deneme

Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mısır etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2011 Çarşamba

ARAP ÜLKELERİNDE HALK AYAKLANMALARI - “BÜYÜK ORTADOĞU”NUN EMPERYALİST JEOPOLİTİKADAKİ YERİ VE EMPERYALİST ÜLKELER ARASI ÇELİŞKİLER


Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki gelişmeler birbirini kovalıyor. Tunus'ta Zeynel Abidin Bin Ali diktatörü devrildi, ama diktatörlüğü yerinde duruyor. Mısır'da Hüsnü Mübarek diktatörü devrildi, ama diktatörlüğü yerinde duruyor. Sırada diğerleri var: Fas, Cezayir, Libya, Cibuti, Yemen, Umman, Bahreyn, Kuveyt, Irak, İran, Ürdün, Suriye kaynıyor. İnsanlık tarihi ilk kez, farklı ülkelerden halk yığınlarının adeta eş zamanlı ayaklanmalarına şahit oluyor. 17 Aralık 2010'da işsiz akademisyen Muhammed Buzizi'nin (Tunus) kendini yakması bütün bölgeyi tutuşturan kıvılcım oldu. 17 Aralık 2010'dan günümüze kadar bölgenin bazen şu ülkesinde bazen bu ülkesinde önplana çıksa da kitlesel eylemler sürekliliğini ve yoğunluğunu korudu.

Tunus ve Mısır'daki ayaklanmaları bazen eş zamanlı olarak Cezayir'de, Yemen'de, İran'da, Ürdün'de, Fas'ta, Kuveyt'te, Bahreyn'de kitlesel protestolar izledi. Şimdi en şiddetli ve kanlı protestoların gündemde olduğu ülke Libya.

Cezayir, hammaddelerinin hemen hepsini AB'ye satmaktadır; özellikle Fransız emperyalizminin işbirlikçisi olan Cezayir rejimi, göstericilere karşı kullandığı şiddetten dolayı emperyalist efendileri tarafından da eleştirilmekte ve „zor kullanmaktan vazgeçmeye“ çağrılmaktadır.

12 Şubat 2011 Cumartesi

DANIŞIKLI DARBE! MAĞRİP VE MAŞRIK'TA AYAKLANMALAR- ESAS NEDENİ VE KARAKTERİ


Mağrip'te ayaklanmalar üzerine bir kısım devrimci-burjuva basında ortaklaşan iki görüş ortaya çıkıyor: Ayaklanmaların esas nedeni açlıktır ve Mağrip ve Maşrık ülkelerinde gerçekleşen devrimdir.
Dünyanın bu bölgesindeki ayaklanmaların veya genel olarak sosyal patlamaların, ama en azından Tunus ve Mısır'daki gelişmelerin esas veya tek nedeni olarak açlık gösterilemez. Aşağıdaki harita ve grafiklerde bölge ülkelerini ve son iki yıl için reel GSH'nın büyüme oranlarını görüyoruz. Fas'tan Pakistan'a uzanan bu bölge, Amerikan emperyalizminin Genişletilmiş Ortadoğu Projesini uygulamaya çalıştığı alandır. Bölge genel anlamda, revizyonist Sovyetler Birliği'nin dağılmasından sonra, Balkanlarda ve Kafkasya'da olduğu gibi, dar alanda “it dalaşı”nın görülmediği bir alandır. Bunun nedeni bölgenin önemsizleştiği değildir, tersine bölge genelde Amerikan emperyalizminin hegemonyası altındadır ve diğer emperyalist güçler ancak ve ancak ABD'nin işine geldiği oranda bölge sorunlarına müdahil olabilmekteler. Dolayısıyla bölge halklarının özgürlük hareketi içeriksel olarak doğrudan emperyalizme, somutta da öncelikle Amerikan emperyalizmine karşı bir mücadele olarak görülmelidir. Bölgedeki halk ayaklanmalarının başarıya ulaşması ve giderek başka ülkelere yayılması sonucunda Amerikan emperyalizminin içine girdiği çöküş süreci hızlanacaktır; İngiliz emperyalizminin II. Dünya Savaşı sonrasında yaşadığını Amerikan emperyalizmi yaşayacaktır.

6 Şubat 2011 Pazar

MAĞRİP'TE AYAKLANMA ZAMANI...


Tunus, Cezayir, Mısır, Sudan, Ürdün, Yemen, Suriye...!

Dünya işçi sınıfını, emekçilerini, ezilen, talan edilen halkları, sömürgeciliğe karşı mücadele eden ulusları heyecanlandıran gelişmeler oluyor Mağrip'te. Aklıma Che ve „bir, iki, üç, daha fazla Vietnam“ sloganı geliyor. Kuzey Afrika'dan Ortadoğu'ya uzanan şerit karışıyor; karıştıkça güzelleşiyor, güzelleştikçe çekici oluyor. Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitikasının önemli bir ayağını oluşturan BOP'u (Büyük Ortadoğu Projesi) Irak halkının direnişiyle hayal oldu, Genişletilmiş Ortadoğu Projesi ise Mağrip halklarının ayakları altında ezildi.
Giderek daha çok sayıda Arap ülkelerinde kitlesel gösteriler artmakta; on binler, yüz binler, milyonlar değişim istemekte. Her tarafta yükseltilen talepler hep aynı: İş, ekmek ve özgürlük. Yani işsizliğe karşı ve demokrasi için mücadele.

