,8 oranında). Demek oluyor ki, işsizlik sayısında olağanüstü bir azalma olmadığına göre veya iş bulan/yeniden çalışmaya başlayan işçilerin sayısında olağanüstü bir artış olmadığına göre, verimliliğin bu denli artması ancak ve ancak sabit sermaye yenilemesiyle açıklanabilir. Kapitalistler, kriz dönemini sabit sermaye yok etmek ve yenileme için kullanmışlardır.

İmalat sanayinde çalışanların sayısı 1999’a göre 2000’de yüzde 2,4 ve 2000’e göre de 2001’de yüzde 8,3 oranında gerilerken, 2002’de 2001’e göre ancak yüzde 0,5 oranında artıyor. Bu oranda bir istihdam artışıyla 2002’deki yüzde 10,8 oranında bir üretim artışı sağlanamayacağına göre, açık ki kapitalistler, belirttiğimiz gibi, kriz sürecinde teknoloji; sabit sermaye yenilemesini gerçekleştirmişler.

İhracat: Yıllar itibariyle ihracat 1999’a göre 2000’de yüzde 4,5; 2000’e göre 2001’de yüzde 12,5 ve 2001’e göre de 2002’de yüzde 12 oranında artıyor. İthalat ise 2000’de 1999’a göre yüzde 34 oranında artıyor, 2000’e göre 2001’de yüzde 24 oranında geriliyor ve 2002’de de 2001’e göre yüzde 22,8 oranında artıyor. (İthalatın belirtilen yıllarda bu boyutlarda artmasının nedenini 1999’daki ara krizde, depremin üretim araçları üzerindeki tahribatında ve 2001’deki krizde aramak gerekir).
Ekonomik krizin en ağır olduğu 2001 yılında ihracat yüzde 12,8 oranında artarken ithalat da yüzde 24 oranında geriliyor.
İthalatın bileşimi, ekonominin, ithalat hacmi çapında sermaye yenilemesi gerçekleştirdiğini göstermektedir:
Tüketim mallarının ithalattaki payı 2000’de yüzde 13,2’den 2001’de yüzde 0,0’a düşüyor, yani 2001 yılında tüketim malları ithalatının ithalat hacminde hiçbir önemi yok. 2002 yılı ithalatında ise tüketim mallarının payı ancak yüzde 0,3 oranındaydı.
Üretim araçlarının payı 2000’de yüzde 20,8; 2001’de yüzde 18,8 ve 2002’de de yüzde 16,5, ara mallarının payı ise sırayla aynı yıllarda yüzde 65,5, yüzde 72,4 ve yüzde 72,3 idi. Demek oluyor ki kriz yıllarında, 2001 ve 2002’de önemli boyutlarda sabit sermaye kıyımı ve yenilenmesi gerçekleştirilmiş.

Yeni kurulan ve kapanan firma sayısı açısından: 2002’nin Ocak-Şubat döneminde toplam 4101 firma kurulmuş ve 3852 firma kapanmış. Yeni kurulan firmaların 401’i ve kapananların da 282’si imalat sanayinde. 2003’ün aynı aylarında toplam kurulan firma sayısı 7837 ve kapanan firma sayısı da 2765. Kurulanların 655’i ve kapananların da 163’ü imalat sanayinde. 2002’nin Ocak-Şubat döneminden 2003’ün aynı dönemine göre kurulan firma sayısı neredeyse iki misli artıyor (%90). 2002’nin verilen döneminde kapanan firmaların açılanlara oranı yüzde 94. 2003’ün aynı döneminde ise kapanan firmaların açılanlara oranı ancak yüzde 35. Demek ki 2002’nin verilen dönemine nazaran 2003’ün verili döneminde kapanan firma sayısı yaklaşık üçte iki azalıyor.

2000 yılında Türkiye’nin brüt yurt içi üretim değeri 1995 fiyatları ve OECD verilerine göre 204,1 milyar dolardı. Fiyatların sabit kaldığı koşullarda brüt yurt içi üretimin 2000’deki seviyesine ulaşmış olması gerekir. En azından 1997=100 bazında toplam sanayi üretimi endeksi 2000’de 103,4 ve 2002’de de 103,3, imalat sanayi üretimi endeksi de 2000’de 102,1 ve 2002’de de 102,4 idi.

Ekonomik krizden, bir fazla üretim krizinden bahsedebilmek için reel üretimin, daha önceki yıllara göre mutlak olarak gerilemesi gerekir. Örneğin, 2000’de üretim değeri 100 TL ise, 2001’de, ekonomik kriz var diyebilmek için, üretimin yıllık bazda 100 TL’nin altında, 90, 95 TL vb. olması gerekir. Şayet ekonomik krizden çıkılmıştır tespiti yapılıyorsa, bu durumda üretimin 2001’deki seviyesine göre değil, 2000’deki seviyesine göre artmış olması gerekir. Yani en azından 100 TL’den fazla olması, 105, 1010 TL, vb. olması gerekir. Kıstas alınan seviyeye ulaşılmadığı müddetçe, üretim artsa da, ekonomi krizden çıkmış olmaz.

