Geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarından bu yana burjuvazinin dilinden düşürmediği “küreselleşme”, karşıtı olan bir hareketin de doğmasını beraberinde getirmiştir; antiküresel hareket. “Küreselleşme”nin Marksist literatürdeki karşılığı sermayenin uluslararasılaşmasıdır veya da kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşmasıdır. Antiküreselleşme ile de ifade edilen, bu eylemlerin içeriğini de gösterdiği gibi, antiemperyalist mücadeledir. Burjuvazinin ideolojik saldırısı ve küçük burjuva, reformist ve de açık antimarksist akımların bu hareketteki yeri o kadar belirleyici olmalı ki, Marksistler bile, belki de farkına varmadan, emperyalizm, sermayenin uluslararasılaşması ve antiemperyalizm kavramlarını, kendi ideolojilerinin ürünü olan bu kavramları bir kenara iterek bu burjuva kavramları kullanmakta ideolojik ve teorik bir sakınca görmemişlerdir.
Antiküresel hareketin sınıfsal ve siyasi içeriğine; daha da ileri gidelim ve teorik ve ideolojik içeriğine diyelim, baktığımızda, bırakalım antikapitalist olmayı, siyasi ve ideolojik bakımdan hiç bir zaman antiemperyalist olamayacakların, antiemperyalist mücadeleyi yönlendirmeye soyunmuş olduklarını görürüz. Kim bunlar, neye karşı niçin mücadele ediyorlar ve komünistler ne yapıyorlar. Bu yazımızda “sağ”da ve “sol”da antiküresel, “antiemperyalist” mücadele verenlerin bir dökümünü yapmaya çalışacağız.
Antiküresel hareket, belli bir ideoloji ve politika doğrultusunda şekillenmemiştir. Bu hareketin örgütsel, hiyerarşik bir yapısı da yoktur. Ama bu harekete, belli bir ideoloji ve siyasi renk vermeye, onu örgütsel bir yapıya kavuşturmaya çalışanlar vardır. Bunlar, bu hareketin bileşenleridir. Hareketin önemli her bileşeni, kendi başına bir alternatif konumundadır ve anlayışını harekete hâkim kılmaya çalışmaktadır.
Eylemden eyleme, örneğin Seattle’da, Melbourne’de, Davos’da, Prag’da, Göteborg’da, Cenova’da birleşen güçlerin oldukça farklı akımlardan oluştuklarını görüyoruz: Her renkten küçük burjuva örgütler, küçük burjuva radikal akımlar; her renkten anarşistler, troçkistler, işçi hareketinin “sol” kesiminden, reformist, sendikalist, merkezci güçlerine kadar uzanan bir yelpaze; emperyalist ülkelerde burjuva işçi partilerinin, güya “sol” kesimleri, bir kısım sosyal demokratlar, gençlik örgütlenmeleri, küçük ve orta köylü örgütlenmeleri; hükümet dışı örgütler, ökoloji grup ve partileri, feminist örgütlenmeler, bireyler (aydınlar, filozoflar, öğretim üyeleri) ve komünistler. “Sol” kesimin dışında gerici, ırkçı ve faşist hareketler ve partiler de “küreselleşme” eleştirisi kervanına katılan güçler arasında yer alıyorlar. Bunları, bu harekete bakış tarzları ve alternatif anlayışları bakımından belli ana gruplara ayırabiliriz: troçkistler, reformistler, anarşistler, komünistler ve faşistler.
Troçkistlerin önemli bir kitlesel gücünün olduğu sanılmasın. Her zaman olduğu gibi bugün de ve bu eylemlerde de karşı devrimci görüşlerini antiküresel hareketin gelişmesini etkilemek için kusuyorlar. “Sol” radikalizm, dünya devrimi adı altında reformizm ve antimarksist görüşleri savunuyorlar. Bunlara göre, “küresel kapitalizm, küresel bir antikapitalizm yaratmıştır”. “Küresel antikapitalist hareket, bütün dünyanın sömürülenleri ve ezilenleri adına konuşmalıdır.”
Bu karşı devrimcilere göre “hareket, şimdiye kadar başarı getiren ittifaklara, sosyal sınıflara dayanmalıdır” ve “antikapitalist ittifak,... kapitalizmin yerine sınıfsız toplumun aldığı bir yola girmelidir”.
Emperyalizmin reformist küçük burjuva eleştiricileri ise sermaye hareketinin kontrol edilmesini öneriyorlar. Bu görüşte olanlar, önce, ilk adım olarak, dünya çapında sürekli dolaşan spekülatif sermayenin vergilendirilmesini talep ediyorlar. Sermaye, her seferinde, bir ülkeden çıkınca vergiye tabi tutulmalıdır diyorlar. Amerikalı iktisatçı Tobin’in öne sürdüğü ve bundan dolayı da "Tobin-vergisi" denen bu anlayışa göre, sermayenin uluslararası hareketi, küresel transferi pahalılaştırarak zorlaştırılmış olacak. Böylece, sürekli dolaşan ve spekülatif alan arayan veya spekülasyona yol açan sermaye, bu hareketinde frenlenmiş olacak.
Antiküresel hareketin en önemli bileşenlerinden ATTAC ("Yurttaşlar İçin Tobin Vergisi Eylemi" veya "Vatandaşların Lehine Mali Transaksiyonların Vergilendirilmesi İçin Birlik"), Tobin-vergisi anlayışıyla sermayenin uluslararası hareketine karşı savaşıyor! ATTAC’ın antiküresel mücadeleden anladığı esasen bu.
Yerellik, yerel “ekonomi” savunucularının, öncelikle de Susan George ve bazılarının temsil ettiği anlayışa göre uluslararası tekellerin ve onlara hizmet eden kurumların reformist olmaları, insancıllaşmaları ve ekolojik olmaları artık imkânsızdır. Uluslararası tekellerin demokratikleşeceğinden umudunu kesen bu gruptaki antiküreselcilerin anlayışına göre, böl ve yönet kapitalist/emperyalist mantığı boşa çıkartan yeni ittifaklar oluşturulmalıdır. Bu amaç için genç, yaşlı, işçi köylü, üretici tüketici, emekli işçi, güneyden doğudan ve kuzeyden insanlar birleşmelidirler. Yerel (lokal) mücadeleler, küresel mücadeleler ile birleştirilmelidir. Böylece küresel ekonomik zulmün karşısına yerel ekonomiler; bütün insanların katılacağı paralel ekonomiler konmalıdır ve ayrıca, bir “alternatif küreselleşme” de olmalıdır. Böyle bir küreselleşme, “kooperatif küreselleşme” olarak kooperatifsel birleşen çok sayıda yerel ekonomilerden oluşacaktır ve kadınlı-erkekli vatandaş örgütleri, paranın nasıl harcanacağına dünya çapında karar vereceklerdir.
Bütün sınırları, sektörleri ve çıkar birliklerini aşan ve uluslararası zulmü sonlamayı amaçlayan uluslararası ittifakların oluşturulmasını talep eden bu bayan, ulusal ve uluslararası politikaya sadece talepler yöneltmiyor, insanların çoğunluğuna hitap ediyor ve hemen, derhal “diğer ekonomi”yi kurmaya başlayın diyor.
Antiküresel hareket içinde reformist alternatif adımları yeterli bulmayan bir dizi başka gruplar da var. Bu “radikal” gruplar veya hareketler, derhal “diğer ekonomi”nin inşasına başlamak istiyorlar. Bu gruplar, insanlar nerede iseler orada günlük yaşamda “diğer ekonomi”nin inşasına derhal başlamalılar diyorlar. Partilerin, parlamentoların politika değiştirip yeni politikalar uygulamalarını beklemeye gerek yok diyen bu hareketler, kendilerini ve topluluklarını ilgilendiren ekonomi süreçleri üzerine kontrolü yeniden ele geçirmek, ekonomiyi değiştirmek istiyorlar.
Geçen yüzyılın ‘90`lı yıllarından bu yana politik yaşamın vazgeçilmez kavramlarından birisi olan “küreselleşme”, yukarıda belirttiğimiz gibi, sadece, “sol“da değil, sağ kesimde de siyasi şekillenmenin önemli bir öğesi olmuştur. Yani “küreselleşme“yi sadece “sol“ kesimde olanlar değil, sağ kesimde olanlar da; ırkçılar ve faşistler de eleştirmeye başlamışlardır. Sağ kesim, “küreselleşme“yi, ulusun, halkın, kültürün, geleneklerin, kontrolden çıkmış bir ekonomi tarafından uluslararası nivelman yapılması (aynılaştırılması) bağlamı içinde ele alarak eleştirmektedir. Kozmopolitizm ve emperyalist kültürün dünya çapında etkileyiciliğine güya karşı duruş, faşistlerin politikasında “küreselleşme“nin eleştirisine dönüşmüştür. Ama amaç, ne “küreselleşme“ye ve ne de sonuçlarına karşı doğrudan mücadeledir. Amaç, güçlü bir “el”in düzenidir, her şeyi yerli yerine oturtacak, düzenleyecek, yönlendirecek, ulusu, halkı, kültürü ve gelenekleri yok etmekten, yozlaşmaktan kurtaracak (! )bir düzene duyulan ihtiyacın dile getirilmesidir.
Sağdan ve “sol”dan eleştirilen “küreselleşme”nin gelişmesinde veya “küreselleşme”nin eleştiri konusu edilen sosyal, siyasi ve ekonomik öğelerinin gelişmesinde neoliberalizmin; ‘80`li yıllardan bu yana uygulanan neoliberal politikaların önemli bir rolü olmuştur. Artan ve kitlesel kronikleşen işsizlik, sosyal ve demokratik hakların kısıtlanması vb. yığınların hareketlenmesinin bir nedeni olmuştur. Neoliberal politikalar, genel anlamda, bireysel özgürlüğü ve bu özgürlük şemsiyesi altında da bütün yaşamın; her şeyin pazarlanmasını, siyasi pratiğin merkezine koymuştur.
Neoliberalizmin doğuşunu, geçen yüzyılın; 20. yüzyılın son çeyreğindeki gelişmelerle açıklamak şüphesiz ki yanlış olur. Bu kavram geçen yüzyılın ‘30`lu yıllarında bugünkü anlamıyla geliştirildi ve kavram olarak da “neoliberalizm” kullanıldı. Ama bütün örgütlülük durumlarına, entellektüel gelişmişliklerine ve siyasi ve ekonomik önemlerine rağmen neoliberalizmin savunucuları, emperyalist burjuvazinin politik anlayışında ciddiye alınmadılar. Ancak geçen yüzyılın ‘70`li yıllarından itibaren; savaş sonrası emperyalist ülke ekonomilerinde görülen genel anlamda yükselen konjonktürün, pazarların doyumundan sonra gerileme sürecine girmesi, 1974/’75 dünya ekonomik krizi, pazar ekonomisi, her şeyi pazarlama çığırtkanlığını güçlendirdi. O zamana kadar radikal olarak tanımlanan neoliberal düşünceler, önce muhafazakârlar, sonra da sosyal demokrat partiler tarafından sosyal ve iktisadi teori oluşturmanın ve burjuva politikanın belirleyici öğeleri durumuna getirilmişlerdir. Neoliberal muhafazakârları (ABD`de Reagan, İngiltere`de Thatcher, Almanya`da Kohl) neoliberal sosyal demokrat partiler takip etmişlerdir.
Gecen yüzyılın ‘80`li yıllarında neoliberal muhafazakarların çeşitli ülkelerde iktidara gelmeleri, emperyalist burjuvazinin siyasi ve iktisadi paradigma değişiminin temel göstergesi olmuştur. Bu gelişme, ‘90`lı yılların başında Sovyetler Birliği ve revizyonist bloğun çökmesi, sağ radikal; ırkçı, faşist partileri yeni konseptler aramaya ve programatik anlayışlarını güncelleştirmeye zorlamıştır.
Bu partiler, bir taraftan dolaylı olarak paradigma değişiminden ve sonuçlarından yararlanmışlardır: (sosyal çevrenin ve bağların daha hızlı çözülmesi, politikadan bıkkınlık ve burjuva partilerin giderek daha açık bir şekilde birbirlerine benzemeleri. Önceleri sağcı partilere özgü olan konuları sosyal demokrat partilerin de sahiplenmeleri, gerici yabancılar, göçmenler politikası, hak ve düzen, hiyerarşi, elit tabaka vs.) Bunun yanı sıra artan sosyal güvensizlik, ekonomik mücadele, karizmatik önderlere ve otoriter hükümetlere olan ihtiyaç çığlıklarının yükselmesine yol açmıştır. Ve sadece modernleşmenin kaybedicileri değil, kazananları da sağ, faşist propagandaya duyarlı olmaya başlamışlardır.
Diğer taraftan ise, bu parti ve çevreler, değişen koşullara uyum sağlamak zorunda kalmışlardır. Çünkü bunlar, seçmen potansiyellerini doğrudan faşist söylemlerle ve geçmişi yad etmekle genişletemeyeceklerini biliyorlardı.
‘80`li yıllardan buyana bunların programatik anlayışları, tartışmalarda açığa çıkan stratejik anlayışları, denenmektedir. Bütün çelişkilere, farklılıklara ve içiçe geçmişliğine rağmen iki temel çizginin varlığı görülmektedir. Bunlardan birisi, modern görünümlü bir akımdır; kendini güçlü bir şekilde neoliberalizmin sosyal darvinist ve otoriter pozisyonlarına göre yönlendirmekte, bu pozisyonları kısmen de olsa radikalleştirerek geleneksel ideolojik söylemlerle (değerler, halk, ulus, aile) birleştirmekte ve böylece hükümet edecek, iktidar yeteneğine sahip olacak duruma gelmeye çalışmaktadır. Yani hükümet etme, geniş kesimleri kapsama yeteneğine sahip olduğunu, sermayeye göstermeye çalışmaktadır. Diğer çizgiye gelince: Bu çizgide yer alan gruplar ve partiler, ırkçı, halkçı, antiseminist populist söylemleri esas alıyorlar, ulusal sosyal durumdan bahsediyorlar ve faşizmi, kapitalizm ile sosyalizm (komünizm) arasında üçüncü bir yol olarak görüyorlar.
Genel duruma ve ulusal koşullara bağlı olarak bu her iki akım eş değerli olarak karşı karşıya duruyorlar ve aynı partiler içinde temsil ediliyorlar. İdeolojide, parlamentoda ve sokakta söylem farklılıkları var. Ama her iki akımın ortak yönü, otoriter, antiegaliter, antidemokratik amaçlarının ve homojen bir halk ve korporatif üretim topluluğu vizyonlarının olmasıdır.
Bu akımların program ve teorik yazılarında modernleşme ve faşist düşünceleri güncel konularla harmanlama anlayışı görülmektedir. Faşist kan ve toprak anlayışı ya güncelleştiriliyor ya da kültür farkı tespiti ile yer değiştiriyor. Örneğin İtalya`da olduğu gibi, Kuzey Ligi`nin bölgesel, kültürel farklılık tespiti veya Huntington’un savunduğu gibi Hıristiyan Batı ile Müslüman Doğu arasındaki kültür mücadelesi ön plana çıkartılıyor.
Modern sosyal darvinizm, diktatörlüğe, bir diktatöre ihtiyaç duymuyor. Neoliberal ambalaj, sosyal darvinizm için yeterli oluyor. Rekabetteki yetersizlik, kişisel yetersizliğe indirgeniyor ve “refah devleti” baş düşman ilan ediliyor. Çünkü bunlara göre, toplumsal üretimin “bölüşümü” bu devlet üzerinden gerçekleştiriliyor ve bu devlet de veya bu tarzda bir “bölüşüm”, toplumun üretici güçlerini felce uğratıyor.
Neoliberal programın tamı tamına uygulanması, pazar anarşisi vasıtasıyla antientegrasyonist gelişmeyi güçlendirecektir. Bunu engellemek için de otoriter bir devlete ve toplumsal bağa ihtiyaç vardır; yani gelenekleri ve değerleri birleştiren otoriter bir güç olmalıdır anlayışına sarılınıyor.
Bu özelliklerine ve her şeye rağmen sağ, öncelikle sembollere, etkilemenin veya hükümet etmenin biçimlerine eskisi gibi önem vermiyor. Nihayetinde güçlü devlet tarafından biçimlendirilmiş toplumun gidebileceği yegâne bir otoriter yön vardır; Ulus. Ulus, “küreselleşme” sürecinde kendini mücadeleye hazırlamış olmalıdır ve bunun için kendini, sosyal olarak temelden yenilemelidir.
Böylece faşist, ırkçı akım, neoliberal tartışma konularını içselleştiren ve aynı zamanda bunu geleneksel teorileriyle zenginleştiren siyasi bir vizyon sunuyor. Avusturya`da FPO`nun, İtalya`da Kuzay Ligi`nin, Ulusal İttifak`in Danimarka`da Dansk Folkeparti`nin Norveç`te Fremdskrittpartiet`in hükümet olmaları, hükümete katılmaları veya tolere edilmelerinin gösterdiği gibi böyle bir siyasi çıkış, hiç de başarısız olmuyor. Fransa`da Ulusal Cephe ve Nouvelle Droite, Almanya`da Schill-Partisi, Belçika`da Vlaams Blok ve İsviçre`de de Halk Partisi aynı yöneliş içindeler.
Buna karşın İngiltere`de Britanya Ulusal Partisi ve Ulusal Cephe, Almanya`dan NPD ve DVU, “küreselleşme”ye karşı cepheden tavır alıyorlar ve öyle ki antikapitalist söylemler bile kullanıyorlar.
Şüphesiz ki, bu zıtlıklar, faşist hareketler arasında bir ayrışmadır. Ama gerçek olan şu ki, faşist kesim güçlenmektedir, onların şu veya bu “demokratik” ülkede hükümete katılmaları normal karşılanmakta ve bu gelişme, neoliberalizmin otoriter bir aşamasının başlangıç süreci olarak görülmelidir. Bu gelişme, neoliberalizmin sonunun orta-sol hükümetler tarafından getirilmeye başlandığının bir demagoji olduğunu da göstermektedir.
Şu düşünülebilir mi? Antiküresel hareket, belirttiğimiz bu siyasi gelişmeye bir tepki olarak doğmuştur ve antifaşisttir?! Faşistler, doğrudan, açıktan açığa kendilerini neoliberal tanımlarlarsa, katışıksız ırkçı, antiseminist olduklarını açıklarlarsa bu doğrudur. Ama unutmamamız gereken, antiküresel hareketin heterojen yapısından dolayı sağ ve “sol” arasındaki sınırların bazen silinmiş olmasıdır. Çokuluslu tekellere karşı “mücadele” eden faşistler var. Bunların anlayışına göre çokuluslu tekeller, karar verme yetkisini ulusal politikanın sınırları dışına çıkartıyor veya sınırlıyor. Çünkü ulusal sermaye, yabancıların eline geçiyor ve küçük ve orta boy işletmeler bu devasa güç tarafından iflasa/yok olmaya mahkûm ediliyor. Bundan dolayı da yerli/ulusal ekonomi, üretici tabanını kaybediyor. Bu tarzdaki ulusallıkla boyanmamış antiküresellik, antiküresel hareket içinde oldukça yaygındır (örneğin feministlerin anlayışı).
Sağ ve “sol” söylemler, uluslararası mali pazarlar üzerine tartışmalarda daha çok birbirine karışıyor veya çakışıyor. Faşistler de, yatırımlar ve yeni işyeri için üretici sermayenin spekülatif sermaye tarafından bertaraf edildiği anlayışındalar.
Faşistlerin ekonomik anlayışı, siyasi ve kültürel sorunlarla bağlam içindedir. Onlar da politikanın ekonomi üzerindeki öncelliğini talep ediyorlar ve ulusal devletin erk kaybından şikâyetçiler (buna MHP bir örnektir). Bu eleştiri, burjuva devletin büyük bir şekillendirme erkine sahip olduğunu ve kendiliğinden sosyal ilerleme için mücadele ettiğini önkoşul yapıyor. Ama diğer taraftan da “küreselleşme”, devletsel ve siyasi olgudan bağımsız ilerleyen bir süreç olarak algılanıyor. Tam da bu noktada sağ ve antiküresel hareketin bir kısım bileşeni olan “sol”, sürekli, devlete ve politikacılara çağrıda bulunuyorlar ve “küreselleşme” sürecinde görevlerinizi herkesin refahı için görev olarak algılamalısınız diyorlar.
Kültür alanındaki savlarda da çakışma söz konusudur. Avrupa’da faşist hareketler, kültür kötümserliklerini Anglosakson kapitalizmiyle odaklaştırıyorlar ve bu kültürün karşısına pozitif bir Avrupai ulusal model koyuyorlar. Böylece “küreselleşme” ile geliştirilen anglosakson alanı kültürü reddediliyor ve karşısına Avrupa “kültür halkları”nın güçlenmesi bilinci konuyor.
Bunun ötesinde “kötü niyetli” Anglosakson kapitalizmi karşısına “iyi niyetli” Avrupa veya “Ren kapitalizmi” konuyor. Bunun böyle olduğunu antiküresel hareketin Amerikan emperyalizmine karşı yönlendirilmesinden ve AB`nin eleştiri dışı bırakılmasından da anlıyoruz.
Bu çevrelerin “antiküresel” anlayışlarını nasıl değerlendirmek gerekir? (Faşistlerin “antiküresel” mücadele anlayışları dikkate alınmaya değmez)
Anarşistler ve otonomcular açısından durum oldukça değişik. Bunlar, ilkesel olarak örgütlenmeye ve dolayısıyla örgütlü mücadeleye karşılar. Bunlar açısından örgütlü kitlesel mücadele, "otoriterliğin”, “antidemokratikliğin” ifadesidir ve “birey” için zulümdür. Bu güya radikaller, “özgür bireyciliği” savunuyorlar. Proletaryanın iktidarı ele geçirmesi ve kendi diktatörlüğünü kurması ile sermayenin/burjuvazinin hâkimiyeti arasında fark görmüyorlar.
Antiküresel harekete damgasını vuran, küçük burjuvazidir. Bu hareketin tekellere, IMF’ye, DB’ye ve DTÖ’ye karşı mücadelesi, esas itibariyle küçük burjuvazinin antiemperyalist mücadele anlayışını yansıtır. Radikal, devrimci küçük burjuvazinin değil, pasifist, legalist ve reformist küçük burjuvazinin IMF, DB, DTÖ ve tekellerde somutlaşan emperyalizme eleştirisini ifade eder.
Bunların emperyalizme karşı mücadeleye katkıları ne olursa olsun, eleştirilerinin tutarlı bir yanı yoktur ve gericidir.
Bunlar, eleştirilerinde tutarsızlar veya eleştirilerinin darbe vurucu, öldürücü bir yanı yok. Çünkü milyonlarca insanı soyan, talan eden güçlere; kâr ve daha fazla kârdan başka bir düşünceleri olmayan ve yaptıklarından başka türlü hareket edemeyecek olan; insanlığı ve doğayı felakete sürükleyen güçlere hitap ediyorlar. Emperyalist burjuvaziye, tekellere adeta yalvarıyorlar, sorumlu hareket edin, insanlığın çıkarlarını düşünün, aksi taktirde alternatif ekonomilerle sizi buna zorlarız demeye getiriyorlar.
Bunların eleştirileri tamamen gericidir, çünkü bunlar insanlığa gelecek vaat etmiyorlar. Tam tersine tekel öncesi dönemi, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemini, öyle ki kapitalist gelişmenin ilk aşaması olan küçük üretim dönemini, alternatif ekonomi olarak sunuyorlar. Hayal dünyası geniş olan küçük burjuvazi, küçük üretimi hâkim kılacağını ve tekellerin küreselleşmesine karşı tabandan bir küreselleşme ile cevap vereceğini sanıyor.