17 Aralık 2010'da işsiz akademisyen Muhammed Buzizi'nin kendini yakması bütün bölgeyi tutuşturan kıvılcım oldu. Tunus'ta Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğü yıkıldı; mücadele günlerinde kitleler yıkılan diktatörlüğün faşizan kolluk güçlerine ve talancılara karşı mücadele eden milisler kurmaya, ana caddelerde barikatlar oluşturmaya başladılar. Korku yaymak için nedensiz insan öldürmenin yanı sıra ayaklanmanın önderlerine ve aktivistlerine karşı sürdürülen intikam eylemleri de sonuç vermedi. Halk hareketinin baskısı sonucunda siyasal tutuklular serbest bırakıldı, ülke dışındaki muhalefet güçleri ülkeye döndüler.
Emperyalist ülkelerin durumu kurtarmak için sorunu polis gücüne atması ve Tunus ordusunu “güvenilir” ve “demokratik” bir güç olarak lanse etmeye çalışması da sonuç vermedi. Tunus halkı, generallerini eğittikleri Tunus ordusunun ancak emperyalistler açısından “güvenilir” olduğunu ve bu ordunun son yıllarda Tunus'ta her türden ilerici hareketlenmeyi acımasızca bastırdığını ve dolayısıyla Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğünün bir dayanağı olduğunu biliyor.

Son günlerde emperyalist ülkelerde hükumetlerin en çok kullandıkları kavramlardan birisi de “istikrar” olmuştur. Tunus'ta “istikrar” istemeleri, hareketin başka Arap ülkelerine yayılacağı korkusundan kaynaklanmaktadır; Tunus susturulunca başka ülkeleri etkilemesi engellenmiş olacaktı. Ama olmadı. Bütün Mağrip ülkelerinde gerici diktatörlükler kitlesel gösterilerle protesto edilmeye başlandı.

İslam dünyası ayakta”!

Tunus:
Bugün Tunus yarın Mısır”!
Tunus, emperyalist çıkarları ve IMF dayatmalarını uygulama konusunda, örneğin ulusal işletmeleri devletleştirmede uluslararası sermaye bakımından örnek bir ülkedir. Ağırlıkta gıda maddeleri ve tekstil ürünleri olmak üzere Afrika'nın önde gelen ihracatçı ülkesidir. Böyle ihracatçı bir ülke olmasında düşük ücretlerin, sendikaların baskı altında tutulmasının, her türlü muhalefetin ezilmesinin önemli bir payı vardır. 10 milyon nüfuslu Tunus'ta 80 bin polis görev yapmaktadır.

Tunus'taki ve diğer Mağrip ülkelerindeki sosyal felaketten emperyalizm de sorumludur. Bu ülkelerde yeni sömürgeci yapılar kendiliğinden, salt gerici yerli diktatörler vasıtasıyla kurulmamıştır. Bu Kuzey Afrika ülkesinde AB, Meksika'da ABD'nin oynadığı rolü oynamaktadır ve benzeri sorunlarla karşı karşıyadır; ihracatın yüzde 30,8'ini ve ithalatında yüzde 45,7'sini hammaddeler ve yarı mamul ürünler oluşturmaktadır. Bu ticarette Fransa, İtalya ve Almanya önemli rol oynamaktadır; öyle ki bu üç ülkeye yapılan ihracat toplam ihracatın yüzde 59,4'ünü, ithalatın da yüzde 45,3'ünü oluşturmaktadır. Bütün olarak AB'nin payı da yüzde 80'dir. Ödemeler dengesi ve dış ticaret sürekli açık vermektedir ve konjonktürün seyri AB'ye bağımlıdır. Tunus'u kaybetmek, AB'nin Afrika ayağına vurulmuş bir darbe olur.

Cezayir:
Cezayir'de Tunus'takine benzer bir rejim hakimdir. Sorunlar ve rejim tipleri bütün Mağrip'te aynıdır; faşizan askeri diktatörlükler altında uluslararası sermayenin çıkarları doğrultusunda özelleştirmeler, sürekli artan işsizlik ve enflasyon. Bütün bunlar Mağrip ülkelerinin temel sosyal özellikleri ve bu ülkeleri krize sokan nedenlerdir. Cezayir'de petrolün devletleştirilmiş olması sorunun özünde bir şey değiştirmiyor; çünkü bu ulusal zenginlik rüşvetçi, tamahkar bürokrasinin elindedir.
Cezayir'de de birçok insan, Muhammed Buzizi eylemini örnek alarak kendini yakmış, rejim, protestoların zor kullanarak önlemeye çalışmıştır. Kısa zaman önce tahıl fiyatları yüzde 30, yağ fiyatı yüzde 20, şeker fiyatı yüzde 80 arttırılmıştı. Devlet başkanı protestoları önlemek için bu maddelerin vergilerinde indirime gideceğini açıklamasına rağmen protestoları engelleyememiştir.

