deneme

bop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bop etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Şubat 2011 Pazar

MAĞRİP'TE AYAKLANMA ZAMANI...


Tunus, Cezayir, Mısır, Sudan, Ürdün, Yemen, Suriye...!

Dünya işçi sınıfını, emekçilerini, ezilen, talan edilen halkları, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ulusları heyecanlandıran gelişmeler oluyor Mağrip'te. Aklıma Che ve „bir, iki, üç, daha fazla Vietnam“ sloganı geliyor. Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya uzanan şerit karışıyor; karıştıkça güzelleşiyor, güzelleştikçe çekici oluyor. Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasının önemli bir ayağını oluşturan BOP'u (Büyük Ortadoğu Projesi) Irak halkının direnişiyle hayal oldu, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ise Mağrip halklarının ayakları altında ezildi.
Giderek daha çok sayıda Arap ülkelerinde kitlesel gösteriler artmakta; on binler, yüz binler, milyonlar değişim istemekte. Her tarafta yükseltilen talepler hep aynı: İş, ekmek ve özgürlük. Yani işsizliğe karşı ve demokrasi için mücadele.

17 Aralık 2010'da işsiz akademisyen Muhammed Buzizi'nin kendini yakması bütün bölgeyi tutuşturan kıvılcım oldu. Tunus'ta Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğü yıkıldı; mücadele günlerinde kitleler yıkılan diktatörlüğün faşizan kolluk güçlerine ve talancılara karşı mücadele eden milisler kurmaya, ana caddelerde barikatlar oluşturmaya başladılar. Korku yaymak için nedensiz insan öldürmenin yanı sıra ayaklanmanın önderlerine ve aktivistlerine karşı sürdürülen intikam eylemleri de sonuç vermedi. Halk hareketinin baskısı sonucunda siyasal tutuklular serbest bırakıldı, ülke dışındaki muhalefet güçleri ülkeye döndüler.
Emperyalist ülkelerin durumu kurtarmak için sorunu polis gücüne atması ve Tunus ordusunu “güvenilir” ve “demokratik” bir güç olarak lanse etmeye çalışması da sonuç vermedi. Tunus halkı, generallerini eğittikleri Tunus ordusunun ancak emperyalistler açısından “güvenilir” olduğunu ve bu ordunun son yıllarda Tunus'ta her türden ilerici hareketlenmeyi acımasızca bastırdığını ve dolayısıyla Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğünün bir dayanağı olduğunu biliyor.

Son günlerde emperyalist ülkelerde hükumetlerin en çok kullandıkları kavramlardan birisi de “istikrar” olmuştur. Tunus'ta “istikrar” istemeleri, hareketin başka Arap ülkelerine yayılacağı korkusundan kaynaklanmaktadır; Tunus susturulunca başka ülkeleri etkilemesi engellenmiş olacaktı. Ama olmadı. Bütün Mağrip ülkelerinde gerici diktatörlükler kitlesel gösterilerle protesto edilmeye başlandı.

İslam dünyası ayakta”!

Tunus:
Bugün Tunus yarın Mısır”!
Tunus, emperyalist çıkarları ve IMF dayatmalarını uygulama konusunda, örneğin ulusal işletmeleri devletleştirmede uluslararası sermaye bakımından örnek bir ülkedir. Ağırlıkta gıda maddeleri ve tekstil ürünleri olmak üzere Afrika'nın önde gelen ihracatçı ülkesidir. Böyle ihracatçı bir ülke olmasında düşük ücretlerin, sendikaların baskı altında tutulmasının, her türlü muhalefetin ezilmesinin önemli bir payı vardır. 10 milyon nüfuslu Tunus'ta 80 bin polis görev yapmaktadır.

Tunus'taki ve diğer Mağrip ülkelerindeki sosyal felaketten emperyalizm de sorumludur. Bu ülkelerde yeni sömürgeci yapılar kendiliğinden, salt gerici yerli diktatörler vasıtasıyla kurulmamıştır. Bu Kuzey Afrika ülkesinde AB, Meksika'da ABD'nin oynadığı rolü oynamaktadır ve benzeri sorunlarla karşı karşıyadır; ihracatın yüzde 30,8'ini ve ithalatında yüzde 45,7'sini hammaddeler ve yarı mamul ürünler oluşturmaktadır. Bu ticarette Fransa, İtalya ve Almanya önemli rol oynamaktadır; öyle ki bu üç ülkeye yapılan ihracat toplam ihracatın yüzde 59,4'ünü, ithalatın da yüzde 45,3'ünü oluşturmaktadır. Bütün olarak AB'nin payı da yüzde 80'dir. Ödemeler dengesi ve dış ticaret sürekli açık vermektedir ve konjonktürün seyri AB'ye bağımlıdır. Tunus'u kaybetmek, AB'nin Afrika ayağına vurulmuş bir darbe olur.

Cezayir:
Cezayir'de Tunus'takine benzer bir rejim hakimdir. Sorunlar ve rejim tipleri bütün Mağrip'te aynıdır; faşizan askeri diktatörlükler altında uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda özelleştirmeler, sürekli artan işsizlik ve enflasyon. Bütün bunlar Mağrip ülkelerinin temel sosyal özellikleri ve bu ülkeleri krize sokan nedenlerdir. Cezayir'de petrolün devletleştirilmiş olması sorunun özünde bir şey değiştirmiyor; çünkü bu ulusal zenginlik rüşvetçi, tamahkar bürokrasinin elindedir.
Cezayir'de de birçok insan, Muhammed Buzizi eylemini örnek alarak kendini yakmış, rejim, protestoların zor kullanarak önlemeye çalışmıştır. Kısa zaman önce tahıl fiyatları yüzde 30, yağ fiyatı yüzde 20, şeker fiyatı yüzde 80 arttırılmıştı. Devlet başkanı protestoları önlemek için bu maddelerin vergilerinde indirime gideceğini açıklamasına rağmen protestoları engelleyememiştir.