Kapitalist ekonominin seyri, maddi değerlerin üretimine göre belirlenir ve dolayısıyla ekonominin krizde olup olmadığının yegâne bağlayıcı temel kıstası da reel üretimin büyüme/küçülme seyridir. Diğer göstergelerin (dış ticaret, istihdam, iflaslar, yatırımlar vs.) hepsi reel üretimin gelişme seyri tarafından belirlenir veya reel üretim, temel gösterge olmak üzere bu faktörler, birbirlerini tamamlarlar/etkilerler.
Bu duruma göre Türkiye ekonomisinin 2002 yılı sonu itibariyle kriz içinde olduğunu söyleyemeyiz. 2002 yılı sonu itibariyle diyoruz. Çünkü soruna aylık gelişmeler bazında bakarak daha ayrıntılı sonuçlara varılabilir ve ekonominin hangi aydan itibaren krizden çıkma trendine girdiği tespit edilebilir.
1997=100 bazında aylık toplam sanayi üretimi endeksi 2001’in aylarında şöyleydi: Ocak 91,4; Şubat 88,4; Mart 85,8; Nisan 87,0; Mayıs 93,4; Haziran 93,5; Temmuz 90,1; Ağustos 92,3; Eylül 95,2; Ekim 98,7; Kasım 98,2; Aralık 90,2 ve ortalama 92 olarak gerçekleşmişti. 2002’de ise aylık endeks şöyleydi: Ocak 89,6; Şubat 84,3; Mart 102,5; Nisan 99,9; Mayıs 103,9; Haziran 100,3; Temmuz 101,1; Ağustos 98,8; Eylül 105,5; Ekim 110,5; Kasım 106,3; Aralık 102,5 ve ortalama 100,4. 2003 Ocak endeksi: 101,4.
Bu veriler şunu göstermektedir: Toplam sanayi üretimi 2002’nin Mart ayından itibaren krizden çıkma trendine girmiştir. Bu trend Ağustos ayına kadar sürüyor. 2002’nin Eylül ayından itibaren ekonomi, toplam sanayi üretimi bazında krizden çıkmıştır.

1997=100 bazında toplam sanayi üretimi (1997’nin aynı aylarına göre) 2002’nin Eylül ayında yüzde 5,5, Ekiminde yüzde 10,5, Kasımında yüzde 6,3, Aralığında yüzde 2,5 ve yıllık ortalama olarak da yüzde 0,4 oranında büyüyor. 2001’in aynı aylarına göre toplam sanayi üretimi 2002’nin Eylülünde yüzde 10,8, Ekiminde yüzde 12, Kasımında yüzde 8,2, Aralığında yüzde 13,5 ve yıllık ortalama olarak yüzde 9,1 oranında ve 2003’ün Ocağından 2002’nin Ocağına göre de yüzde 13.2 oranında büyüyor.
Bütün bunlar, ekonominin krizde olduğunu değil, olmadığını gösteren verilerdir.

Ekonomi, 2001/2002 krizinden çıkmasına çıktı, ama ekonomiyi krizden çıkartacak derecedeki bu büyüme, topluma yansıyor mu? Bu büyümeyi toplumun bütün yönlü hissettiğini söyleyemeyiz. İhracatta da olağanüstü bir artış yok. Yani üretim, ne iç pazara ve ne de dış pazara olağanüstü boyutlarda sürülüyor. Bu durumda geriye bir olasılık kalıyor: stok üretim. Hal böyle olunca ekonomi, daha ziyade stok üretimle krizden çıkmış oluyor. Bu stok üretimin nasıl ve ne dereceye kadar eritileceğini veya stok üretimin daha ne kadar süreceğini göreceğiz.

Bu kriz, toplam sanayi üretimindeki 2000’e göre 2001’de yüzde 8,7 oranında mutlak gerilemesinden dolayı ağır bir kriz olmamıştır. Şüphesiz, üretimin bu denli gerilemesi 1950’den sonra ve Türkiye ekonomisinde devrevi kriz koşullarının oluşmuş olduğu dönemden (‘70’li yıllar) bu yana ve bu türden krizlere (1979/81, 1994) göre ilk defa bu düzeyde mutlak düşmüştü. Bu krizi, aynı dönemde borçlanma krizine ramak kalınması, krizi teşvik edici olarak yaşanan borsa krizi ve aynı dönemde patlak veren hükümet bazında siyasi kriz, ağırlaştırmıştır. Bu faktörlerin hepsinin bir araya gelmesi ve IMF’nin neoliberal dayatmaları, krizin, kırsal alanda küçük üreticileri ve esnafı harekete geçirecek derecede ağır olduğunu göstermektedir.