Ne demek “küreselleşme yerine yerelleşme?” Ne demek küresel ekonomi, yani tekelci kapitalizm yerine yerel ekonomi? Bu, geçmişi arzulayan oldukça gerici bir hayal değil mi?
Küçük burjuvazi, küresel kurumlardan (IMF, DB, DTÖ), küresel konsantrasyondan (tekeller) ve bunların denetlenemeyen iktidarından nefret ediyor, ama mülkiyete ve pazara tapıyor! Küçük (yerel) pazara, küçük üretici mülkiyetine, yerel politikaya, bir bütün olarak cemaatler ekonomisine ve politikasına tapıyor. Büyük (küresel) üretim ve ticaretten nefret ediyor, ama küçük (yerel) üretim ve ticarete tapıyor. Antiküresel hareketin bu önemli bileşenleri, emperyalizmin küçük burjuva eleştiricileri, küçük üretimin ilk aşamasının hâkim olduğu ekonomik ve politik ilişkilere dönmek istiyorlar.
Emperyalizmin bu eleştirmenlerinin ekonomi ve toplum anlayışı, insana -ister istemez- Dühring’in hayali komün anlayışını hatırlatıyor. Bu konuda Engels şöyle diyor.
“Bay Dühring, ... mevcut toplumun temel yasasını, kendi fantezi toplumunun temel yasası yapıyor. O, hataları olmaksızın mevcut toplumu istiyor. Bu arada o, Proudhon gibi aynı zeminde hareket ediyor. Proudhon gibi o da, meta üretiminin kapitalist üretime doğru gelişmesinden doğan olumsuzlukların, onların karşısına meta üretimi temel yasasını koyarak -tam da bu yasanın etkinliğiyle (söz konusu) bu olumsuzluklar doğmuştur- yok etmek istiyor. Aynen Proudhon gibi, değer yasasının gerçek sonuçlarını fantastik olanla bertaraf etmek istiyor” (F. Engels, Anti- Dühring. Marks-Engels; C.20, Syf.,291, Alm.).
Antiküresel hareketin gelişmesine ve siyasi şekillenmesine ilişkin yaptıkları önerilerde troçkistler; Marksist teoriye saldırıyı emperyalizm “eleştirileri”yle eş anlamlı ele alan bu karşı devrimciler, anarşistler ve otonomcular, bayan Mies’in anlatımıyla “yerel ekonomi" savunucuları, aynen Dühring ve Proudhon’un dünyasını hayal etmiyorlar mı? Emperyalizmin çelişkileri, emperyalist talan ve baskıyı istemiyorlar. Bu “kötülük”lerden kurtulmak için ileriye doğru, bunların nedeni olan çelişkileri ortadan kaldırmaya yönelik adım atmak istemiyorlar. Tam tersine, kurtuluşu geriye dönüşte, bu “kötülük”lerin çıkış noktası olan küçük üretimde arıyorlar. Yapılan, kelimenin gerçek anlamıyla “gevezelik”!.
Antiküresel hareketin bu bileşenleri geçmişi, şimdiki zamanı ve geleceği gerçekten anlamak istiyorlarsa; işsizliğin, yoksulluğun, talanın, insanın kendine ve doğaya yabancılaşmasının nedenlerini ortadan kaldırmak istiyorlarsa, mevcut toplumu gerçekten değiştirmekte ve emperyalizmi tarihin çöplüğüne atmakta kararlıysalar, her şeyden önce yapmaları gereken, toplumu tarihsel materyalist açıdan değerlendirmektir.
Emperyalizmin küçük burjuva eleştiricileri bunu yapmıyorlar. Sınıfsal anlayışlarından dolayı da yapamazlar. Marksist yöntem yerine; sosyal dönüşümün nedenlerini arama yerine, üretim biçimindeki değişimlerin kapsamlı araştırması yerine; çelişkileri ortadan kaldırmanın araçlarını arama ve bulma yerine bu küçük burjuva hayalciler, içinde yaşadıkları dünya koşullarına sırtlarına çeviriyorlar, aynı koşullar içinde kendi küçük hayalci dünyalarını kurmaya çalışıyorlar ve insanların toplumsal varlığını bilinçten hareketle açıklamaya çalışıyorlar ve öne sürdükleri saçmalıklarla emperyalist gerçekliğin “kötülük”lerini, hastalıklarını iyileştireceklerini sanıyorlar.
İnsanları, mevcut kapitalist ilişkileri, bir bütün olarak toplumu, emperyalist çağdan küçük üretim ilişkilerine ve toplumsal ilişkilere, yani 200-300 sene öncesine götürmek, insanların toplumsal varlığını bilinçle açıklamaktan başka ne olabilir ki? “Küreselleşme”nin, emperyalizmin bu küçük burjuva eleştiricileri, bu halleriyle en kötü, en berbat idealist geleneğin savunucuları oluyorlar. Bu baylar, tekellere alternatif olarak, piyasa ekonomisini; “küreselleşme”ye alternatif olarak, “yerel ekonomi”leri, aile ekonomilerini, küçük üretimi, küçük kooperasyonu, dayanışmayı, kar amacı olmayan üretimi, kendine yeterli üretimi, paranın öneminin azaldığı ilişkileri öne sürüyorlar. Yani gerçekten bundan 300 sene önce var olan koşulları; bugünkü tekelci koşullara neden olan koşulları savunuyorlar.
Antiküresel hareketin bu bileşenleri, hayal dünyalarını kurma çabalarının ötesinde, aynı gericilik ve hayalcilik içinde emperyalist ülkelere çağrıda bulunuyorlar. Emperyalizme, tekellere, yapmak zorunda olduklarını yapmayın diyorlar. Yani tekelleri tekel yapan koşullar kaldırılsın deniyor. Kim kaldıracak? Emperyalistler mi?
Ütopyacılık çoktan tarihe karıştı. Yaklaşık olarak tanımlayacak olursak, 19. yüzyılın ilk çeyreğinde kapitalist üretim biçimi ve buna bağlı olarak proletarya ile burjuvazi arasındaki temel çelişki, tam anlamıyla henüz gelişmemişti. O dönemde ütopik sosyalizmi ifade eden teoriler gelişmişti. Bu teorilere tarihsel haklılık veren, kapitalist üretim biçiminin olgunluk aşamasında olmamasıydı.
O dönemdeki ütopik sosyalizmin teorileri; üç büyük ütopyacı olan Saint-Simon, Charles Fourier ve Robert Owen’in teorileri, yine Engels’in deyimiyle “fantastik örtünün her tarafında ortaya çıkan dahiyane düşüncelerin embriyonlarını” içeriyorlardı. (Agk., s. 241).
Böylesi teorileri bugün savunmak, insanlığa alternatif olarak sunmak Donkişotluktan başka bir anlam taşımaz. Bu baylar; hangi renkten olurlarsa olsunlar bu küçük burjuva baylar, tarihsel ilerlemenin ilericiliğini görmüyorlar, yakınıyorlar, sızlanıyorlar. Onlar, küçük üretimin önemsizleşmiş olmasından; ortaçağda hakim olan üretim ilişkilerinin yok olmasından şikayetçiler. Onlar, bu bağlamda kapitalizmin oynadığı tarihsel, ilerici rolü görmüyorlar. Tam tersine bunu bir felaket olarak tanımlıyorlar ve bu felaketten kurtulmak için insanlığı ortaçağ ilişkilerine dönmeye çağırıyorlar.
Bu baylar, kafalarında ‘yeni’ bir düzen oluşturuyorlar. Bu düzeni gerçekleştirmek için insanları "sağduyu" doğrultusunda hareket etmeye çağırıyorlar ve tabii onların bu düzeninde para, ücret, kar vb. önemsizleşeceği için, kendine yeterli üretim olacağı için, her bir cemaat, üretimi, dağıtımı ve politikayı belirleyeceği için, haksızlık da olmayacak, yani “ebedi adalet” hâkim kılınacak.
Antiküresellik adı altında gelişen hareketin küçük burjuva bileşenleri bu hareketi, hayal dünyalarını gerçekleştirmek (!) için kullanıyorlar. Onların düşüncelerinde ve teorilerinde devrimci olan bir yan yok.
Uluslararası komünist hareketin güçsüzlüğü ve bunun ötesinde örgütsüzlüğü, bu küçük burjuva ütopistlere, troçkistlere ve anarşistlere yarıyor. Güçlü, her tarafta katılımcı, örgütleyici ve yönlendirici bir uluslararası komünist hareket, antiküresel harekete damgasını vurduğunda bu bayların süngüleri inecektir. Açık ve dolaylı antikomünist, antimarksist-leninist politikaları, sınıf mücadelesine duydukları kin ve nefret gerçek anlamıyla açığa çıkacak ve tutmayacaktır.
Komünistlerin görevi, bir taraftan, antikapitalist tarafı da olan bu hareketin antiemperyalist karakterini bütün yönleriyle açığa çıkartırken, aynı zamanda onunun geleceği üzerinde söz sahibi olmaya çalışmak olmalıdır. Bu hareketin gericilik, ütopyacılık için kullanılmasına fırsat verilmemeli ve bu hareketin küçük burjuva ütopist bileşenleriyle ideolojik ve siyasi mücadele sürdürülmelidir. Aksi takdirde emperyalizme karşı mücadelede, uluslararası arenada milyonlarca emekçiyi harekete geçirebilen bu gelişmeden, uluslararası devrimci mücadelenin gelişmesi için yararlanılamamış olunur ve emperyalizme darbeler indirme olanağı boşa gider. Sadece katılımcı olmak yetmiyor. Sadece eylem anında aktiflik, hareket içinde aktiflik anlamına gelmiyor. Katılıyor ve çekiliyoruz. Ama diğerleri tartışıyor, fikirlerini yayıyor. Asıl olan bu tartışmalara katılmak ve yönlendirmektir. Bu hareketi gerçek sınıfsal rayına oturtmak, onun gerçek antikapitalist ve antiemperyalist içerik ve öğelerini açığa çıkartarak milyonlarla ifade edilen geniş yığınları yönlendirebilmek için, her bir eyleme veya bu hareketin sorunlarına somut önerilerimizle katılmalıyız. Hareket içinde yol gösterici olmanın, etkileyici olmanın yegâne yolunun, her bir somut duruma hangi görüşleri öne sürerek nasıl katıldığımızdan geçtiğini unutmamalıyız. Bir taraftan, sürdürülen ideolojik mücadeleye mutlaka ve mutlaka katılmalıyız, diğer taraftan da hareketin fiili örgütlenmesinde bizzat inisiyatifli olmalıyız. Uluslararası komünist hareketin dağınık bileşenlerinin veya uluslararası komünist hareket çerçevesinde gördüğümüz parti ve hareketlerin antiküresel harekete dağınık, koordinesiz katılmamaları için başlı başına bir mücadele sürdürmeliyiz. Ancak bu şekilde; bu eylemlere uluslararası çapta örgütlü katılımı sağlamakla yönlendirici olabiliriz. Ancak böylece antiküresel hareket içinde eylemde ve düşüncede meydanı boş bırakmamış oluruz.
deneme
23 Ağustos 2002 Cuma
12 Ağustos 2002 Pazartesi
ALMANYA’DA İŞSİZLİK SORUNU KİTLESEL KRONİK İŞSİZLİK SORUNUDUR
2001 yılı itibariyle Almanya’da işsizlerin çalışabilen nüfusa oranı yüzde 10,3. Bu oran Doğu (eski Demokratik Almanya Cumhuriyeti sınırları içinde yüzde 18,9’a varıyor. Batıda ise işsizlik oranı yüzde 8,3.
Resmi verilere göre işsizlerin sayısı 4 milyon civarında. İstatistik oyunu sonucunda işsiz sayılmayanları da hesaba katarsak işsizlerin sayısı 6,7 milyona varıyor. Bu, gerçek işsizlerin sayısını ele verir. Alman hükümeti hazırlattığı bir rapor doğrultusunda işsizlerin sayısını yarı yarıya azaltmayı planlıyor. Benzeri çabalar başka emperyalist ülkelerde de görülmüştü. Örneğin Clinton dönemi ABD’de bir “iş mucizesi” yaratılmıştı. Sonuç ortada. Bir kişinin çalışacağı işyerinde iki kişi çalıştırılmış ve istatistikî olarak işsizlerin sayısı biraz azalmıştı. Ama sonraki dönemde bu oyunun da fazla getirisinin olmadığı, işsizlerin sayısındaki artışla görülmüştür.
Dört sene önce, şimdiki başbakan Schröder, işsizlerin sayısını 3,5 milyona indireceğim diyerek „mangalda kül“ bırakmıyordu. Seçimi kazandı. Aradan dört sene geçti. Ama işsizlerin sayısı azalmadı, tam tersine arttı. Aynı Schöreder, dört sene önce olduğu gibi şimdi de, işsizlik sorununu seçim malzemesi olarak kullanıyor. Seçimlerde birkaç hafta önce kurdurduğu bir Komisyonla işsizlik sorunuyla ciddi bir şekilde ilgilendiğini seçmene göstermek istiyor. Komisyonun karşısına da VW tekeli yönetiminde görevli olan Peter Hartz getirildi. “İş Piyasasında Reform için Hükümet Komisyonu“, başkanı Hartz’a göre bu komisyon çalışmasında “gerçekten yeni olan, üç sene içinde iki milyondan daha az sayıda işsize sahip olunabilineceği“ imiş. Bu, fantastik açıklamalar aslında hiç de yeni değil. Dört sene öncesi seçim kampanyasında Schöreder ve eski Başbakan Kohl, işsizliği yarı yarıya azaltacağız sözünü vermişlerdi. Alınan sonuç ortada.
Bir tekel menajerinin başkanlığında bir komisyonun işsizliğe karşı nasıl mücadele edebileceği bir muamma olamaz. Bu komisyon, işsizliğe karşı mücadeleyi tekelci sermayenin çıkarlarına tekabül edecek şekilde ele alıyor. Dolayısıyla bu komisyonun işsizliğe karşı mücadelesi, işsizlere karşı bir mücadeleden başka bir anlam taşımıyor.
Hükümetteki ve muhalefetteki bütün partiler, bu komisyonun işsizlere karşı mücadele anlayışını, önerilerini genel anlamda destekliyorlar. Açık ki bütün partiler, işsizliğe karşı mücadele adı altında işsizlere karşı mücadelede için bir koalisyon oluşturmuş durumdalar.
“İş piyasasında dönüşüme“ yön vermede kimlerin parmağı yok ki! BDI (Alman Sanayi Federal Birliği), BDA (Alman İşverenleri Birlikleri Federal Birliği), DIHK (Alman Sanayi ve Ticaret Odası) ve ZVDH (Alman Zanaatçılığı Merkez Birliği) gibi tekel birliklerinin ortak açıklaması, Komisyonun kimin adına niçin mücadele etmek için kurulmuş olduğunu yeteri kadar açıklamaktadır.
İşsizliği değil, işsizleri hedef alan bu komisyonun anlayışını bir kaç noktada somutlaştıralım:
İşsizliğe karşı mücadele adı altında işsizlik parasının azaltılması, işsizlere karşı mücadeledir:
Bu komisyona göre, “işsiz kalmak için çekicilik yok edilmelidir…“, yani işsizlik parası ve işsizlik yardımı süresi kısaltılmalıdır. İşverenler Başkanı Hundt“`a göre bu süre, 12 aya indirilmelidir. Çalışan ve işsiz her işçi, işsizlik parasının 12 ay sonra kesileceğini ve sosyal yardım almak zorunda kalacağını sürekli düşünmeli ve ona göre hareket etmelidir.
Hartz-Komisyonu, işsizlik yardımını sosyal yardım fonuna dâhil etmek istiyor. Bu durumda, işsizlik yardımı fonu ile sosyal yardım fonu birleştirilecek ve işsizlik yardımı, sosyal yardım seviyesine çekilecek.
Komisyon, devletin işgücü tekelini, iş ve işbulma kurumu tekelini gevşetmeyi, bu alanda özelleştirmeyi hedefliyor. Tekelci sermayenin birlikleri, komisyonun bu alandaki anlayışını selamladılar; “ekonomi, Federal Hükümeti, iş idaresinde temel reform için çabalarını selamlar“. Yani, zaten ’90’lı yıllardan beri AB’de gevşetilen devletin işgücü tekeli, iş ve işçi bulma kurumunun görevi özelleştirilmelidir. Söylenen bu. Almanya’da 1994’ten beri özel iş bulma kurumlarına izin verilmiştir. Bu alanda özelleştirmenin yaygınlaşması durumunda tekeller, her an ve gerekli gördükleri alanda esnek olarak kullanabilecekleri işgücünü çalıştıracaklar ve istedikleri an da sokağa atabilecekler.
Komisyon, işbulma kurumunun görevlerini yeniden saptamayı öneriyor. Alman iş bulma kurumlarının üç temel görevi var; “iş bulmada aracılık yapmak”, “aktif iş piyasası politikası” izlemek ve „işsizlik parası ve işsizlik yardımı ödemesi yapmak“. Komisyon, iş bulma kurumlarının “aktif iş piyasası politikaları“ alanından çekilmesini öneriyor. Bu durumda “iş bulma tedbirleri“ üzerinden çalışır durumda olan yüz binlerce insan, sokağa atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Komisyonun temel hedeflerinden birisi de sınırsız esnekleştirmedir. Komisyon, “kısa süreli çalışma ve kiralık iş“ anlayışını, “önemli ve öncelikli esnekleştirme aracı“ olarak görmektedir. Şimdiki durumda kısa süreli; geçici olarak çalışanların sayısı 300 bine yakın. Komisyon bu alandaki esnekleştirmeyle kiralık işte çalışanların sayısını 1,3 milyona çıkartmayı hedefliyor. Böylece 1,3 milyon işsiz, iş bulmuş ve işsizlerin sayısı azalmış olacak! Tam bir iş bulma ve işsiz sayısını azaltma mucizesi! Komisyon başkanı Hartz, her işbulma kurumunun bir personel servisi acentesi olmalıdır ve bu acente özel geçici işbulma firması gibi çalışmalıdır, hatta böyle bir firma olmalıdır anlayışında. Yani bir işsiz, bu acentenin bulacağı geçici işi kabul etmek zorunda, aksi takdirde işsizlik yardımı kesilecek. Bunun ötesinde işverenler, bu acente üzerinden denemek için işçi kiralayabilecekler, hem de hiç bir harcama yapmadan. İşsizler, bu acente üzerinden bir gün bir firma adına, ertesi gün başka bir firma adına çalışacaklar. Hiç bir iş güvencesi olmayan bir ortam yaratılacak.
Bütün partilerin görüşlerini benimsediği Hartz-Komisyonu, Alman işçi sınıfına ve çetin mücadeleler sonucu elde etmiş olduğu ekonomik ve sosyal haklarına cepheden bir saldırıdır. Bu komisyonun esas amacı, çalışma süresinin daha da esnekleştirilmesini, ücret seviyesinin düşürülmesini ve “ulusal gelir”in tekellerin lehine bölüşümünü yeniden düzenlemeyi sağlamaktır.
Bu komisyonun önerileri, tekellerin uluslararası rekabette güçlü olmalarına hizmet etmektedir.
Alman tekelci burjuvazisinin sözcüleri, üretimde gerilemenin yeniden yükselişe geçeceğini sayısız kere açıkladılar. Ama her seferinde yanıldılar. Alman ekonomisinde fazla üretim krizi devam etmekte ve buna bağlı olarak sokağa atılan işsizlerin sayısı da artmakta. Hal böyle olmasına rağmen sermayenin sözcüleri, işsizliğin nedeni olarak yüksek ücreti ve sosyal hakları göstermeye devam ediyorlar. Onlara göre ücretler düşürülürse ve sosyal haklar rafa kaldırılırsa işsizlik diye bir sorun kalmaz. Aslında bu ve işsizlik sorunuyla ilgili burjuvazinin açıklamaları, kapitalist üretim biçiminin; en azından makineli üretim aşamasının hâkimiyetinden buyana sürekli yapılır. Ama burjuvazi işsizliğe şimdiye kadar bir çare bulamamıştır ve bulamaz da. Çünkü işsizlik, kapitalist üretim biçiminin temel bir özelliğidir. İşsizliğin olmadığı bir kapitalizm olamaz.
“Fazla sermaye üretiminin az çok önemli miktarda görece fazla nüfusla birlikte görülmesi bir çelişki değildir. İşin üretkenliğinin artması, üretilen metalar kitlesini büyüten, pazarları genişleten, hem kitlesi ve hem de değeri bakımından sermaye birikmesini hızlandıran ve kar oranını düşüren bu aynı koşullar, kendilerinin ancak istihdam edebilecekleri sömürü derecesinin düşük olmaları yüzünden ya da en azından belli bir sömürü derecesinde sağlayacakları kar oranının düşük olması nedeniyle artı sermaye tarafından istihdam edilemeyen, görece bir fazla nüfus, fazla bir işçiler nüfusu yaratmışlardır ve yaratmaya da devam etmekteler” (K. Marks, Kapital, C. III(25), s. 266).
Fazla sermaye üretimi olmayan bir kapitalizm, teknolojiyi kullanmayan, yani sermayenin bileşiminin değişmeyen kısmını arttırmayan bir kapitalizm olamayacağına göre, işsizliğin de olamayacağı bir kapitalizm düşünülemez.
Ama bugün, kapitalizmin genel krizi dönemindeki işsizlik ile Marks’ın Kapital’de bahsettiği işsizlik arasında belli bir farkın olduğu görülmelidir. O dönemin kapitalizminde işsizlik, sayısı ne derece kabarık olursa olsun, kronik kitlesel bir özellik taşımıyordu. Marks, bu eğilime dikkati çekmiştir ve bu eğilim bugün, kapitalizmin genel krizi koşullarında bir yasaya dönüşmüştür. Biraz açalım.
“Kapitalizmin Gelişme Yolu Sefaletin Yoludur ...” (Stalin). Bunu, kapitalist birikimin genel yasasını (mutlak yasasını) Karl Marks, Kapital’in birinci cildinde şöyle formüle eder;
“Toplumsal zenginlik, işleyen sermaye, bu sermayenin hacmi ve enerjisi ve dolayısıyla proletaryanın mutlak kitlesi ve işinin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin gelişme gücü gibi mevcut işgücü de aynı nedenler vasıtasıyla gelişir. Bundan dolayı sanayi yedek ordusunun görece büyüklüğü, zenginliğin gücüne göre (onunla birlikte, bn.) artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Nihayet, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar büyük olursa, resmi yoksulluk da o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak, genel yasasıdır” (Aç. Marks: M-E; C. 23, Kapital, C. I, s. 673/674. Alm.).
Bu anlayışa göre: sermaye ve ücretli iş, birbirlerini karşılıklı koşullandırırlar. Sermeye birikimi, işçi sınıfının sayısal olarak artmasına neden olur.(Ama şimdiki süreçte maddi değerlerin üretimi alanlarında tersi bir gelişme görüyoruz!). Birikim sürecinde sermaye, giderek artarak daha az sayıda kapitalistin elinde toplanırken, nüfusun giderek artan bir kısmı da işçiye dönüşür. Yani sermaye birikimi ve nüfusun sınıfsal kutuplaşması bir madalyonun iki yüzüdür, diyalektik bağ içindedir.
Diğer taraftan kapitalist birikimin mutlak/genel yasasına göre artı-nüfus, sermaye birikiminin ve sermayenin organik bileşiminin artışı ölçüsünde doğuyor. Buna, görece nüfus fazlalığı denir. Demek oluyor ki, görece nüfus fazlalığı, yani işsizlik, sermayenin birikim sürecinde doğar ve gelişir.