Mısır:
Uçak seni de bekliyor Mübarek”!
Temel gıda maddeleri kıtlığı ve fiyatlarının yüksek olması Mısır'da yıllardan beri bir protesto konusudur. Bu alandaki mücadeleye “orta tabakalar” da katılmaktalar. İşsizlik de büyük bir sosyal sorun olarak Mısır toplumunu gündeminde. Muhalefetin baskı altında tutulduğu, seçimlerde birçok adayın yasaklandığı bu ülkede rejim, ordunun ve Amerikan emperyalizminin desteğiyle ayakta durmaktadır. Mısır zindanları siyasi tutuklularla doludur. Oldukça geniş bir örgütlenme ağına dayanan sivil polis her türden muhalefeti bastırmada önemli bir rol oynamaktadır. Bütün yasaklamalara rağmen “Müslüman Kardeşler” parlamentoda da temsil edilen en güçlü muhalif parti konumundadır.

Mısır, Amerikan askeri yardımlarını alan ülkeler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Mübarek diktatörlüğünün baş destekçisi ABD'dir, aynı zamanda AB'nin bir kısmı tarafından da desteklenmektedir. Emperyalist güçler açısından Mısır, çok önemli bir jeostratejik konuma sahiptir, bu anlamda mutlaka kontrol altında tutulması gereken bir ülkedir. Bu nedenledir ki, Mübarek'in devrileceğini hesaba katan emperyalist güçler, “Uluslararası Atom Enerji Dairesi”nde emperyalistlere önemli hizmetler sunan El Baradey'ı çözüm olarak piyasaya sürdüler; bu nedenledir ki, ABD'den Almanya'ya emperyalist merkezler “barışçıl” geçişten bahsediyorlar.
Durumu kurtarmak için Amerikan emperyalizmi Mübarek'e gitmelisin demeye başladı; nitekim Obama, Mübarek’in “mevcut durumun sürdürülemez olduğunu kabul ettiğini” açıkladı. Şimdi başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler için önemli olan İsrail faktörünü göz önünde tutarak emperyalist çıkarları savunabilecek yeni bir düzenin kurulması olacaktır. Obama'nın “hemen şimdi başlaması gereken değişimin ülkeyi barışçıl bir geçişe ve adil seçimlere” götürmesi gerekir açıklamasının ardında yatan budur.

1 Şubatta 2 milyonluk kitle eylemi Mübarek'e sonunun geldiğini, kesin olarak gitmesi gerektiğini gösterdi. Mübarek'in Eylül'deki seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklaması, protestoların önünü almaya yetmedi.

Aralarında “Müslüman Kardeşler” ve Muhammed El Baradey önderliğindeki “Değişim İçin Ulusal Birlik”in de bulunduğu koalisyonun açıklamasında “İnsanlara Tahrir Meydanı'ndaki protestolara devam etmeleri için çağrıda bulunuyoruz ve herkesi Veda Cuması'na katılmaya davet ediyoruz” denildi.

Ürdün:
Ürdün'de hükümetin kriz politikasına karşı kitlesel protestolar gelişmiş, ama durumu kontrol altında tutmak isteyen Ürdün krallığı, rejimin sonlanmasını talep eden yığınları gıda maddeleri ve benzin fiyatlarını sübvanse ederek yatıştırmaya çalışmaktadır. Ama bu da çare olmadığı için kral hükumeti görevden almıştır.
Henüz kitlesel protesto olmasa da Suriye reform talepleriyle toplumsal yaşamı kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.

Yemen:
Yemen'de öğrenci gençlik başkent San'a'da Tunus elçiliğine yürüyerek Tunus halkın selamlamış ve Yemen'deki toplumsal sorunları dile getirmiştir. 32 yıldır iktidarda olan diktatör Ali Abdullah Salih'e, “seni devirmeden önce defol git” “selamı” gönderilmiştir.
Sonunda Yemen Devlet Başkanı da teslim bayrağını çekti; Tunus ve Mısır'dan sonra Yemen'de de diktatörlüğün sonu göründü. Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir dahaki seçimlerde aday olmayacağını açıkladı.

Libya:
Zeynel Abidin bin Ali meslektaşının durumuna çok üzülen Gaddafi, gelişmelerin gerisinde kaldı ve Tunus halkının Zeynel Abidin bin Ali'nin 2014'te seçime katılmayacağım demesini kabul etmemesini anlayamadığını açıkladı! Afrikalı göçmenleri takibatıyla AB politikalarına destekten dolayı birkaç milyar alabilen; emperyalizmle işbirliğini kapsamlaştıran Gaddafi, doğru bir tespit de yapıyor: Anlaşılan o ki, diktatörlerin, “soylular”ın iktidar çağı sona yaklaşmakta ve yeni bir çağ başlamaktadır!

Mağrip'teki ayaklanmaların merkezine giderek sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelesi perspektifi yerleşmektedir. Tunus'ta yeni kurulan geçici hükümet, muhtemelen Mısır'da da kurulacak olan geçici hükümet ve diğer ülkelerdeki olası değişimler, ülkenin yeni sömürge konumunda ve halkın baskı altında tutulması gerçekliğinde hiçbir şey değiştirmeyecektir. Bunun böyle olabilmesi için yaşanmakta olan kendiliğindenci mücadelenin, halk hareketinin antiemperyalist devrim perspektifiyle devrimci, komünist partiler tarafından yönlendirilmesi gerekir.

Mağrip diktatörlerinin işbirlikçileri “demokratik“ devletlerdir, emperyalist ülkelerdir.
Tunus'ta gösterilerin başlamasından bu yana „demokratik” devletler, daha önce yaptıkları gibi bu sefer de “kaygı”larını dile getirdiler, “sükunet” talep ettiler ve diyalog çağrısı yaptılar. Tunus'un bağımsızlığına saygı ve bağımsız bir devletin içişlerine karışmama adına katliamlara göz yumdular ve kullanılan zor karşısında üzüntülerini dile getirmekten öte bir şey yapmadılar. İki hafta öncesine kadar Fransız hükümeti Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğünü savunmaya devam etmiş, güvenlik güçleri arasındaki işbirliğini hatırlatarak ülkedeki durumu düzeltmek için Tunus hükümetine ortak hareket etme önerisinde bulunmuştur. Fransız hükümeti nihayetinde Zeynel Abidin bin Ali'ye sığınma hakkı vermemişse bunu, Tunus halkının haklı davasını savunmak için değil, “Grande Nation”a (“Büyük Ulus”a) yöneltilebilecek eleştirilerin önünü almak için yapmıştır.