Ekonomik krizle istihdam arasında bağ kurarak kriz değerlendirmesi artık genel geçerli bir yöntem değil. Kriz varsa, işçiler yoğun olarak sokağa atılırlar, kriz yoksa yoğun olarak işe alınırlar değerlendirmesi artık Türkiye gibi ülkelerde dahi kıstas olmaktan çıkmaktadır. Modern teknoloji, otomasyon, Türkiye gibi ülkelerde de kullanılıyor ve kapitalistler kriz sürecinde bolca sabit sermaye yenilediler. Bu demektir ki, ekonominin krizden çıkması, daha önce işten atılan işçilerin hepinin yeniden işe alınacakları anlamına gelmez. Modern teknoloji kullanımından dolayı, krizden çıkış, giderek daha az sayıda istihdam alanının açılacağı ve işçiler ordusunun sürekli büyüyeceği anlamına gelir. Emperyalist ülkelerde kitlesel kronik işsizlik, Türkiye gibi ülkelerde de kaçınılmaz olmaktadır.
2001/2002 krizi, mali sektörde birçok bankayı götürmüştür, ama reel üretimde tekelci sermayeden ziyade orta ve küçük ölçekli işletmeleri yok etmiştir.

2000 yılı sonlarında ABD’de ve giderek diğer emperyalist ülkelerde patlak veren dünya ekonomik krizinden Türkiye ekonomisi pek olumsuz etkilenmemiştir. Ayrıntısı bir yana, dünya ekonomik krizi hala devam ediyor, ama Türkiye ekonomisi kriz sürecinden çıkmış durumda.

Ekonominin krizde olmaması, krizin beraberinde getirdiği bütün sorunların ortadan kalktığı anlamına gelmez. Kriz, milyonlarca insanın, işçi ve emekçinin yıkımına, işsiz kalmasına neden olmuştur. Tarımda neoliberal dayatmalardan dolayı küçük üretici köylülüğün mülksüleşmesine ve sayısız esnafın iflasına neden olmuş ve bu sosyal katmanlar işçi sınıfı saflarına katılmışlardır.

Her ekonomik kriz, devrevi patlak veren fazla üretim krizi, kapitalist üretimin daha yüksek bir seviyede örgütlenmesini ve kendini yenilemesini kaçınılmaz olarak beraberinde getirir. Türk ekonomisinde de olan budur. Sermaye, kendini yenileyerek yeniden örgütlenmiş olarak ekonomik deveviliğin kriz aşamasından çıkmıştır, kendini krize sokan çelişkilerini, önümüzdeki yeni krizine girene kadar çözmüştür. Her ekonomik kriz, bir sonrakinin çelişkilerinin maddi koşullarını hazırlayan yenilenmenin, dinamikleşmenin ifadesidir. Bu, kapitalist üretimin çelişkisidir.

31 Mart 2003 Pazartesi

BARIŞ HAREKETİ VE EMPERYALİST SAVAŞ


 
Amerikan emperyalizminin hesabı tutmadı. Kaç günde Bağdat’a varılacağı, Saddam rejiminin nasıl yıkılacağı, nasıl bir rejimin kurulacağı, Irak petrolünün nasıl paylaşılacağı ve hangi firmalara Irak’ın yeniden inşası için ihale verileceği çok önceden hesaplanmıştı. Öyle ki Iraklılar, saldırganları ellerinde çiçeklerle kurtarıcı olarak karşılayacaklardı. “Cerrahi savaş” sürdürüleceği için hiçbir işgalcinin burnu dahi kanamayacaktı. Bunların hiçbirisi gerçekleşmedi. İşgal orduları Necef çöllerinde çakıldı kaldı. Irak halkı, işgalcilere çiçek uzatmadı, ülkesine savunmaya başladı. Açık ki işgalciler, ikinci bir Vietnam yaşayacaklar. Irak halkı, Saddam rejiminin karakterinden, bu rejimi isteyip istememesinden bağımsız olarak, ülkesine işgalcilere karşı korumakta kararlı olduğunu gösterdi.

Bu mücadelesinde Irak halkı yalnız değil. Dünya çapında milyonlarca insan, bu savaşı engelleme umuduyla sokaklara döküldü, görkemli gösteriler yaptı. Savaşın başlamasından sonra da yine milyonlar, savaşa karşı protestolarını yükselttiler. Öyle ki, gösterileri yasaklayan İran ve Çin de kontrollü gösterilere izin vermek zorunda kaldı. Amerikan emperyalizmi, Irak halkının yalnız olmadığını, uluslararası güçlü bir desteğe sahip olduğunu gördü.
Bu destek ifadesini, bazı emperyalist ülkelerin bu savaşa karşı çıkma hareketinde değil, barış hareketinde buluyor.