Mısır:
Uçak seni de bekliyor Mübarek”!
Temel gıda maddeleri kıtlığı ve fiyatlarının yüksek olması Mısır'da yıllardan beri bir protesto konusudur. Bu alandaki mücadeleye “orta tabakalar” da katılmaktalar. İşsizlik de büyük bir sosyal sorun olarak Mısır toplumunu gündeminde. Muhalefetin baskı altında tutulduğu, seçimlerde birçok adayın yasaklandığı bu ülkede rejim, ordunun ve Amerikan emperyalizminin desteğiyle ayakta durmaktadır. Mısır zindanları siyasi tutuklularla doludur. Oldukça geniş bir örgütlenme ağına dayanan sivil polis her türden muhalefeti bastırmada önemli bir rol oynamaktadır. Bütün yasaklamalara rağmen “Müslüman Kardeşler” parlamentoda da temsil edilen en güçlü muhalif parti konumundadır.

Mısır, Amerikan askeri yardımlarını alan ülkeler arasında üçüncü sırada yer alıyor. Mübarek diktatörlüğünün baş destekçisi ABD'dir, aynı zamanda AB'nin bir kısmı tarafından da desteklenmektedir. Emperyalist güçler açısından Mısır, çok önemli bir jeostratejik konuma sahiptir, bu anlamda mutlaka kontrol altında tutulması gereken bir ülkedir. Bu nedenledir ki, Mübarek'in devrileceğini hesaba katan emperyalist güçler, “Uluslararası Atom Enerji Dairesi”nde emperyalistlere önemli hizmetler sunan El Baradey'ı çözüm olarak piyasaya sürdüler; bu nedenledir ki, ABD'den Almanya'ya emperyalist merkezler “barışçıl” geçişten bahsediyorlar.
Durumu kurtarmak için Amerikan emperyalizmi Mübarek'e gitmelisin demeye başladı; nitekim Obama, Mübarek’in “mevcut durumun sürdürülemez olduğunu kabul ettiğini” açıkladı. Şimdi başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler için önemli olan İsrail faktörünü göz önünde tutarak emperyalist çıkarları savunabilecek yeni bir düzenin kurulması olacaktır. Obama'nın “hemen şimdi başlaması gereken değişimin ülkeyi barışçıl bir geçişe ve adil seçimlere” götürmesi gerekir açıklamasının ardında yatan budur.

1 Şubatta 2 milyonluk kitle eylemi Mübarek'e sonunun geldiğini, kesin olarak gitmesi gerektiğini gösterdi. Mübarek'in Eylül'deki seçimlerde tekrar aday olmayacağını açıklaması, protestoların önünü almaya yetmedi.

Aralarında “Müslüman Kardeşler” ve Muhammed El Baradey önderliğindeki “Değişim İçin Ulusal Birlik”in de bulunduğu koalisyonun açıklamasında “İnsanlara Tahrir Meydanı'ndaki protestolara devam etmeleri için çağrıda bulunuyoruz ve herkesi Veda Cuması'na katılmaya davet ediyoruz” denildi.

Ürdün:
Ürdün'de hükümetin kriz politikasına karşı kitlesel protestolar gelişmiş, ama durumu kontrol altında tutmak isteyen Ürdün krallığı, rejimin sonlanmasını talep eden yığınları gıda maddeleri ve benzin fiyatlarını sübvanse ederek yatıştırmaya çalışmaktadır. Ama bu da çare olmadığı için kral hükumeti görevden almıştır.
Henüz kitlesel protesto olmasa da Suriye reform talepleriyle toplumsal yaşamı kontrol altında tutmaya çalışmaktadır.

Yemen:
Yemen'de öğrenci gençlik başkent San'a'da Tunus elçiliğine yürüyerek Tunus halkın selamlamış ve Yemen'deki toplumsal sorunları dile getirmiştir. 32 yıldır iktidarda olan diktatör Ali Abdullah Salih'e, “seni devirmeden önce defol git” “selamı” gönderilmiştir.
Sonunda Yemen Devlet Başkanı da teslim bayrağını çekti; Tunus ve Mısır'dan sonra Yemen'de de diktatörlüğün sonu göründü. Devlet Başkanı Ali Abdullah Salih bir dahaki seçimlerde aday olmayacağını açıkladı.