İşçi sınıfının sayısal artışı, sermaye birikiminin gerçekleşebilmesinin koşuludur. Bu konuda Marks şöyle der;
“Sermayenin büyümesi, onun değişken, işgücüne dönüşmüş bileşeninin büyümesini içerir ... Aynen basit yeniden üretimin, sermaye ilişkisinin kendisini, yani bir taraftan kapitalistlerin, diğer taraftan da ücretli işçilerin ilişkilerini sürekli olarak yeniden üretmesi gibi, gittikçe büyüyen bir ölçekte yeniden üretim, yani birikim de, büyüyen bir ölçekte sermaye ilişkisini, bir kutupta daha çok kapitalistleri ya da daha büyük kapitalistleri, diğer kutupta da daha çok ücretli işçileri yeniden üretir... Öyleyse, sermaye birikimi, proletaryanın çoğalması demektir” (K. Marks; Agk., s. 641, 642).
Mark’ın Kapital’de kanıtladığı gibi;
a)İşsizliğin nedeni kapitalizmdir.
b) Sermaye birikimi görece artı nüfusa; yedek sanayi ordusuna, işsizliğe neden olmaktadır.
c) Kapitalistler, üretimin konjonktürel gelişmesi gerekli kılıyorsa çok sayıda işçiyi üretim
sürecine dahil ettikleri gibi, yine çok sayıda işçiyi sokağa atarlar.
Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde, hatta emperyalist çağın ilk yıllarında işsizlik, ekonomik kriz dönemleri hariç hiç bir zaman kalıcı ve yüksek oranlarda olmamıştı. Tersine, çoğu kez, işgücüne olan talep süreklilik arz etmişti.
İstihdam-işsizlik arasındaki ilişkinin niteliği, kapitalizmin en son aşaması olan tekelci döneme, emperyalist aşamasına girmesiyle birlikte değişmeye başlamıştır. Ama değişmenin kendisi, kapitalizmin genel krizi sürecinde görülmüştür.
Tekeller, yüksek fiyat anlayışından dolayı üretimin gelişmesini sınırlandırırlar. Tekelcilik, aynı zamanda üretici güçlerin, işin verimliliğinin özgür gelişmesi önünde engeldir. Ama buna rağmen tekelci kapitalizm veya emperyalizm döneminde verimlilik, üretimden hızlı gelişir. Bütün gericiliğine, engelleyici özelliğine rağmen emperyalist çağda teknoloji, devasa adımlarla gelişmiştir. Yeni buluşlar; bilimsel tektik devrimin kazanımları olan makineler vs. kesintisiz bir şekilde üretim ve dolaşım sürecinde kullanılıyorlar. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen özelliğine rağmen emperyalizm koşullarında bilim ve tekniğin sürekli geliştiğini, evet sürekli bir devrimin; bilimsel-teknik devrimin ifadesi olduğunu reddedebilir miyiz?
Teknolojinin giderek yoğun bir şekilde üretimde kullanılması, sermayenin organik bileşimini yükseltir. Yani değişmeyen sermaye, değişken sermayeye (işgücü) nazaran daha fazla artar. Bu demektir ki tekeller, giderek daha az sayıda işgücü kullanırlar. Daha fazla üretmek, rekabet edebilmek için bunu yapmak zorundadırlar. Bu, kapitalizmin genel krizi sürecinde gündeme gelen bir eğilimdir. Bu eğilim; daha fazla üretmek için giderek daha az sayıda işçi çalıştırmak, artık kapitalizmin genel krizi sürecinde eğilim olmaktan çıkarak bir yasa olmuştur. Bu, geriye dönüşümü olmayan bir sürecin ifadesidir. Hiç bir kapitalist, hiç bir tekel, modern teknoloji bazında daha az sayıda işçiyi harekete geçirerek daha ucuz ve daha çok üretim yapmaktan vazgeçmez. Bundan vazgeçmek, geri bir adım atmak, yok olmakla, iflas etmekle eş anlamlıdır. Rekabet buna müsaade etmez.
İstihdam açısından geriye dönüşümü olmayan bu süreç ne anlama gelmektedir? Bu, işsizliğin süreklileşmesi, kronik kitlesel işsizlik anlamına gelir. Marks ve Engels döneminde böyle bir olgu yoktu. Hatta emperyalizmin ilk döneminde de. Örneğin Lenin’in “Emperyalizm...” yapıtını yazdığı dönemde de böyle bir olgu yoktu. Şüphesiz ki, işsizlik vardı. İşsizlerin sayısı, ekonominin konjonktürel durumuna göre artıyor (kriz dönemi) veya azalıyordu (krizin olmadığı dönem). Ama kronikleşmiş bir işsizlik yoktu.
Komünist Enternasyonal, VI. Dünya Kongresi’nde bu sorunu ele almış ve tartışmıştır. Orada şöyle deniyordu:
“Ekonomik açıdan bakıldığında teknik değişme, üründe ihtiva edilen çalışma zamanının azalmasıyla aynı anlama gelir veya başka türlü ifade edersek, teknik değişme, iş verimliliğinin devasa artışı ile eş anlamlıdır.
“İş verimliliğinin (randımanın –bn.) artışı, gerçekten de gerçekleşmiştir. O, iki faktörün sonucudur; işin verimliliğinin artması ve işin yoğunluğunun artması. İşin verimliğinin artması, değişmiş tekniğin doğrudan sonucudur. Bunun anlamı şudur: aynı işgücünü harcayan işçi, daha iyi, daha büyük makineyi harekete geçirerek aynı süre içinde söz konusu maddede, eskisine nazaran daha çok işgücü harcamak zorundadır. Bu iki moment, normal olarak birbirine paralel olarak gelişirler. Ama bu, böyle olmak zorunda değildir. Tam da son dönemlerde, rasyonelleştirme sürecinde işin yoğunluğunun olağanüstü arttırıldığını, ama işin verimliliğinin, yani işçi tarafından harekete geçirilen makinelerin değişmediğinin örneklerini görüyoruz.
“... yeni tekniğin sonucu olarak; ... yapısal işsizlik olarak tanımlayabileceğimiz yeni tipten bir işsizliğin doğuşu. Bu işsizlik, eski dönemlerden tanıdığımız sanayi yedek ordusundan ekonomik olarak farklıdır.
“... Savaştan önce de (I. Dünya Savaşı kastediliyor –bn.) sanayi yedek ordusu vardı. Ama bu yedek ordu, oldukça (sayısal) azdı ve iyi konjonktür dönemlerinde yok oldu. Bugün başka bir süreci görüyoruz.
“1921’deki büyük krizden sonra ortaya çıkan kitlesel işsizliğin, sadece savaşın Avrupa’nın fakirleşmesinin, yeni gümrüklerin, denizaşırı ülkelerin sanayileşme eğiliminin vs. bir sonucu olduğuna uzun dönem inandık. Ama son yılların tecrübeleri bu görüşü gözden geçirmemizi zorunlu kıldılar. Savaştan önce Almanya’da, 1907-1913 döneminde, yani 1907-1908 ağır krizinin olduğu dönemde sendikalarda örgütlü işçiler arasında ortalama işsizlik oranı % 2,3’tü. Buna karşın son beş senede aşağıdaki verileri görüyoruz: 1923’te %9,6, 1924’te %13,5, 1925’te %6,7, 1926’da %18 ve 1927’de de %8,8. Yani son dört senede, 1924’ten 1927’ye Alman ekonomisinin devasa yükseldiği yıllarda ortalama işsizlik oranı %12. Almanya’da konjonktürün en yüksek olduğu 1927 yılında işsizlik oranı %9. Açık ki, yoldaşlar, bunu, mutat, konjonktür eğrisine, sanayi devreviliği aşamalarının çeşitliliğine bağlı bir işsizlik olarak görmek doğru olmaz.
“Aynı görünümü, Büyük Britanya’da da görüyoruz... ABD’de de... keza, kitlesel işsizlik oluşmuştur...
“İşin verimliliği güçlü bir şekilde artarken işçi sayısının azalması? Bunun anlamı şudur; teknik ilerleme, işin verimliliğindeki ve yoğunluğundaki ilerleme pazarın genişleme olanağını aşmıştır! Önceleri, savaştan önce, teknik ilerlemeden dolayı işçiler sokağa atıldılar, ama kapitalist pazarın genişlemesiyle sokağa atılan bu işçiler, sürekli, yeniden iş bulabildiler, en azından çok gelişmiş kapitalist ülkelerde böyle oldu...
Şimdi, önde gelen emperyalist ülkelerde sokağa atılan işçilere iş olanağı vermek için pazarın genişlemesinin artık yeterli olmadığını görüyoruz...
“İşsizlik, konjonktürün bir göstergesi olmaktan artık çıkıyor... Son yıllarda ABD ve Almanya örneğinin gösterdiği gibi, kapitalistler açısından büyük, kitlesel bir işsizliğe rağmen göz kamaştırıcı bir konjonktürün olması çok olasıdır” ( Komünist Enternasyonal’in VI. Dünya Kongresi, Cilt 1, 8. Oturum, s. 201-202, 203, 204. 1928. Alm).
Sorunu Stalin de ele almıştır. Stalin, SBKP(B)’nin XVI. Parti Kongresi’nde özetleyerek ve genelleştirerek, kapitalizmin genel krizi koşullarında “milyonlarca sayıda olan işsizler ordusunun varlığı”ndan, “bunların yedek ordulardan sürekli işsizler ordusuna dönüşmüş oldukların”dan bahseder (Bkz.: Stalin; C. 12, s. 217 Alm.).
Demek oluyor ki, kapitalizmin genel krizi öncesi dönemde ve sonrası dönemde, işsizliğin nedeni değişmiyor. Ama kapitalizmin genel krizi sürecinde teknolojinin gelişmesi ve buna bağlı olarak işin verimliliğinin üretimden daha hızlı artması sonucunda az sayıda işçi ile daha çok üretim yapma olanağını doğuyor. Bu da, Marks döneminde tanıdığımız, kriz dönemlerinde sayısal olarak çoğalan, konjonktürün iyi olduğu dönemde yok olan bir sanayi yedek ordusunun ötesinde, sürekli kitlesel olarak var olan, konjonktürün iyi olduğu dönemlerde yok olmayan -en fazlasıyla sayısal olarak biraz azalan- bir kitlesel işsizler ordusunun doğmasına neden oluyor.
Bu, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir. Rasyonelleştirme, otomasyon, robot, eletroteknik, gelecek için gen tekniği, nano tekniği, neredeyse 2-3 yılda “eskiyen” teknoloji. Bütün bunlar, rekabetin dayatmasıyla en ucuz bir şekilde en fazla kar, pazara hakim olma vb. kaygı ve dürtüsüyle tekeller tarafından kullanılıyor. Hiç bir tekel, rakibinden geri kalamaz. Çünkü bu, onun açısından ölüm, yok olma demektir. O halde, ucuza üretmek, çok üretmek gerekiyor. Bu da ancak modern teknolojiyle oluyor. Modern teknoloji ise, çalışan işçi sayısının giderek azalması demektir.
Kapitalizmin şu veya bu derecede geliştiği veya makineli üretim yapma derecesinde geliştiği emperyalizme bağımlı ve yeni sömürge ülkelerde de aynı süreç geçerlidir. Çünkü Stalin’in tespit ettiği gibi; “Savaş döneminde (I. Dünya Savaşı kastediliyor, bn.) ve savaş sonrasında sömürge ve bağımlı ülkelerde (bu ülkelere) özgü genç bir kapitalizm doğmuş ve büyümüştür. Bu kapitalizm, pazarlarda eski kapitalist ülkelerle başarılı bir şekilde rekabet ediyor ve böylece pazarlar için mücadele keskinleşiyor ve karmaşıklaşıyor” (XVI Parti Kongresi’ne Sunulan Siyasi Rapor, C.12, s. 217, Alm.).
İstihdam-işsizlik ilişkisi kapitalizmin genel krizi sürecinde burjuvazi açısından içinden çıkılmayan bir sorun/çelişki olmuştur. Bir Circulus Vitiosus”tur.
Bu süreç nereye kadar gider, kapitalist toplum (emperyalist ülkeleri göz önünde tutuyoruz) daha ne kadar işsizi toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak kaldırabilir? Bunu bilemeyiz. Ama açık/kesin olan, kapitalizmin “normal” koşullarında kronik kitlesel işsizliğin yok olmayacağıdır.
-Haftalık çalışma süresi 25-30 saate indirilebilir, tabii ki mücadele sonucu. Bu durumda belli sayıda işsiz iş bulmuş olur.
-Fazla mesai kaldırılabilir. Bu durumda da belli sayıda işsiz, çalışma olanağına kavuşur.
Bu ve işsize iş bulmak için alınan başka hiç bir tedbir, kapitalisti, rekabet gücünü kıran bir üretim sürecine sokamaz. Hiç bir kapitalist, tekel, şayet bir makine 20 işçiden daha verimliyse, bu 20 işçiyi işe almayı ve makineyi kullanmamayı kabul etmez. Bu, onun kapitalist mantığına aykırıdır.
Üretim dışı kalanlar, yani kronik kitlesel işsizliği oluşturanlar, başka alanlarda iş bulabilirler. Örneğin hizmet sektöründe. Ama bu sektörün de, ne kadar hızlı gelişirse gelişsin, istihdamının bir sınırı vardır. Çünkü bu sektörde de teknoloji çok sayıda işgücünün yerini alıyor.
Geriye tarım sektörü kalıyor. Bu sektör de hiç umut vermiyor.
Başka bir ihtimal daha var! Yeni bir emperyalist savaşla bütün dünya yıkılır ve “sil baştan” yapılır. Ama hiç bir kapitalist, hiç bir tekel, işsizlere iş bulalım diye savaşmaz. Rekabet ve dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, son kertede emperyalist savaştır. Diyelim ki, emperyalist savaş sonucunda dünya yıkıldı. Yeniden kurmak için istihdamın sınırı, mevcut işgücünün sınırı olabilir. Yani herkes iş bulabilir. Ama bu da ancak bir kaç sene devam eder. Belki on, belki de onbeş sene sonra kitlesel işsizlik, kronik işsizlik sorunu yeniden gündeme gelir.
Kapitalizmin genel krizi sürecinde kronikleşmiş kitlesel işsizliğin -kronik kitlesel işsizliğin- ortadan kalkmasının maddi koşulları artık yok. Bu türden işsizlik olgusu da kapitalist sistemin ne denli çürümüş olduğunu, sosyalizmin maddi koşullarının ne denli olgunlaşmış olduğunu göstermektedir. O halde çözüm, sosyalizmdedir, kapitalist/emperyalist sistemin yıkılmasındadır.
Resmi verilere göre işsizlerin sayısı 4 milyon civarında. İstatistik oyunu sonucunda işsiz sayılmayanları da hesaba katarsak işsizlerin sayısı 6,7 milyona varıyor. Bu, gerçek işsizlerin sayısını ele verir. Alman hükümeti hazırlattığı bir rapor doğrultusunda işsizlerin sayısını yarı yarıya azaltmayı planlıyor. Benzeri çabalar başka emperyalist ülkelerde de görülmüştü. Örneğin Clinton dönemi ABD’de bir “iş mucizesi” yaratılmıştı. Sonuç ortada. Bir kişinin çalışacağı işyerinde iki kişi çalıştırılmış ve istatistikî olarak işsizlerin sayısı biraz azalmıştı. Ama sonraki dönemde bu oyunun da fazla getirisinin olmadığı, işsizlerin sayısındaki artışla görülmüştür.
Dört sene önce, şimdiki başbakan Schröder, işsizlerin sayısını 3,5 milyona indireceğim diyerek „mangalda kül“ bırakmıyordu. Seçimi kazandı. Aradan dört sene geçti. Ama işsizlerin sayısı azalmadı, tam tersine arttı. Aynı Schöreder, dört sene önce olduğu gibi şimdi de, işsizlik sorununu seçim malzemesi olarak kullanıyor. Seçimlerde birkaç hafta önce kurdurduğu bir Komisyonla işsizlik sorunuyla ciddi bir şekilde ilgilendiğini seçmene göstermek istiyor. Komisyonun karşısına da VW tekeli yönetiminde görevli olan Peter Hartz getirildi. “İş Piyasasında Reform için Hükümet Komisyonu“, başkanı Hartz’a göre bu komisyon çalışmasında “gerçekten yeni olan, üç sene içinde iki milyondan daha az sayıda işsize sahip olunabilineceği“ imiş. Bu, fantastik açıklamalar aslında hiç de yeni değil. Dört sene öncesi seçim kampanyasında Schöreder ve eski Başbakan Kohl, işsizliği yarı yarıya azaltacağız sözünü vermişlerdi. Alınan sonuç ortada.
Bir tekel menajerinin başkanlığında bir komisyonun işsizliğe karşı nasıl mücadele edebileceği bir muamma olamaz. Bu komisyon, işsizliğe karşı mücadeleyi tekelci sermayenin çıkarlarına tekabül edecek şekilde ele alıyor. Dolayısıyla bu komisyonun işsizliğe karşı mücadelesi, işsizlere karşı bir mücadeleden başka bir anlam taşımıyor.
Hükümetteki ve muhalefetteki bütün partiler, bu komisyonun işsizlere karşı mücadele anlayışını, önerilerini genel anlamda destekliyorlar. Açık ki bütün partiler, işsizliğe karşı mücadele adı altında işsizlere karşı mücadelede için bir koalisyon oluşturmuş durumdalar.
“İş piyasasında dönüşüme“ yön vermede kimlerin parmağı yok ki! BDI (Alman Sanayi Federal Birliği), BDA (Alman İşverenleri Birlikleri Federal Birliği), DIHK (Alman Sanayi ve Ticaret Odası) ve ZVDH (Alman Zanaatçılığı Merkez Birliği) gibi tekel birliklerinin ortak açıklaması, Komisyonun kimin adına niçin mücadele etmek için kurulmuş olduğunu yeteri kadar açıklamaktadır.
İşsizliği değil, işsizleri hedef alan bu komisyonun anlayışını bir kaç noktada somutlaştıralım:
İşsizliğe karşı mücadele adı altında işsizlik parasının azaltılması, işsizlere karşı mücadeledir:
Bu komisyona göre, “işsiz kalmak için çekicilik yok edilmelidir…“, yani işsizlik parası ve işsizlik yardımı süresi kısaltılmalıdır. İşverenler Başkanı Hundt“`a göre bu süre, 12 aya indirilmelidir. Çalışan ve işsiz her işçi, işsizlik parasının 12 ay sonra kesileceğini ve sosyal yardım almak zorunda kalacağını sürekli düşünmeli ve ona göre hareket etmelidir.
Hartz-Komisyonu, işsizlik yardımını sosyal yardım fonuna dâhil etmek istiyor. Bu durumda, işsizlik yardımı fonu ile sosyal yardım fonu birleştirilecek ve işsizlik yardımı, sosyal yardım seviyesine çekilecek.
Komisyon, devletin işgücü tekelini, iş ve işbulma kurumu tekelini gevşetmeyi, bu alanda özelleştirmeyi hedefliyor. Tekelci sermayenin birlikleri, komisyonun bu alandaki anlayışını selamladılar; “ekonomi, Federal Hükümeti, iş idaresinde temel reform için çabalarını selamlar“. Yani, zaten ’90’lı yıllardan beri AB’de gevşetilen devletin işgücü tekeli, iş ve işçi bulma kurumunun görevi özelleştirilmelidir. Söylenen bu. Almanya’da 1994’ten beri özel iş bulma kurumlarına izin verilmiştir. Bu alanda özelleştirmenin yaygınlaşması durumunda tekeller, her an ve gerekli gördükleri alanda esnek olarak kullanabilecekleri işgücünü çalıştıracaklar ve istedikleri an da sokağa atabilecekler.
Komisyon, işbulma kurumunun görevlerini yeniden saptamayı öneriyor. Alman iş bulma kurumlarının üç temel görevi var; “iş bulmada aracılık yapmak”, “aktif iş piyasası politikası” izlemek ve „işsizlik parası ve işsizlik yardımı ödemesi yapmak“. Komisyon, iş bulma kurumlarının “aktif iş piyasası politikaları“ alanından çekilmesini öneriyor. Bu durumda “iş bulma tedbirleri“ üzerinden çalışır durumda olan yüz binlerce insan, sokağa atılma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak.
Komisyonun temel hedeflerinden birisi de sınırsız esnekleştirmedir. Komisyon, “kısa süreli çalışma ve kiralık iş“ anlayışını, “önemli ve öncelikli esnekleştirme aracı“ olarak görmektedir. Şimdiki durumda kısa süreli; geçici olarak çalışanların sayısı 300 bine yakın. Komisyon bu alandaki esnekleştirmeyle kiralık işte çalışanların sayısını 1,3 milyona çıkartmayı hedefliyor. Böylece 1,3 milyon işsiz, iş bulmuş ve işsizlerin sayısı azalmış olacak! Tam bir iş bulma ve işsiz sayısını azaltma mucizesi! Komisyon başkanı Hartz, her işbulma kurumunun bir personel servisi acentesi olmalıdır ve bu acente özel geçici işbulma firması gibi çalışmalıdır, hatta böyle bir firma olmalıdır anlayışında. Yani bir işsiz, bu acentenin bulacağı geçici işi kabul etmek zorunda, aksi takdirde işsizlik yardımı kesilecek. Bunun ötesinde işverenler, bu acente üzerinden denemek için işçi kiralayabilecekler, hem de hiç bir harcama yapmadan. İşsizler, bu acente üzerinden bir gün bir firma adına, ertesi gün başka bir firma adına çalışacaklar. Hiç bir iş güvencesi olmayan bir ortam yaratılacak.
Bütün partilerin görüşlerini benimsediği Hartz-Komisyonu, Alman işçi sınıfına ve çetin mücadeleler sonucu elde etmiş olduğu ekonomik ve sosyal haklarına cepheden bir saldırıdır. Bu komisyonun esas amacı, çalışma süresinin daha da esnekleştirilmesini, ücret seviyesinin düşürülmesini ve “ulusal gelir”in tekellerin lehine bölüşümünü yeniden düzenlemeyi sağlamaktır.
Bu komisyonun önerileri, tekellerin uluslararası rekabette güçlü olmalarına hizmet etmektedir.
Alman tekelci burjuvazisinin sözcüleri, üretimde gerilemenin yeniden yükselişe geçeceğini sayısız kere açıkladılar. Ama her seferinde yanıldılar. Alman ekonomisinde fazla üretim krizi devam etmekte ve buna bağlı olarak sokağa atılan işsizlerin sayısı da artmakta. Hal böyle olmasına rağmen sermayenin sözcüleri, işsizliğin nedeni olarak yüksek ücreti ve sosyal hakları göstermeye devam ediyorlar. Onlara göre ücretler düşürülürse ve sosyal haklar rafa kaldırılırsa işsizlik diye bir sorun kalmaz. Aslında bu ve işsizlik sorunuyla ilgili burjuvazinin açıklamaları, kapitalist üretim biçiminin; en azından makineli üretim aşamasının hâkimiyetinden buyana sürekli yapılır. Ama burjuvazi işsizliğe şimdiye kadar bir çare bulamamıştır ve bulamaz da. Çünkü işsizlik, kapitalist üretim biçiminin temel bir özelliğidir. İşsizliğin olmadığı bir kapitalizm olamaz.