Irak’ın yer altı zenginliğinin nasıl paylaşılacağı, Ortadoğu’da emperyalist hakimiyetin nasıl gerçekleşeceği konusunda emperyalist ülkeler arasındaki çelişkinin keskinleşmesi, emperyalist dünyayı ikiye böldü. Irak’a karşı savaş konusunda BM, NATO, AB ikiye bölündü. ABD, İngiltere ve İspanya’dan oluşan savaş cephesinin karşısında başını Almanya ve Fransa’nın çektiği, Rusya ve Çin’in de desteklediği “barış” cephesi yer aldı. Bu cephenin ne istediği Almanya, Fransa ve Rusya Dışişleri Bakanlarının 6 Mart 2003 tarihli açıklamalarında görülüyor:

Amacımız, Irak’ın tamamen ve barışçıl silahsızlandırılması olduğu için, bugün, Ortadoğu’nun barışçıl araçlarla kapsamlı düzenlenmesine ulaşmak için olanağımız var”.

Böylece bu emperyalist ülkeler, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını çiğnediklerini, Ortadoğu’nun yeniden ve kendi çıkarları doğrultusunda düzenlenmesi için BM’in görevine devam etmesi anlayışında olduklarını açıklamış oluyorlar. Her iki emperyalist kamp arasındaki çelişki, Irak ve bölgenin yeniden düzenlenmesinde izlenmesi gereken yöntemdir. BM şemsiyesi altında statükonun devam etmesi, son kertede Alman, Fransız, Rus ve Çin emperyalistlerinin işine yarayacaktı. Çünkü bu ülkeler Irak rejimiyle petrolün çıkartımı ve pazarlaması için milyar dolarlarla ifade edilen anlaşmalar yapmışlardı. Bu süreç Amerikan ve İngiliz emperyalistlerini dışlayan bir süreçti. Amerikan emperyalizmi Irak’a saldırısıyla bu süreci devre dışı bıraktı. Şimdilerde ise “barış” cephesinin bu unsurları, savaş sonrası Irak’ın yeniden yapılanmasında BM sorumlu olmalıdır demeye başladılar. Bunu, müdahale olanağı elde etmek ve Irak’ın zenginliklerinden pay kapmak için yapıyorlar. Bunu yaparken de kendilerini “barışsever” olarak göstermekten ve barış hareketini kendi emperyalist çıkarlarına alet etmeye çalışmaktan da geri kalmıyorlar. Başarısız oldukları da söylenemez. Özellikle Fransa ve Almanya’da barış hareketi, Fransız ve Alman emperyalizminin güdümüne girme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Barış hareketi içinde belirleyici etkisi olan pasifistler, bunların içinde de burjuva pasifistler, görkemli barış hareketini emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesinden dolayı bilinen ayrışmada taraf olmaya zorluyorlar. Bu unsurlar, işe önce “savaşa karşı” olma anlayışını işleyerek başladılar ve böylece haklı ve haksız savaş ayrımı yapmadan her türlü savaşı, dolayısıyla haklı savaşları da reddetme çağrısında bulundular. Bu anlayış, Irak savaşı somutluğundan dolayı tutmadı veya bastırıldı. Şimdilerde ise “Irak’a karşı savaş hayır”, “barışçıl çözüm” demagojisiyle BM, Almanya ve Fransa, “barış”ın adresi olarak gösterilmeye çalışılıyor. Bu, bir oyundur ve bu oyunu Alman ve Fransız emperyalistleri, emperyalist pasifistler destekliyorlar. Bunlar için önemli olan, dünya çapında yükselen bu hareketi kendi emperyalist çıkarlarına alet ederek Amerikan emperyalizmiyle rekabetlerinde güçlü olmaktır.

Barış hareketi bu oyuna gelmemelidir, emperyalist, gerici, haksız savaşlara karşı mücadele etmeli ve haklı savaşların, ulusal kurtuluş mücadelelerinin, antiemperyalist devrimlerin yanında yer almalıdır. Barış hareketi, emperyalistler arası çelişkilerden dolayı taraf olmamalıdır, burada bağımsızlığını korumalıdır. Ama haklı ve haksız savaşlar konusunda taraf olmalıdır, burada bağımsız olmamalıdır.

Emperyalizm var olduğu müddetçe genel anlamda savaşlar ve savaş tehlikesi de var olacaktır, dolayısıyla barış hareketi de var olacaktır. Önemli olan, bu harekete yön vermektir. Dünya çapında milyonlarca emekçinin haksızlığa, talana ve sömürüye karşı tepkisini bu “kötülük”lerin nedeni olan düzenin yıkılması mücadelesine çevirebilmektir.


25 Mart 2003 Salı

“INFINITE JUSTICE”- DÜNYA HÂKİMİYETİ VE PETROL İÇİN SAVAŞ NE YAPARSA HAKLIDIR!