Libya:
Zeynel Abidin bin Ali meslektaşının durumuna çok üzülen Gaddafi, gelişmelerin gerisinde kaldı ve Tunus halkının Zeynel Abidin bin Ali'nin 2014'te seçime katılmayacağım demesini kabul etmemesini anlayamadığını açıkladı! Afrikalı göçmenleri takibatıyla AB politikalarına destekten dolayı birkaç milyar alabilen; emperyalizmle işbirliğini kapsamlaştıran Gaddafi, doğru bir tespit de yapıyor: Anlaşılan o ki, diktatörlerin, “soylular”ın iktidar çağı sona yaklaşmakta ve yeni bir çağ başlamaktadır!

Mağrip'teki ayaklanmaların merkezine giderek sosyal ve ulusal kurtuluş mücadelesi perspektifi yerleşmektedir. Tunus'ta yeni kurulan geçici hükümet, muhtemelen Mısır'da da kurulacak olan geçici hükümet ve diğer ülkelerdeki olası değişimler, ülkenin yeni sömürge konumunda ve halkın baskı altında tutulması gerçekliğinde hiçbir şey değiştirmeyecektir. Bunun böyle olabilmesi için yaşanmakta olan kendiliğindenci mücadelenin, halk hareketinin antiemperyalist devrim perspektifiyle devrimci, komünist partiler tarafından yönlendirilmesi gerekir.

Mağrip diktatörlerinin işbirlikçileri “demokratik“ devletlerdir, emperyalist ülkelerdir.
Tunus'ta gösterilerin başlamasından bu yana „demokratik” devletler, daha önce yaptıkları gibi bu sefer de “kaygı”larını dile getirdiler, “sükunet” talep ettiler ve diyalog çağrısı yaptılar. Tunus'un bağımsızlığına saygı ve bağımsız bir devletin içişlerine karışmama adına katliamlara göz yumdular ve kullanılan zor karşısında üzüntülerini dile getirmekten öte bir şey yapmadılar. İki hafta öncesine kadar Fransız hükümeti Zeynel Abidin bin Ali diktatörlüğünü savunmaya devam etmiş, güvenlik güçleri arasındaki işbirliğini hatırlatarak ülkedeki durumu düzeltmek için Tunus hükümetine ortak hareket etme önerisinde bulunmuştur. Fransız hükümeti nihayetinde Zeynel Abidin bin Ali'ye sığınma hakkı vermemişse bunu, Tunus halkının haklı davasını savunmak için değil, “Grande Nation”a (“Büyük Ulus”a) yöneltilebilecek eleştirilerin önünü almak için yapmıştır.

Sadece Fransa değil, bir bütün olarak AB ve tabii ki ABD de Tunus halkına yardım etmeye hazır olduklarını açıkladılar; diğer Mağrip ülkelerinde rejimler yıkılırsa o ülke halklarına da yardım elini uzatmak istediklerini açıklayacaklarından emin olabiliriz.

Tunus'ta diktatörlüğün yıkılması ve Mısır'da H. Mübarek'in sonunu yaklaştıran kitlesel eylemler birçok Arap ülkesi hükümetlerini ve her şeyden önce de ABD ve AB'yi şoka sokmuştur.

Bazı sonuçlar:
1-Bu ülkelerde diktatörlüklere karşı mücadelenin nedenleri sadece diktatörlük olgusundan kaynaklanmıyor; sosyal durum genel olarak bütün dünya ülkelerinde aynı: Bu ülkelerde olduğu gibi bütün dünyada işsizlik kronikleşmiş temel bir sorun. Geleceksizlik gençliğin temel sorunu. Sosyal hakların sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, temel gıda maddeleri fiyatlarının artması, özgürlüklerin sınırlandırılması, baskı mekanizmalarının güçlendirilmesi kapitalizm koşullarından kaynaklı sorunlardır. Bu anlamda bugün Mağrip ülkelerindeki yoksulluk ve baskıya karşı ayaklanmalar daha öncesinde, örneğin 2006'dan bu yana Fransa'daki, İtalya'daki, İngiltere'deki ve son olarak da Yunanistan'daki kitlesel mücadelelerin bir devamıdır.

2-Bu ayaklanmalar, hem Arap ülkelerinde hakim sınıflar ve hem de onların destekçisi emperyalist güçler için bir ders olmuştur; dışarından bakıldığında çok sağlam yapılanmış görünen baskı rejimlerini, faşizan diktatörlüklerini kitlesel hareketle yıkmanın çok da zor olmadığını anlamışlardır. Bu mücadelelerden Mağrip halklarının iradesi muzaffer çıkmıştır; bütün dünya halkları kazanmış, emperyalist güçler ve işbirlikçileri kaybetmiştir.

