deneme

7 Ocak 2007 Pazar

Somali ve Emperyalistler Arası Rekabet


 
1991 yılında Londra’da Petrol ve doğalgaz kaynakları üzerine uluslararası bir konferans gerçekleştirilir. Bu konferansta konuşan uzmanlar, Somali’yi de “petrol ve doğal gaz yataklarının muhtemelen çok zengin olduğu” bir “petrol penceresi” olarak tanımlarlar.

Somali, bu özelliğinin ötesinde Süveyş Kanalı-Kızıl Deniz trafiğini, dolayısıyla Ortadoğu’yu ve petrollerinin Asya’ya sevkıyatını doğrudan kontrol etmek için oldukça önemli olan bir stratejik alandır.

Daha 1991’den önce S. Barra diktatörlüğü döneminde Amoco, Chevron ve Conoco gibi petrol tekelleri ülkenin üçte ikisinde petrol arama ruhsatı almışlar ve milyonlarca dolar tutarında yatırımlar yapmışlardı. S. Barra diktatörlüğünün devrilmesinden sonra (1991) petrol tekellerinin bu ülkedeki faaliyetleri kesintiye uğramıştı.

1993’te Amerikan petrol tekelleri, ABD’nin Somali’ye müdahale etmesini adeta talep etmişlerdi. Ve Amerikan emperyalizmi (BM kontrolünde), 1993’te Somali’de „barışı“ sağlamak için bu ülkeye müdahale etti, derisin aldı ve aynı yılın Ekim ayında geri çekilmek zorunda kaldı. BM de 1995’te geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Somali’de direnişle karşılanan „barış“ müdahalecileri ülkeden kovuldular. O günden bugüne ne BM ve ne de emperyalist ülkeler Somali’deki iç gelişmelere doğrudan katılmadılar. 

Şimdi ise BM adeta savaş çağrısı anlamına gelen bir bildirgeyle Afrika Birliği ülkelerinin oluşturacağı 8 bin askerden oluşan bir „Barış Gücü“nü Somali’ye gönderme kararı aldı. BM, Somali’de, sadece, Etiyopya sınırında bulunan Baidoa şehrinde hakim olan „geçiş hükümeti“ni desteklemek ve korumak için „barış gücü“ göndermek istediğini açıkladı. Söz konusu bu hükümet, seçilmiş bir hükümet değildir. BM ve dolayısıyla ABD ve Afrika Birliği tarafından önde gelen aşiret temsilcilerinin katılımıyla oluşturulan bir koalisyondur. Zaman içinde çoğu aşiret temsilcisi bu hükümetten ayrılmıştır. Ülkenin büyük bir bölümü fundamantalist ”İslam Mahkemeleri Konseyi“ tarafından kontrol edilmektedir. 

Amerikan emperyalizmi, Somali’de dinci bir rejimin kurulmak üzere olduğunu, bu ülkenin teröristlere destek vereceğini “düşünerek”, daha doğrusu Afganistan’a saldırı nedenini adeta tekrarlayarak Somali’deki gelişmelere müdahale etmek gereği duydu. İlkinde ağzı yandığı için bu seferki müdahaleyi, 2000’li yıllardan bu yana Afrika’daki „stratejik ortağı“ mertebesine getirdiği Etiyopya vasıtasıyla yaptı.

Amerikan emperyalizminin, Afganistan’da giderek zorlandığı, Irak’ta Vietnam sendromu yaşama korkusuna kapıldığı bir dönemde Somali’ye, dolayısıyla Afrika’ya müdahaleye girişmesinin altında Çin emperyalizminim Afrika’daki varlığı yatmaktadır. Revizyonist-Sosyal emperyalist Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra değişen uluslararası güçler dengesi kaçınılmaz olarak Afrika kıtasında da etkili olmuş ve kara kıtada geçen yüzyılın ‚90’lı yıllarının başından bu yana karılan kartlar nihai olarak açılmaya başlanmıştır. Müttefiklerini bulan(oluşturan) emperyalist güçler kıta üzerine rekabetlerini artık açıktan açığa sürdürecek duruma gelmişlerdir. Bu güçlerden birisi de Çin’dir.

Dünya hegemonyası için jeopolitika üretecek yetenekte olan emperyalist ülkeler (ABD, Rusya, Çin, Almanya) arasında sadece Çin, rekabetini şimdilik „barışçıl“ yöntemlerle sürdürmektedir. Çin emperyalizmi hegemonyasını savaşla değil sermaye kullanma yöntemiyle kurmaya çalışmaktadır.