“Fazla sermaye üretiminin az çok önemli miktarda görece fazla nüfusla birlikte görülmesi bir çelişki değildir. İşin üretkenliğinin artması, üretilen metalar kitlesini büyüten, pazarları genişleten, hem kitlesi ve hem de değeri bakımından sermaye birikmesini hızlandıran ve kar oranını düşüren bu aynı koşullar, kendilerinin ancak istihdam edebilecekleri sömürü derecesinin düşük olmaları yüzünden ya da en azından belli bir sömürü derecesinde sağlayacakları kar oranının düşük olması nedeniyle artı sermaye tarafından istihdam edilemeyen, görece bir fazla nüfus, fazla bir işçiler nüfusu yaratmışlardır ve yaratmaya da devam etmekteler” (K. Marks, Kapital, C. III(25), s. 266).
Fazla sermaye üretimi olmayan bir kapitalizm, teknolojiyi kullanmayan, yani sermayenin bileşiminin değişmeyen kısmını arttırmayan bir kapitalizm olamayacağına göre, işsizliğin de olamayacağı bir kapitalizm düşünülemez.
Ama bugün, kapitalizmin genel krizi dönemindeki işsizlik ile Marks’ın Kapital’de bahsettiği işsizlik arasında belli bir farkın olduğu görülmelidir. O dönemin kapitalizminde işsizlik, sayısı ne derece kabarık olursa olsun, kronik kitlesel bir özellik taşımıyordu. Marks, bu eğilime dikkati çekmiştir ve bu eğilim bugün, kapitalizmin genel krizi koşullarında bir yasaya dönüşmüştür. Biraz açalım.
“Kapitalizmin Gelişme Yolu Sefaletin Yoludur ...” (Stalin). Bunu, kapitalist birikimin genel yasasını (mutlak yasasını) Karl Marks, Kapital’in birinci cildinde şöyle formüle eder;
“Toplumsal zenginlik, işleyen sermaye, bu sermayenin hacmi ve enerjisi ve dolayısıyla proletaryanın mutlak kitlesi ve işinin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. Sermayenin gelişme gücü gibi mevcut işgücü de aynı nedenler vasıtasıyla gelişir. Bundan dolayı sanayi yedek ordusunun görece büyüklüğü, zenginliğin gücüne göre (onunla birlikte, bn.) artar. Ama bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Nihayet, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar büyük olursa, resmi yoksulluk da o kadar büyük olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak, genel yasasıdır” (Aç. Marks: M-E; C. 23, Kapital, C. I, s. 673/674. Alm.).
Bu anlayışa göre: sermaye ve ücretli iş, birbirlerini karşılıklı koşullandırırlar. Sermeye birikimi, işçi sınıfının sayısal olarak artmasına neden olur.(Ama şimdiki süreçte maddi değerlerin üretimi alanlarında tersi bir gelişme görüyoruz!). Birikim sürecinde sermaye, giderek artarak daha az sayıda kapitalistin elinde toplanırken, nüfusun giderek artan bir kısmı da işçiye dönüşür. Yani sermaye birikimi ve nüfusun sınıfsal kutuplaşması bir madalyonun iki yüzüdür, diyalektik bağ içindedir.
Diğer taraftan kapitalist birikimin mutlak/genel yasasına göre artı-nüfus, sermaye birikiminin ve sermayenin organik bileşiminin artışı ölçüsünde doğuyor. Buna, görece nüfus fazlalığı denir. Demek oluyor ki, görece nüfus fazlalığı, yani işsizlik, sermayenin birikim sürecinde doğar ve gelişir.
İşçi sınıfının sayısal artışı, sermaye birikiminin gerçekleşebilmesinin koşuludur. Bu konuda Marks şöyle der;
“Sermayenin büyümesi, onun değişken, işgücüne dönüşmüş bileşeninin büyümesini içerir ... Aynen basit yeniden üretimin, sermaye ilişkisinin kendisini, yani bir taraftan kapitalistlerin, diğer taraftan da ücretli işçilerin ilişkilerini sürekli olarak yeniden üretmesi gibi, gittikçe büyüyen bir ölçekte yeniden üretim, yani birikim de, büyüyen bir ölçekte sermaye ilişkisini, bir kutupta daha çok kapitalistleri ya da daha büyük kapitalistleri, diğer kutupta da daha çok ücretli işçileri yeniden üretir... Öyleyse, sermaye birikimi, proletaryanın çoğalması demektir” (K. Marks; Agk., s. 641, 642).
Mark’ın Kapital’de kanıtladığı gibi;
a)İşsizliğin nedeni kapitalizmdir.
b) Sermaye birikimi görece artı nüfusa; yedek sanayi ordusuna, işsizliğe neden olmaktadır.
c) Kapitalistler, üretimin konjonktürel gelişmesi gerekli kılıyorsa çok sayıda işçiyi üretim
sürecine dahil ettikleri gibi, yine çok sayıda işçiyi sokağa atarlar.
Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde, hatta emperyalist çağın ilk yıllarında işsizlik, ekonomik kriz dönemleri hariç hiç bir zaman kalıcı ve yüksek oranlarda olmamıştı. Tersine, çoğu kez, işgücüne olan talep süreklilik arz etmişti.
İstihdam-işsizlik arasındaki ilişkinin niteliği, kapitalizmin en son aşaması olan tekelci döneme, emperyalist aşamasına girmesiyle birlikte değişmeye başlamıştır. Ama değişmenin kendisi, kapitalizmin genel krizi sürecinde görülmüştür.
Tekeller, yüksek fiyat anlayışından dolayı üretimin gelişmesini sınırlandırırlar. Tekelcilik, aynı zamanda üretici güçlerin, işin verimliliğinin özgür gelişmesi önünde engeldir. Ama buna rağmen tekelci kapitalizm veya emperyalizm döneminde verimlilik, üretimden hızlı gelişir. Bütün gericiliğine, engelleyici özelliğine rağmen emperyalist çağda teknoloji, devasa adımlarla gelişmiştir. Yeni buluşlar; bilimsel tektik devrimin kazanımları olan makineler vs. kesintisiz bir şekilde üretim ve dolaşım sürecinde kullanılıyorlar. Üretici güçlerin gelişmesini engelleyen özelliğine rağmen emperyalizm koşullarında bilim ve tekniğin sürekli geliştiğini, evet sürekli bir devrimin; bilimsel-teknik devrimin ifadesi olduğunu reddedebilir miyiz?
Teknolojinin giderek yoğun bir şekilde üretimde kullanılması, sermayenin organik bileşimini yükseltir. Yani değişmeyen sermaye, değişken sermayeye (işgücü) nazaran daha fazla artar. Bu demektir ki tekeller, giderek daha az sayıda işgücü kullanırlar. Daha fazla üretmek, rekabet edebilmek için bunu yapmak zorundadırlar. Bu, kapitalizmin genel krizi sürecinde gündeme gelen bir eğilimdir. Bu eğilim; daha fazla üretmek için giderek daha az sayıda işçi çalıştırmak, artık kapitalizmin genel krizi sürecinde eğilim olmaktan çıkarak bir yasa olmuştur. Bu, geriye dönüşümü olmayan bir sürecin ifadesidir. Hiç bir kapitalist, hiç bir tekel, modern teknoloji bazında daha az sayıda işçiyi harekete geçirerek daha ucuz ve daha çok üretim yapmaktan vazgeçmez. Bundan vazgeçmek, geri bir adım atmak, yok olmakla, iflas etmekle eş anlamlıdır. Rekabet buna müsaade etmez.
İstihdam açısından geriye dönüşümü olmayan bu süreç ne anlama gelmektedir? Bu, işsizliğin süreklileşmesi, kronik kitlesel işsizlik anlamına gelir. Marks ve Engels döneminde böyle bir olgu yoktu. Hatta emperyalizmin ilk döneminde de. Örneğin Lenin’in “Emperyalizm...” yapıtını yazdığı dönemde de böyle bir olgu yoktu. Şüphesiz ki, işsizlik vardı. İşsizlerin sayısı, ekonominin konjonktürel durumuna göre artıyor (kriz dönemi) veya azalıyordu (krizin olmadığı dönem). Ama kronikleşmiş bir işsizlik yoktu.
Komünist Enternasyonal, VI. Dünya Kongresi’nde bu sorunu ele almış ve tartışmıştır. Orada şöyle deniyordu:
“Ekonomik açıdan bakıldığında teknik değişme, üründe ihtiva edilen çalışma zamanının azalmasıyla aynı anlama gelir veya başka türlü ifade edersek, teknik değişme, iş verimliliğinin devasa artışı ile eş anlamlıdır.
“İş verimliliğinin (randımanın –bn.) artışı, gerçekten de gerçekleşmiştir. O, iki faktörün sonucudur; işin verimliliğinin artması ve işin yoğunluğunun artması. İşin verimliğinin artması, değişmiş tekniğin doğrudan sonucudur. Bunun anlamı şudur: aynı işgücünü harcayan işçi, daha iyi, daha büyük makineyi harekete geçirerek aynı süre içinde söz konusu maddede, eskisine nazaran daha çok işgücü harcamak zorundadır. Bu iki moment, normal olarak birbirine paralel olarak gelişirler. Ama bu, böyle olmak zorunda değildir. Tam da son dönemlerde, rasyonelleştirme sürecinde işin yoğunluğunun olağanüstü arttırıldığını, ama işin verimliliğinin, yani işçi tarafından harekete geçirilen makinelerin değişmediğinin örneklerini görüyoruz.
“... yeni tekniğin sonucu olarak; ... yapısal işsizlik olarak tanımlayabileceğimiz yeni tipten bir işsizliğin doğuşu. Bu işsizlik, eski dönemlerden tanıdığımız sanayi yedek ordusundan ekonomik olarak farklıdır.
“... Savaştan önce de (I. Dünya Savaşı kastediliyor –bn.) sanayi yedek ordusu vardı. Ama bu yedek ordu, oldukça (sayısal) azdı ve iyi konjonktür dönemlerinde yok oldu. Bugün başka bir süreci görüyoruz.
“1921’deki büyük krizden sonra ortaya çıkan kitlesel işsizliğin, sadece savaşın Avrupa’nın fakirleşmesinin, yeni gümrüklerin, denizaşırı ülkelerin sanayileşme eğiliminin vs. bir sonucu olduğuna uzun dönem inandık. Ama son yılların tecrübeleri bu görüşü gözden geçirmemizi zorunlu kıldılar. Savaştan önce Almanya’da, 1907-1913 döneminde, yani 1907-1908 ağır krizinin olduğu dönemde sendikalarda örgütlü işçiler arasında ortalama işsizlik oranı % 2,3’tü. Buna karşın son beş senede aşağıdaki verileri görüyoruz: 1923’te %9,6, 1924’te %13,5, 1925’te %6,7, 1926’da %18 ve 1927’de de %8,8. Yani son dört senede, 1924’ten 1927’ye Alman ekonomisinin devasa yükseldiği yıllarda ortalama işsizlik oranı %12. Almanya’da konjonktürün en yüksek olduğu 1927 yılında işsizlik oranı %9. Açık ki, yoldaşlar, bunu, mutat, konjonktür eğrisine, sanayi devreviliği aşamalarının çeşitliliğine bağlı bir işsizlik olarak görmek doğru olmaz.
“Aynı görünümü, Büyük Britanya’da da görüyoruz... ABD’de de... keza, kitlesel işsizlik oluşmuştur...
“İşin verimliliği güçlü bir şekilde artarken işçi sayısının azalması? Bunun anlamı şudur; teknik ilerleme, işin verimliliğindeki ve yoğunluğundaki ilerleme pazarın genişleme olanağını aşmıştır! Önceleri, savaştan önce, teknik ilerlemeden dolayı işçiler sokağa atıldılar, ama kapitalist pazarın genişlemesiyle sokağa atılan bu işçiler, sürekli, yeniden iş bulabildiler, en azından çok gelişmiş kapitalist ülkelerde böyle oldu...
Şimdi, önde gelen emperyalist ülkelerde sokağa atılan işçilere iş olanağı vermek için pazarın genişlemesinin artık yeterli olmadığını görüyoruz...
“İşsizlik, konjonktürün bir göstergesi olmaktan artık çıkıyor... Son yıllarda ABD ve Almanya örneğinin gösterdiği gibi, kapitalistler açısından büyük, kitlesel bir işsizliğe rağmen göz kamaştırıcı bir konjonktürün olması çok olasıdır” ( Komünist Enternasyonal’in VI. Dünya Kongresi, Cilt 1, 8. Oturum, s. 201-202, 203, 204. 1928. Alm).
Sorunu Stalin de ele almıştır. Stalin, SBKP(B)’nin XVI. Parti Kongresi’nde özetleyerek ve genelleştirerek, kapitalizmin genel krizi koşullarında “milyonlarca sayıda olan işsizler ordusunun varlığı”ndan, “bunların yedek ordulardan sürekli işsizler ordusuna dönüşmüş oldukların”dan bahseder (Bkz.: Stalin; C. 12, s. 217 Alm.).
Demek oluyor ki, kapitalizmin genel krizi öncesi dönemde ve sonrası dönemde, işsizliğin nedeni değişmiyor. Ama kapitalizmin genel krizi sürecinde teknolojinin gelişmesi ve buna bağlı olarak işin verimliliğinin üretimden daha hızlı artması sonucunda az sayıda işçi ile daha çok üretim yapma olanağını doğuyor. Bu da, Marks döneminde tanıdığımız, kriz dönemlerinde sayısal olarak çoğalan, konjonktürün iyi olduğu dönemde yok olan bir sanayi yedek ordusunun ötesinde, sürekli kitlesel olarak var olan, konjonktürün iyi olduğu dönemlerde yok olmayan -en fazlasıyla sayısal olarak biraz azalan- bir kitlesel işsizler ordusunun doğmasına neden oluyor.
Bu, geriye dönüşü olmayan bir süreçtir. Rasyonelleştirme, otomasyon, robot, eletroteknik, gelecek için gen tekniği, nano tekniği, neredeyse 2-3 yılda “eskiyen” teknoloji. Bütün bunlar, rekabetin dayatmasıyla en ucuz bir şekilde en fazla kar, pazara hakim olma vb. kaygı ve dürtüsüyle tekeller tarafından kullanılıyor. Hiç bir tekel, rakibinden geri kalamaz. Çünkü bu, onun açısından ölüm, yok olma demektir. O halde, ucuza üretmek, çok üretmek gerekiyor. Bu da ancak modern teknolojiyle oluyor. Modern teknoloji ise, çalışan işçi sayısının giderek azalması demektir.
Kapitalizmin şu veya bu derecede geliştiği veya makineli üretim yapma derecesinde geliştiği emperyalizme bağımlı ve yeni sömürge ülkelerde de aynı süreç geçerlidir. Çünkü Stalin’in tespit ettiği gibi; “Savaş döneminde (I. Dünya Savaşı kastediliyor, bn.) ve savaş sonrasında sömürge ve bağımlı ülkelerde (bu ülkelere) özgü genç bir kapitalizm doğmuş ve büyümüştür. Bu kapitalizm, pazarlarda eski kapitalist ülkelerle başarılı bir şekilde rekabet ediyor ve böylece pazarlar için mücadele keskinleşiyor ve karmaşıklaşıyor” (XVI Parti Kongresi’ne Sunulan Siyasi Rapor, C.12, s. 217, Alm.).
İstihdam-işsizlik ilişkisi kapitalizmin genel krizi sürecinde burjuvazi açısından içinden çıkılmayan bir sorun/çelişki olmuştur. Bir Circulus Vitiosus”tur.
Bu süreç nereye kadar gider, kapitalist toplum (emperyalist ülkeleri göz önünde tutuyoruz) daha ne kadar işsizi toplumsal, ekonomik ve siyasal olarak kaldırabilir? Bunu bilemeyiz. Ama açık/kesin olan, kapitalizmin “normal” koşullarında kronik kitlesel işsizliğin yok olmayacağıdır.
-Haftalık çalışma süresi 25-30 saate indirilebilir, tabii ki mücadele sonucu. Bu durumda belli sayıda işsiz iş bulmuş olur.
-Fazla mesai kaldırılabilir. Bu durumda da belli sayıda işsiz, çalışma olanağına kavuşur.
Bu ve işsize iş bulmak için alınan başka hiç bir tedbir, kapitalisti, rekabet gücünü kıran bir üretim sürecine sokamaz. Hiç bir kapitalist, tekel, şayet bir makine 20 işçiden daha verimliyse, bu 20 işçiyi işe almayı ve makineyi kullanmamayı kabul etmez. Bu, onun kapitalist mantığına aykırıdır.
Üretim dışı kalanlar, yani kronik kitlesel işsizliği oluşturanlar, başka alanlarda iş bulabilirler. Örneğin hizmet sektöründe. Ama bu sektörün de, ne kadar hızlı gelişirse gelişsin, istihdamının bir sınırı vardır. Çünkü bu sektörde de teknoloji çok sayıda işgücünün yerini alıyor.
Geriye tarım sektörü kalıyor. Bu sektör de hiç umut vermiyor.
Başka bir ihtimal daha var! Yeni bir emperyalist savaşla bütün dünya yıkılır ve “sil baştan” yapılır. Ama hiç bir kapitalist, hiç bir tekel, işsizlere iş bulalım diye savaşmaz. Rekabet ve dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, son kertede emperyalist savaştır. Diyelim ki, emperyalist savaş sonucunda dünya yıkıldı. Yeniden kurmak için istihdamın sınırı, mevcut işgücünün sınırı olabilir. Yani herkes iş bulabilir. Ama bu da ancak bir kaç sene devam eder. Belki on, belki de onbeş sene sonra kitlesel işsizlik, kronik işsizlik sorunu yeniden gündeme gelir.
Kapitalizmin genel krizi sürecinde kronikleşmiş kitlesel işsizliğin -kronik kitlesel işsizliğin- ortadan kalkmasının maddi koşulları artık yok. Bu türden işsizlik olgusu da kapitalist sistemin ne denli çürümüş olduğunu, sosyalizmin maddi koşullarının ne denli olgunlaşmış olduğunu göstermektedir. O halde çözüm, sosyalizmdedir, kapitalist/emperyalist sistemin yıkılmasındadır.
11 Ağustos 2002 Pazar
AMERİKA, NEYİNE GÜVENİYORSUN?
Amerikan emperyalizmi, salt emperyalizm olgusundan dolayı da saldırgandır. Amerikan emperyalizmi, her ne kadar “yeni dünya düzeni”ni gerçekleştirmediyse de bugün açısından en güçlü rekabet merkezidir. Soru şu: Amerikan emperyalizminin saldırganlığı, gelişen bir emperyalist gücün; dünyayı yeniden paylaşmayı talep eden emperyalist bir gücün saldırganlığı mıdır, yoksa gücünün doruk noktasını aşan ve mevcut hegemonyasını korumak ve devam ettirmek isteyen bir gücün saldırganlığı mıdır? Veya da Amerika emperyalizmi, tek başına bütün rakiplerine karşı savaşacak güçte midir veya müttefiksizlik durumunda kaybeder mi?
Revizyonist bloğun çökmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Amerikan emperyalizmi, emperyalistler arası güçler dengesinin tamamen kendisinden yana değişmesinden yararlanarak 21. Yüzyılda da dünya hegemonal gücü kalmak için geliştirdiği jeopolitika doğrultusunda hareket etmiştir. Amerikan emperyalizminin jeostratejistleri de ABD’nin bugünkü gücünün ebedi olmadığını biliyorlar ve 21. Yüzyılın en azından ilk yarısında dünyada tek hegemon güç olarak kalmayı sağlayacak jeopolitikalar geliştiriyorlar. Amerikan emperyalizmi, bu amacını gerçekleştirmek için SB’nin dağılmasından sonra elini çabuk tutarak birçok cehpede mücadeleye girişmiştir. Birincisi, SB’nin dağılmasından kaynaklanan “boş” alanları doldurmaya çalışmıştır. İkincisi, kendisine rakip olabilecek ve jeopolitika geliştirme yeteneğinde olan güçlerin önünü almaya çalışmış ve üçüncüsü de “soğuk savaş”ın zorunlu kıldığı müttefiklik anlayışının maddi temeli kalmadığı için, 21. Yüzyıl hâkimiyetine tekabül edebilecek yeni müttefik arayışına girişmiştir. Bu nedenle Amerikan emperyalizmi, 1991’den bu yana –daha önceki dönemdekilerden farklı koşullarda- sürekli savaş içindedir. ABD, Körfez’de, Balkanlar’da, Afganistan’da, Somali’de vs. NATO ve BM şemsiyesi altında savaşmıştır. Şimdi de Irak’a yeni bir saldırı hazırlığı içinde.
Bu yazımızda cevaplandırmaya çalışacağımız soru şu: Bütün bunları yapan bu saldırgan ne denli güçlüdür? Onda gelişen bir emperyalizmin gücü mü, yoksa gerileme, çöküş sürecine girmiş bir emperyalist ülkenin saldırganlığı mı söz konusudur?
“ Dünyada Amerika’nın rolü”nü ele alan “Economist”in Haziran sonu özel sayısında bu ülkeye ilişkin bazı sayılara yer veriyor.
-Dünya nüfusu 6 milyar. Bunun yüzde 4,7’si ABD’de yaşıyor.
-Dünya brüt üretim tutarı 314 trilyon Dolar. Bunda ABD’nin payı yüzde 31,2.
-Dünya çapında askeri harcamaların tutarı 811,5 milyar Dolar. Bu miktar içinde ABD’nin payı yüzde 36,3.
-Dünya çapında araştırma harcamalarının miktarı toplam olarak 652,7 milyar Dolar. ABD’nin payı yüzde 40,6.
-Dünya çapında sinema için harcanan miktar (film izlemek için harcanan miktar) 18,2 milyar Dolar. Bunda ABD’nin payı yüzde 83,1.
Bu verilere göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ni oluşturan ABD, ekonomi, militarizm ve araştırma alanlarında dünyanın en güçlü ülkesi durumunda. Sinema ile ilişkin veriler ise, ABD’nin dünya çapında kültür egemenliğini göstermeye hizmet etmektedir.
Bu veriler, ABD’nin, kapitalist üretim biçimi sürecinde dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü devleti olduğunu gösterir mi? Göstermez. Zamanının koşulları içinde Büyük Britanya, ABD’den daha güçlüydü. Bir kaç gösterge; 1820’de B. Britanya’nın, dünya üretimindeki payı yüzde 50 idi. Buna karşın ABD’ninki ancak yüzde 10. 1870’de B. Britanya’nın payı yüzde 32 iken ABD’ninki de yüzde 23’tü. İngiltere’nin dünya ticaretindeki payı 1840’da yüzde 22,9’dan 1870’de yüzde 25,3’e çıkarken, ABD’ninki yüzde 9,4’ten yüzde 9,1’e düşmüştür. İngiltere, dünya sömürge alanının 1877’de yüzde 21,2’sini ve 1913’te de yüzde 29,7’sini kontrol ederken, ABD, 1913’te ancak yüzde 0,3’ünü kontrol ediyordu. ( Bu veriler için bkz.: İ. Okçuoğlu; Rekabetin Tarihi 2, Ceylan Yayınları)
Bu veriler, 19 yüzyılın B.Britanya’nın yüz yılı olduğunu, bu ülkenin bu dönemde en güçlü ülke olduğunu gösterir. 1900’lere gelindiğinde, emperyalist çağa girerken B.Britanya, dünyanın en güçlü ülkesi olma özelliğini kaybetmeye başlamıştı. Onda yükselen bir gücün değil, çöküş sürecine girmiş olan, elindekini en azından korumaya çalışan, hâkimiyetini devam ettirme çabası içinde olan bir gücün saldırganlığı söz konusuydu. 1900’e gelindiğinde İngiltere’nin dünya nüfusundaki pay yüzde 2,3, dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 18 (ABD’nin dünya nüfusundaki payı yüzde 4,6 ve sanayi üretimindeki payı da yüzde 31 idi. Almanya’nınki ise sırayla3,4 ve yüzde 16’ıydı).