Sadece Fransa değil, bir bütün olarak AB ve tabii ki ABD de Tunus halkına yardım etmeye hazır olduklarını açıkladılar; diğer Mağrip ülkelerinde rejimler yıkılırsa o ülke halklarına da yardım elini uzatmak istediklerini açıklayacaklarından emin olabiliriz.

Tunus'ta diktatörlüğün yıkılması ve Mısır'da H. Mübarek'in sonunu yaklaştıran kitlesel eylemler birçok Arap ülkesi hükümetlerini ve her şeyden önce de ABD ve AB'yi şoka sokmuştur.

Bazı sonuçlar:
1-Bu ülkelerde diktatörlüklere karşı mücadelenin nedenleri sadece diktatörlük olgusundan kaynaklanmıyor; sosyal durum genel olarak bütün dünya ülkelerinde aynı: Bu ülkelerde olduğu gibi bütün dünyada işsizlik kronikleşmiş temel bir sorun. Geleceksizlik gençliğin temel sorunu. Sosyal hakların sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, temel gıda maddeleri fiyatlarının artması, özgürlüklerin sınırlandırılması, baskı mekanizmalarının güçlendirilmesi kapitalizm koşullarından kaynaklı sorunlardır. Bu anlamda bugün Mağrip ülkelerindeki yoksulluk ve baskıya karşı ayaklanmalar daha öncesinde, örneğin 2006'dan bu yana Fransa'daki, İtalya'daki, İngiltere'deki ve son olarak da Yunanistan'daki kitlesel mücadelelerin bir devamıdır.

2-Bu ayaklanmalar, hem Arap ülkelerinde hakim sınıflar ve hem de onların destekçisi emperyalist güçler için bir ders olmuştur; dışarından bakıldığında çok sağlam yapılanmış görünen baskı rejimlerini, faşizan diktatörlüklerini kitlesel hareketle yıkmanın çok da zor olmadığını anlamışlardır. Bu mücadelelerden Mağrip halklarının iradesi muzaffer çıkmıştır; bütün dünya halkları kazanmış, emperyalist güçler ve işbirlikçileri kaybetmiştir.

3-Bundan sonrası nasıl olur? Kendiliğindenci hareket mücadeleyi buraya kadar sonuç alarak getirdi. Bu eylemlerde başka bir dünya arayışı, kapitalist sisteme karşı mücadelenin önplanda olmaması ayaklanmalarla elde edilen kazanımların yeni yönetim tarzıyla eritileceği, etkisizleştirileceği tehlikesinin çok büyük olduğunu göstermektedir. Bu ayaklanmalarda mücadeleyi kapitalizme karşı sürdürecek, antiemperyalist devrimi sonuçlandıracak öznelerin olmaması veya oldukça zayıf olması elde edilen kazanımların ilerletilemeyeceğinin en büyük göstergesidir.

4-Bölge ülkelerinin çoğu 1980'li yıllardan bu yana iktisadi bakımdan Dünya Bankası ve IMF'nin kontrolü altındadır. Uluslararası sermayenin bu kurumlarının program adı altındaki dayatmaları sonucunda bu ülkelerde hükümetler sübvansiyonları kaldırmak zorunda kaldılar; böylece halkın yoksul kesimleri daha da yoksullaştı, bundan „orta kesim“ler de etkilendi. Bunun ötesinde özelleştirme ve yerel pazarların dünya pazarına göre hareket etmekle karşı karşıya kalmaları, yerel ve bölgesel üretimi ve iktisadi yapıları yıkmıştır; özellikle bu yıkım tarım sektöründe gündeme gelmiştir. Fas'tan Suriye'ye kadar hemen bütün bölge ülkelerini uluslararası işletmeler ucuz ücretli sektör olarak kullandılar. Pazarlar yabancı ürünlerle dolup taştı, yerli üreticiler ise iflas etmekten kurtulamadılar.

Revizyonist sistemin yıkılmasından bu yana çoğu Arap ülkesi, başta ABD olmak üzere batılı emperyalist güçler tarafından köşeye sıkıştırıldılar, bazen “yağlandılar”, şımartıldılar, bazen de kulakları çekildi. Böylece uluslararası sermayenin ve bölgede hakim olan emperyalist güçlerin çıkarlarına uyum sağlamalarına çalışıldı. İsrail ile iyi ilişki karşılığında Ürdün ve Mısır kapsamlı iktisadi ve askeri yardım aldılar. Avrupa'yı göçmenlerden korumak, “uluslararası teröre, somutta da “İslami terör”e karşı mücadele etmek için bu ülkelerde polis güçleri ve ordu, batı standartlarına göre donatıldı ve eğitildi; bu donatım ve eğitimin sonuçlarını en yoğun olarak göstericiler yaşadılar. Böyle bir yolun sonuna gelinmiş olması başta ABD olmak üzere AB ve hala ayakta duran diktatörler için bir şok olmuştur.

5-Bölgenin hakim güçleri (ABD ve AB) bakımından durum oldukça tehlikeli; kitle hareketleri bir taraftan emperyalist savaş ve işgalin aksine demokrasi ve özgürlüğün ne olduğunu gösterirlerken, diğer taraftan da yerli uşaklarını, işbirlikçilerini kaybetme tehlikesinin olduğunu göstermektedir. Eli kanlı bu diktatörler, emperyalizmin sadık işbirlikçileriydiler ve efendilerinin desteği olmaksızın ayakta kalmaları mümkün değildi. İşçi sınıfını, emekçi yığınları, bütün halkı baskı altında tutan, katleden, muhalefeti acımasızca bastıran bu diktatörler yaptıkları iş karşılığında uluslararası mali sermaye tarafından sürekli desteklendiler. Şimdi durum değişti; eskisi gibi yönetmenin, sömürme ve tala etmenin olanağı kalmadı ve bütün sorun “kuralları içinde“ iktidar değişimini gerçekleştirebilmektir. Bu geçişin ne denli tehlikeli olabileceğini Pakistan'da askeri rejimin yıkılmasından sonraki gelişmeler göstermektedir.