04.11.06 tarihinde Çin’de düzenlenen ve Çin-Afrika tarihinin en büyük konferansı olan „Çin-Afrika Zirvesi“ aslında Çin emperyalizminin dünya hammadde kaynakları ve pazarları için diğer emperyalist ülkelerle başlattığı yarışın açık ifadesiydi. Bu konferansa 53 Afrika ülkesinden 48’i katıldı. 2010 yılına kadar Çin ile Afrika arasındaki ticaret kapasitesinin iki katına (yaklaşık 200 milyar dolar) çıkartılmasından, bazı Afrika ülkelerinin Çin’e olan borcunun silinmesinden bahsedildi.

Çin, Nijerya’da ve Angola’da petrol arama alanları elde etmiş durumda. Keza Sudan’da petrol aramanın yanı sıra rafineri de inşa etti. Port Sudan’a (Kızıl Deniz) ulaştırılan boru hattının vanası Çin’in elinde. Çin, Zambiya ve Kongo’nun madenlerini Atlantik kıyısına ulaştıran Benguala-Demir yolunu inşa etti (bin km.) Çin sermayesi, Nijerya’nın ekonomi merkeziyle kıyıdaki Lagos arasında bağlantıyı sağlayan bir demiryolu inşa etmekte. Bugün Sudan petrolleri üzerinde ABD’den çok Çin söz sahibi durumunda ve bu petrol, aynı zamanda İran’dan alınan petrol de Kızıl Deniz üzerinden Çin’e taşınmakta. Güney ve Güneybatı Asya’ya taşınan bu petrolün en etkili kontrol edilebileceği alan Somali’dir.

Afrika’da oyun artık açık oynanıyor. Bu kıtada emperyalistler arası çelişkiler savaş ve işgale neden olacak derecede keskinleşmiştir. Etiyopya, Amerikan emperyalizmi adına Somali’ye saldırdı ve ülkeyi resmen işgal etti.

Aynen Afganistan’da olduğu gibi, El Kaide’nin oluşumunda olduğu gibi Somali’de de İslamistlerin örgütlenmelerinde ve siyasal nüfuz sahibi olmalarında İtalya ve Fransa gibi emperyalist ülkelerin yanı sıra Amerikan emperyalizmi belirleyici bir rol oynamıştır.
Mogadişu sokaklarında Amerikan asker cesedi sürüklemeyi örgütleyenler, bugün Amerika ile ilişki içinde oldukları için „kötü serseri“ olmaktan çıkarak „iyi serseri“ olmuşlardır. Bu „iyi serseri”lerden birisi Amerikan emperyalizminin desteklediği „geçiş hükümeti”nin İçişleri Bakanıdır.

II. Dünya Savaşından bu yana tarih, Amerikan emperyalizminin sadece oldukça küçük devletlere karşı sürdürdüğü savaşları kazandığını göstermektedir. ABD’nin gücü Grenada’ya yetmiştir. Ama Kore, Vietnam, Afganistan, Lübnan ve Irak işgalleri ve direnişleri, Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyasının bir hayal olduğunu göstermektedir.
Somali de yeni bir direniş alanı olacaktır.

4 Ocak 2007 Perşembe

AFRİKA KITASI VE EMPERYALİST GÜÇLER ARASI REKABET (I. Makale)


 


 

Yedinci Dünya Sosyal Forumu 20-25 Ocak 2007’de Nairobi’de (Kenya) gerçekleştirilecek. Bu sosyal forumda öncelikle kara kıtanın sorunları ele alınacak. Bu forum vesilesiyle Afrika kıtasında emperyalistler arası çelişkilerin gelişmesi üzerine (Sudan”daki durumu) durmayı yararlı görüyorum.  

 

Emperyalist küreselleşme Sahra’nın güneyini kasıp kavuruyor. Kara kıtanın bu bölgesindeki felaketten emperyalist ülkeler sorumludur. Dünyanın en fakir 49 ülkesi arasındaki en fakir olan 33 ülke bu bölgede bulunuyor. En az gelişmiş 27 ülkenin hepsi de bu bölgedeki ülkelerden oluşuyor. Bazen emperyalist ülkeler, borcunu ödeme durumu olmayan ülkelerin borçlarının silinmesinden bahsederler. Borcunu ödeyecek durumda olmayan ülkelerin çoğunluğu da bu bölgededir. Gerçekten de bir kısım borçlar silinir. Ama borç silme koşula bağlanır; neoliberal uygulamalardan bahsedilir: Özelleştirin ve ticareti serbestleştirin denir. Böylece silinen borç miktarı, kısa zamanda katlanarak geri alınır.

 

Afrika’nın zenginlikleri (petrol, gaz, kauçuk, değerli taşlar vs.), emperyalist ülkeler, uluslararası tekeller tarafından talan edilir. Bu talanda emperyalist ülkeler, bir taraftan doğrudan yer alırlarken, diğer taraftan da IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumlarını kullanırlar. Hükümet Dışı Örgütler, „öncü müfreze“ rolünü oynarlar. Zor kullanmak kaçınılmaz olunca MB devreye girer. Bu da yetmezse emperyalist ülkeler doğrudan müdahale ederler. Afrika’nın 8 ülkesinde BM askerleri “barış gücü” adı altında görev yapmaktadır.