Dünya kamuoyunu, bütün ülkelerden milyonların protestosunu, ‚Irak’a karşı savaşa hayır’ haykırışlarını dikkate almayan Amerikan emperyalizmi, Irak’a karşı başlattığı savaşında daha şimdiden yenildi. Kaç günde Bağdat’a varacaklarının, ülkenin nasıl paylaşılacağının hesabını yapan emperyalist saldırganlar, evdeki hesabın çarşıdakine uymadığını kısa zamanda anladılar. Bu nedenden dolayı Bush, „uzun sürecek savaşın henüz başındayız“ demek zorunda kaldı. Irak toprakları ve Mezopotamya, saldırganlara mezar olmaya başladı. Afganistan savaşıyla ilgili olarak da aynı anlayışı dile getirmişlerdi. Ama kısa zamanda „uluslararası teröre karşı savaş“larının uzun süreceğini anladılar.

Amerikan emperyalizmi, „uluslararası teröre karşı savaş“ bahanesiyle bütün yerküreyi askeri kontrolü altına almaya çalışıyor. Onun bu adımı, bu emperyalist gücün yükselişinin son aşamasına geldiğini ve tarihsel olarak gerileme sürecine girdiğini gösteren önemli bir göstergedir. Bu, son çırpınışıdır. Amerikan emperyalizmi, bütün dünyayı askeri olarak işgal ederek, dünya hâkimiyetini kurmaya çalışmaktadır. Afganistan ve bugün de Irak, bu doğrultuda atılan adımlardır. Amerikan emperyalizmi, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre yeniden şekillendirdikten sonra sıra başka ülkelere gelecektir. Büyük bir ihtimalle sırada İran var. Bu ülkeye saldırmak için de bir neden bulunacaktır. Zaten bu ülke ABD’nin „haydut devletler“ diye tanımladığı devletlerden birisidir.

Eylül 2000’de açıklanan „Ulusal Güvenlik Stratejisi“nde şu anlayışa yer veriliyor: ABD, „karşılaştırılamayacak askeri gücünden ve büyük ekonomik ve siyasi nüfuzundan dolayı kıvanç duymaktadır…Özgürlüğün kazanımlarını bütün yerküreye yaymak için ABD, bu fırsatı kullanacaktır. Demokrasi, gelişme, serbest pazar ve serbest ticaret umudunu dünyanın her köşesine götürmek için aktif olarak çalışacağız“. Amerikan emperyalizmi, bu amacına ulaşmak için önleyici savaş sürdüreceğini ve konvansiyonel silahların savaşın amacı için yetersiz kaldığında da atom silahları kullanacağını açıkladı.

Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti stratejisi, Bush hükümetinin bir kararı değildir. Amerikan tekelci sermayesinin küresel hâkimiyeti, Amerika emperyalizminin küresel hâkimiyetini gerekli kılmaktadır. Bush, bugün bu stratejiyi uygulamakla yükümlüdür.
Dünya hâkimiyeti hayalinde olan her emperyal güç, bu amaca ulaşmak için attığı her adımda haklı olduğunu iddia eder. Tarih bu gelişmenin böyle olduğunu göstermektedir.
Haklılığın, adil olmanın görece olduğunu Aristotales de biliyordu. „Adillik, zarar ile kazanç arasında düzenleyici araç olmaktan başka bir şey değildir“. Günümüze uygularsak. Burjuva düzende adalet, yasalara ve burjuva eşitlik anlayışına saygıdır. Haksızlık ise yasalara ve burjuva eşitsizliğe saygı duymamaktır. Nihayetinde, burjuva düzende kimin haklı veya haksız olduğuna karar veren de burjuva hukuktur. Öyleyse adil olan, mahkemedir, gerisi hikaye!
Demek ki haklılık sorunu, sürekli, bir hukuk sorunudur. Haklılık, son kertede toplumsal zor sorunudur (siyasi değil). Bu durumda katışıksız adalet, katışıksız zor demektir. Aksi taktirde adalet, isteyenin istediği gibi yorumladığı, içi boşaltılmış bir kavramdır. Bu durumda adalet, burjuva düzende sübjektif bir zordur. İsteye istediği gibi kullanır. Aynen Bush’un „terörizme karşı savaş“ında Irak halkına karşı kullandığı gibi.
Burjuva toplumda talep edilen adalet, arzu edilen yasallıktır. Son kertede bu, safi burjuva ahlaktır.