6-Ayaklanmalar kitlesel ve sonuç alıcı, ama sonuçlarının ne denli radikal bir değişimi ifade edeceği henüz bilinmiyor veya mevcut muhalif güçlerin yıkılan düzene nazaran ne derece radikal demokratik adımlar atacağı konusunda bir dizi soru işareti var. Ayaklanmalar içinde yer alan veya yıkılan diktatörlüklerin temsilcilerinin muhatap aldıkları partilerde eksi rejim unsurlarıyla ve emperyalist güçlerle uzlaşma eğiliminin olduğu biliniyor. Bunların bu ülkelerde rejim değişikliğine katkılarının ne olacağı soru götürür. Sorun iktidardaki kişilerin yer değiştirmesiyle; iktidar partisinin gitmesi ve muhalif partilerin hükumet olmasıyla sınırlandırılırsa ayaklanmalardan kalıcı sonuçlar alınamaz. Şüphesiz hiç kimse ayaklanmalarda yer alan burjuva partilerden -ne kadar demokratik olurlarsa olsunlar- sömürü sistemini değiştireceğini, emperyalizmi kovacağını, kapitalizmi yıkacağını beklememelidir. Bu ancak devrimle gerçekleşebilir. Ama en azından yeni sömürgeci yapılara dokunan, demokratik bir düzeni savunan bir iktidarın gelmesi beklenir. Ama örneğin Tunus'ta geçici hükümetin böyle bir açılım yapmasını beklemek hayal olur.

Mısır'da ise ordu sorunu nasıl ele aldığını dolaylı olarak açıkladı. Devlet televizyonunda açıklama yapan Mısır ordu sözcüsü halka şöyle diyor: “Mesajınız ulaştı. Talepleriniz anlaşıldı. Şimdi Mısır'a normal hayatı geri getirecek olan sizlersiniz”.
Yani, bizi, karıştırmadan Mübarek'i devirdiniz, bundan sonrası sizin işiniz değil!

7-Mağrip ayaklanmaları bölgesel devrim olanaklarının ne denli nesnel ve güçlü olduğunu gösterdi. Emperyalizm, uluslararasılaşmış sermaye, emperyalist küreselleşme koşullarında işçi sınıfı ve emekçi yığınların sorunlarını aynılaştırıyor; her tarafta yoksulluğa, talana, sömürüye, gericiliğe, faşizme, emperyalizme karşı mücadele yükseliyor. Tunus halkının sorunlarıyla, Yemen, Suriye, Mısır halklarının sorunları pek farklı değil. Tunus'ta başlayan ayaklanmanın yankısı boşta kalmadı. Gerçi her bir ülkedeki ayaklanmalar arasında örgütsel bir ilişki yoktu, ama etki ortadaydı. Tek tek ülkelerdeki ayaklanmalar, bölgesel kurtuluşun, bölgesel devrimin yolunu açıyor. Bu gerçek ve bölgesel antiemperyalist koordinasyon çalışmaları; mücadeleyi ortaklaştırma çabaları güçlendirilmelidir.

10 Temmuz 2006 Pazartesi

”Stratejik Ortaklık” mı?


 
Türkiye Dışişleri Bakanı A. Gül ile ABD Dışişleri Bakanı C. Rice bir araya geldi.
Görüşmeden sonra gerçekleştirilen basın toplantısında her iki bakan, Türkiye ile ABD’nin stratejik ortak olduklarını ve iki ülke arasında hazırlanan Ortak Vizyon Belgesi'nin tamamlandığını açıkladılar.

Dışişleri Bakanı Rice’a göre Türkiye ile ABD stratejik ortaklık boyutunda güçlü bir dostluk ilişkisi içinde ve bu ilişki veya stratejik ortaklık, bölgesel ve küresel istikrara katkı sağlayacak kapasitede.

Söz konusu belgede “Bölgesel ve küresel hedeflerimiz bağlamında aynı değer ve idealleri paylaşıyoruz. Bunlar: barış, demokrasi, özgürlük ve refahın yayılmasıdır” deniyor. Belgede Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti jeopolitikasına hizmet eden her şey var. ABD, işbirliği veya “stratejik ortaklık” adına Türkiye’yi yerine getirmekle yükümlü kıldığı çıkarlarını sıralıyor.

“Geniş Ortadoğu'da barış, istikrar ve demokrasi; İsrail-Filistin ihtilafına iki-devletli çözüm; Birleşik bir Irak'ta istikrarın, demokrasinin ve refahın teşviki; İran'ın nükleer programına ilişkin diplomatik çabaların desteklenmesi; Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Afganistan'da istikrar, demokrasi ve refaha katkı; Kıbrıs'ta BM gözetimi altında adil ve kalıcı çözüm ve Kıbrıs Türklerinin üzerindeki izolasyonun kaldırılması; Enerji güvenliğinin geliştirilmesi; Transatlantik ilişkilerin güçlendirilmesi ve NATO'nun dönüşümü; PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması; Kitle imha silahlarının önlenmesi; Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği; ABD'nin, Türkiye'nin AB üyeliği ve üyelik sürecini kuvvetle desteklemesi” vs.

Görüyoruz ki, ABD’nin “Avrasya” jeopolitikası ve onun bir ayağı olan BOP veya genişletilmiş BOP ile ilgili ne kadar sorunu varsa hepsi bu “stratejik ortaklık” belgesinde sıralanmış. Filistin sorununun İsrail’in çıkarlarına göre sonlanması, Irak’ta Amerikan hakimiyetinin sağlanması ve direnişin kırılması, İran’ın teslim alınması, Amerikan jeopolitikasının geleceğini ilgilendiren Karadeniz, Kafkasya, Afganistan ve Orta Asya’da rakiplerin dışlanmasına dayanan bir “istikrar”ın sağlanması, dünya hakimiyetinde olmazsa olmaz olan enerji güvenliğinin ABD lehine geliştirilmesi, AB’de ABD’nin çıkarlarının savunulması için Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesi, Kıbrıs’ta AB’nin Güney Kıbrıs üzerinden sağladığı etkinin Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin hakimiyet alanında kalarak kırılması ve BOP açısından stratejik önemi olan bu adanın elden çıkartılmaması.