 

Çıkar savaşları:

Fransa ile başlayalım. Afrika kıtasının kanını emen Fransız emperyalizminin hangi amaçları güttüğü pek sır değildir. Fransa, sömürgeci ve büyük güç konumunu devam ettirmek için siyasal nüfuzu altındaki bazı Afrika rejimleriyle anlaşmak zorunda olduğunu biliyor. Fransız emperyalizminin, hammadde kaynaklarını kontrol edebilmek için, özellikle de Fransız Petrol tekeli Total’ın faaliyet sürdürdüğü petrol zengini Afrika ülkeleriyle ilişkisi, onun bu kıtadaki konumunun geleceğini doğrudan ilgilendirmektedir. Bu anlamda özellikle Libya, Kamerun, Gabun, Kongo-Brazavil gibi ülkeler ve Portekiz’in eski sömürgesi Angola oldukça önemlidir.

Çad’ı da petrol ülkelerinden saymak gerekir. Petrol çıkarımı 2004’te başlayan bu ülkede Amerikan petrol tekelleri iktisadi alanda söz sahibiyken, Fransa ancak siyasal alanda nüfuz sahibi durumundadır.

 

Son yıllarda Amerikan emperyalizmiyle Fransız emperyalizmi Afrika üzerine rekabetlerinde nispeten çıkar uyumluluğu içinde hareket etmişlerdi. Önceleri böyle bir durum söz konusu değildi. Örneğin 1994’te „Ruanda Savaşı“ olarak bilinen soykırımında ırkçı „Hutu Güçleri Hareketi“, Tutsi halkını soy kırımından geçirmişti. Bu savaş, ABD ve Fransa arasındaki rekabetin doğrudan bir ifadesiydi. Bu güçler arasındaki çatışma Fransa ile ABD arasındaki rekabeti temsil eden bir savaştı.

 

Emperyalist güçler arasındaki Afrika üzerine çıkar çatışması belli bir dönem, fazla „gürültüye-patırtıya“ neden olmadan devam etti. Kongo Demokratik Cumhuriyetinde milyonlarca insanın katledilmesine neden olan iç çatışmalar, emperyalist güçleri, somutta da Amerikan emperyalizmini ve AB’yi devlet başkanı olarak J. Kabila üzerinde uzlaşmaya zorlamıştı.

 

Şimdi Fransa (AB) ve Amerika’nın yanı sıra Afrika’da yeni bir rakip ortaya çıktı. Ham petrol ithalatına bağımlı ola Çin, Çad petrollerine sahip olmak için diğer emperyalist güçlerle rekabet içinde. Çin, Çad’a komşu olan Sudan’da da rekabetçi güç olarak oldukça etkili.  Çin, ham petrol ihtiyacının yüzde 10’unun Sudan’dan temin etmektedir. Fransız emperyalizmini tedirgin eden, Çad’dan Kamerun sahiline uzanan ve Fransız çıkarlarına hizmet eden boru hattının yanı sıra Çad’dan doğuya uzanan, yani Port Sudan limanına uzanan ikinci bir boru hattının açılmasıdır. Bu durumda Sudan petrolünde olduğu gibi, Çad petrolünde de ihracatın yönü doğu Asya’ya doğru değişir. Bu, Afrika’nın bu ülkelerinden Doğu Asya’ya veya Çin’e doğru bir yönelişin ifadesi olacaktır. Böyle bir gelişme veya gelişme olasılığı,  Afrika üzerine rekabet eden güçlerin kartları yeniden karmalarına neden olmaktadır. En azından son on sene içinde oluşan ilişkiler dengesi bozulacaktır. Geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarında, özellikle de 1994-1997 arasında Afrika’da Fransız varlığı giderek güçlenen Amerikan emperyalizminin etkisi altında kalmıştır. Ruanda’da Hutu diktatörlüğünün devrilmesi (1994) ve Zaire’de (şimdiki Kongo Demokratik Cumhuriyeti) Mobutu diktatörlüğünün yıkılması ve yerine Amerikan emperyalizminin desteklediği L. Kabila’nın (şimdiki devlet başkanının babası) gelmesi (1996/1997) bu bölgelerde Fransız emperyalizminin gerilemesi ve Amerikan emperyalizminin güçlenmesi anlamına gelmekteydi.