“ Üzerinde güneş batmayan” B.Britanya imparatorluğunun çöküşü, Amerikan emperyalizminin kaçınılmaz geleceğidir.
Birinci Dünya Savaşı, Alman emperyalizminin dünyayı yeniden paylaşmak talebinin; yani emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesinin sonucuydu. Adres B.Britanya idi. İkinci Dünya Savaşı, yine Alman emperyalizminin dünyayı yeniden paylaşma talebi sonucunda patlak verdi. Yeniden paylaşmak, paylaşmak isteyenin mevcut paylaşılmışlıktan memnun olmadığını ve paylaşılmışlıktan memnun olana karşı savaşa hazır olduğunu gösterir. Bu, her iki dünya savaşında da Almanya ve İngiltere’yi karşı karşıya getirmiştir. Ama bu arada, özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında ve ‘30’lu yılların başında dünya mali merkezi Avrupa’dan ABD’ye kaymış ve bu ülke kapitalist dünyanın en güçlü ülkesi olarak gelişmiştir. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tartışma götürmez bir gerçeklik olmuştur. Süreci, sanayi üretimi bazında canlandıralım:
İngiltere’nin dünya sanayi üretimindeki payı 1820’de yüzde 50’den 1850’de yüzde 39’a, 1910’de yüzde 18’e, 1920’de 14’e, 1950’ yüzde 8,7’ye ve 1990’da da yüzde 3,1’e düşüyor. ABD’nin payı da, aynı yıllarda, yüzde 10’dan yüzde 15’e, yüzde 31’e, yüzde 46,9’a çıkıyor ve 1950’de yüzde 38,5’e ve 1990’da da yüzde 25,5’e düşüyor.
Bu veriler, kapitalizmde eşit olmayan gelişme yasasının işlerliğinin sadece bir göstergesidir.
İngiltere, ekonomik olarak giderek zayıflamasına rağmen askeri gücü devam ediyordu. Aynı durum ABD için de geçerli. Bugün ABD için, 1920’de olduğu gibi dünya sanayi üretiminin yüzde 46,9’una sahip olmak bir hayaldir. Ama ABD bugün, dünya sanayi üretiminin (1990) yüzde 25,5’ine sahip olmasına rağmen, askeri olarak, 1920’lerden daha güçlüdür. Demek oluyor ki, siyasi ve askeri güç gelişiminin doruk noktası, ekonomik hâkimiyetin doruk noktası ile mutlaka eş zamanlı olmuyor. Yukarıdaki veriler de bunun böyle olduğunu gösteriyorlar.
Şüphesiz ki ABD, bugün dünyanın en güçlü ülkesi. Ama yüzyıllık geçmişi ile karşılaştırdığımızda ABD’nin çöküş sürecinde olan bir emperyalist güç olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki veriler bunu gösteriyorlar. Amerikan emperyalizmi dünya sanayi üretimi bakımından bugün, 1920’lerdeki gücünün yaklaşık yarısına, 1950’deki gücünün yüzde 66’sına sahip. Yani, 1920’de dünya sanayi üretiminin neredeyse yarısına sahip olan ABD, bugün ancak dörtte birine sahip.
Amerikan emperyalizmini oldukça güçlü gösteren, evet olduğundan da güçlü gösteren olgu, SB ve revizyonist bloğun dağılmasıdır. Bu bloğun çöküşü, ABD’yi “hiper güç” konumuna getirmiştir. Çünkü SB önderliğinde revizyonist blok dışında ABD’nin gücüne şu veya bu şekilde yaklaşan başka bir güç, ne o zaman ve ne de bugün var. (1990’ da SB’nin dünya sanayi üretimindeki payı –yüzde 26,9-ABD’ninkinden –yüzde 25,5- fazlaydı. Bunun bir abartı olduğu açıktır. Revizyonist kalemşorlar, sistemleri dağılırken bile, “sosyalizmin” dehşetli gelişmesinden bahsetmekten geri kalmamışlardır.)
ABD’nin bugünkü ordusunda 1,4 milyon modern teçhizatlı askeri görev yapıyor. Bunların yaklaşık 250 bini yer küreye yayılmış 725 askeri tesiste görev yapıyor. (Bunlardan 17’si tam teçhizatlı üstür.)
Bu gücü ayakta tutmak için harcamaların yüksek olması gerekir. Ama pek de öyle değil. 2000 yılında Amerikan savunma giderler toplamı 300 milyar dolardı. Bu devasa miktar, geçmiş dönemle karşılaştırılırsa küçüktür. Başka bir karşılaştırma. Brüt üretim kıstas alındığında ABD’nin bu yılki askeri harcamalarının iktisadi gücünün ancak yüzde 3’üne eş düştüğünü görüyoruz. 1980’li yıllarda, Reagan döneminde bu oran yüzde 6 idi. Brüt üretime göre bugünkünden iki misli daha fazla bir harcama söz konusuydu.
Diğer taraftan ABD’nin bugünkü askeri üstünlüğü son yılların kapsamlı bir silahlanma programına dayanmıyor. ABD dışında diğer bütün ülkelerin, SB’nin dağılmasından sonra da Rusya’nın, 1980’li yıllardaki silahlanma seviyelerinden görece hızlı olarak gerilemeleri ve ABD’nin bu alanda daha yavaş hareket etmesi, onu güçlü kılmıştır. Yani diğer emperyalist ülkeler görece hızlı “silahsız”lanırlarken, ABD, görece yavaş “silahsız“lanmış ve bu, ABD’yi askeri olarak güçlü kılmıştır. Burada da revizyonist bloğun çöküşü, Amerikan emperyalizmini olduğundan daha güçlü gösteren bir faktör olmuştur. Bugün Rusya’nın 60 milyar dolara varan askeri harcaması karşısında Amerika’nın 300 milyar dolarlık askeri harcaması, tabii ki bu ülkeyi güçlü kılacaktır.
Şüphesiz ki ABD, AB’li rakiplerinden de daha fazla askeri harcama yapmakta. Örnek; Fransa ve B.Britanya’nın askeri harcamaları, brüt üretimlerinin yaklaşık yüzde 2,5’ne tekabül ediyor. Almanya’nınki de yüzde 1,5.
Vietnam savaşı döneminde askeri harcamalar brüt üretimin yüzde 9’una eşitti. Irak’a karşı savaşın da askeri harcamaları bu orana çıkartacağı hesaplanıyor.
ABD, gerçekten “tek dişi kalmış canavar” konumunda. Vietnam savaşı ile başlayan; daha doğrusu 1950’lerden sonraki savaşlar ve askeri harcamaları, reel ücretlerdeki artışın düşmesine, yaşam seviyesinin düşmesine, sağlık sisteminin çöküşüne neden olmuş ve geniş yığınların Vietnam savaşına, silahlanmaya karşı tavır almalarını beraberinde getirmiştir.
Savaşla ekonomik kriz arasındaki ilişkiyi yanlış anlayanlar, neredeyse, ABD, ekonomiyi krizden çıkartmak için savaşıyor diyorlar. Şüphesiz savaşın böyle bir etkisi de var. Ama şuna ne demeli: Bush başkan olduğunda (20 Ocak 2001) Dow Jones 10600 seviyesindeydi. Şimdi ise 8000 seviyesinde, yani yüzde 24 oranında bir gerileme.
Hegemonya için anahtar teknolojiye sahip olmak yetmiyor. Birçok emperyalist ülke, rekabet gücü olan teknolojiyi geliştirecek durumda. Bunun ötesinde atom tekniğe de sahip olmak yetmiyor. Birçok geri kalmış ülkelerde (örneğin K. Kore, Pakistan) bu teknolojiye sahipler. Dünyanın en zengin ülkesi, en borçlu ülke durumundadır. 400 milyar dolarlık borcu çevirebilmek için ABD, her çalışma gününde ülkeye 2 milyar dolar çekmek zorunda.
ABD, rakibi AB’nin para birimi Euro’nun dolaşıma çıkmasını engelleyemedi, istikrarsızlaştıramadı bile.
ABD, şimdiye kadar 1900’lü yılın başlarında İspanya’ya, Küba’ya ve sonraları da Vietnam’a karşı tek başına savaşmıştı. Ama bugün, Irak, Afganistan savaşlarının ve şimdi de Irak’a saldırı hazırlıklarının gösterdiği gibi askerlerini konuşlandıracak, üs olarak kullanacak yer ve bu temelde de müttefik aramak zorunda kalmıştır.
Amerikan emperyalizmi gerileme sürecine girmiştir. Onun saldırganlığı, gerileyen gücün saldırganlığıdır. Tarih sahnesinden çekileceğini, yerini başka güçlerin alacağını biliyor. Ama 21. Yüzyıl, ne ABD’nin ne de başka emperyalist ülkelerin yüzyılı olacaktır. 21. Yüzyıl kapitalizmin tarih sahnesinden silindiği yüzyıl olacaktır.
21. yüzyılın karakterini ya barbarlık ya sosyalizm belirleyecektir
Revizyonist bloğun çökmesinden ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana Amerikan emperyalizmi, emperyalistler arası güçler dengesinin tamamen kendisinden yana değişmesinden yararlanarak 21. Yüzyılda da dünya hegemonal gücü kalmak için geliştirdiği jeopolitika doğrultusunda hareket etmiştir. Amerikan emperyalizminin jeostratejistleri de ABD’nin bugünkü gücünün ebedi olmadığını biliyorlar ve 21. Yüzyılın en azından ilk yarısında dünyada tek hegemon güç olarak kalmayı sağlayacak jeopolitikalar geliştiriyorlar. Amerikan emperyalizmi, bu amacını gerçekleştirmek için SB’nin dağılmasından sonra elini çabuk tutarak birçok cehpede mücadeleye girişmiştir. Birincisi, SB’nin dağılmasından kaynaklanan “boş” alanları doldurmaya çalışmıştır. İkincisi, kendisine rakip olabilecek ve jeopolitika geliştirme yeteneğinde olan güçlerin önünü almaya çalışmış ve üçüncüsü de “soğuk savaş”ın zorunlu kıldığı müttefiklik anlayışının maddi temeli kalmadığı için, 21. Yüzyıl hâkimiyetine tekabül edebilecek yeni müttefik arayışına girişmiştir. Bu nedenle Amerikan emperyalizmi, 1991’den bu yana –daha önceki dönemdekilerden farklı koşullarda- sürekli savaş içindedir. ABD, Körfez’de, Balkanlar’da, Afganistan’da, Somali’de vs. NATO ve BM şemsiyesi altında savaşmıştır. Şimdi de Irak’a yeni bir saldırı hazırlığı içinde.
Bu yazımızda cevaplandırmaya çalışacağımız soru şu: Bütün bunları yapan bu saldırgan ne denli güçlüdür? Onda gelişen bir emperyalizmin gücü mü, yoksa gerileme, çöküş sürecine girmiş bir emperyalist ülkenin saldırganlığı mı söz konusudur?
“ Dünyada Amerika’nın rolü”nü ele alan “Economist”in Haziran sonu özel sayısında bu ülkeye ilişkin bazı sayılara yer veriyor.
-Dünya nüfusu 6 milyar. Bunun yüzde 4,7’si ABD’de yaşıyor.
-Dünya brüt üretim tutarı 314 trilyon Dolar. Bunda ABD’nin payı yüzde 31,2.
-Dünya çapında askeri harcamaların tutarı 811,5 milyar Dolar. Bu miktar içinde ABD’nin payı yüzde 36,3.
-Dünya çapında araştırma harcamalarının miktarı toplam olarak 652,7 milyar Dolar. ABD’nin payı yüzde 40,6.
-Dünya çapında sinema için harcanan miktar (film izlemek için harcanan miktar) 18,2 milyar Dolar. Bunda ABD’nin payı yüzde 83,1.
Bu verilere göre dünya nüfusunun yaklaşık yüzde 5’ni oluşturan ABD, ekonomi, militarizm ve araştırma alanlarında dünyanın en güçlü ülkesi durumunda. Sinema ile ilişkin veriler ise, ABD’nin dünya çapında kültür egemenliğini göstermeye hizmet etmektedir.
Bu veriler, ABD’nin, kapitalist üretim biçimi sürecinde dünyanın gelmiş geçmiş en güçlü devleti olduğunu gösterir mi? Göstermez. Zamanının koşulları içinde Büyük Britanya, ABD’den daha güçlüydü. Bir kaç gösterge; 1820’de B. Britanya’nın, dünya üretimindeki payı yüzde 50 idi. Buna karşın ABD’ninki ancak yüzde 10. 1870’de B. Britanya’nın payı yüzde 32 iken ABD’ninki de yüzde 23’tü. İngiltere’nin dünya ticaretindeki payı 1840’da yüzde 22,9’dan 1870’de yüzde 25,3’e çıkarken, ABD’ninki yüzde 9,4’ten yüzde 9,1’e düşmüştür. İngiltere, dünya sömürge alanının 1877’de yüzde 21,2’sini ve 1913’te de yüzde 29,7’sini kontrol ederken, ABD, 1913’te ancak yüzde 0,3’ünü kontrol ediyordu. ( Bu veriler için bkz.: İ. Okçuoğlu; Rekabetin Tarihi 2, Ceylan Yayınları)
Bu veriler, 19 yüzyılın B.Britanya’nın yüz yılı olduğunu, bu ülkenin bu dönemde en güçlü ülke olduğunu gösterir. 1900’lere gelindiğinde, emperyalist çağa girerken B.Britanya, dünyanın en güçlü ülkesi olma özelliğini kaybetmeye başlamıştı. Onda yükselen bir gücün değil, çöküş sürecine girmiş olan, elindekini en azından korumaya çalışan, hâkimiyetini devam ettirme çabası içinde olan bir gücün saldırganlığı söz konusuydu. 1900’e gelindiğinde İngiltere’nin dünya nüfusundaki pay yüzde 2,3, dünya sanayi üretimindeki payı yüzde 18 (ABD’nin dünya nüfusundaki payı yüzde 4,6 ve sanayi üretimindeki payı da yüzde 31 idi. Almanya’nınki ise sırayla3,4 ve yüzde 16’ıydı).
“ Üzerinde güneş batmayan” B.Britanya imparatorluğunun çöküşü, Amerikan emperyalizminin kaçınılmaz geleceğidir.
Birinci Dünya Savaşı, Alman emperyalizminin dünyayı yeniden paylaşmak talebinin; yani emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesinin sonucuydu. Adres B.Britanya idi. İkinci Dünya Savaşı, yine Alman emperyalizminin dünyayı yeniden paylaşma talebi sonucunda patlak verdi. Yeniden paylaşmak, paylaşmak isteyenin mevcut paylaşılmışlıktan memnun olmadığını ve paylaşılmışlıktan memnun olana karşı savaşa hazır olduğunu gösterir. Bu, her iki dünya savaşında da Almanya ve İngiltere’yi karşı karşıya getirmiştir. Ama bu arada, özellikle 1. Dünya Savaşı sonrasında ve ‘30’lu yılların başında dünya mali merkezi Avrupa’dan ABD’ye kaymış ve bu ülke kapitalist dünyanın en güçlü ülkesi olarak gelişmiştir. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrasında tartışma götürmez bir gerçeklik olmuştur. Süreci, sanayi üretimi bazında canlandıralım:
İngiltere’nin dünya sanayi üretimindeki payı 1820’de yüzde 50’den 1850’de yüzde 39’a, 1910’de yüzde 18’e, 1920’de 14’e, 1950’ yüzde 8,7’ye ve 1990’da da yüzde 3,1’e düşüyor. ABD’nin payı da, aynı yıllarda, yüzde 10’dan yüzde 15’e, yüzde 31’e, yüzde 46,9’a çıkıyor ve 1950’de yüzde 38,5’e ve 1990’da da yüzde 25,5’e düşüyor.
Bu veriler, kapitalizmde eşit olmayan gelişme yasasının işlerliğinin sadece bir göstergesidir.
İngiltere, ekonomik olarak giderek zayıflamasına rağmen askeri gücü devam ediyordu. Aynı durum ABD için de geçerli. Bugün ABD için, 1920’de olduğu gibi dünya sanayi üretiminin yüzde 46,9’una sahip olmak bir hayaldir. Ama ABD bugün, dünya sanayi üretiminin (1990) yüzde 25,5’ine sahip olmasına rağmen, askeri olarak, 1920’lerden daha güçlüdür. Demek oluyor ki, siyasi ve askeri güç gelişiminin doruk noktası, ekonomik hâkimiyetin doruk noktası ile mutlaka eş zamanlı olmuyor. Yukarıdaki veriler de bunun böyle olduğunu gösteriyorlar.
Şüphesiz ki ABD, bugün dünyanın en güçlü ülkesi. Ama yüzyıllık geçmişi ile karşılaştırdığımızda ABD’nin çöküş sürecinde olan bir emperyalist güç olduğunu görüyoruz. Yukarıdaki veriler bunu gösteriyorlar. Amerikan emperyalizmi dünya sanayi üretimi bakımından bugün, 1920’lerdeki gücünün yaklaşık yarısına, 1950’deki gücünün yüzde 66’sına sahip. Yani, 1920’de dünya sanayi üretiminin neredeyse yarısına sahip olan ABD, bugün ancak dörtte birine sahip.
Amerikan emperyalizmini oldukça güçlü gösteren, evet olduğundan da güçlü gösteren olgu, SB ve revizyonist bloğun dağılmasıdır. Bu bloğun çöküşü, ABD’yi “hiper güç” konumuna getirmiştir. Çünkü SB önderliğinde revizyonist blok dışında ABD’nin gücüne şu veya bu şekilde yaklaşan başka bir güç, ne o zaman ve ne de bugün var. (1990’ da SB’nin dünya sanayi üretimindeki payı –yüzde 26,9-ABD’ninkinden –yüzde 25,5- fazlaydı. Bunun bir abartı olduğu açıktır. Revizyonist kalemşorlar, sistemleri dağılırken bile, “sosyalizmin” dehşetli gelişmesinden bahsetmekten geri kalmamışlardır.)
ABD’nin bugünkü ordusunda 1,4 milyon modern teçhizatlı askeri görev yapıyor. Bunların yaklaşık 250 bini yer küreye yayılmış 725 askeri tesiste görev yapıyor. (Bunlardan 17’si tam teçhizatlı üstür.)
Bu gücü ayakta tutmak için harcamaların yüksek olması gerekir. Ama pek de öyle değil. 2000 yılında Amerikan savunma giderler toplamı 300 milyar dolardı. Bu devasa miktar, geçmiş dönemle karşılaştırılırsa küçüktür. Başka bir karşılaştırma. Brüt üretim kıstas alındığında ABD’nin bu yılki askeri harcamalarının iktisadi gücünün ancak yüzde 3’üne eş düştüğünü görüyoruz. 1980’li yıllarda, Reagan döneminde bu oran yüzde 6 idi. Brüt üretime göre bugünkünden iki misli daha fazla bir harcama söz konusuydu.
Diğer taraftan ABD’nin bugünkü askeri üstünlüğü son yılların kapsamlı bir silahlanma programına dayanmıyor. ABD dışında diğer bütün ülkelerin, SB’nin dağılmasından sonra da Rusya’nın, 1980’li yıllardaki silahlanma seviyelerinden görece hızlı olarak gerilemeleri ve ABD’nin bu alanda daha yavaş hareket etmesi, onu güçlü kılmıştır. Yani diğer emperyalist ülkeler görece hızlı “silahsız”lanırlarken, ABD, görece yavaş “silahsız“lanmış ve bu, ABD’yi askeri olarak güçlü kılmıştır. Burada da revizyonist bloğun çöküşü, Amerikan emperyalizmini olduğundan daha güçlü gösteren bir faktör olmuştur. Bugün Rusya’nın 60 milyar dolara varan askeri harcaması karşısında Amerika’nın 300 milyar dolarlık askeri harcaması, tabii ki bu ülkeyi güçlü kılacaktır.
Şüphesiz ki ABD, AB’li rakiplerinden de daha fazla askeri harcama yapmakta. Örnek; Fransa ve B.Britanya’nın askeri harcamaları, brüt üretimlerinin yaklaşık yüzde 2,5’ne tekabül ediyor. Almanya’nınki de yüzde 1,5.
Vietnam savaşı döneminde askeri harcamalar brüt üretimin yüzde 9’una eşitti. Irak’a karşı savaşın da askeri harcamaları bu orana çıkartacağı hesaplanıyor.
ABD, gerçekten “tek dişi kalmış canavar” konumunda. Vietnam savaşı ile başlayan; daha doğrusu 1950’lerden sonraki savaşlar ve askeri harcamaları, reel ücretlerdeki artışın düşmesine, yaşam seviyesinin düşmesine, sağlık sisteminin çöküşüne neden olmuş ve geniş yığınların Vietnam savaşına, silahlanmaya karşı tavır almalarını beraberinde getirmiştir.
Savaşla ekonomik kriz arasındaki ilişkiyi yanlış anlayanlar, neredeyse, ABD, ekonomiyi krizden çıkartmak için savaşıyor diyorlar. Şüphesiz savaşın böyle bir etkisi de var. Ama şuna ne demeli: Bush başkan olduğunda (20 Ocak 2001) Dow Jones 10600 seviyesindeydi. Şimdi ise 8000 seviyesinde, yani yüzde 24 oranında bir gerileme.
Hegemonya için anahtar teknolojiye sahip olmak yetmiyor. Birçok emperyalist ülke, rekabet gücü olan teknolojiyi geliştirecek durumda. Bunun ötesinde atom tekniğe de sahip olmak yetmiyor. Birçok geri kalmış ülkelerde (örneğin K. Kore, Pakistan) bu teknolojiye sahipler. Dünyanın en zengin ülkesi, en borçlu ülke durumundadır. 400 milyar dolarlık borcu çevirebilmek için ABD, her çalışma gününde ülkeye 2 milyar dolar çekmek zorunda.
ABD, rakibi AB’nin para birimi Euro’nun dolaşıma çıkmasını engelleyemedi, istikrarsızlaştıramadı bile.
ABD, şimdiye kadar 1900’lü yılın başlarında İspanya’ya, Küba’ya ve sonraları da Vietnam’a karşı tek başına savaşmıştı. Ama bugün, Irak, Afganistan savaşlarının ve şimdi de Irak’a saldırı hazırlıklarının gösterdiği gibi askerlerini konuşlandıracak, üs olarak kullanacak yer ve bu temelde de müttefik aramak zorunda kalmıştır.
Amerikan emperyalizmi gerileme sürecine girmiştir. Onun saldırganlığı, gerileyen gücün saldırganlığıdır. Tarih sahnesinden çekileceğini, yerini başka güçlerin alacağını biliyor. Ama 21. Yüzyıl, ne ABD’nin ne de başka emperyalist ülkelerin yüzyılı olacaktır. 21. Yüzyıl kapitalizmin tarih sahnesinden silindiği yüzyıl olacaktır.
21. yüzyılın karakterini ya barbarlık ya sosyalizm belirleyecektir
27 Temmuz 2002 Cumartesi
TEKELLERİN MEYDAN MUHAREBESİ
2001’de önde gelen emperyalist ülkelerden ABD, Almanya ve Japonya’da patlak veren ekonomik kriz, dünya krizine dönüştü. Bu ülkelerde sanayi üretimi II. Dünya Savaşı’ndan sonra görülen en geri seviyesine düştü. Ekonomik kriz, etkisini kaçınılmaz olarak borsalarda da gösterdi veya dünya borsalarında geçen hafta yaşanan düşüşler, krizin şiddetini göstermek bakımından bir ölçü oldu.
Emperyalist ülkelerde, özellikle de Almanya’da burjuvazinin, ekonomide olumsuz gelişme aşılmıştır, artık yükseliş dönemine giriyoruz propagandasının demagojiden ibaret olduğu son gelişmelerle bir kez daha kanıtlanmıştır.