3-Bundan sonrası nasıl olur? Kendiliğindenci hareket mücadeleyi buraya kadar sonuç alarak getirdi. Bu eylemlerde başka bir dünya arayışı, kapitalist sisteme karşı mücadelenin önplanda olmaması ayaklanmalarla elde edilen kazanımların yeni yönetim tarzıyla eritileceği, etkisizleştirileceği tehlikesinin çok büyük olduğunu göstermektedir. Bu ayaklanmalarda mücadeleyi kapitalizme karşı sürdürecek, antiemperyalist devrimi sonuçlandıracak öznelerin olmaması veya oldukça zayıf olması elde edilen kazanımların ilerletilemeyeceğinin en büyük göstergesidir.

4-Bölge ülkelerinin çoğu 1980'li yıllardan bu yana iktisadi bakımdan Dünya Bankası ve IMF'nin kontrolü altındadır. Uluslararası sermayenin bu kurumlarının program adı altındaki dayatmaları sonucunda bu ülkelerde hükümetler sübvansiyonları kaldırmak zorunda kaldılar; böylece halkın yoksul kesimleri daha da yoksullaştı, bundan „orta kesim“ler de etkilendi. Bunun ötesinde özelleştirme ve yerel pazarların dünya pazarına göre hareket etmekle karşı karşıya kalmaları, yerel ve bölgesel üretimi ve iktisadi yapıları yıkmıştır; özellikle bu yıkım tarım sektöründe gündeme gelmiştir. Fas'tan Suriye'ye kadar hemen bütün bölge ülkelerini uluslararası işletmeler ucuz ücretli sektör olarak kullandılar. Pazarlar yabancı ürünlerle dolup taştı, yerli üreticiler ise iflas etmekten kurtulamadılar.

Revizyonist sistemin yıkılmasından bu yana çoğu Arap ülkesi, başta ABD olmak üzere batılı emperyalist güçler tarafından köşeye sıkıştırıldılar, bazen “yağlandılar”, şımartıldılar, bazen de kulakları çekildi. Böylece uluslararası sermayenin ve bölgede hakim olan emperyalist güçlerin çıkarlarına uyum sağlamalarına çalışıldı. İsrail ile iyi ilişki karşılığında Ürdün ve Mısır kapsamlı iktisadi ve askeri yardım aldılar. Avrupa'yı göçmenlerden korumak, “uluslararası teröre, somutta da “İslami terör”e karşı mücadele etmek için bu ülkelerde polis güçleri ve ordu, batı standartlarına göre donatıldı ve eğitildi; bu donatım ve eğitimin sonuçlarını en yoğun olarak göstericiler yaşadılar. Böyle bir yolun sonuna gelinmiş olması başta ABD olmak üzere AB ve hala ayakta duran diktatörler için bir şok olmuştur.

5-Bölgenin hakim güçleri (ABD ve AB) bakımından durum oldukça tehlikeli; kitle hareketleri bir taraftan emperyalist savaş ve işgalin aksine demokrasi ve özgürlüğün ne olduğunu gösterirlerken, diğer taraftan da yerli uşaklarını, işbirlikçilerini kaybetme tehlikesinin olduğunu göstermektedir. Eli kanlı bu diktatörler, emperyalizmin sadık işbirlikçileriydiler ve efendilerinin desteği olmaksızın ayakta kalmaları mümkün değildi. İşçi sınıfını, emekçi yığınları, bütün halkı baskı altında tutan, katleden, muhalefeti acımasızca bastıran bu diktatörler yaptıkları iş karşılığında uluslararası mali sermaye tarafından sürekli desteklendiler. Şimdi durum değişti; eskisi gibi yönetmenin, sömürme ve tala etmenin olanağı kalmadı ve bütün sorun “kuralları içinde“ iktidar değişimini gerçekleştirebilmektir. Bu geçişin ne denli tehlikeli olabileceğini Pakistan'da askeri rejimin yıkılmasından sonraki gelişmeler göstermektedir.

6-Ayaklanmalar kitlesel ve sonuç alıcı, ama sonuçlarının ne denli radikal bir değişimi ifade edeceği henüz bilinmiyor veya mevcut muhalif güçlerin yıkılan düzene nazaran ne derece radikal demokratik adımlar atacağı konusunda bir dizi soru işareti var. Ayaklanmalar içinde yer alan veya yıkılan diktatörlüklerin temsilcilerinin muhatap aldıkları partilerde eksi rejim unsurlarıyla ve emperyalist güçlerle uzlaşma eğiliminin olduğu biliniyor. Bunların bu ülkelerde rejim değişikliğine katkılarının ne olacağı soru götürür. Sorun iktidardaki kişilerin yer değiştirmesiyle; iktidar partisinin gitmesi ve muhalif partilerin hükumet olmasıyla sınırlandırılırsa ayaklanmalardan kalıcı sonuçlar alınamaz. Şüphesiz hiç kimse ayaklanmalarda yer alan burjuva partilerden -ne kadar demokratik olurlarsa olsunlar- sömürü sistemini değiştireceğini, emperyalizmi kovacağını, kapitalizmi yıkacağını beklememelidir. Bu ancak devrimle gerçekleşebilir. Ama en azından yeni sömürgeci yapılara dokunan, demokratik bir düzeni savunan bir iktidarın gelmesi beklenir. Ama örneğin Tunus'ta geçici hükümetin böyle bir açılım yapmasını beklemek hayal olur.