 

Amerikan emperyalizmi, diğer rakipleri, özellikle de Fransa üzerine sağladığı bu üstünlüğünü, IMF ve Dünya Bankası’nın nüfuzunu da kullanarak daha da etkili kılmıştır. IMF ve Dünya Bankası, Fransa tarafından desteklenen iktidarlar üzerinde baskısını arttırmıştır. Clinton döneminde, özellikle de 1997-2000 yılları arasında yeniden belli bir uzlaşma eğilimi gelişmeye başlamıştır. Çatışmalara çok uluslu müdahale veya kısmen Afrika Birliği şemsiyesi altında savaşlara son verme durumlarına emperyalist güçler arka planda katılmayı yeğlemeye başlamışlardı. Görünürde Afrikalılar kendi sorunlarını kendileri çözüyorlardı. Öne sürülen Afrikalı güçlerin arkasında ise emperyalist ülkeler vardı. Emperyalist merkezlerde „artık Afrika krizleri öz yönetim”le çözümleniyor deniyordu. Bu durumdan emperyalist ülkeler memnunlardı: Ekonomik çıkarlarından vazgeçmemişlerdi, ama yerel iktidarların istikrarından da sorumlu değillerdi. Ne var ki, bu memnun edici durum fazla yürümedi. Emperyalist ülkeler arasında sessizce sürdürülen rekabet, kaçınılmaz olarak siyasal alanda da etkili oldu ve birçok Afrika ülkesinde iç çatışmalar yeniden gündeme geldi.

 

2000-2003 döneminde Amerikan emperyalizminin Afrika’ya ilgisinde belli bir gerileme oldu. Bu dönemde ABD, Afganistan ve Irak ile meşguldü. Ama 2003’te itibaren Amerikan emperyalizmi „antiterör Savaşı“ adı altında Afrika’ya yeniden ilgi göstermeye başladı. İşe El Kaide-Salafist hareketi arasında işbirliğini engellemek için Cezayir’de askeri üslerin kurulmasıyla başlandı. Çad gibi ülkelerde radikal islama karşı uyarılar, Amerikan emperyalizminin stratejik çıkarlarına (enerji temini sorunu) tabi olarak ele alındı ve bu arada Çin de Afrika kıtasındaki yeni rakip olarak değerlendirildi. 

 

Krizin „çok taraflı“ yönetiminden Fransız emperyalizmi, özel firmalardan, uluslararası kurumlardan (örneğin, AB ile sıkı işbirliği içinde olan Afrika Birliği) oluşan bir konsorsiyumun işbaşında olmasını ve ancak zorunlu olduğu durumlarda büyük güçlerin ara sıra müdahale etmesini anlıyordu. Yani Afrika’da „kriz“ devletleri, bileşimi böyle olan bir konsorsiyum tarafından yönetileceklerdi. Böylece „kriz“ devleti ilan edilen her Afrika devleti, sömürge valisi yerine sömürge konsorsiyumuyla protektoratlaştırılarak emperyalist çıkarlara göre yönetilecekti. Bu işin zor olduğu kısa zamanda anlaşıldı.  

 

Fransa’nın, „arka bahçe“ olarak gördüğü Afrika’daki eski sömürgeleriyle arası bugünlerde pek iyi değil. Bu nedenle Fransa, 10-15 senelik yakın geçmişle karşılaştırıldığında bugünlerde Afrika’ya geri planda kalarak güçlü müdahale etmeye çalışmaktadır. Medyada çıkan haberlerde de Fransa’nın Afrika’ya geri dönüşünden bahsedilmektedir. Örneğin, Merkezi Afrika Cumhuriyetinde ayaklanmacıların Fransız yardımıyla yenilgiye uğratılmasını „Figaro“ gazetesi, Fransa’nın yeniden „Afrika’nın jandarması“ olmaya başladığı şeklinde yorumluyordu. „Libération“ gazetesi, „Afrika: Fransa geri döndü“, „Paris, Afrika’ya ilişkin olarak eski reflekslerini yeniden buldu“ başlıklarını atıyordu.

Bu makalede Fransa’nın Çad’da ve Merkezi Afrika Cumhuriyetinde devam eden askeri müdahaleleri ele alınıyor ve şöyle deniyor: „Fransız paraşütçülerinin Demokratik Kongo Cumhuriyetinde Kalvezi üzerinde atladıkları zamanlar henüz geri gelmedi (1978’de Mobutu rejimini ayaklanmacılardan kurtarmak için yapılan harekât) Kötü imaj yok olmamış ve klişe inatla aynı kalıyor: Fransa, BM görevlendirmesi olmadan da Afrika’da, … dost ve bağımlı rejimleri iktidarda tutmak için gücünü kullanabileceği yerde kalmaya kararlı“.