Daha önceki dünya krizleriyle karşılaştırdığımızda bu sefer daha çok tekelin krizden etkilendiğini görüyoruz. Amerika’da görülen muhasebe skandalları, büyük tekellerin bu krizden ne denli etkilenmiş olduğunu göstermektedir.
Emperyalist burjuvazi, Enron’un iflasını, “ABD’de krizin en derin noktası” olarak yorumlamıştı. O zaman, yani 2001’de Enron, Amerikan tarihinde görülen en büyük iflastı. Şimdi WorldCom iflas etti. 107 milyar dolarlık bu iflas, Amerikan tarihinin en büyük iflası oldu. Enron’dan sonra WorldCom’un iflası ABD, AB ve Japonya’da görülen firma iflas ve çöküşlerinin doruk noktaya ulaştığını göstermektedir. Krizin devam etmesi; derinleşmesi ve kapsamlaşması, daha başka tekellerin de aynı akıbetle karşı karşıya bırakacaktır.
WorldCom, ABD’nin uluslararası ikinci büyük telefon şirketiydi. Dünya internet trafiğinin yaklaşık yarısı bu tekel üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu tekel, ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda 60 firmayı satın aldı. Şimdi ise bizzat kendisi başka tekellerin avı olmuştur.
Telekominikasyon alanında faal olan uluslararası tekeller, olağanüstü bir kapasite fazlalığı oluşturmuşlardır. Kapasite arttırımı, borçlanma ve hisse senedi emisyonu vasıtasıyla sağlanmıştır. Dünya borsa krizinin sonucu olarak WorldCom hisse senedi değeri, 1999’da 64 dolardan geçen Cuma günü 9 sente düşmüştür. Muhasebe sahtekârlığının açığa çıkmasıyla WorldCom’un kaçınılmaz sonu görülmüştür.
Bu tekelin iflasında bankalar önemli bir rol oynamışlardır. 25 bankadan oluşan bir bankalar grubu, WorldCom’a verilen kredileri mahkeme yoluyla dondurma yolunu seçmiştir. Neden olarak da 30 milyar dolar borçlu olan bu tekelin muhasebe sahtekârlığı yapması gösterilmiştir. Sanki kendileri bu sahtekârlığı yapmıyorlar ve WorldCom’un sahtekârlığını da ilk defa duyuyorlar! Bankaları bu tavrı WorldCom’un iflasının açıklanması anlamına geliyordu. Öyle de oldu.
Bu tekelin iflası, şimdiki dünya krizinde sermaye ve işyeri kıyımının yeni boyutlarını göstermektedir. İflasa başvurulduğunda tekelin değeri 107 milyar dolardı. Bu miktar tek başına İrlanda’nın GSMH’na (102 milyar dolar) veya Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin GSMH toplamına (50+54 milyar dolar) şu veya bu şekilde denk düşmektedir. Ama şimdi spekülatörler ve rakip tekeller, WorldCom’un en değerli bölümleri için sadece ve sadece 15 milyar dolarlık bir değer biçiyorlar.
IMF ve Dünya Bankası’nın yeni sömürge ülkelerde uyguladıkları programların sonucunda iflas eden firmaların veya spekülatörler tarafından iflas sürüklenen firmaların ucuza kapatılması olgusunu, özellikle “Asya Krizi” döneminde Güney Kore ve başka ülkelerde görülen gelişmeleri şimdi devasa boyutlarda bazı emperyalist ülkelerde görmekteyiz.
Tekellerin iktisadi meydan muharebesi üretim kapasitelerini yok etmeye hizmet ediyor. Her fırsat kullanılarak rakip ortadan kaldırılıyor, yok ediliyor ya da değeri yapay olarak düşürülerek devralınıyor.
Kapasite düşürümü, sermaye kıyımı ve işyeri yok edilmesinden, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılmasından başka bir anlam taşımaz. Emperyalist burjuvazinin bu gelişmeyi engellemek için aldığı hiç bir tedbir sonuç vermemiştir. Üretimin bugünkü uluslararasılaşması boyutlarını göz önünde tutarsak ulusal-devlet tedbirlerinin fazla bir öneminin olmadığını görürüz.
Önde gelen emperyalist ülkelerde burjuvazinin iddiasının aksine ekonomik kriz, en derin noktasına henüz ulaşmamıştır, aksine dünya krizi olarak kapsamlaşmakta ve derinleşmektedir.
Emperyalist ülkelerde, özellikle de Almanya’da burjuvazinin, ekonomide olumsuz gelişme aşılmıştır, artık yükseliş dönemine giriyoruz propagandasının demagojiden ibaret olduğu son gelişmelerle bir kez daha kanıtlanmıştır.
Daha önceki dünya krizleriyle karşılaştırdığımızda bu sefer daha çok tekelin krizden etkilendiğini görüyoruz. Amerika’da görülen muhasebe skandalları, büyük tekellerin bu krizden ne denli etkilenmiş olduğunu göstermektedir.
Emperyalist burjuvazi, Enron’un iflasını, “ABD’de krizin en derin noktası” olarak yorumlamıştı. O zaman, yani 2001’de Enron, Amerikan tarihinde görülen en büyük iflastı. Şimdi WorldCom iflas etti. 107 milyar dolarlık bu iflas, Amerikan tarihinin en büyük iflası oldu. Enron’dan sonra WorldCom’un iflası ABD, AB ve Japonya’da görülen firma iflas ve çöküşlerinin doruk noktaya ulaştığını göstermektedir. Krizin devam etmesi; derinleşmesi ve kapsamlaşması, daha başka tekellerin de aynı akıbetle karşı karşıya bırakacaktır.
WorldCom, ABD’nin uluslararası ikinci büyük telefon şirketiydi. Dünya internet trafiğinin yaklaşık yarısı bu tekel üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu tekel, ‘80’li ve ‘90’lı yıllarda 60 firmayı satın aldı. Şimdi ise bizzat kendisi başka tekellerin avı olmuştur.
Telekominikasyon alanında faal olan uluslararası tekeller, olağanüstü bir kapasite fazlalığı oluşturmuşlardır. Kapasite arttırımı, borçlanma ve hisse senedi emisyonu vasıtasıyla sağlanmıştır. Dünya borsa krizinin sonucu olarak WorldCom hisse senedi değeri, 1999’da 64 dolardan geçen Cuma günü 9 sente düşmüştür. Muhasebe sahtekârlığının açığa çıkmasıyla WorldCom’un kaçınılmaz sonu görülmüştür.
Bu tekelin iflasında bankalar önemli bir rol oynamışlardır. 25 bankadan oluşan bir bankalar grubu, WorldCom’a verilen kredileri mahkeme yoluyla dondurma yolunu seçmiştir. Neden olarak da 30 milyar dolar borçlu olan bu tekelin muhasebe sahtekârlığı yapması gösterilmiştir. Sanki kendileri bu sahtekârlığı yapmıyorlar ve WorldCom’un sahtekârlığını da ilk defa duyuyorlar! Bankaları bu tavrı WorldCom’un iflasının açıklanması anlamına geliyordu. Öyle de oldu.
Bu tekelin iflası, şimdiki dünya krizinde sermaye ve işyeri kıyımının yeni boyutlarını göstermektedir. İflasa başvurulduğunda tekelin değeri 107 milyar dolardı. Bu miktar tek başına İrlanda’nın GSMH’na (102 milyar dolar) veya Macaristan ve Çek Cumhuriyeti’nin GSMH toplamına (50+54 milyar dolar) şu veya bu şekilde denk düşmektedir. Ama şimdi spekülatörler ve rakip tekeller, WorldCom’un en değerli bölümleri için sadece ve sadece 15 milyar dolarlık bir değer biçiyorlar.
IMF ve Dünya Bankası’nın yeni sömürge ülkelerde uyguladıkları programların sonucunda iflas eden firmaların veya spekülatörler tarafından iflas sürüklenen firmaların ucuza kapatılması olgusunu, özellikle “Asya Krizi” döneminde Güney Kore ve başka ülkelerde görülen gelişmeleri şimdi devasa boyutlarda bazı emperyalist ülkelerde görmekteyiz.
Tekellerin iktisadi meydan muharebesi üretim kapasitelerini yok etmeye hizmet ediyor. Her fırsat kullanılarak rakip ortadan kaldırılıyor, yok ediliyor ya da değeri yapay olarak düşürülerek devralınıyor.
Kapasite düşürümü, sermaye kıyımı ve işyeri yok edilmesinden, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılmasından başka bir anlam taşımaz. Emperyalist burjuvazinin bu gelişmeyi engellemek için aldığı hiç bir tedbir sonuç vermemiştir. Üretimin bugünkü uluslararasılaşması boyutlarını göz önünde tutarsak ulusal-devlet tedbirlerinin fazla bir öneminin olmadığını görürüz.
Önde gelen emperyalist ülkelerde burjuvazinin iddiasının aksine ekonomik kriz, en derin noktasına henüz ulaşmamıştır, aksine dünya krizi olarak kapsamlaşmakta ve derinleşmektedir.
26 Temmuz 2002 Cuma
DÜNYA EKONOMİSİ VE KRİZ
Dünya ekonomisi 2. Dünya savaşından bu yana en derin krizinde. Dünya ekonomisinin üç büyük merkezi olan ABD, Japonya ve AB´de sanayi üretimi 2. Dünya savaşından sonra görülen en derin düşüş sürecinde. Dünya ekonomisini kontrol eden bu üç rekabet merkezindeki ekonominin gelişme seyri, mevcut haliyle ekonomik kriz, diğer ülkelerin ekonomilerini, dolayısıyla bütün dünya ekonomisini kendi girdabına çekmektedir.
Önde gelen çok uluslu tekeller, kapsam ve derinliği henüz kestirilemeyecek bir ölçüde fazla üretim krizi içindeler. Bu seferki fazla üretim krizinde tekeller, önceki krizlere oranla daha güçlü olarak etkilenmekteler. Örneğin 1990/91-94 dünya krizi döneminde 100 Amerikan tekeli arasında 32`sinde (1992) ciro düşüşü görülmüştü. Ciro düşüşü olan tekel sayısı 1993`te 40`a çıkmıştı. Bu kriz döneminde görülen ciro düşüşleri pek derin değildi. Sadece az sayıdaki tekelde ciro düşüşü %10`dan fazlaydı. Bu seferki krizde ise durum, krizin derinliği ve tekellerin etkilenmeleri bakımından oldukça farklı. Daha 2001`de önde gelen 100 Amerikan tekeli arasında 45`inde ciro düşüşleri oldu. Ciro düşüşü 20 tekelde %0 ila %5; 12 tekelde %5 ila %10 ve 13 tekelde de %10 ila %40 arasındaydı.
Benzeri bir gelişmeyi Alman ekonomisinde de görmekteyiz. Bu ülkenin önde gelen tekellerinde ciro düşüşü 2001 yılı itibariyle, Daimler-Chrysler‘de %5,9; E.on‘da %5,7; BHSF`de %9,6; Ergo Sigorta`da %5,7; RWE-Dea`da %5,6; AMB Generali Holding`de %10,2; Infineon Technologies`de %22,1; MAN`da %26,3 ve Degussa`da da %29 oranındaydı.
Bu veriler ve son hafta içinde dünya borsalarında görülen şiddetli düşüşler ve ABD`de yaşanan şirket bilanço skandalları, dünya ekonomisinde hâkim konumda olan tekellerin bu seferki dünya ekonomik krizinin patlak vermesinde önemli ölçüde etkili olduklarını göstermektedir.
Üretimde ve ciroda görülen düşüşler, tekeller arasındaki yok etme, birbirini yutma veya uluslararası çapta sürdürülen iktisadi meydan muharebesine neden olan çelişkileri kaçınılmaz olarak daha da keskinleştiriyor ve kapsamlaştırıyor. Böyle bir süreçte tekeller arasındaki güçler dengesi; önde gelen tekeller arasındaki güç dengesi sıçramalı olarak değişir. Bunun böyle olduğunu ve başka türlü olamayacağını tekeller arasında sürdürülen iktisadi meydan muharebesinde; yok etme, zayıflatma ve devralma stratejilerinde görüyoruz. ABD`de ENRON ve WORLDCOM`un başına gelenleri biliyoruz. 2001 yılı itibariyle Avrupa`nın en büyük 500 tekeli arasında da güç değişimi olmuştur. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve bankacılık alanlarında tekellerin güç kıstasına göre yapılan sıralamasında yer değişimi olmuştur. Bazı tekeller ilk sıralara doğru tırmanırken (örneğin BASF 50. sıradan 40. sıraya, RWE 31. sıradan 15. sıraya) bazı tekeller gerilemişler, ya iflasa sürüklenmişler ya da başka tekeller tarafından ucuza devralınmışlardır. Bu gelişmenin, sosyal sonucu işçilerin kitlesel olarak işten atılmaları olmuştur.
- Sanayi Üretimi ve Krizin En Derin Noktası
Emperyalist ülkelerde burjuvazinin ekonomi uzmanlarına hazırlattığı tahminlerin hiçbirisi tutmamıştır. Kriz en derin noktasına ulaştı, artık yeniden yükseliş sürecine giriyoruz vb. sözlerin beş paralık değerinin olmadığını, yığınları aldatmak, dikkatlerini ekonomiden çekmek amaçlı demagoji olduğunu söz konusu bu rekabet merkezlerindeki sanayi üretiminin seyri göstermektedir.
ABD, Almanya ve Japonya`da sanayi üretimi seyri (1995=100)
ABD ALMANYA JAPONYA
Yıllar oran zincirleme oran zincirleme oran zincirleme
endeksi (1) endeksi (1) endeksi (1)
1978 69,4 6,0 80,7 2,5 63,0 6,4
1980 69,7 -2,8 84,7 -0,1 70,8 4,7
1981 70,9 1,7 83,1 -1,9 71,5 1,0
1982 67,0 -5,5 80,4 -3,2 71,7 0,3
1983 69,5 3,7 80,9 0,6 73,8 3,0
1990 86,5 -0,2 101,8 5,1 104,4 4,1
1991 84,8 -2,0 104,7 2,8 106,2 1,7
1992 87,5 3,2 102,4 -2,2 99,7 -6,1
1993 90,5 3,4 95,5 -6,7 95,9 -3,8
1994 95,4 5,4 99,6 4,3 96,8 0,9
1998 116,9 4,7 106,2 3,3 98,5 -7,1
1999 121,8 4,2 107,7 1,4 99,3 0,8
2000 128,6 5,6 113,4 5,3 105,2 5,9
2001 124,5 -3,2 113,3 -0,1 96,8 -7,9
1) Bir yıl öncesine göre
Gerçek durum böyle olmasına rağmen emperyalist burjuvazi, geçiciliği ifade eden birtakım göstergeleri, krizin aşıldığı anlamında yorumlamaya devam ediyor. Yani tekil veriler, esas bağlamından kopartılarak, amaca uygun yorumlanıyor. Bir kaç örnek. Geçen Mayıs ayında ABD`de işsizlerin sayısındaki (resmi verilere göre) gerileme, Amerikan tekelci burjuvazisi tarafından “yükselişin başlangıcı” olarak yorumlandı. Ama Haziran ayında işsizlerin sayısında yeniden artış oldu. Çünkü tekeller işçileri kitlesel olarak işten attılar. Almanya`da geçen Nisan ayında ihracatın ve siparişlerin artması, ekonominin yeniden yükselişe geçmesi olarak yorumlandı. Oysa bu gelişme, kriz içinde bir iniş-çıkışın, dengesiz gelişmenin ifadesiydi ve kapitalist ekonominin seyrinde, kriz döneminde de böylesi iniş-çıkışlar normal bir görünümdür. Ama soruna perakende cirolarındaki ve yatırımların 2001 yılı itibariyle %4,7 gerilemesi göz önünde tutulursa, yani perakende cirosu bazında satışların gerilediği, yatırımların düştüğü göz önünde tutulursa, Nisandaki sipariş ve ihracat artışının belli bir dengesiz gelişmeyi ifade ettiği görülür.
ABD`de sanayi üretiminin gerilemesi, geçici olarak durağanlaşmıştır. Yani üretimin düşmesi durmuş ve belli bir üretim artışı da görülmüştür. Bunun nedeni stokların eritilmesidir. Örneğin bu yılın ilk çeyreğinde ABD`de sanayi üretimi stok değeri 119 milyar dolardan 28 milyar dolara düşmüştür ve ayrıca, kısa bir zaman için de olsa sanayi üretiminde belli bir artış olmuştur. Bu gelişme, Amerikan burjuvazisinin, ekonomide gidişatın olumlu olduğu yorumunu yapmasına neden olmuştur. Oysa ekonominin devrevliğinin her bir aşamasında ve bir bütün olarak ekonomide inişlerin, çıkışların, zikzakların olması doğaldır. Krizde de olsa ekonominin sürekli iniş içerisinde olması düşünülemez. Örneğin satışlar gerilese de, üretim belli bir zaman daha devam eder; Stok üretimi. Ama belli bir noktadan sonra üretim durur veya yavaşlatılır. Bu süreç içinde de stoklar eritilir.
- Borsalardaki Hareketlilik
Enron`un iflasını emperyalist burjuvazi, “ABD`de krizin en derin noktası” olarak yorumladı. Gelişmeler burjuvaziyi bir kez daha yalanladı. Bilanço skandalları ve devam eden fazla üretim krizinin başka tekelleri de girdabına çekmesi, dünya borsalarında yıllardan beri görülmeyen değer kayıplarına neden olmuştur. Geçen Çarşamba (24.07.02) dünya borsaları için bir “kara Çarşamba” olmuştur. ABD`de Daw Joues, Nasdaq, Almanya`da Dax, Fransa`da Coc40, İngiltere`de FTSE100, bunun ötesinde Rusya`da, Japonya`da ve dünyanın başka ülkelerinde endeksler, Worldcom`un iflasa gidişinin açığa çıkmasından sonra birkaç sene önceki değerlere düşmüşlerdi.
Şüphesiz dünya borsalarında yaşanan “kara Çarşamba”, 1929`da yaşanan “kara Cuma” ile karşılaştırılabilecek boyutta bir çöküşün ifadesi değildi. Ama sermaye kıyımı bakımından durum farklıydı. 1929`da borsa krizi sonucunda kıyıma uğrayan sermaye miktarı; yani hisse senetlerine yatırılan sermaye miktarı, ABD`de 50 milyar dolardı. Ama şimdi, Mart 2000`den bu yana ABD borsalarında kıyıma uğrayan, yok edilen hisse senetlerine yatırılmış sermaye miktarı, 1400 milyar dolar tutarında. Bu miktar dünya çapında 7000 milyar dolara varmaktadır. Yani bugün borsa değerleri, oransal olarak 1929`daki kadar gerilememesine rağmen, hisse senetlerine yatırılan ve yok olan sermaye miktarı 1929`daki krizin birkaç mislidir.
Borsalarda yok edilen sermaye miktarının ABD açısından 1400 ve bütün dünya çapında 7000 milyar dolar olması, bu gelişmeden mali sermayenin mutlaka yoğun etkilendiği anlamına gelir. Son birkaç günün gelişmeleri bunun böyle olduğunu, mali sermayenin bu gelişmeden oldukça etkilendiğini göstermiştir. Öyle ki bankalara güven kalmamıştır.
Borsalardaki bu gelişme, tekelleri zor durumda bırakmıştır. Çünkü borsalar, bugün, Lenin`in tespitinin aksine, süreç içinde uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin önemli düzenleyici araçlarından birisi olmuştur. (Lenin, “Emperyalizm“ yapıtında “serbest rekabetin egemen olduğu eski kapitalizmin yerini, tekellerin egemen olduğu yeni kapitalizmin alması, ifadesini, başka şeylerin yanı sıra, borsanın öneminin azalmasında bulmaktadır“ tespitini yapar. Bkz. C. 22 s.221/222 Alm. Lenin`in bu tespiti o dönem için doğruydu. Ama emperyalizme, tekelci devlet kapitalizminde görülen içsel gelişme, kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşma boyutları, yani üretimin ve sermayenin (banka, borsa vs) uluslararasılaşması, uluslararası alanda sermaye birleşmeleri, “küreselleşme”, borsaların önemini yeniden arttırmıştır. Bu gelişmenin açıklanması ve teorik olarak temellendirilmesi başka bir yazının konusudur. Ama açıklama çerçevesinde de söylenmesi gereken, bugün “borsaların azalan öneme” (Lenin) sahip olmadıklarıdır.) Borsa, sermaye birikiminin önemli kaynaklarından birisidir ve bu alandaki kriz, bu önemli sermaye birikimi kaynağının sınırlandırılması anlamına gelmektedir. 2001`den bu yana yeni hisse senedi çıkartılmıyor. Bundan dolayı zorunlu yatırımlar yapılmıyor ve aşırı borçlanma riski artıyor. Sürekli kredi alabilmek için yeni hisse senetlerini piyasaya sürme yerine mevcut olanların değeri yapay olarak arttırılıyor. Yani yaygın bir şekilde mali sahtekârlığa, bilanço çarpıtmalarına başvuruluyor. Bilanço skandallarına ABD`den birkaç örnek verebiliriz. Son dönemlerde ABD`nin önde gelen tekellerinden MERCK, ADELPHIA, XEROX, IMCLONE, TYCO, MERRILL LYNCH, GLOBAL CROSSING, ENRON ve son olarak da WORLDCOM bilanço sahtekârlığına başvurmuşlardır. Yaşanan ekonomik, kriz birçok tekelin iflasına neden olmuştur. ABD`de görülen son dönemin büyük tekel iflaslarının başında gelen tekeller şunlardır.
Tekel Adı İflas Yılı Miktar (Milyar dolar)
Worldcom 2002 107
Enron 2001 63
Texaco 1987 36
Fin. corp. 1988 34
Global Crossing 2002 26
Adolphia 2002 24
Pacific Gas 2001 21
M corp 1989 20
Kmart 2002 17
NTL 2002 17
Sadece 2002 yılında iflas eden yukarda belirtilen tekellerin toplam iflas değeri 191 milyar dolar. 2001/2002 iflas değeri toplamı ise 275 milyar dolar. Yani bu miktarlara varan sermaye yok edilmiştir, kıyıma uğramıştır. Worldcom, Amerikan tarihinin en büyük iflasıdır.
Önceki yazılarımızda dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine doğru bir seyir izlediğini, bazı emperyalist ülkelerin (ABD, Almanya, Japonya vs) fazla üretim krizi sürecinde olduklarını ve yeni bir fazla üretim krizi patlak verirse bundan, daha önceki krizlerle karşılaştırıldığında, tekellerin daha yoğun etkileneceği tespitini yapmıştık.
Gelinen nokta, fazla üretim krizinin belli ülkelerle sınırlı kalmadığını ve bir dünya krizine dönüştüğünü göstermektedir. Bu krizin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin etme durumunda değiliz. Ama bu krizin şimdiden tespit edebileceğimiz bazı özellikleri vardır.
- 2001`de başta ABD, Japonya ve Almanya’da patlak veren ve 2002`de dünya krizine dönüşen bu fazla üretim krizi, emperyalist burjuvazinin her derde deva olarak öne sürdüğü “küreselleşme” ve krizlerin sonu savının çürütülmesidir.
- Bu kriz, “küreselleşme‘nin bütün iktisadi ve sosyal sonuçlarını, borsanın önemini arttırarak gözler önüne sermektedir.
- Bu krizden, geçmişleriyle karşılaştırdığımızda, daha çok tekelin yoğun bir şekilde etkilendiğini ve aynı zamanda dünya krizinin patlak vermesinin önemli bir nedeni olduğunu göstermiştir.