Mısır'da ise ordu sorunu nasıl ele aldığını dolaylı olarak açıkladı. Devlet televizyonunda açıklama yapan Mısır ordu sözcüsü halka şöyle diyor: “Mesajınız ulaştı. Talepleriniz anlaşıldı. Şimdi Mısır'a normal hayatı geri getirecek olan sizlersiniz”.
Yani, bizi, karıştırmadan Mübarek'i devirdiniz, bundan sonrası sizin işiniz değil!

7-Mağrip ayaklanmaları bölgesel devrim olanaklarının ne denli nesnel ve güçlü olduğunu gösterdi. Emperyalizm, uluslararasılaşmış sermaye, emperyalist küreselleşme koşullarında işçi sınıfı ve emekçi yığınların sorunlarını aynılaştırıyor; her tarafta yoksulluğa, talana, sömürüye, gericiliğe, faşizme, emperyalizme karşı mücadele yükseliyor. Tunus halkının sorunlarıyla, Yemen, Suriye, Mısır halklarının sorunları pek farklı değil. Tunus'ta başlayan ayaklanmanın yankısı boşta kalmadı. Gerçi her bir ülkedeki ayaklanmalar arasında örgütsel bir ilişki yoktu, ama etki ortadaydı. Tek tek ülkelerdeki ayaklanmalar, bölgesel kurtuluşun, bölgesel devrimin yolunu açıyor. Bu gerçek ve bölgesel antiemperyalist koordinasyon çalışmaları; mücadeleyi ortaklaştırma çabaları güçlendirilmelidir.

31 Aralık 2006 Pazar

Amerikan Emperyalizminin Yeni Bir Savaşı


 
Afrika’da kartlar yeniden karıştırılıyor. Belli bir dönem sessizliğin hakim olduğu kara kıtada emperyalistler arası çelişkiler, savaş ve işgale neden olacak derecede keskinleşmiştir. Etiyopya, Amerikan emperyalizmi adına Somali’ye saldırdı ve başkent Mogadişu’ya kadar ilerledi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Etiyopya’nın saldırısını İslamistlerin saldırganlığına tepki olarak değerlendirmektedir. Amaç, başka ülkelerden İslamistler için gönderilen silahların yerine ulaşmasını engellemekmiş. Amerikan Dışişleri Bakanlığına göre başka bir neden de Somali’deki gelişmelerden dolayı Etiyopya’nın ciddi güvenlik kaygılarının olmasıymış. Bu nedenle de uluslararası alandan tanınan “Geçiş Hükümeti”nin ricası üzerine bu ülkeye yardıma koşmuş!

Somali’deki çatışmalar, bu ülkeyle sınırlı kalmama, bölgeselleşme potansiyeline sahiptir. Amerikan yanlısı güçlerle mücadele eden „İslam Mahkemeleri Konseyi“, ülkenin büyük bir bölümünü kontrolü altına almıştı. Ancak Baidoa “Geçiş Hükümeti”nin kontrolü altındaydı. 2004’te BM tarafından göreve getirilen bu hükümet, ABD ve İngiltere tarafından desteklenmektedir. Kontrol alanı ancak Baidoa ile sınırlı olan bu hükümet, Etiyopya’nın desteğine muhtaç durumdaydı.

Amerikan emperyalizmi, stratejik önemi olan bu bölgede, kendi çıkarlarına ters düşen İslamistlerin güçlenmesini engellemek için Etiyopya’yı Somali’ye saldırması için açıktan teşvik etmiştir. Kulelere saldırıdan sonra (11 Eylül 2001) Etiyopya, ABD’nin en önemli müttefikleri arasına girmişti. Temmuzun ortasında İslamistlerin Mogadişu’yu kontrolleri altına almalarından hemen sonra, 20 Temmuzda Amerika’nın Afrika’dan sorumlu komutanlığının şefi olan general J. Abizaid Etiyopya’yı ziyaret etmişti. Etiyopya’nın Somali’ye saldırı için askeri hazırlıkları bu ziyaretten hemen sonra başlar.

Amerikan emperyalizmi, rakiplerini bölgeden uzak tutmak veya şimdilik Etiyopya üzerinden müdahalesine karışmalarını engellemek için AB’nin „İslam Mahkemeleri Konseyi“ ile uzlaşma talebini kesinkes reddetmektedir. Afrika’yı işgal yarışında rakiplerinden daha erken davranan Amerikan emperyalizmi, Etiyopya’yı, AB özcüsü L. Michel, „İslam Mahkemeleri Konseyi“ ve “Geçiş Hükümeti” ile Somali’de iktidar paylaşımı üzerine görüşmeler yaparken bu ülkeye saldırmaya yöneltmiştir. Böylece AB’nin girişimi boşa çıkartılmış oldu.