 

 

 

Sudan-Çad ilişkileri ve emperyalistler arası çelişkiler:

Sudan: Sudan’ın Darfur bölgesinin önemi ve ABD’nin bu bölgedeki rolü: Son dönemlerde ABD’de Darfur’u gündemleştiren kampanya yürütülmekte. Üniversitelerde imzalar toplanıyor, toplantılar düzenleniyor, “Darfur’u kurtar” gösterisi yapılıyor, “insani güçler”den, “ABD Barış Güçü”nden bahsediliyor, medya “kitlesel tecavüzleri” manşete çıkartıyor, onbinlerce Afrikalının Arap milisleri tarafından katledildikleri işleniyor, bütün bunların Sudan rejiminin desteğiyle yapıldığı söyleniyor ve sonuçta Sudan, “başarısız devlet” olarak ilan ediliyor. Sudan, “terörizm devleti” olarak damgalanıyor. Öyle ki, savaş karşıtı gösterilerde “Irak’tan çık, Darfur’a gir” yazılı afişler dağıtılıyor. Açık ki belli bir savaş kışkırtıcısı çevre iş başında.

 

 

Savaş kışkırtıcısı Siyonizm yanlısı örgütlerin yanı sıra Sudan’a müdahalenin başını eski Dışişleri Bakanı C. Powell, şimdiki Dışişleri Bakanı C. Rice, general W. Clark, Britanya Başbakanı T. Blair gibileri çekmektedir. Tabii bunların baş destekçisi de ABD Başkanı Bush’dan başkası değildir. “İnsancıl savaş”tan bahseden bu unsurlar, aynen Yugoslavya’da olduğu gibi yoğun bir bombardıman sonucunda Kosova’da NATO ve ABD kontrolünde bir idarenin –protektoratın- kurulması gibi Darfur’da da böyle bir proktektortın kurulmasını öneriyorlar. Çok sayıda Hükümet Dışı Örgüt göreve çağrılıyor. Böyle bir örgüt olan NED’in (National Endowment for Democracy- “Ulusal Demokrasi Vakfı”) mali katkılarıyla hazırlanan raporlarla ortam, asker göndermek, müdahale etmek için ısıtılıyor. “Darfur’u kurtar” kampanyası ve devamında Sudan’a müdahale Hükümet Dışı Örgütlerin başta gelen sorunu olmuş durumda.


Sudan’da Amerikan çıkarları:

Yeni keşfedilen yer altı kaynakları, yüzölçümü bakımından Afrika’nın en büyük ülkesi olan Sudan’ı Amerikan tekelleri ve başka emperyalist ülkeler için önde gelen ilgi alanı yapmıştır. Sudan Devlet Başkanı Ömer Hasan El Beşir’e göre ülkenin sahip olduğu petrol, S. Arabistan’ın sahip olduğu petrolden daha az değildir. (Chevron tekelinin verilerine göre Sudan petrol rezervi S. Arabistan ve Irak petrol rezervleri toplamından daha büyük). Ayrıca büyük doğal gaz yataklarının yanı sıra Sudan, dünyanın en büyük safi uranyum yataklarına ve dünyanın dördüncü büyük bakır yataklarına sahiptir.

Sudan rejiminin temkinli yaklaşımından dolayı bu ülkenin petrol politikasını kontrol edemeyen ABD, bu alandaki gelişmeyi (petrol çıkarımını ve ihracatını) engellemeye çalışmış, ama başarılı olamamıştır. ABD’nin bu tavrına karşın Çin, Sudan’ın petrol politikasını ve teknolojisini desteklemiştir.

 

Sudan’da etnik/bölgesel çelişkilerin baş kışkırtıcısı Amerikan emperyalizmidir. ABD, petrolün bulunduğu Sudan’ın güneyindeki ayaklanmacı hareketi 20 yıl boyunca desteklemiştir. Ayaklanmacı hareketin merkezi hükümetle uzlaşma sağlamasından sonra ABD’nin ilgisi batıya, Darfur’a yönelmiştir. Amerikan emperyalizmi Darfur’da, merkezi hükümetle Darfur’daki ayaklanmacı hareket arasında tarafsız arabulucu rolü oynamaya çalışmaktadır. Bu rolü, çatışmaların devam etmesini teşvik etmek için oynamakta ve merkezi hükümetin taviz vermesini talep etmektedir.


Amerikan medyası Darfur’daki krizin Cincavit milislerinin neden olduğu katliamla başladığı konusunda ortak hareket ediyor. Bu milisler, merkezi hükümet tarafından destekleniyor. Böylece “Afrikalı insan”lara bir Arap saldırısının söz konusu olduğu anlatılıyor. Sudanlıların “Arap” ve “Afrikalı” olarak ayrıştırılması, gerçek nedenin açığa çıkmamasına ve tabii ki iç çatışmaları körüklemeye hizmet ediyor.

 
Sudan’da BM ve NATO:

Sudan’da olduğu kadar dünyanın başka hiçbir ülkesinde çok sayıda etnik grup yoktur. 400’den fazla etnik grup kendi lisanlarını konuşmakta. Sadece Darfur’da ise 80 farklı etnik grup var. Sudan’da konuşulan ortak lisan Arapçadır.