- Daha öncekileriyle karşılaştırdığımızda bu kriz döneminde –bugüne kadar- kıyıma uğrayan, yok edilen sermaye miktarının akıl almaz boyutlara vardığını göstermektedir. Örneğin, sadece ABD`de sanayi üretimi kapasitesi 1990`lı yılların başından bugüne 1,5 misli artmıştır. Bu ülkede krizin başlamasından bu yana sürekli sermaye kıyımı yapılmasına, yani kapasite indirimine gidilmesine rağmen, kapasite fazlalığı hala %25`tir. Yani sermaye kıyımına (makine, üretim vb olarak) devam edilecektir. (Dünya otomobil sektöründe ise toplam kapasite fazlalığı %40`tır. Yani mevcut otomobil fabrikalarının üretiminin neredeyse yarısının yok edilmesi söz konusu).
- Sermaye kıyımı, mevcut kapasitelerin yok edilmesi anlamına geldiği için, aynı zamanda bu, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılması, işsizler ordusunun sayısal olarak artması demektir. Özellikle ABD ve Almanya`da emperyalist burjuvazinin görüşünün aksine, bu ülkelerde işsizlerin sayısı daha da hızlı bir şekilde artacaktır. Çok sayıda tekelin krizde olması veya krizden etkilenmesi, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılacağının açık ifadesidir.
- İşsiz sayısının artması, yığınların alım gücünün daha da düşmesi anlamına gelir. Bu da krizin devamını sağlayan bir durumdur.
- Ekonomik kriz, iflasların sıçramalı artması demektir. Dünya çapında iflasların sayısı son dönemlerde olağanüstü artmıştır. Bu iflaslardan dolayı bu yılın ilk yarısında işyerini kaybedenlerin sayısı 300 bin civarındadır. Sadece Almanya`da iflas eden firma sayısı 2001 yılında, daha öncesine göre %15 artarak 32200`e çıkmıştır ve bu yılın ilk yarısında da bu eğilim %25,2 oranında artarak güç kazanmıştır.
- Bu kriz de, hükümetlerin aldığı ulusal-devletsel kriz yönlendirmesiyle, krizin üstesinden gelinemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Dünya ekonomisinin her bir ulusal parçasının içice girmişliği, üretimin ve mali piyasaların uluslararasılaşma derecesi, krizi önlemeye hizmet etmesi gereken kriz önlem ve düzenleme olanaklarını boşa çıkartmıştır. Örnek; ABD`de kredi faizleri 40 yıl öncesinin seviyesine (%1,75) düşürülmesine rağmen ne yatırım kredilerinde nede tüketici kredilerinde bir canlanma olmuştur. Yani üretim teşvik edilememiştir. Tersine ABD`de faizlerin düşmesi, sermayenin bu ülkeden kaçmasına ve AB ülkelerine akmasına, yani Euro`nun Dolar karşısında değer kazanmasına neden olmuştur.
- 2002 dünya ekonomik krizi, önde gelen emperyalist ülkelerde görece eş zamanlı patlak vermiştir. Ama buna rağmen eşit olmayan gelişme yasası etkisini başka bölgelerde/ülkelerde gösteriyor. Örneğin Doğu Avrupa ülkelerinin bir kısmında ekonomik kriz henüz başlıyor ve bu gelişme, AB ülkelerini kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyecektir. Bunun ötesinde Latin Amerika‘da Arjantin, Uruguay, Paraguay gibi ülkeler krizle boğuşuyorlar. Türkiye`de, jeostratejik konumundan dolayı ve Amerikan emperyalizminin jeopolitik çıkarlarına hizmet olasılığından dolayı 2001`den bu yana devam eden ekonomik krizi aşmak için aldığı mali yardımın etkisiyle üretimde görülen, ama henüz krizi aşmaya yetmeyen görece üretim artışının devam edip etmeyeceği belirsizdir.
Türk ekonomisinde söz konusu olan belli canlanma, dünya krizinin ortaya çıkaracağı bazı olanaklardan yararlanarak üretimin görece hızlı artışına neden olabileceği gibi, dünya krizinin derinleşmesi durumunda, dış mali “yardım“ın durmasına ve krizin yeniden derinleşme sürecine girmesine de neden olabilir.
Önde gelen çok uluslu tekeller, kapsam ve derinliği henüz kestirilemeyecek bir ölçüde fazla üretim krizi içindeler. Bu seferki fazla üretim krizinde tekeller, önceki krizlere oranla daha güçlü olarak etkilenmekteler. Örneğin 1990/91-94 dünya krizi döneminde 100 Amerikan tekeli arasında 32`sinde (1992) ciro düşüşü görülmüştü. Ciro düşüşü olan tekel sayısı 1993`te 40`a çıkmıştı. Bu kriz döneminde görülen ciro düşüşleri pek derin değildi. Sadece az sayıdaki tekelde ciro düşüşü %10`dan fazlaydı. Bu seferki krizde ise durum, krizin derinliği ve tekellerin etkilenmeleri bakımından oldukça farklı. Daha 2001`de önde gelen 100 Amerikan tekeli arasında 45`inde ciro düşüşleri oldu. Ciro düşüşü 20 tekelde %0 ila %5; 12 tekelde %5 ila %10 ve 13 tekelde de %10 ila %40 arasındaydı.
Benzeri bir gelişmeyi Alman ekonomisinde de görmekteyiz. Bu ülkenin önde gelen tekellerinde ciro düşüşü 2001 yılı itibariyle, Daimler-Chrysler‘de %5,9; E.on‘da %5,7; BHSF`de %9,6; Ergo Sigorta`da %5,7; RWE-Dea`da %5,6; AMB Generali Holding`de %10,2; Infineon Technologies`de %22,1; MAN`da %26,3 ve Degussa`da da %29 oranındaydı.
Bu veriler ve son hafta içinde dünya borsalarında görülen şiddetli düşüşler ve ABD`de yaşanan şirket bilanço skandalları, dünya ekonomisinde hâkim konumda olan tekellerin bu seferki dünya ekonomik krizinin patlak vermesinde önemli ölçüde etkili olduklarını göstermektedir.
Üretimde ve ciroda görülen düşüşler, tekeller arasındaki yok etme, birbirini yutma veya uluslararası çapta sürdürülen iktisadi meydan muharebesine neden olan çelişkileri kaçınılmaz olarak daha da keskinleştiriyor ve kapsamlaştırıyor. Böyle bir süreçte tekeller arasındaki güçler dengesi; önde gelen tekeller arasındaki güç dengesi sıçramalı olarak değişir. Bunun böyle olduğunu ve başka türlü olamayacağını tekeller arasında sürdürülen iktisadi meydan muharebesinde; yok etme, zayıflatma ve devralma stratejilerinde görüyoruz. ABD`de ENRON ve WORLDCOM`un başına gelenleri biliyoruz. 2001 yılı itibariyle Avrupa`nın en büyük 500 tekeli arasında da güç değişimi olmuştur. Özellikle enerji, telekomünikasyon ve bankacılık alanlarında tekellerin güç kıstasına göre yapılan sıralamasında yer değişimi olmuştur. Bazı tekeller ilk sıralara doğru tırmanırken (örneğin BASF 50. sıradan 40. sıraya, RWE 31. sıradan 15. sıraya) bazı tekeller gerilemişler, ya iflasa sürüklenmişler ya da başka tekeller tarafından ucuza devralınmışlardır. Bu gelişmenin, sosyal sonucu işçilerin kitlesel olarak işten atılmaları olmuştur.
- Sanayi Üretimi ve Krizin En Derin Noktası
Emperyalist ülkelerde burjuvazinin ekonomi uzmanlarına hazırlattığı tahminlerin hiçbirisi tutmamıştır. Kriz en derin noktasına ulaştı, artık yeniden yükseliş sürecine giriyoruz vb. sözlerin beş paralık değerinin olmadığını, yığınları aldatmak, dikkatlerini ekonomiden çekmek amaçlı demagoji olduğunu söz konusu bu rekabet merkezlerindeki sanayi üretiminin seyri göstermektedir.
ABD, Almanya ve Japonya`da sanayi üretimi seyri (1995=100)
ABD ALMANYA JAPONYA
Yıllar oran zincirleme oran zincirleme oran zincirleme
endeksi (1) endeksi (1) endeksi (1)
1978 69,4 6,0 80,7 2,5 63,0 6,4
1980 69,7 -2,8 84,7 -0,1 70,8 4,7
1981 70,9 1,7 83,1 -1,9 71,5 1,0
1982 67,0 -5,5 80,4 -3,2 71,7 0,3
1983 69,5 3,7 80,9 0,6 73,8 3,0
1990 86,5 -0,2 101,8 5,1 104,4 4,1
1991 84,8 -2,0 104,7 2,8 106,2 1,7
1992 87,5 3,2 102,4 -2,2 99,7 -6,1
1993 90,5 3,4 95,5 -6,7 95,9 -3,8
1994 95,4 5,4 99,6 4,3 96,8 0,9
1998 116,9 4,7 106,2 3,3 98,5 -7,1
1999 121,8 4,2 107,7 1,4 99,3 0,8
2000 128,6 5,6 113,4 5,3 105,2 5,9
2001 124,5 -3,2 113,3 -0,1 96,8 -7,9
1) Bir yıl öncesine göre
Gerçek durum böyle olmasına rağmen emperyalist burjuvazi, geçiciliği ifade eden birtakım göstergeleri, krizin aşıldığı anlamında yorumlamaya devam ediyor. Yani tekil veriler, esas bağlamından kopartılarak, amaca uygun yorumlanıyor. Bir kaç örnek. Geçen Mayıs ayında ABD`de işsizlerin sayısındaki (resmi verilere göre) gerileme, Amerikan tekelci burjuvazisi tarafından “yükselişin başlangıcı” olarak yorumlandı. Ama Haziran ayında işsizlerin sayısında yeniden artış oldu. Çünkü tekeller işçileri kitlesel olarak işten attılar. Almanya`da geçen Nisan ayında ihracatın ve siparişlerin artması, ekonominin yeniden yükselişe geçmesi olarak yorumlandı. Oysa bu gelişme, kriz içinde bir iniş-çıkışın, dengesiz gelişmenin ifadesiydi ve kapitalist ekonominin seyrinde, kriz döneminde de böylesi iniş-çıkışlar normal bir görünümdür. Ama soruna perakende cirolarındaki ve yatırımların 2001 yılı itibariyle %4,7 gerilemesi göz önünde tutulursa, yani perakende cirosu bazında satışların gerilediği, yatırımların düştüğü göz önünde tutulursa, Nisandaki sipariş ve ihracat artışının belli bir dengesiz gelişmeyi ifade ettiği görülür.
ABD`de sanayi üretiminin gerilemesi, geçici olarak durağanlaşmıştır. Yani üretimin düşmesi durmuş ve belli bir üretim artışı da görülmüştür. Bunun nedeni stokların eritilmesidir. Örneğin bu yılın ilk çeyreğinde ABD`de sanayi üretimi stok değeri 119 milyar dolardan 28 milyar dolara düşmüştür ve ayrıca, kısa bir zaman için de olsa sanayi üretiminde belli bir artış olmuştur. Bu gelişme, Amerikan burjuvazisinin, ekonomide gidişatın olumlu olduğu yorumunu yapmasına neden olmuştur. Oysa ekonominin devrevliğinin her bir aşamasında ve bir bütün olarak ekonomide inişlerin, çıkışların, zikzakların olması doğaldır. Krizde de olsa ekonominin sürekli iniş içerisinde olması düşünülemez. Örneğin satışlar gerilese de, üretim belli bir zaman daha devam eder; Stok üretimi. Ama belli bir noktadan sonra üretim durur veya yavaşlatılır. Bu süreç içinde de stoklar eritilir.
- Borsalardaki Hareketlilik
Enron`un iflasını emperyalist burjuvazi, “ABD`de krizin en derin noktası” olarak yorumladı. Gelişmeler burjuvaziyi bir kez daha yalanladı. Bilanço skandalları ve devam eden fazla üretim krizinin başka tekelleri de girdabına çekmesi, dünya borsalarında yıllardan beri görülmeyen değer kayıplarına neden olmuştur. Geçen Çarşamba (24.07.02) dünya borsaları için bir “kara Çarşamba” olmuştur. ABD`de Daw Joues, Nasdaq, Almanya`da Dax, Fransa`da Coc40, İngiltere`de FTSE100, bunun ötesinde Rusya`da, Japonya`da ve dünyanın başka ülkelerinde endeksler, Worldcom`un iflasa gidişinin açığa çıkmasından sonra birkaç sene önceki değerlere düşmüşlerdi.
Şüphesiz dünya borsalarında yaşanan “kara Çarşamba”, 1929`da yaşanan “kara Cuma” ile karşılaştırılabilecek boyutta bir çöküşün ifadesi değildi. Ama sermaye kıyımı bakımından durum farklıydı. 1929`da borsa krizi sonucunda kıyıma uğrayan sermaye miktarı; yani hisse senetlerine yatırılan sermaye miktarı, ABD`de 50 milyar dolardı. Ama şimdi, Mart 2000`den bu yana ABD borsalarında kıyıma uğrayan, yok edilen hisse senetlerine yatırılmış sermaye miktarı, 1400 milyar dolar tutarında. Bu miktar dünya çapında 7000 milyar dolara varmaktadır. Yani bugün borsa değerleri, oransal olarak 1929`daki kadar gerilememesine rağmen, hisse senetlerine yatırılan ve yok olan sermaye miktarı 1929`daki krizin birkaç mislidir.
Borsalarda yok edilen sermaye miktarının ABD açısından 1400 ve bütün dünya çapında 7000 milyar dolar olması, bu gelişmeden mali sermayenin mutlaka yoğun etkilendiği anlamına gelir. Son birkaç günün gelişmeleri bunun böyle olduğunu, mali sermayenin bu gelişmeden oldukça etkilendiğini göstermiştir. Öyle ki bankalara güven kalmamıştır.
Borsalardaki bu gelişme, tekelleri zor durumda bırakmıştır. Çünkü borsalar, bugün, Lenin`in tespitinin aksine, süreç içinde uluslararası üretimin yeniden örgütlenmesinin önemli düzenleyici araçlarından birisi olmuştur. (Lenin, “Emperyalizm“ yapıtında “serbest rekabetin egemen olduğu eski kapitalizmin yerini, tekellerin egemen olduğu yeni kapitalizmin alması, ifadesini, başka şeylerin yanı sıra, borsanın öneminin azalmasında bulmaktadır“ tespitini yapar. Bkz. C. 22 s.221/222 Alm. Lenin`in bu tespiti o dönem için doğruydu. Ama emperyalizme, tekelci devlet kapitalizminde görülen içsel gelişme, kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşma boyutları, yani üretimin ve sermayenin (banka, borsa vs) uluslararasılaşması, uluslararası alanda sermaye birleşmeleri, “küreselleşme”, borsaların önemini yeniden arttırmıştır. Bu gelişmenin açıklanması ve teorik olarak temellendirilmesi başka bir yazının konusudur. Ama açıklama çerçevesinde de söylenmesi gereken, bugün “borsaların azalan öneme” (Lenin) sahip olmadıklarıdır.) Borsa, sermaye birikiminin önemli kaynaklarından birisidir ve bu alandaki kriz, bu önemli sermaye birikimi kaynağının sınırlandırılması anlamına gelmektedir. 2001`den bu yana yeni hisse senedi çıkartılmıyor. Bundan dolayı zorunlu yatırımlar yapılmıyor ve aşırı borçlanma riski artıyor. Sürekli kredi alabilmek için yeni hisse senetlerini piyasaya sürme yerine mevcut olanların değeri yapay olarak arttırılıyor. Yani yaygın bir şekilde mali sahtekârlığa, bilanço çarpıtmalarına başvuruluyor. Bilanço skandallarına ABD`den birkaç örnek verebiliriz. Son dönemlerde ABD`nin önde gelen tekellerinden MERCK, ADELPHIA, XEROX, IMCLONE, TYCO, MERRILL LYNCH, GLOBAL CROSSING, ENRON ve son olarak da WORLDCOM bilanço sahtekârlığına başvurmuşlardır. Yaşanan ekonomik, kriz birçok tekelin iflasına neden olmuştur. ABD`de görülen son dönemin büyük tekel iflaslarının başında gelen tekeller şunlardır.
Tekel Adı İflas Yılı Miktar (Milyar dolar)
Worldcom 2002 107
Enron 2001 63
Texaco 1987 36
Fin. corp. 1988 34
Global Crossing 2002 26
Adolphia 2002 24
Pacific Gas 2001 21
M corp 1989 20
Kmart 2002 17
NTL 2002 17
Sadece 2002 yılında iflas eden yukarda belirtilen tekellerin toplam iflas değeri 191 milyar dolar. 2001/2002 iflas değeri toplamı ise 275 milyar dolar. Yani bu miktarlara varan sermaye yok edilmiştir, kıyıma uğramıştır. Worldcom, Amerikan tarihinin en büyük iflasıdır.
Önceki yazılarımızda dünya ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine doğru bir seyir izlediğini, bazı emperyalist ülkelerin (ABD, Almanya, Japonya vs) fazla üretim krizi sürecinde olduklarını ve yeni bir fazla üretim krizi patlak verirse bundan, daha önceki krizlerle karşılaştırıldığında, tekellerin daha yoğun etkileneceği tespitini yapmıştık.
Gelinen nokta, fazla üretim krizinin belli ülkelerle sınırlı kalmadığını ve bir dünya krizine dönüştüğünü göstermektedir. Bu krizin ne zaman ve nasıl sonuçlanacağını tahmin etme durumunda değiliz. Ama bu krizin şimdiden tespit edebileceğimiz bazı özellikleri vardır.
- 2001`de başta ABD, Japonya ve Almanya’da patlak veren ve 2002`de dünya krizine dönüşen bu fazla üretim krizi, emperyalist burjuvazinin her derde deva olarak öne sürdüğü “küreselleşme” ve krizlerin sonu savının çürütülmesidir.
- Bu kriz, “küreselleşme‘nin bütün iktisadi ve sosyal sonuçlarını, borsanın önemini arttırarak gözler önüne sermektedir.
- Bu krizden, geçmişleriyle karşılaştırdığımızda, daha çok tekelin yoğun bir şekilde etkilendiğini ve aynı zamanda dünya krizinin patlak vermesinin önemli bir nedeni olduğunu göstermiştir.
- Daha öncekileriyle karşılaştırdığımızda bu kriz döneminde –bugüne kadar- kıyıma uğrayan, yok edilen sermaye miktarının akıl almaz boyutlara vardığını göstermektedir. Örneğin, sadece ABD`de sanayi üretimi kapasitesi 1990`lı yılların başından bugüne 1,5 misli artmıştır. Bu ülkede krizin başlamasından bu yana sürekli sermaye kıyımı yapılmasına, yani kapasite indirimine gidilmesine rağmen, kapasite fazlalığı hala %25`tir. Yani sermaye kıyımına (makine, üretim vb olarak) devam edilecektir. (Dünya otomobil sektöründe ise toplam kapasite fazlalığı %40`tır. Yani mevcut otomobil fabrikalarının üretiminin neredeyse yarısının yok edilmesi söz konusu).
- Sermaye kıyımı, mevcut kapasitelerin yok edilmesi anlamına geldiği için, aynı zamanda bu, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılması, işsizler ordusunun sayısal olarak artması demektir. Özellikle ABD ve Almanya`da emperyalist burjuvazinin görüşünün aksine, bu ülkelerde işsizlerin sayısı daha da hızlı bir şekilde artacaktır. Çok sayıda tekelin krizde olması veya krizden etkilenmesi, işçilerin kitlesel olarak sokağa atılacağının açık ifadesidir.
- İşsiz sayısının artması, yığınların alım gücünün daha da düşmesi anlamına gelir. Bu da krizin devamını sağlayan bir durumdur.
- Ekonomik kriz, iflasların sıçramalı artması demektir. Dünya çapında iflasların sayısı son dönemlerde olağanüstü artmıştır. Bu iflaslardan dolayı bu yılın ilk yarısında işyerini kaybedenlerin sayısı 300 bin civarındadır. Sadece Almanya`da iflas eden firma sayısı 2001 yılında, daha öncesine göre %15 artarak 32200`e çıkmıştır ve bu yılın ilk yarısında da bu eğilim %25,2 oranında artarak güç kazanmıştır.
- Bu kriz de, hükümetlerin aldığı ulusal-devletsel kriz yönlendirmesiyle, krizin üstesinden gelinemeyeceğini bir kez daha göstermiştir. Dünya ekonomisinin her bir ulusal parçasının içice girmişliği, üretimin ve mali piyasaların uluslararasılaşma derecesi, krizi önlemeye hizmet etmesi gereken kriz önlem ve düzenleme olanaklarını boşa çıkartmıştır. Örnek; ABD`de kredi faizleri 40 yıl öncesinin seviyesine (%1,75) düşürülmesine rağmen ne yatırım kredilerinde nede tüketici kredilerinde bir canlanma olmuştur. Yani üretim teşvik edilememiştir. Tersine ABD`de faizlerin düşmesi, sermayenin bu ülkeden kaçmasına ve AB ülkelerine akmasına, yani Euro`nun Dolar karşısında değer kazanmasına neden olmuştur.
- 2002 dünya ekonomik krizi, önde gelen emperyalist ülkelerde görece eş zamanlı patlak vermiştir. Ama buna rağmen eşit olmayan gelişme yasası etkisini başka bölgelerde/ülkelerde gösteriyor. Örneğin Doğu Avrupa ülkelerinin bir kısmında ekonomik kriz henüz başlıyor ve bu gelişme, AB ülkelerini kaçınılmaz olarak olumsuz etkileyecektir. Bunun ötesinde Latin Amerika‘da Arjantin, Uruguay, Paraguay gibi ülkeler krizle boğuşuyorlar. Türkiye`de, jeostratejik konumundan dolayı ve Amerikan emperyalizminin jeopolitik çıkarlarına hizmet olasılığından dolayı 2001`den bu yana devam eden ekonomik krizi aşmak için aldığı mali yardımın etkisiyle üretimde görülen, ama henüz krizi aşmaya yetmeyen görece üretim artışının devam edip etmeyeceği belirsizdir.
Türk ekonomisinde söz konusu olan belli canlanma, dünya krizinin ortaya çıkaracağı bazı olanaklardan yararlanarak üretimin görece hızlı artışına neden olabileceği gibi, dünya krizinin derinleşmesi durumunda, dış mali “yardım“ın durmasına ve krizin yeniden derinleşme sürecine girmesine de neden olabilir.
21 Temmuz 2002 Pazar
ÜÇGENİN ORTADOĞU AYAĞI
ABD Savunma Bakanı Yardımcısı P. Wolfowitz, Amerikan Dışişleri Bakanlığında “3 numara” konumunda olan M. Grossman ve ABD’nin Avrupa’daki Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral J. Ralston’ın aynı anda Türkiye’yi ziyaretleri ve ele alınan konu, Amerikan emperyalizminin yeni bir Irak savaşına başlamak için hazırlık içinde olduğunu göstermektedir. Balkanlardaki çelişkiler şimdilik emperyalist “barış”la bastırıldı. Afganistan’da da emperyalist “barış”ın hâkim kılınması için uğraşılıyor. Daha ziyade Afganistan’da olmak üzere Amerikan emperyalizmi bu iki bölgede amacına ulaştı. Ama Ortadoğu’da durum farklı.