Herkes adaletten bahsediyor. Güya solcular, küreselleşmenin bileşenleri, daha doğrusu „antiküresel hareket“in bileşenleri, liberaller, reformistler, pasifistler, sayısız gruplar, „adil ticaret“ talep ediyorlar. Öyle ki bazı aklı evveller de „adil bölüşüm”den bahsediyorlar. Faşisti de, sosyal demokratı da adaletten bahsediyor. Dünya komiseri ve jandarması Bush da adaletten bahsediyor. Ama Bush, 11 Eylülden sonra dünyanın en büyük „özgürlük ve demokrasi savaşçısı“, sadece adalet istemiyor, „Infinite justice“ –sınırsız adalet- diyerek bütün dünyada „kötü“ye karşı haçlı seferine çıkıyor. Ne var ki bütün dünya, bu komiserin sınırsız adaletinin, dünya hâkimiyeti ve petrol için savaştan öteye geçmediğini görmekte gecikmedi. Bush, burjuva adaletin, hâkim olmak için hâkim bir değer olduğunu güncel olarak silahları konuşturarak dile getiren bir zavallıdır.

Bush, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını bütün dünyada hâkim kılmak için adaleti, savaşla karıştırmıyor. O, burjuva adaletin savaş, istila, katliam olduğunu biliyor ve bu nedenle „savaşa bir şans tanıyın“ diyor. Ama dünya halkları ona bu şansı tanımadılar.

“Infinite justice“ için kılıcını bileyerek haçlı seferine çıkan Bush, dua etmekten de gerdi kalmıyor. Duanın başladığı yerde ise düşünmek sona erer. Düşünen insan dua etmez, dua eden insan da düşünemez. Dua etmek için inanç lazım. Neye inanıldığı pek önemli değil. Bu, tanrı olabileceği gibi para da, Irak petrolü de olabilir.
Hollywood yapımı filmlerde olduğu gibi, „iyi“yi temsil eden Bush, „kötü“yü temsil eden dünya halklarına karşı savaşıyor. Bugün yaşanan, Irak halkının katliamı anlamına, bu ülkenin işgali anlamına gelen emperyalist savaş, burjuva adaletin gerçekleştirilmesi değildir, (bu, olsa olsa burjuva hukuk anlayışının sonudur) barbarlığın ta kendisidir.
„Infinite justice“, inanmak istemeyen ölmek zorundadır diyor. İnanılmaz gibi ama tam da bu noktada Bush ve güya ezeli düşmanları, örneğin Taliban, aynı düşüncedeler. İnanmayanlara yaşama şansı yok! Ve komişenel Bush, inanmayanlara karşı mücadelede bütün dünyaya, taraf olun çağrısı yapıyor.
Sadece Bush mu? Amerika emperyalizminin Huntington ve Fukuyama gibi ideologlarının imzasını taşıyan o kötü ünlü mektupta („Niçin Savaşıyoruz, Amerika’dan Mektup“, 2002), Amerikan emperyalizminin niçin savaştığı şöyle açıklanıyor: „Kolayca ‚Amerikan değeri’ olarak tanımladığımızın en iyisi sadece Amerika’ya ait değildir. Aksine insanlığın ortak mirasıdır ve böylece, barış ve adalet üzerine inşa edilmiş dünya toplumu için umudun olası temelidir. İnsafsız küresel bir kötülüğe son vererek bu savaşın (Afganistan’a karşı savaş kastediliyor, çn.), adalet üzerine kurulmuş dünya toplumu olasılığını güçlendireceğini umuyoruz“.
Demek ki sömürüyü reddetmek, özgürlük talep etmek, Amerikan hegemonyasına boyun eğmemek, „insafsız küresel kötü“ olmak için yeterli bir nedendir ve bu nedeni ortadan kaldırmak için de „sınırsız adalet“ için savaşmak gerekir.