Amerikan emperyalizmi dünya hakimiyeti bakımından yaşamsal öneme sahip olan bu ve benzeri taleplerinin gerçekleştirilmesi için stratejik ortağının çıkarlarını da göz önünde tutuğunu açıklıyor. Bu alanda bilinen talepler sıralanıyor: “PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması, Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği”.

Yazılı hale getirilmiş “yeni” “stratejik ortaklık” belgesinde Türkiye’nin talepleri açısından yeni olan hemen hiçbir şey yok, ama Amerikan emperyalizmi açısından yeni olan, sıralanan taleplerin kapsamının genişletilmiş olmasıdır. ABD, dünya hakimiyetini gerçekleştirmek; başka ülkeleri işgal etmek, tehdit etmek, rakiplerini stratejik ve hammadde kaynakları bakımından önemli alanlardan uzak tutmak için suç ortağı aramaktadır. Bu nedenle söz konusu belge “stratejik ortaklık” belgesi değil, “suç ortaklığı” belgesidir. 

Söz konusu bu belge, çıkarların paylaşımında ortaklık değildir. En fazlasıyla Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesi için mayın tarlasına sürülmektir. Bu belge, ABD adına Ortadoğu halklarına, Kafkasya halklarına karşı ve bu alanlarda gözü olan başka emperyalist ülkelere karşı savaşmayı, Amerikan emperyalizminin katliamlarına, işgaline ortak olmayı emrediyor ve Türkiye bu belgeyi imzalamakla Amerikan çıkarlarını savunmaya hazır olduğunu açıklamış oluyor.

30 Kasım 2005 Çarşamba

BOP ve PROTEKTORATÇILIK (Lübnan, Suriye ve Irak)

Amerikan emperyalizminin sürekli gündemde tutmak istediği Suriye’den ne isteniyor?
Suriye’ye karşı sürdürülen kampanyanın başını ABD ve İsrail çekiyor. Fransa da bu kampanyanın bir parçasıdır. Amerikan emperyalizmi, „Büyük Ortadoğu Projesi”nin gerçekleştirilmesi için Suriye’nin yeniden biçimlendirilmesi anlayışındadır.

Aslında planlarda yeni olan bir şey yok. Irak’ta mevcut iktidarı değiştirme girişimleri B. Clinton döneminde Amerikan dış politikasının önemli sorunlarından birisi olarak görülmekteydi. Bush’un iktidara gelmesiyle birlikte Amerikan jeopolitikasının gerçekleştirilmesine hizmet eden adımlar daha yoğun atılmaya başlandı. Önce Afganistan işgal edildi, 2003’te de Irak’ın işgali gündeme geldi. Daha o zaman, Irak’ın işgal döneminde Amerikan Savunma Bakanı D. Rumsfeld, Suriye’yi, Irak Baas Partisinin önemli politikacılarını korumakla ve Irak’ın elinde olan kitle imha silahlarını saklamakla suçlamaya başlamıştı. Bugün olduğu gibi o gün de Suriye yönetimi, Amerikan emperyalizmine ülkeye saldırması için fırsat vermemeye çalıştı. Suriye yönetimi, Amerikan saldırganlarını kızdırmamak ve saldırı vesilesi oluşturmamak için yapılması gereken her şeyi yapmıştı.

Ne var ki, Amerikan emperyalizmini memnun etmek, memnun etmek isteyene bağlı değildir. Amerikan emperyalizminin çıkarlarına boyun eğmekte istenildiği kadar esnek olunabilir, Amerikan emperyalizminin çıkarlarını gözetmek için olağanüstü çaba harcanabilir, ama bunların yapılması, Amerikan emperyalizminin gazabına uğramamak için bir garanti değildir. Tecrübeler bunu göstermektedir. Suriye, Irak’ın işgali döneminde ve sonrasında Amerikan emperyalizminin gazabına uğramamak için elinde geleni yaptı, ama buna rağmen „Yeni Bir Amerikan Yüzyılı İçin Proje“ başkanı, Aralık 2004’te “Weekly Standard“daki açıklamasıyla („Suriye İle İlgilenmeliyiz“) start vermişti. „Silahlı güçlerimizle Suriye sınırlarını geçebiliriz, Irak’taki Suriye faaliyetlerinin planlandığı ve örgütlendiği merkezi işgal edebiliriz, gizlice veya açıktan Suriye’deki muhalefeti destekleyebiliriz“.

Irak’taki direnişin bir sonucu olsa gerek, Amerikan emperyalizminin Suriye’yi „kıvamına getirme“ politikası şimdilik tehditlerle ve sıkıştırmalarla sürdürülmektedir. İran gibi Suriye de sürekli gündemde tutulmakta ve bu ülkelerin işgali için kamuoyu oluşturulmaya çalışılmaktadır. Kısaca, Amerikan emperyalizmi fırsat kollamaktadır. Bugünlerde de R. Hariri’ye yapılan suikastı kullanmaktadır.
Bu suikast vesilesiyle başta ABD ve Fransa olmak üzere emperyalist güçlerin Suriye ve Lübnan’a müdahale girişimleri yeni bir aşamaya girdi.
Bu süreçte Fransa Başkanı J. Chirac, Amerika’nın müdahale planlarına katılmanın ötesinde Amerikan Başkanını, ‚Fransa’ya eski sömürge alanında hareket serbestliği’ verilmesi konusunda ikna etmeye çalıştı. Bu çabaların sonucudur ki, 2 Eylül 2004’te BM Güvenlik Konseyi’nde, yabancı silahlı güçlerin Lübnan’dan çıkması üzerine alınan karar, Elysee’de Amerikan Dışişleri Bakanı C. Rice ile birlikte hazırlandı ve BM Genel Sekreteri K. Annan’a haber bile verilmedi.
Bu kararın uygulamaya konmasından bu yana gelişmeler, Suriye’de rejim değişikliği için ABD, Fransa ve İsrail’in ortak hareket ettiklerini göstermektedir. Öncelikle Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet eden bu plana göre Suriye’den istenilen şudur: Tam teslimiyet; Irak direnişini bastırmada yardımcı olmak; Filistin örgütleriyle ve Filistin direnişiyle dayanışmaya son vermek; Lübnan Hizbullah’ıyla dayanışmaya son vermek ve İran ile ilişkiyi kesmek.