 

Darfur’da konuşlanmış Afrika Birliği birliklerinin yerini BM birliklerinin alması için uzun bir zamandan beri harcanan caba bilinmektedir. Bu çabaların, batı Sudan’da NATO’nun görev alması için uğraşan ABD’den kaynaklandığı da bilinmektedir. Böyle bir görevlendirme için BM’in karar vermesi gerekmektedir. Merkezi Sudan hükümeti, 7000 kişilik Afrika Birliği birliklerinin yerini batılı emperyalist ülkelerin hâkim olduğu NATO birliklerinin almasına karşı gelmektedir.

 

Amerikan emperyalizmi, askeri etkiyle sadece ülkenin güneyinde ve batısında bulunan yer altı kaynaklarını kendi kontrolü altına almakla yetinmemekte ve bir bütün olarak merkezi hükümeti; Sudan rejimini yönlendirmeyi hedeflemektedir.

Amerikan emperyalizmi, Darfur üzerinden askeri güçle Sudan’a girmek ve ülkenin bütününü kendi kontrolüne almak isterken, Alman emperyalizmi şimdilik etkisini petrol bölesi olan güneyle sınırlıyor. Alman sermayesiyle bu bölgede altyapı inşa ediliyor; Kongo, Uganda, Kenya gibi komşu ülkelerle ulaşımın sürekliliğini sağlamak için yollar yapılıyor. Alman sermayesinin ilgilendiği Sudan’ın güneyinden Kenya’ya; Hint Okyanusuna ulaşan demiryolu projesi de bu çerçevede ele alınmalıdır. Amaç, bu bölgenin merkezi hükümetle bağını tamamen gevşemek ve ondan bağımsız hale getirmektir. Yapılan, Sudan’ın bölünmesine hazırlıktan başka bir şey değildir.

 

2011’de yapılması planlanan ayrılma üzerine referandumda istenen sonuç alınırsa yeni bir devlet doğmuş olacak. Adı daha şimdiden konmuş: “Yeni Sudan”!

Ayrılma durumunda hammaddeleri dünya pazarlarına taşıma rotası, hammaddelerin kendisi kadar önemli oluyor. Amaç, merkezi hükümetin hâkim olduğu ülkenin kuzeyinden geçmeyen sevkıyat yollarının inşa edilmesidir. Bu da ancak ve ancak Kongo, Uganda, Kenya gibi komşu ülkelerle ulaşımın sürekliliğini sağlamaktan geçmektedir. Bu anlamda söz konusu demiryolunun inşası da oldukça önemli olmaktadır. Petrol sevkıyatının yönünün değişmesi durumunda Port Sudan’da vanayı kontrol eden Sudan merkezi hükümetinin ve Çin’in bu hammadde üzerindeki kontrolüne büyük bir darbe vurulmuş olacaktır.

 

Şu anda Darfur’da 7 bin Afrikalı asker bulunmakta. Bu birliklere Amerikan ve NATO birlikleri lojistik ve teknik yardım sunmakta. Bunun ötesinde binlerce BM görevlisi, sayıları yüz binlerle ifade edilen gömenlerin bulunduğu kamplarda çalışıyorlar. BM’in bu görevlileri, kuraklık, açlık ve savaştan dolayı yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalan Sudanlılara sadece “yardım” etmiyorlar. Aslında bu unsurlar, hangi emperyalist ülke tarafından görevlendirildiyseler, o ülkenin çıkarlarına hizmet etmek için bir etnik grubu diğerine karşı kullanıyorlar, bunların arasında çatışma çıkartıyorlar.

 

Amerikan emperyalizmi Darfur bölgesinde oldukça aktif. 2005 yılında ABD, Çad’ı, örgütlediği bir askeri tatbikata kattı. II. Dünya Savaşından sonra Afrika’da gerçekleştirilen en kapsamlı tatbikat olduğu söyleniyor. İşin içinde Fransa da var. Çad, Fransa’nın eski bir sömürgesi. Bu her iki emperyalist ülke, Çad’daki İdris Debi önderliğindeki askeri rejimi mali olarak destekliyorlar, Çad ordusunun silahlanmasına ve eğitimine katkıda bulunuyorlar. Çad da Darfur’daki ayaklanmacıları destekliyor.

 

Darfur’da savaş tarafları:

Sudan merkezi hükümeti, savaş taraflarından birsidir. Bu hükümet, Cincavit  diye adlandırılan milisleri de desteklemektedir. Bu milisler geçmişte ülkenin güneyinde halk üzerinde baskı uygulamışlar ve oradaki ayaklanmacılara karşı mücadele etmişlerdi. 21 yıl devam eden savaştan sonra 2005’te ateşkes sağlanmış ve bu dönem zarfında karşıt olan güçler (Güneydeki ayaklanmacılar ve merkezi yönetim) şimdi merkezi hükümeti oluşturuyorlar.