Amerika’nın „„Infinite justice“ için savaşı hiç de yeni değildir.
İşte, II. Dünya Savaşına kadarki „Infinite justice“ –sınırsız adalet- listesi:
(Amerikan kapitalizmi bütün tarihi boyunca savaşarak gelişmiş ve ülkenin sınırlarını genişletmiştir. Onun bu ve dünya hegemonyası amacıyla deniz aşırı yerlerde girdiği, taraf olduğu silahlı çatışmaların ve gövde gösterilerinin listesi oldukça kabarıktır).
1-1759-1800: Fransa’ya karşı ilan edilmemiş deniz savaşı.
2-1801-1805: Trablusgarp, ilk korsan savaşı.
3-1806: Meksika’ya (İspanyol sömürgesi) karşı savaş.
4-1806-1810: Meksika Körfezi. İspanya ve Fransa’ya karşı deniz savaşı.
5-1810: Batı Florida’nın (İspanyol sömürgesi), savaşsız işgali ve ilhakı.
6-1812: Amelia adası ve Doğu Florida’nın bir kısmının işgali.
7-1812-1815: Büyük Britanya’ya karşı savaş.
8-1813: Batı Florida’nın (İspanyol sömürgesi) savaşsız işgali ve ilhakı.
9-1813-1814: Marquesa adalarına çıkış.
10-1814: İspanyol Floridası. Bölgenin İngilizlerden alınması.
11-1815: Cezayir. İkinci korsan savaşı.
12-1815: Tarblusgarp. Gözdağı.
13-1816-1818: İspanyol Floridası, Seminol Kızılderililerine karşı ilk savaş.
14-1818: Oregon. Ontorio savaş gemisine el konulması ve Columbia nehri bölgesinin ilhakı.
15-1820-1826: Afrika. Deniz gücünün köle tüccarlarına saldırısı.
16-1822: Küba. Korsanlara karşı saldırı.
17-1823: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
18-1823: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
19-1825: Küba. Adaya çıkış ve korsanlara saldırı.
20-1827: Yunanistan: Bazı adalarda korsanların takibi.
21-1831-1832: Falkland adaları. Amerikan çıkarlarının korunması için adalara çıkış.
22-1832: Sumatra. Amerikan gemilerini talan ettikleri için Quallah Battoo şehrinde yerlilerin
cezalandırılması.
23-1833: Arjantin. Ayaklanma döneminde Amerikan çıkarlarının korunması için Buenos
Aires’e komando birliklerinin çıkartılması.
24-1835-1836: Devrimci ayaklanma döneminde Lima ve Callao şehirlerinde Amerikan
çıkarlarını korumak için müdahale.
25-1836: Meksika. Teksas’ta bir bölgenin işgali.
26-1838-1839: Sumatra. Quallah Battoo ve Muckie şehirlerinde yerlilerin, Amerikan
gemilerini talan ettiler diye cezalandırılması.
27-1840: Fidşi-Adaları. Amerikan keşif ve ölçme komandosuna saldırıldı diye yerlilerin
cezalandırılması.
28-1841: Drummond Adası. Yerliler bir denizciyi öldürdü diye intikam.
29-1841: Samoa. Yerliler bir denizciyi öldürdü diye intikam.
30-1843: Afrika. Korsanları korkutmak, köle ticaretini “engellemek” ve Amerikan
denizcilerini ve gemilerini korumak için dört Amerikan savaş gemisinin Fildişi
kıyılarında gövde gösterisi.
31-1846-1848: Meksika. Meksika Savaşı, bazı bölgelerin işgali.
32-1852-1853: Arjantin. Devrim sonrasında Amerikan çıkarlarını korumak için Amerikan
deniz gücü askerlerinin Buenos Aires’e çıkması.
33-1853: Nikaragua. Siyasi altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için askeri
tedbir.
34-1854: Çin. Çin’deki iç çatışmalar döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için askeri
tedbir.
35-1856: Çin. Aynı neden ve amaçlı askeri tedbir.
36-Fidşi-Adaları. Amerikan vatandaşları talan edildi diye tazminat almak için müdahale.
37-1855: Uruguay. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
Amerikan ve Avrupalı deniz birliklerinin ülkeye çıkışı.
38-1856: Panama-Yeni Grenada Cumhuriyetinde Ayaklanma döneminde Amerikan
çıkarlarını korumak için müdahale.
39-1856: Çin. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
40-1858: Uruguay. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
ülkeye çıkış.
41-1858: Fidşi-Adaları. İki Amerikan vatandaşı öldürüldü diye yerlilere işkence yapılması.
42-1858-1859: Osmanlı Devleti. Yafa’da Amerikalıların öldürülmesinden dolayı Osmanlı
devletinin tehdit için Akdeniz (bugünkü İsrail-Lübnan ve Suriye) kıyılarında Amerikan
donanmasının gövde gösterisi.
43-1859: Çin. Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
44-1860: Angola ve Portekiz Batı Afrikası. Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
45-1860: Kolombiya. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan çıkarlarını korumak için
müdahale.
46-1863-1864: Çeşitli nedenlerden dolayı Japonya’ya üç kez gözdağı.
47-1865: Panama. Devrimci altüst oluş döneminde Amerikan vatandaşlarının çıkarını