Irak’a saldırı, ülkenin işgali ve aynı zamanda işgale karşı direniş açık ki, “Arap dünyası”nda belli bir Arap bilincinin gelişmesine neden olmuştur. Bu Pan-Arap eğilimler, Ortadoğu’nun ve bütün “Arap dünyası”nın emperyalizme karşı tavır alışının; emperyalizme karşı açık mücadelenin ifadesi olabilir. Bu nedenle emperyalist güçler, Arapların birleşmesini teşvik eden, bu konuda aktif olan Irak, Suriye ve Mısır gibi ülkelere sürekli temkinli yaklaşmışlar ve bu ülkeleri kendi çıkarlarının gerçekleştirilmesi önünde engel olarak görmüşlerdir.
Bu nedenle Batılı emperyalist güçler, Irak ve Suriye gibi ülkelerin dağıtılarak, “bileşenleri”ne ayrıştırılmasını, her bir bileşenin başlı başına devlet olarak yapılanmasını, göz ardı edilmemesi gereken bir düşünce olarak görmüşlerdir. Böylece Ortadoğu da “balkanlaştırılmış” olacak. Nitekim daha 1982’de hazırlanan bir stratejide şu anlayışlara yer verilmektedir:

“Lübnan’ın beş eyalet olarak tamamen parçalanması, Mısır, Irak, Suriye ve Arap Yarım Adası da dâhil bütün Arap dünyası için bir mevcut durum olacaktır. Lübnan’da olduğu gibi, daha sonraları Suriye ve Irak’ın etnik veya dini gruplara göre bölünmesi, uzun vadeli bakıldığında doğu cephesinde öncelikli amaç olurken, bu devletlerin askeri güçlerinin dağıtılması kısa vadeli amacı teşkil eder. Bugünkü Lübnan gibi Suriye, etnik ve dini yapısına tekabül eden devletlere bölünecektir; Kıyıda bir alevi-Şii devleti; Halep bölgesinde bir Sünni devlet; kuzeydeki komşularına düşman gözüyle bakan (Şam’da) başka bir Sünni devlet; Golan bölgemizi, Hauran ve kuzey Ürdün’ü de içine alan bir devlet kuracak olan Dürzîler de dikkate alınmalıdır. Bu durum bölgemizde uzun vadede barış ve güvenliğin garantisi olacaktır ve bu hedef, ulaşabileceğimiz kadar yakındır”. (İsrail Dışişleri Bakanlığı çalışanı O. Yinon tarafından Siyonist bir örgüt için hazırlanan „’80’li Yıllardaki İsrail İçin Bir Strateji“ başlığını taşıyan analiz; Yayımlayan; Association of Arab-American University Graduates)

‚80’li yıllarda hazırlanan bu strateji, BOP çerçevesinde bugün uygulanmaya çalışılmaktadır. Öyle ki, Irak’ın üçe bölünmesi olasılığı Türkiye’de burjuvazinin ve Genelkurmay’ın da gündemindedir. Ama Ortadoğu’nun balkanlaştırılıp balkanlaştırılamayacağı konusunda Irak direnişi bağlayıcı öneme sahip. Irak direnişinin başarısı, bu stratejiyi paçavraya çevirebileceği gibi, BOP’u da mahkûm edebilir ve bölge halklarının emperyalizmi bölgeden kovması için mücadelesine ivme kazandırabilir.

Irak’ta bir taraftan Sünni-Şii-Kürt ayrışımı işleniyor, ama diğer taraftan da toplum giderek işgale karşı mücadele bazında ayrışıyor; direniş ve işgalcilerle işbirliği cepheleri oluşmuş durumda. Bu cepheleşmede -yansıyış biçimi nasıl olursa olsun- Irak Pan-Arap yurtseverliği, işgale karşı mücadelede antiemperyalistliğin doğrudan ifadesidir.

Irak’ta direnişi, Amerikan emperyalizminin yeni bir cephe (Suriye, İran) açmasını engellemektedir. Irak’ta hesaplar tutmadı. İran ve Suriye’de de tutacağının hiç bir garantisi yok. Amerikan emperyalizmi, BOP’u gerçekleştireceğim derken, amacının tam tersi sonuçlara da varabileceğini hesap etmeye başladı.

“Fransa’da Sınıf Mücadeleleri, 1848-1850” yapıtının girişinde Marks şöyle diyordu:
"Kısaca: devrimci ilerleyiş, hiç de kendi dolaysız trajik-komik kazanımları ile kendine yol açmadı, tersine, ancak sımsıkı, katı, güçlü bir karşı-devrim ortaya çıkartarak, kendisine bir hasım yaratarak ve onunla savaşarak, devrim partisi, en sonunda gerçekten devrimci bir parti olarak olgunlaştı”.
Amerikan emperyalizmi bu gerçeği görüyor.

6 Mart 2005 Pazar

SIRA “SEDİR DEVRİMİ”İNDE Mİ?


 
Lübnan’da iç savaş 1975’ten 1990’a kadar 15 yıl boyunca devam etti. Bu savaş boyunca cepheler ve ittifaklar sıkı sık değişti. Savaşın nedeni olarak sürekli, ülkenin karmaşık demografik ve sosyal durumu gösterildi. Osmanlı İmparatorluğunun I. Dünya Savaşı sonunda dağılmasından sonra Lübnan ve Suriye gibi sömürgeleri Fransız hakimiyetine geçti. Lübnan, Alman faşizminin onayıyla 1941’de bağımsız devlet olarak ilan edildi. (Fransa, Almanya tarafından işgal edilmişti ve Vichy’deki işbirlikçi hükümet, Alman faşizmiyle işbirliği yapıyordu. Alman faşizminin onayı olmaksızın Fransa’nın Lübnan’ın bağımsızlık açıklamasını onaylaması olası değildi).

1943’te yürürlüğe giren Lübnan Anayasası, ülkedeki iktidar ilişkilerini o zamanki demografik yapıya göre düzenliyordu. Bu düzenleme devlet başkanının Hristiyan, başbakanın Sünni Müslüman ve meclis başkanın da Şii olmasını öngörüyordu. Bütün halk grupları ve ana gruplara bağlı alt gruplar için de parlamentoda kontenjanlar belirlenmişti. Ama çoğunluk 6/5 oranında Hristiyanlara verilmişti.