Etiyopya’nın Somali’ye saldırısı, Afrika için emperyalist hegemonya yarışını yeniden hızlandırmıştır. Çatışmaların Sudan’da başlama olasılığının daha yüksek olduğu bir dönemde Amerikan emperyalizminin Etiyopya’yı öne sürerek Somali’de uşağı konumunda olan güçleri yeniden iktidara getirmesiyle bölge üzerine hakimiyette rakiplerine göre bir adım ileri konumuna geçmiştir.

Amerikan emperyalizminin bölge ve bütün kıta üzerine hakimiyeti, diğer emperyalist güçler tarafından kabul edilmemektedir. Amerikan emperyalizmi, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, İngiltere hariç diğer emperyalist güçleri kendine müttefik yaparak kara kıtanın hammadde kaynaklarını ve önemli stratejik alanlarını işgale girişemeyecektir. ABD’nin Irak’taki zor durumundan yararlanmaya çalışan diğer emperyalist ülkeler, Afrika’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerini gösteriyorlar. Sorunun ne denli güncelleştiğini, Amerikan Başkanlarından R. Reagan döneminde Afrika görevlisi olan Ch. A. Crocker BBC’ye yaptığı bir açıklamada şu sözlerle ifade ediyor: „Sıra Afrika’da. Çok sert mücadele edilen bir alan. Bu alan, ABD’nin diplomatik etkisi için Afrikalı önderlere ve muhtemel rakiplere veya ‚karşıt güçlere’ büyük bir hareket imkanı vermektedir. Bu, sadece Çin ile sınırlı değildir, Brezilya, Avrupalılar, Malezya, Kore, Rusya ve Hindistan da işin içindeler“.

Fransa, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkeler, ABD’nin önünü kesmek için, ABD ve İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyi’nin Somali’de Barış Gücü gönderme çabasını bloke etmede başarılı olamadılar. Sonuçta BM Güvenlik Konseyi, Somali’ye Barış Gücü gönderme talebini onadı. ABD önderliğindeki bu güç, Amerikan emperyalizminin Afrika’daki savaşını meşrulaştırmaya hizmet edecektir.

Somali’de başlayan çatışmalar, uzun süren ve bütün bölgeye yayılan bir savaşın başlangıcı olabilir. „İslam Mahkemeleri Konseyi“, Mısır, İran, Libya, S. Arabistan, Suriye, Eritrea, Cibuti gibi ülkeler tarafından desteklenmektedir. Özellikle Eritrea, ezeli düşmanı Etiyopya’nın Somali’de nüfuz sahibi olmasına kolay kolay göz yummayacaktır. Arap Ligi, Etiyopya’nın saldırısını mahkum etti. Afrika Birliği, Etiyopya’yı şimdilik destekliyor. Etiyopya’nın Somali’ye saldırısı konusunda Afrika devletleri bölünmüş durumda. Etiyopya ve Uganda “Geçiş Hükümeti”ni desteklerken, Libya ve muhtemelen de Sudan, „İslam Mahkemeleri Konseyi”ni desteklemekteler.

19 Temmuz 2000 Çarşamba

FİLİSTİN-İSRAİL-BU KAÇINCI GÖRÜŞME!


 
Dünya ve Ortadoğu siyasi konjonktürünün hiç de uygun olmadığı bir dönemde ABD Başkanı B. Clinton’ın inisiyatifi sonucu İsrail-Filistin sorunlarını nihai olarak çözümlemek için yedi günden beri Camp David’de görüşmeler, daha doğrusu pazarlık sürdürülüyor.

B. Clinton’ın günleri sayılı. Bir daha seçilme olanağı olmadığı için gidecek. Bu anlamda da fazla bir siyasi olanağı kalmadı. E. Barak’ın parlamentodaki durumu hiç iç açıcı değil. 52 parlamenter yanında, ama 50’si de karşısında. Sadece Filistin tarafı, görüşmelerin nihai anlaşmayla sonuçlanmasını talep ediyor, Oslo’da başlayan sürecin artık sonuçlandırılması gerektiğini dile getiriyor, verilen sözlerin tutulmasını ve “bağımsız” devletin kurulması önündeki engellerin yıkılmasını talep ediyor.

Filistin-İsrail görüşmeleri, Y. Arafat önderliğinde FKÖ’nün, Filistin’in geleceğini Amerikan emperyalizminin “barış” anlayışına havale etmesinden; anti-emperyalist, anti-siyonist mücadeleden vazgeçmesinden sonra Oslo’da başladı (1994). Amerikan emperyalizmi, Ortadoğu’daki hakimiyetini pekiştirmek ve kapsamlaştırmak için sadece İsrail-Filistin değil, bir bütün olarak İsrail-Arap sorununu çözmeyi amaçlıyor. Amerikan emperyalizminin dilinde barış, Ortadoğu’da diğer emperyalist ülkelerin dışlanması ve kendi hegemonyasının sürekli kılınmasıdır. ABD-Mısır, ABD-Ürdün, ABD-Suriye, kısmen de ABD-Türkiye ve Türkiye-İsrail ilişkileri hep Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre gelişen ve şekillenen ilişkilerdir.