korumak için müdahale.
48-1866: Meksika. Amerikan vatandaşlarını korumak için cezalandırma saldırısı.
49-1866: Çin. Amerikan konsolosluğuna (Newchwang) yapılan saldırıdan dolayı
cezalandırma hareketi.
50-1868: Japonya. İç çatışmalar nedeniyle Amerikan çıkarlarını korumak için tedbir.
51-1868: Uruguay. Ayaklanmadan dolayı Amerikan ve başka yabancı ülke çıkarlarını
korumak için müdahale.
52-1871: Kore. Cezalandırma hareketi.
53-1873: Kolombiya: Amerikan çıkarlarını koruma hareketi.
54-1873: Meksika: Çeşitli bahanelerle sınırı geçerek Meksika’ya saldırı.
55-1874: Havai. Amerikan vatandaşlarını korumak için hareket.
56-1882: Mısır. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
57-1888: Kore. Amerikan vatandaşlarını korumak için hareket.
58-1888-1889: Samoa. Amerikan vatandaşlarını ve konsolosluğunu korumak için hareket.
59-1889: Havai. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
60-1890: Arjantin. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
61-1891: Haiti. Amerikan çıkarlarını korumak için hareket.
62-1891: Şile. Amerikan konsolosluğunu korumak için hareket.
63-1894: Brezilya. Amerikan çıkarlarını korumak için Amerikan deniz gücünün gövde
gösterisi.
64-1894-1896: Kore. Amerikan çıkarlarının korunması hareketi.
65-1894-1895: Çin. İki kez koruma amaçlı müdahale.
66-1896-1898: Nikaragua. İki kez Amerikan çıkarlarının korunması için müdahale.
67-1898: İspanya. İspanya-Amerika savaşı.
68-1899: Nikaragua. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
69-1899: Samoa. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale.
70-1899-1901: Filipinler. Amerikan çıkarlarını korumak için müdahale ve Filipin Kurtuluş
mücadelesinin yenilgiye uğratılması sonucu adaların işgali.
71-1900: Çin. Amerikan çıkarlarının korunması için müdahale (20).
1900-1917 arasında Amerikan yayılmacılığını liste olarak verelim:
72-Nisan 1900-Eylül 1901 arasında, Çin’de önde gelen kapitalist devletlerin askeri
müdahalesine katılım.
73-2-18 Kasım 1903’te ABD, Panama’yı Kolombiya’dan ayırır ve kanal bölgesini kontrolüne
alır.
74-15 Aralık 1907-22 Şubat 1909 arasında ABD, dünyaya gözdağı vermek için deniz
gücünün küresel gösterisini gerçekleştirir.
75-1901’de Kolombiya’da,
76-1903’te Honduras ve Dominik Cumhuriyeti’nde,
77-1904-1905’te Kore’de,
78-1904’te Fas’ta,
79-1906-1909’da Küba’da,
80-1907’de Honduras’ta,
81-1910’da Nikaragua’da,
82-1911’de Çin’de,
83-20 Ocak-23 Mart 1911 arasında Honduras’a askeri müdahale.
84--21 Nisan-23 Kasım 1914 arasında Amerikan orduları Veracuz’u (Meksika) işgal eder.
85-1912’de Honduras’ta,
86-1912’de Panama’da,
87-1912’de Küba’da,
88-1912’de Çin’de,
89-1912’de Osmanlı devletinde,
90-1912-1915’te Nikaragua’da,
91-1913’te Meksika’da,
92-1914’te Haiti’de
93-1914’te Dominik Cumhuriyeti’nde askeri müdahale.
94-21 Nisan-23 Kasım 1914 arasında Amerikan orduları Veracuz’u (Meksika) işgal eder.
95-14 Mart 1916-7 Şubat 1917 arasında ABD silahlı güçleri, Meksika’da sefere çıkarlar
(“Pershing Seferi”).
96-5 Mayıs 1916-16 Eylül 1924 döneminde ABD, Dominik Cumhuriyeti’ni işgal eder.
97--6 Nisan 1917-17 Kasım 1918 arasında ABD, I. Dünya Savaşı’na katılır.
97-28 Temmuz 1915-21 Ağustos 1934 arasında Haiti’nin Amerikan ordusu tarafından askeri
işgal edilir.
98-9 Haziran 1918-1 Nisan 1920 arasında ABD, Sovyet Rusya’ya karşı müdahaleye ve iç
savaşa aktif olarak katıldır.
99-25 Şubat 1917-Şubat 1922 arasında ABD, Küba’ya “şeker müdahalesi” gerçekleştirir.
100-1918-1919: Meksika’ya,
101-1918-1920: Panama’ya,
102-1919: Honduras’a,
103-1920: Çin’e,
104-1920: Guatemala’ya,
105-1921: Panama-Kostarika’ya,
106-1922: Türkiye’ye,
107-28 Şubat 1924-21 Nisan 1925 arasında ABD, Honduras’a askeri müdahale.
108-7 Mayıs 1926-3 Ocak 1933 arasında ABD, Nikaragua’yı askeri işgal eder.
110-24 Mart 1927’de Çin’e askeri müdahale.
111-Ocak-Şubat 1932’de El Salvador’da devrimci güçleri, müdahale ile tehdit eder.
112-Eylül 1933-Ocak 1934’te Küba’yı deniz ablukasına alır.
113-Ekim 1935-Mart 1937’de Puerto Rico’da kurtuluş hareketini kanla bastırır.
114-1924’te Çin’e
115-1925’te Çin’e
116-1926’da Çin’e
117-1940’daNeufunland, Bermuda, St. Lucia, Bahamas, Jamaika, Antigua, Trinidad ve
Britanya Guyana’ya
118-1941’de Grönland’a
119-1941’deHollanda-Guyana’ya
120-1941’de İzlanda’ya müdahale.