Demografik yapı değişkendir. 1943’te Hristiyanlar Lübnan nüfusunun yüzde 51 ila yüzde 52’sini oluşturuyorlardı. Hakim sınıfların en zenginleri; sülaleler ve aileler Hristiyan'dı. Müslümanlar ise daha ziyade emekçilerden oluşmaktaydı. Ama Müslümanlar arasında da büyük burjuva olanlar vardı. Burjuvazi arasındaki rekabet ve çelişkiler, ülkenin demografik yapısına indirgendi ve sanki sorun Hristiyanlık-Müslümanlık sorunuymuş gibi gösterildi. Müslümanlar, nüfusun çoğunluğunu oluşturunca 1943 Anayasasında belirlenen iktidar ilişkilerinin kendi lehlerine değiştirilmesini talep etmeye başladılar.

Daha 1958’de yükselen Müslüman muhalefetine karşı koymak için o zamanın devlet başkanı Amerika’dan askeri yardım talep etti ve bu talep üzerine Amerikan ordusu ülkede„istikrarı“ sağlamak adına Lübnan’a çıktı.

1971’de Ürdün’ü terk etmek zorunda kalan Filistinlilerin çoğunluğu Lübnan’a yerleşti. Bu da demografik yapıyı Müslümanların lehine değiştiren bir faktör oldu. Bunun ötesinde FKÖ de, ülkenin en güçlü silahlı gücü durumuna geldi.
Lübnan’da iç savaş 13 Nisan 1975’te bir kilisenin yakılmasıyla başladı ve 1990’a kadar da devam etti.
Bu 15 sene içinde Hristiyanlar ve Müslümanlar, karşılıklı olarak birbirlerine boğazlatıldılar, karşılıklı olarak birbirlerini katlettiler.

İç savaşı durdurmak ve arabuluculuk yapmak bahanesiyle Suriye Mayıs 1976’da Lübnan’ı işgal etti ve ülkedeki güçler dengesini bir kaç ay içinde Hristiyanların lehine değiştirdi.
Diğer Arap ülkeleri Suriye’nin Hristiyanları desteklemesini eleştirmelerine rağmen 16 Ekim 1976’da Riad’da düzenledikleri bir konferansta Lübnan’ı işgal etmesini ve sınırsız olarak işgali devam ettirmesini onadılar.

Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in sessiz onayı, Lübnan’ı işgalde Suriye’yi cesaretlendirmişti. Bu işgalle Hıristiyan kökenli büyük burjuvazinin siyasal ve ekonomik durumu güçlendirildi, ama aynı zaman da iç savaşın devamına neden olan adımlar da atılmış oldu.
Mart 1978’de Hayfa yakınlarında gerçekleştirilen bir Filistin komando eylemini bahane eden İsrail, Lübnan’ın güneyini işgal eder ve kendi adamı olan Saad Haddad’ın silahlı güçlerini „Güney Lübnan Ordusu“ olarak tanır ve silahlandırır.
Uluslararası baskı sonucunda hem İsrail ve hem de FKO Lübnan’dan çekilirler.
Sonrasında Lübnan’da iç savaş yeniden alevlenir ve güçler dengesi ve ittifak bileşenleri sürekli değişir. Hakim sınıflar arasındaki çelişkiden dolayı Lübnan’da ‚80’li yılların sonunda iki hükümet kurulur; birisi batı Beyrut’ta, diğeri de doğu Beyrut’ta; birisi Hristiyanların hükümeti, diğeri de Müslümanların hükümeti.
Lübnan sorununa emperyalist ülkelerin ve zaten sorunun içinde olan Suriye ve İsrail’in dışında İran ve Irak da taraf olurlar.

22 Eylül 1989’da Arap Ligi’nin arabuluculuğu sonucunda iç savaş durdurulur. Parlamento üyeleri ve savaşan taraflar 1 Ekim 1989’da Tayfa’da (S. Arabistan) 1943 Anayasasının yerine geçen ve ülkedeki değişen dengeleri hesaba katan anlaşmaya varırlar. Artık parlamentonun yarısı Hristiyanlardan ve yarısı da Müslümanlardan oluşacak ve devlet başkanının yetkileri sınırlandırılacaktı.
Tayfa anlaşması, iç savaşı kısmen durdurur. Ama son gelişmeler bu savaşın başka biçimlerde devam ettiğini göstermektedir.

Lübnan’da siyasi olarak kimin elinin kimin cebinde olduğu pek belli olmuyor. Son 20 sene içinde bir şekilde Suriye ile ortak hareket etmemiş olan önemli bir grup yoktur. Valid Çumblat bunun tipik örneğidir. ‚70’li ve ‚80’li yıllarda iç savaşın bir tarafı olan bu Dürzi önder, hemen her tarafla bir şekilde ve belli bir zaman ortak hareket etmiştir ve hemen herkese karşı da mücadele etmiştir. 1983’te Amerikan düşmanıydı ve şimdilerde de Amerika tarafından destekleniyor.

Amerikan emperyalizminin Suriye’ye yönelik tehditleri sonuç vermeye başladı. Anlaşılan o ki, yeni bir „devrim“ peşindeler. Eski başbakanının öldürülmesi ülkede Suriye’ye karşı gösterilerin başlaması için start verilmiş. Bu filmi daha önce „kadife devrim“in gerçekleştirildiği Gürcistan’da ve sonra da „portakal rengi devrim“in veya “turuncu devrim”in gerçekleştirildiği Ukrayna’da görmüştük. Amerikan emperyalizmi adamını da bulmuşa benziyor. Fransa’da sürgünde yaşayan eski general Aoun. Anlaşılan o ki bu general, „devrim“ sonrası Lübnan’da Amerika’nın adamı olacak. Tabii o zamana kadar bir suikasta kurban olmazsa!

Irak ve Lübnan Amerikan emperyalizminin BOP’unu nasıl gerçekleştireceğini de göstermektedir. Irak’ta olduğu gibi gerekirse savaş ve işgalle ve Lübnan’daki gelişmelerin de gösterdiği gibi “devrim”lerle. Bu bağlamda S. Arabistan’daki halkın seçime katılması ve dolayısıyla demokrasi komedisi ve Mısır’da devlet başkanının çok adaylı olması gerektiğini açıklaması hiç de tesadüfen aynı dönemlerde yapılmış seçim ve açıklamaya bezemiyor. Hele baskılar karşısında Suriye’nin askerlerini geri çekmeye hazır olduğunu açıklaması Suriye rejimi tarafından nasıl yenilir-yutulur, bilinmiyor.