Oslo’dan bu yana ABD’nin patronluğu gözetiminde İsrail ve Filistin arasında çok sayıda görüşme gerçekleştirildi. Her seferinde, bir önceki görüşmede alınan kararların yerine getirilmesi için kararlar alındı. Görüşmelerin, esasa ilişkin sonuçsuz kalması ve yılan hikayesine benzemesi, ABD ve Filistin açısından, dünya ve iç politika bağlamında olumsuzluğun ifadesiydi. Arafat, Otonomi’nin bir an önce bağımsız Filistin devletine dönüşmesi için Filistin halkına söz vermişti. Filistin halkı, Arafat’tan verdiği sözü tutmasını bekliyor. Bu baskı altında ve gerçekleşmemesi durumunda doğacak muhalefetten çekinen Arafat, bir an önce bağımsızlık ilan etmek için çabalıyor. Nitekim, son görüşmeler sonuçsuz kalırsa Filistin devletinin kurulduğunu ilan edeceğini açıkladı.

Amerikan emperyalizmi, İsrail-Filistin görüşmelerinin başarısız kalmasının uluslar arası politikada kendisi açısından olumsuz algılanacağını, “barış” sağlayıcı güç olmadığı şeklinde yorumlanacağını ve İsrail-Filistin ilişkilerinde ve dolayısıyla Ortadoğu’da başka güçlerin, öncelikle de AB’nin devreye gireceğini ve böylece bölgedeki hegemonyasının sarsılacağını görüyor. Esasen bu nedenlerden dolayı Amerikan emperyalizmi, Filistin-İsrail görüşmelerinin her iki tarafı tatmin edici bir şekilde sonuçlanmasından yana.

İsrail de görüşmelerin sonuçlanmasından yana. O da bu saatten sonra Arap dünyasını karşısına almak istemiyor. Niçin istesin ki? Arap ülkelerinin bir kısmıyla “iyi komşuluk” ilişkileri kurmuş. Suriye ile de “barış” görüşmesinden yana. Yani devlet olarak varlığını kabul ettirmiş durumda. FKÖ, İsrail’i devlet olarak tanıyor. İsrail de, Filistin’de Filistinlilerin devlet kurmalarına karşı değil artık. Ama onun bütün sorunu, Filistin devletinin kuruluşunu mümkün olduğunca geciktirmek, birkaç parçadan kurulmuş (zaten daha şimdiden iki parçadan oluşan bir otonomi durumunda), sürekli İsrail'in “hüsnü niyeti”ne bağlı bir devlet olması için ortam hazırlamaktır. İsrail, ‘bana bağımlı Filistin devleti, en iyi devlettir’ anlayışından hareket ediyor. İsrail, iç politika açısından hazır olduğunda böyle bir devletin kurulmasını onaylayacak ve tanıyacaktır. Ama gelişmeler, İsrail’in bu adımı atmaya henüz hazır olmadığını gösteriyor. Kudüs ve başka bölgelerin statüsü üzerine görüşmelerin çetin olması, detayda anlaşamama, işin sadece görünen yönü. Esas olan, hükümetin güçsüzlüğü, bir kısım İsraillinin işgal edilen Filistin topraklarını terk etmek istememesi vb. nedenlerin İsrail iç politikasının seyrini belirliyor olmasıdır.

ABD Başkanı Clinton, giderayak Ortadoğu’nun “barış meleği” olmak sevdasıyla zorladığı bugünkü görüşmelerden istenilen sonucun alınamayacağını görüyor. Ama en azından yeni başkan ve ABD’nin bölgedeki çıkarları bakımından başka güçlerin (örneğin AB’nin) devreye girmesini engelleyen bir ortam hazırladı.

İsrail’de ve Filistin’de, görüşmelerin olumlu ve de olumsuz sonuçlanması için gösteriler yapılıyor. Filistin’de, gerekirse yeniden mücadeleye, intifadaya döneriz sözleri ve eylemler yükseliyor. Buna karşın İsrail’de kamuoyu ikiye bölünmüş durumda; Filistin ile barışı isteyenler ve istemeyenler.

Camp David görüşmeleri, büyük bir ihtimalle, İsrail ve Filistin’deki muhalefeti yatıştırıcı, gelecek için umut verici birtakım vaatler ile sonuçlanacaktır. ABD’nin, İsrail’in ve FKÖ nezdinde Arafat’ın istediği “bağımsız” Filistin devleti Camp David’de kurulmayacak ve ilan edilmeyecektir.