Irak’a karşı emperyalist savaşın üzerinden on seneden fazla bir zaman geçti ve emperyalist koalisyon, Irak rejimini dize getiremedi. Bu on senelik zaman içinde emperyalist ülkelerin Ortadoğu’daki çıkar çelişkileri, Irak’a karşı ortak hareket etme nedenlerini gölgede bıraktı. Bu zaman zarfı içinde ABD ve İngiltere hariç emperyalist koalisyonun bütün diğer emperyalist ülkeleri, Irak ile petrol üretimi için anlaşmalar imzaladılar. Bu anlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için uygulanan BM ambargosunun kalkması gerekiyor. Bu durumda kaybeden ABD ve İngiltere olacak. Bu iki emperyalist ülke, özellikle de Amerikan emperyalizmi, sadece Irak petrolü üzerindeki kontrolü değil, Ortadoğu’daki kontrolü AB, Çin, Rusya ve Japonya lehine kaybetmekle karşı karşıya kalacak.
Amerikan emperyalizmi bu durumu kendi lehine değiştirmenin zamanının geldiği anlayışında olmalı ki Irak’a saldırıyı bütün dünyanın gözü önünde örgütlemeye başlamıştır.
Amerikan emperyalizmi, Irak’a ilk saldırıda ve Afganistan savaşında olduğu gibi, İngiltere hariç emperyalist ülkelerin desteğini alamayacağını çok iyi biliyor. Balkanlarda olduğu gibi belli bir işbirliğinin de olasılığı güç. Amerikan emperyalizminin yeni bir Irak savaşı için BM’i kalkan olarak kullanma olasılığı da oldukça zayıf. Amerikan emperyalizminin Filistin merkezli “Ortadoğu Planı”nın diğer emperyalist ülkeler, özellikle de AB, Rusya ve Çin tarafından kabul edilmemesi ve bu plana Arap ülkelerinin mesafeli yaklaşması, yeni bir Irak savaşını ABD’nin İngiltere ile birlikte sürdüreceğini ve sınırlı sayıda yedek kullanılabilir ülkelerin daha da önemli duruma geldiklerini göstermektedir. Bu ülkelerden birisi ve şimdiki durumda en önemlisi Türkiye’dir. Türk burjuvazisi de bu durumun bilincinde. Bu nedenle “bir koyup üç alma” işini önceden halletmeyi düşünüyor. Amerika’nın kararlılığı durumunda stratejik ortaklığımızın gereğini yerine getiririz diyerek Türkiye’nin bu savaşta da Amerikan çıkarları için kullanılmasına “yeşil ışık” yakıyor.
Dünya konjonktürü, Irak’a karşı savaşta Türkiye’nin kullanılması için Türk burjuvazisinin öne sürdüğü üç şartın ABD tarafından kabul edilir olduğunu gösteriyor. Yeni bir emperyalist koalisyonun kurulamayacağı ve Arap ülkelerinin, Filistin sorununun güncelliğinden dolayı da ABD’ye karşı mesafeli durmaları, Amerikan emperyalizmini Türk burjuvazisinin koşullarını kabule zorlamaktadır.
Irak’a yeni bir saldırı, Balkanlarda, Afganistan’da ve ilk Irak savaşında olduğundan farklı olarak iki emperyalist ülkenin petrol için savaşı olacaktır. Bu savaş, aynı zamanda diğer emperyalist ülkelere karşı da bir gövde gösterisi olacaktır. Bu savaş, Ortadoğu’daki dengeleri tamamen ABD lehine çevirmeye hizmet edecektir.
Bu savaşta, Irak rejiminin karakterinden bağımsız olarak Irak halkının yanında yer almak gerekir.
Irak’a karşı emperyalist savaşın üzerinden on seneden fazla bir zaman geçti ve emperyalist koalisyon, Irak rejimini dize getiremedi. Bu on senelik zaman içinde emperyalist ülkelerin Ortadoğu’daki çıkar çelişkileri, Irak’a karşı ortak hareket etme nedenlerini gölgede bıraktı. Bu zaman zarfı içinde ABD ve İngiltere hariç emperyalist koalisyonun bütün diğer emperyalist ülkeleri, Irak ile petrol üretimi için anlaşmalar imzaladılar. Bu anlaşmaların yürürlüğe girebilmesi için uygulanan BM ambargosunun kalkması gerekiyor. Bu durumda kaybeden ABD ve İngiltere olacak. Bu iki emperyalist ülke, özellikle de Amerikan emperyalizmi, sadece Irak petrolü üzerindeki kontrolü değil, Ortadoğu’daki kontrolü AB, Çin, Rusya ve Japonya lehine kaybetmekle karşı karşıya kalacak.
Amerikan emperyalizmi bu durumu kendi lehine değiştirmenin zamanının geldiği anlayışında olmalı ki Irak’a saldırıyı bütün dünyanın gözü önünde örgütlemeye başlamıştır.
Amerikan emperyalizmi, Irak’a ilk saldırıda ve Afganistan savaşında olduğu gibi, İngiltere hariç emperyalist ülkelerin desteğini alamayacağını çok iyi biliyor. Balkanlarda olduğu gibi belli bir işbirliğinin de olasılığı güç. Amerikan emperyalizminin yeni bir Irak savaşı için BM’i kalkan olarak kullanma olasılığı da oldukça zayıf. Amerikan emperyalizminin Filistin merkezli “Ortadoğu Planı”nın diğer emperyalist ülkeler, özellikle de AB, Rusya ve Çin tarafından kabul edilmemesi ve bu plana Arap ülkelerinin mesafeli yaklaşması, yeni bir Irak savaşını ABD’nin İngiltere ile birlikte sürdüreceğini ve sınırlı sayıda yedek kullanılabilir ülkelerin daha da önemli duruma geldiklerini göstermektedir. Bu ülkelerden birisi ve şimdiki durumda en önemlisi Türkiye’dir. Türk burjuvazisi de bu durumun bilincinde. Bu nedenle “bir koyup üç alma” işini önceden halletmeyi düşünüyor. Amerika’nın kararlılığı durumunda stratejik ortaklığımızın gereğini yerine getiririz diyerek Türkiye’nin bu savaşta da Amerikan çıkarları için kullanılmasına “yeşil ışık” yakıyor.
Dünya konjonktürü, Irak’a karşı savaşta Türkiye’nin kullanılması için Türk burjuvazisinin öne sürdüğü üç şartın ABD tarafından kabul edilir olduğunu gösteriyor. Yeni bir emperyalist koalisyonun kurulamayacağı ve Arap ülkelerinin, Filistin sorununun güncelliğinden dolayı da ABD’ye karşı mesafeli durmaları, Amerikan emperyalizmini Türk burjuvazisinin koşullarını kabule zorlamaktadır.
Irak’a yeni bir saldırı, Balkanlarda, Afganistan’da ve ilk Irak savaşında olduğundan farklı olarak iki emperyalist ülkenin petrol için savaşı olacaktır. Bu savaş, aynı zamanda diğer emperyalist ülkelere karşı da bir gövde gösterisi olacaktır. Bu savaş, Ortadoğu’daki dengeleri tamamen ABD lehine çevirmeye hizmet edecektir.
Bu savaşta, Irak rejiminin karakterinden bağımsız olarak Irak halkının yanında yer almak gerekir.
15 Temmuz 2002 Pazartesi
FİLİSTİN, FİLİSTİN...!
ABD Başkanı G. W. Bush, bir “Ortadoğu konuşması”nda (24 Haziran) Filistin halkını yeniden tehdit etmiş ve Amerikan emperyalizmine ve siyonist İsrail’e tam teslimiyeti talep etmiştir. Bush, söz konusu konuşmasında yanlış anlaşılmaya meydan vermeyecek bir biçimde şöyle diyordu:
“Filistin halkını, terörist zanlısı olmayan yeni önderler seçmeye çağırıyorum. Filistin halkı, yeni önderlere ve yeni kurumlara sahip olursa...ABD, bir Filistin devletinin kurulmasını destekler”.
Bush’a göre Filistin devleti, önce, “geçici” olmalıymış. Topraklarının kapsamı, sınırları, başkenti, ancak sonraları; üç sene sonra tartışmalarla tespit edilmeliymiş. Bunun olabilmesi için de Filistin halkı, bu dayatmalara evet diyebilecek, ABD-İsrail çıkarlarına hizmet edecek reformları uygulayabilecek yeni bir önderlik seçmeliymiş. Ancak bütün bunlar ve en sonunda da İsrail, güvenlik açısından sorunum kalmadı dediğinde “geçici” Filistin devleti kalıcı kurumlaşma olacakmış.
Kovboy Bush, böyle buyurdu. Amerikan emperyalizmi son olarak Filistin halkını böyle tehdit etti. Yani ya koşullarımızı kabul edersin, ya da bölgedeki köpeğim/uşağım İsrail, savaşına devam eder mesajı verildi.
ABD Başkanı Bush’un bu açıklaması, S. Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin de çıkarlarına uygun olduğu için ne Arap dünyasında ne de önde gelen emperyalist ülkelerde tepkiyle karşılandı. Öyle ki Alman hükümeti, Bush’un bu tehdidini “tamamen ve tamamen” desteklediğini dışişleri bakanı vasıtasıyla açıkladı.
Bush’un bu tehdidi sadece bir durum tespitini ifade ediyordu. Oslo süreci tarihe gömülmüş ve reformizmden, emperyalist çözüme güvenenden çıkartılması gereken derslerle dolu bir süreç olarak tarihin çöplüğüne atılmıştır.
Filistin halkının bir devleti olmalıdırı artık İsrail bile tartışmıyor. Tartışılan, nasıl bir devletin kurulması gerektiğidir. Filistin halkı on yıllarca tam bağımsız bir Filistin için mücadele etti ve bu haklı mücadelesinde bütün dünya halklarının desteğini aldı. Filistin yönetiminin reformist çizgisi, Filistin halkının bağımsızlık mücadelesini bugünkü hale getirdi. Şimdi Amerikan emperyalizmi ve Siyonist İsrail, kendi çıkarlarına uygun düşen bir Filistin devletinin kurulması için istediklerini kabul edecek bir Filistin önderliği talep ediyorlar. Arafat önderliğindeki Filistin yönetiminin Amerikan-İsrail talebini yerine getiremeyeceği anlaşıldığından dolayı da bu savaş devam ediyor. İstenilen yeni yönetim, ABD-İsrail tarafından talep edilen Filistin “devleti”ni kurmaya, dayatılan her talebi yerine getirmeye ve radikal dinci gruplara karşı İsrail adına savaşmaya hazır olması gereken bir önderliktir. Bu nedenle Arafat’ı yıpratma politikası, zaten yıpranmış durumda olan Arafat ve onun önderliğindeki yönetimi devre dışı bırakma politikası olarak sürdürülüyor.
Gazze Şeridi hariç Filistin yönetimi altındaki topraklar 50 ayrı parçaya bölünmüş durumda. Yani Batı Şeria’da birbiriyle bağı olmayan 50 parçadan oluşan bir otonomi bölgesi var. İsrail, bu statükoyu kabul ettirmek istiyor. Kurulacak Filistin devletinin değil, doğrudan İsrail’in kontrolü altında olan bir Batı Şeria, İsrail’in hedefidir ve o, bu hedefine Amerikan emperyalizminin yoğun desteğiyle sürdürdüğü savaş ve göçe zorlama politikasıyla ulaşmak istiyor.
Siyonist İsrail ve ABD, Arafat’ı muhatap olarak görmediklerini açıkladılar. Bu, Filistin halkına yeni bir önderlik seç, taleplerimizi kabul edecek bir önderlik seçin tehdidinden başka bir anlam taşımıyor. Daha şimdiden Arafat’ın siyasi yaşamının 6 ay sonra yapılacak seçimlerle son bulacağı varsayımında bulunuyorlar. Yani İsrail, Filistin’i daha 6 ay boyunca yakıp yıkmaya ve Filistinlileri katletmeye devam edecek.
Seçimin sonuçları nasıl olur, bunu bilemeyiz. Ama her halükarda iki süreçle karşı karşıya kalacağız; Ya Arafat seçimle gider ve İsrail’in istediği bir önderlik yönetimi ele alır, ya da Arafat, seçimlerden muzaffer çıkarak yönetimde kalır. Birinci durumda ne olduğu belli olmayan, en fazlasıyla bir İsrail eyaleti gibi bir Filistin “devlet”i kurulur. İkinci durumda ise savaş devam eder. Her ikisi de istenmeyen durumdur. Her iki olasılık da Filistin halkının bağımsızlık özlemini ifade etmeyecektir.
“Filistin halkını, terörist zanlısı olmayan yeni önderler seçmeye çağırıyorum. Filistin halkı, yeni önderlere ve yeni kurumlara sahip olursa...ABD, bir Filistin devletinin kurulmasını destekler”.
Bush’a göre Filistin devleti, önce, “geçici” olmalıymış. Topraklarının kapsamı, sınırları, başkenti, ancak sonraları; üç sene sonra tartışmalarla tespit edilmeliymiş. Bunun olabilmesi için de Filistin halkı, bu dayatmalara evet diyebilecek, ABD-İsrail çıkarlarına hizmet edecek reformları uygulayabilecek yeni bir önderlik seçmeliymiş. Ancak bütün bunlar ve en sonunda da İsrail, güvenlik açısından sorunum kalmadı dediğinde “geçici” Filistin devleti kalıcı kurumlaşma olacakmış.
Kovboy Bush, böyle buyurdu. Amerikan emperyalizmi son olarak Filistin halkını böyle tehdit etti. Yani ya koşullarımızı kabul edersin, ya da bölgedeki köpeğim/uşağım İsrail, savaşına devam eder mesajı verildi.
ABD Başkanı Bush’un bu açıklaması, S. Arabistan ve Mısır gibi ülkelerin de çıkarlarına uygun olduğu için ne Arap dünyasında ne de önde gelen emperyalist ülkelerde tepkiyle karşılandı. Öyle ki Alman hükümeti, Bush’un bu tehdidini “tamamen ve tamamen” desteklediğini dışişleri bakanı vasıtasıyla açıkladı.
Bush’un bu tehdidi sadece bir durum tespitini ifade ediyordu. Oslo süreci tarihe gömülmüş ve reformizmden, emperyalist çözüme güvenenden çıkartılması gereken derslerle dolu bir süreç olarak tarihin çöplüğüne atılmıştır.
Filistin halkının bir devleti olmalıdırı artık İsrail bile tartışmıyor. Tartışılan, nasıl bir devletin kurulması gerektiğidir. Filistin halkı on yıllarca tam bağımsız bir Filistin için mücadele etti ve bu haklı mücadelesinde bütün dünya halklarının desteğini aldı. Filistin yönetiminin reformist çizgisi, Filistin halkının bağımsızlık mücadelesini bugünkü hale getirdi. Şimdi Amerikan emperyalizmi ve Siyonist İsrail, kendi çıkarlarına uygun düşen bir Filistin devletinin kurulması için istediklerini kabul edecek bir Filistin önderliği talep ediyorlar. Arafat önderliğindeki Filistin yönetiminin Amerikan-İsrail talebini yerine getiremeyeceği anlaşıldığından dolayı da bu savaş devam ediyor. İstenilen yeni yönetim, ABD-İsrail tarafından talep edilen Filistin “devleti”ni kurmaya, dayatılan her talebi yerine getirmeye ve radikal dinci gruplara karşı İsrail adına savaşmaya hazır olması gereken bir önderliktir. Bu nedenle Arafat’ı yıpratma politikası, zaten yıpranmış durumda olan Arafat ve onun önderliğindeki yönetimi devre dışı bırakma politikası olarak sürdürülüyor.
Gazze Şeridi hariç Filistin yönetimi altındaki topraklar 50 ayrı parçaya bölünmüş durumda. Yani Batı Şeria’da birbiriyle bağı olmayan 50 parçadan oluşan bir otonomi bölgesi var. İsrail, bu statükoyu kabul ettirmek istiyor. Kurulacak Filistin devletinin değil, doğrudan İsrail’in kontrolü altında olan bir Batı Şeria, İsrail’in hedefidir ve o, bu hedefine Amerikan emperyalizminin yoğun desteğiyle sürdürdüğü savaş ve göçe zorlama politikasıyla ulaşmak istiyor.
Siyonist İsrail ve ABD, Arafat’ı muhatap olarak görmediklerini açıkladılar. Bu, Filistin halkına yeni bir önderlik seç, taleplerimizi kabul edecek bir önderlik seçin tehdidinden başka bir anlam taşımıyor. Daha şimdiden Arafat’ın siyasi yaşamının 6 ay sonra yapılacak seçimlerle son bulacağı varsayımında bulunuyorlar. Yani İsrail, Filistin’i daha 6 ay boyunca yakıp yıkmaya ve Filistinlileri katletmeye devam edecek.
Seçimin sonuçları nasıl olur, bunu bilemeyiz. Ama her halükarda iki süreçle karşı karşıya kalacağız; Ya Arafat seçimle gider ve İsrail’in istediği bir önderlik yönetimi ele alır, ya da Arafat, seçimlerden muzaffer çıkarak yönetimde kalır. Birinci durumda ne olduğu belli olmayan, en fazlasıyla bir İsrail eyaleti gibi bir Filistin “devlet”i kurulur. İkinci durumda ise savaş devam eder. Her ikisi de istenmeyen durumdur. Her iki olasılık da Filistin halkının bağımsızlık özlemini ifade etmeyecektir.
14 Temmuz 2002 Pazar
1001 DÜŞMANLI AFGANİSTAN!
Afganistan Başkan yardımcısı Abdul Kadir’in öldürülmesi, Taliban’a karşı savaşın askeri olarak kazanıldığını, ama savaşın henüz sonuçlanmadığını bir kez daha göstermiştir. Aşiretler ve etnikler mozaiği Afganistan’da “ulusal” çaplı siyasetçilerin ve komutanların ortadan kaldırılması pek zor bir iş değil. “Kuzey İttifakı”nın önde gelen komutanlarından Tacik asıllı Mesud’un öldürülmesi ve bu yılın Şubat ayında Afganistan Turizm Bakanının havaalanında linç edilmesi buna birer örnektir.
Amerikan emperyalizmi önderliğinde emperyalist ittifak, “Kuzey İttifakı”nın da doğrudan katkısıyla Taliban rejimini devirdi. Bu anlamda Afganistan Savaşı askeri olarak kazanılmış oldu. Afganistan, şimdilik emperyalist koalisyonun kontrolü altında. Ama Afganistan’da ve Afganistan üzerinde mücadele/savaş değişik biçim ve yoğunlukta devam etmektedir.
Afgan “ulusal” meclisi Loya Jirga’nın oluşumu ve toplanması bu ülkede ulusal birliğin olmadığını, ülke bütünlüğünün feodal ve etnik yapıları arasında dengenin sağlanmasıyla ancak sağlanabileceğini göstermiştir. Henüz kapitalist uluslaşma sürecinde dahi olmayan bir ülkede “ulusal bütünlüğün” etnik ve feodal güçler dengesi göz önünde tutularak sağlanıyor olması, sadece, toplumsal durumun nesnelliğini ifade eder.
Afganistan’ın son birkaç on yıllık tarihine baktığımızda bu nesnelliği görürüz. Sovyet istilasına karşı savaşanlar, Afganistan’ın ulusal birliğini ve ulusal kurtuluşu için savaşmamışlardı. Çıkarları zedelendiği için esas düşmana; bu zedelenmenin nedeni olan güce karşı birleşmişlerdi. Sovyetler Birliği’nin çekilmesinden –daha doğrusu zorlu mücadele ile ülkeden kovulmasından- sonra etnik yapılar ve feodal güçler arasında yıllarca devam eden kanlı çatışmalar, Taliban rejiminin kurulmasıyla zora dayanan kontrol altına alınmıştı. 11 Eylül saldırısını bahane eden Amerikan emperyalizmi, Avrasya jeopolitikasında çok önemli stratejik bir konuma sahip olan Afganistan’a saldırmakta ve bu ülkeyi işgal etmekte gecikmedi. Bu savaşı da destekleyen ve desteklemeyen etnik yapılar ve feodal güçler vardı/var.
Loya Jirga’da siyasi güçler dağılımında temel ilke, bütün etnik yapıların ve feodal güçlerin nüfuzuna göre memnun edilmeleriydi. Bu meclisteki yetki dağılımında memnun olan etnik yapılar ve feodal güçlerin yanı sıra memnun olmayan, ama yoğun Amerikan, Türkiye (örneğin Özbekler üzerinde) baskısı ve tehdidiyle şimdilik sesini çıkartmayanlar da var.
“Ulusal” hükümet; Karzai önderliğindeki Afganistan hükümeti, işgal güçlerinin varlığından dolayı hükümet olarak var. Bu hükümetin siyasi nüfuzunun Kabil dışında geçerli olduğunu söylemek olası değildir. Afganistan’da her etnik grubun, her aşiretin önderi bir savaş ağasıdır. Kendi “meclis”lerinde Afganistan’ın değil, kendi çıkarlarını esas alan kararlar alırlar ve uygularlar. Afganistan’ın esas yönetim bu güçlerin elindedir. Çıkarlarının zedelendiğini gören veya sanan her savaş ağası, savaş başlatabilir.
Sorun, etnik grupların ve feodal güçlerin çıkarlarının ön plana çıkartılması olduğu için bu ülkede merkezi hükümetin ve yerel savaş ağalarının 1001 düşmanı vardır. Hangi güçlerin, hangi biçimde niçin birlikte hareket edecekleri ile “ulusal” çıkarlar arasında hiçbir ilişki yoktur.
Son gelişmeler, özellikle Amerikan uçaklarının bir köyü bombalamasından (48 ölü, 170 yaralı, Urusgan eyaleti, Kakarak köyü) ve Başkan yardımcısının Kabil’de öldürülmesinden sonra bölge valisi statüsünde olan ve de olmayan savaş ağaları, kendi yerel askeri güçlerini güçlendirmeye yöneldiler. Bunların hiçbirisi, hakimiyet bölgelerini terk etmiyorlar.
Bu gelişmeler Amerikan varlığına karşı tepkilere neden oluyor ve işgalci güçlere karşı güvensizliği arttırıyor. Geçen Perşembe günü Amerikan işgaline/varlığına karşı tepkisini dile getirmek isteyen 200 Afgan Kabil’de gösteri yaptı. Amerikan Askerlerine karşı ilk saldırı Urusgan eyaletinde gerçekleştirildi. İşgalcilerin varlığı Afgan halkının tepkisine neden oluyor. Bu tepkinin gerçekten ulusal düşünebilen, gerçekten demokratik ve antiemperyalist güçler tarafından örgütlenmesi Afganistan’da ulusal ve antiempeeryalist demokratik devrimin örgütlenmesi anlamına gelecektir.
Böyle bir gelişmenin olasılığını gören Amerikan emperyalizmi, savaş ağalarını yumuşatma ve askeri varlığını, tepki çekmeyecek biçimde yeniden örgütleme çabası içinde. ABD, askeri varlığıyla merkezi hükümete yardımcı olmak istediğini, Afgan güçlerini de katarak Taliban güçlerine karşı nokta operasyonları düzenleyeceğini, ama Afganistan’ı terk etmeyeceğini açıklıyor. Yani ABD, 7000 mevcutlu askeri gücüyle Afganistan’da kalacak, askeri operasyonların sorumluluğunu Afgan güçleriyle paylaşacak, işgalci güç sorumluluğunu, komutanlığı Türkiye’de olduğu için, görünüşte hiç taşımayacak. Yerel savaş ağalarıyla anlaşmaya çalışacak, onların merkezi hükümete angaje olmalarını sağlayacak ve Orta Asya ülkelerinde konuşlandırdığı askeri güçleriyle ve dünya hegemonyası iddialı diğer güçlerin (örneği Rusya ve Çin) bölgedeki faaliyetlerini kontrol edecek.
Bu plan Amerikan emperyalizminin Balkanlarda uyguladığı tahakküm planıdır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)