 

Güneydeki ayaklanmacılarla merkezi yönetim arasında „barış”ın sağlandığı 2004/2005 döneminde Darfur’da çatışmalar başlamıştı. Merkezi hükümete bağlı milisler Darfur’da halk üzerinde baskı uyguluyorlar ve ayaklanmacılara karşı savaşıyorlar. Darfur’daki ayaklanmacılar da halkın „kendilerinden olmayan kesimi“ üzerinde baskı uyguluyorlar ve bölgede BM Gücünün görevlendirilmesini reddediyorlar. Böyle bir görevlendirmeyi merkezi hükümet de reddetmektedir.

 

Sudan’da petrol çıkarımı esas itibariyle başta Çin olmak üzere güneydoğu Asya tekelleri tarafından gerçekleştirildiği için Çin de Darfur’da BM gücünün görevlendirilmesini reddetmektedir. Rusya da böyle bir görevlendirmeye karşı olduğunu açıkladı.

Darfur bölgesinde baskıya maruz kalan halkın bir kısmı komşu ülke Çad’a göç etmiş durumda. Oradaki ayaklanmacılar da Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar. Bu ayaklanmacıları da Sudan merkezi hükümeti destekliyor.

 

Sudan merkezi hükümetinin bu tavrı, Çad merkezi hükümetini kışkırtıyor ve o da Sudan merkezi hükümetine karşı mücadele eden ayaklanmacıları destekliyor. Çad’daki çatışmalara, Fransız ordusu da Çad merkezi hükümetini destekleyerek taraf oluyor. Böylece Çad, Sudan sorununa (Darfur) ve Sudan da Çad sorununa taraf oluyorlar.

 

Darfur sorununda taraflar:

1-Sudan merkezi hükümeti ve ona bağlı Cincavit milisleri: Bunlar Darfur’daki ayaklanmacılara ve Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

2-Darfur’dak ayaklanmacılar: Bunlar Sudan merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

3-Çad merkezi hükümeti: Çad’daki ayaklanmacılara karşı mücadele ediyor.

4-Çad’daki ayaklanmacılar: Çad merkezi hükümetine karşı mücadele ediyorlar.

5-Fransız emperyalizmi: Çad merkezi hükümetinin yanında yer alarak bu ülkedeki ayaklanmacılara ve Darfur’daki Sudan merkezi hükümetine bağlı milislere karşı mücadele ediyor.

6-Fransız emperyalizmi ve Çad merkezi hükümeti, Merkezi Afrika Cumhuriyeti’ndeki ayaklanmacılara karşı da mücadele ediyorlar. (Çad’ın komşusu Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde F. Bozize, Çad Devlet Başkanı İdris Debi’nin askeri desteğiyle Devlet Başkanı olmuştu. Ülkenin güneyinde toplanan ve Bozize’ye karşı olan bu ayaklanmacılar, Çad’daki kendilerine dost olan ayaklanmacılarla birlikte Sudan’a saldırı ve geri çekilme koridoru açmışlardı).

Darfur çatışması, Sudan, Merkezi Afrika Cumhuriyeti ve Çad’ın sınırlarının birleştiği üçgen içinde sürmektedir.  

 

Petrol, tekeller ve savaş:

Chevron tekeli 1978’de güney Sudan’da petrol bulur. Petrolün bulunduğu güney Sudan’ın Malakal, Al Muglat ve Bentiu bölgelerinde Arapça konuşulmaz. Güney Sudanlılar kuzey Sudanlıları, kuzey Sudanlılar da güney Sudanlıları petrolün bulunduğu yerlerden kovarlar. Bu kovmadan ve karşılıklı boğazlamadan dolayı şimdiye kadar katledilen güney Sudanlı sayısının iki milyon ve bölgeden kovulanların sayısının da dört milyon olduğu tahmin edilmektedir. Güney ve Kuzey arasında 21 sene süren savaştan sonra Mayıs 2004’te her iki taraf arasında anlaşma sağlanır. Anlaşmaya göre Şeriat, ülkenin güneyinde değil, sadece kuzeyinde geçerli olacaktır. 2011 yılında da güneyin Sudan’dan ayrılıp ayrılmaması üzerine referandum yapılacak. Petrol gelirleri güney ve kuzey arasında yarı yarıya paylaşılacak.