Amerikan emperyalizmi, Gürcistan ve Ukrayna’da olduğu gibi Lübnan’da da muhalefeti maddi olarak destekliyor, örgütlüyor ve ne zaman hangi adımın atılması gerektiği konusunda talimatlarına tam uyulmasını talep ediyor.

Bugün için esas olan, Suriye muhaliflerinin hemen hepsinin kitlesel olarak sokağa dökülmesini sağlamak. Slogan hazır: Suriye askerlerini geri çekmeli, bağımsız Lübnan vs.
Bu süreç içinde hangi palyaçonun Amerikan çıkarlarını en iyi bir şekilde temsil edeceği de açığa çıkacaktır. Aoun şimdilik favori. Yarın ne olur belli olmaz. Yeni uşak, seçim sonrası belli olmuş olacak.

Yeni bir „devrim“le karşı karşıyayız. Bu „devrim“in adı çeşitli. Kimine göre „sedir devrimi“, kimine göre „dağ selvisi devrimi“, kimine göre „katran ağacı devrimi“, kimine göre de „Lübnan çam ağacı devrimi“!

Lübnan’daki gelişmelerle ilgili olarak Amerikan emperyalizmi „İnsan hakları ve demokrasi açısından devasa ilerleme döneminde bulunuyoruz“ açıklamasını yapıyor. Bu açıklama yapılırken Ukrayna’daki „turuncu devrim“e veya „portakal rengi devrimi“ne ve Lübnan’a özgü olan sedir ağacına atıfta bulunularak, gerçekleşecek darbe „sedir devrimi“ olarak tanımlanıyor. Yani bütün hazırlılar yapılmış ve darbenin adım adım gerçekleştirilmesi için start çoktan verilmiş.

W. Çumblat, „yeniden kazanılan bağımsızlığın yeni tarihi bir adımı“ndan bahsediyor ve „hizbulla da dahil“ bütün tarafların katıldığı bir geçiş dönemi hükümetinin kurulmasını talep ediyor. Bu açıklamasından bir kaç gün önce Çumblat, Amerikan Dışişleri bakanlığı sorumlularından David Satterfiel ile görüşmüştü.

Amerikan emperyalizmi „terörizme karşı savaş“ına paralel olarak BOP çerçevesinde Arap ülkelerinde „daha çok demokrasi“ kampanyası da yürütüyor. Ortadoğu’yu tamamen kendi çıkarı doğrultusunda yeniden yapılandırmak isteyen Amerikan emperyalizmi, bir çok Ortadoğu ülkesinde iktidar değişimi talep etmektedir. Bu ülkelerin başında Suriye, Lübnan, İran, S. Arabistan ve Mısır gelmektedir. Bu amaçla hazırlanmış olan „A Clean Break“teki tezlerde savaş naraları da atılmaktadır.

Amerikan jeopolitikacısı Zbigniew Brzezinski de dersini almışa benziyor. Bu bay, 2004’te, İran’ın savaş yoluyla tahrip edilmesini savunanlara karşın bu ülke ile „on yıllardan beri gergin olan ilişkilerin bir ölçüde de olsa normalleştirilmesi“ gerektiğini savunmuştur. Bu jeopolitikacının görüşleri C. Rice tarafından uygulanmaktadır. Bilindiği gibi bu bayan Polonya ve Ukrayna’nın yeniden yapılanmasında önemli bir rol oynamıştı. 1989/1990’da revizyonist blokun yıkılması örnek alınmıştı. Şimdi aynı taktik „daha fazla demokrasi“ talebiyle Ortadoğu’da uygulanmaya kondu. Amaç Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’daki çıkarlarının –enerji; petrol, doğal gaz- korunması ve jeostratejik önemi olan bu Arap ülkelerinde Amerikan hegemonyasının pekiştirilmesi ve onun mevcut ve potansiyel rakiplerinin bu bölgede tutunmalarının engellenmesidir. Bu anlamda Lübnan „barışçıl devrim“in gerçekleştirilmek üzere olduğu ülkedir.

Eski Başbakan Hariri’nin öldürülmesinde ABD, Suriye’yi sorumlu göstermiştir. Aslında hiçbir zaman Suriye’ye karşı olmayan Hariri, gerçek anlamda ve siyasi olarak da bir Ortadoğu tüccarıydı ve bu anlamda Suriye ile işbirliği içindeydi. Mayıs 2005 seçimlerinde de en güçlü adaydı. Ama Hariri, Lübnan’daki statüko’yu değiştirecek güçte değildi. Mevcut yapının değişmesini ise muhalefet ve Amerikan emperyalizmi, dolayısıyla da İsrail istiyordu.
Bu nedenle Çumblat’ın, Fransa’da sürgünde olan eski generali, Hristiyanların önderi olarak ülkeye dönmesi için zorlaması boşuna değildi. Bu generalin geri dönmesini Vatikan da istiyordu. Bu zorlamalar karşısında Auon, „insanları davamızın doğruluğu konusunda ikna etmek için 15 sene kaybettik“ diye geri dönme ve seçimlerde aday olma sinyalini verdi.
Sıkı ilişki içinde olduğu Amerikan emperyalizminin isteği de buydu. Amerikan emperyalizmi, İsrail’de Likud partisi çevreleri ve bazı Lübnanlı işadamları Auon önderliğinde ABD’ye bağımlı bir hükümet talep ediyorlardı. Bunun önündeki tek engel de gelecek seçimlerin güçlü adayı Hariri idi.
Bush, Lübnan için aradığı kovboyları bulmuştu ve engel ortadan kaldırıldı. Chirac da „bağımsız ve demokratik“ bir Lübnan için Brüksel’de ikna edilmişti.

Sıra Suriye’nin cenderede sıkıştırılmasına, siyasi olarak nefes almasına izin verilmemesine gelmişti. Öyle de oldu ve oğul Esat, askerlerimizi çekeriz açıklamasına yapmak zorunda kaldı.