 

1974’te Chevron merkezi hükümetten önce bir (blok 1), kısa bir zaman sonra da başka iki bölgede (blok 2 ve blok 5A) petrol arama ruhsatı alır. Bu tekeli Total (şimdiki adı TotalFinaElf –Belçika Fransız ortaklığı) takip eder ve o da başka bir bölgede (blok 5) petrol arama ruhsatı alır. Ayaklanmacıların saldırılarından dolayı her iki tekel de 1984’te geri çekilir. Ama Total tekeli, kullanmamasına rağmen elde ettiği petrol arama hakkından vazgeçmez. 1989’da Chevron, haklarını satması için merkezi hükümet tarafından baskı altına alınır. Bu tekelin elindeki iki petrol arama sahası ve başka bir saha (blok 1, 2 ve 4) 1998 yılına kadar Kanada tekeli Talisman’ın ve Çin tekeli „National Petroleum Company“nin (Çin Ulusal Petrol Şirketi-CNPC),  Malezya tekeli Petronas’ın ve Sudan tekeli Sudapet’in eline geçer. Kanada tekeli, Kızıl Deniz’e açılan (Port Sudan limanı) 1540 km.lik petrol boru hattı ve limanda da tanker terminali inşa eder.

 

Kanada tekeli Talisman, 2002 sonbaharında Sudan’da petrol çıkarma hakkını bir Hindistan firması olan Videsh’e satar. Bu satıştan elde ettiği kar yüzde 30’dur. Chevron’un satmasından sonra güney Sudan’da ayaklanmacıların eline geçen petrol alanı (blok 5) 1997’ye kadar kullanılmaz. Ayaklanmacıların elinde olmasına rağmen merkezi hükümet bu alanı 1997’de İsveç tekeli Lundin Oil AB’ye devreder. Bu alan için (blok 5) oluşturulan konsorsiyuma Avusturya şirketi OMV AG de katılır. Bu iki tekel (Lundin ve OMV AG) başka bir alanda da (blok B) petrol arama ruhsatı alır. 2003 yılında bu iki tekel haklarını, daha önce blok 1, 2 ve 4’de petrol arama hakkı elde eden Malezya tekeli Petronas’a ve Hindistan tekeli Videsh’e satarlar. Başka bir petrol arama alanı da (Blok 6) tamamen Çin devlet tekeli CNCP’nin eline geçer.

Böylece Sudan’da petrol arama alanları Çin, Hindistan ve Malezya tekellerinin eline geçer. Tek istisna TotalFinaElf’in elinde olan ve kullanılmayan Blok 5’tir.

 

Sudan’da rejimin stratejisi oldukça açıktır: „Böl ve kov“. Merkezi hükümet, topraksız köylüleri silahlandırıyor ve petrol alanlarında hayvan otlatan köylülerin üzerine gönderiyor. Özellikle Cincavit denen atlı milisler (Arapça konuşan göçerler), Darfur bölgesi etnik gruplarından olan Nuerleri ve Dinkaları ülkenin güneyine ve doğusuna doğru kovuyorlar. Bu kovma sonucunda Sudan ordusu, blok 1, 1, 4 ve 5A diye adlandırılan petrol alanlarında 1983’e kadarki dönemde güvenliği sağlayabilmişti.

 

Ordu içinde güney Sudanlıların ayaklanması sonucunda 1983’te SPLM/A (Sudan Halk Kurtuluş Hareketi/Ordusu) kurulur. Bu örgüte Dr. J. Garang ve Dr. R. Macher önderlik etmekteydi. 1983-1986 arasında bu örgüt oldukça geniş bir alanı kontrolü altına alır. Ama merkezi hükümet P. Matiep ve başka önderleri kendi yanına çeker ve böylece petrol üretimi kesintisiz devam eder. Örgüt 1991’de bölünür. Dinkaların çoğunluğu J. Garang’ı ve Nuerlerin çoğunluğu da R. Macher’i izler. Merkezi hükümet bir taraftan gizlice Dr. R. Macher’i ve aynı zamanda onun karşıtlarını destekler. Bunların arasında „Petrol Tugayları Muhafızları“ adında bir grup da var.

 

2002 yılında Lundin tekeli petrol çıkarım alanı Blok 5’ten çekilir. Aynı yılda Garang ve Macher anlaşırlar ve merkezi hükümet de halkı petrol alanlarında kovma işini sürdürür. Aynı dönemde BM’in yaptığı bir tespite göre Sudan’daki gelişmelerin; katliamların ve kovmanın yegane nedeni petroldür.

 

1998’de petrol geliri hemen hemen hiç yoktur. Ama 2001’de petrol geliri Sudan devlet gelirlerinin yüzde 42’sini oluşturur. 2000 yılında merkezi hükümet Sudan silah sanayini kuracağını açıklar. 2001’de petrol gelirlerinin yüzde 60’ı silahlanma için kullanılır. Aynı yıl Sudan, Rusya’dan ve Beyaz Rusya’dan bolca silah satın alır.

Böylece petrol, silahla korunur ve petrol de silah alımını finanse eder. Yani ne kadar çok petrol çıkartılırsa o kadar çok silah alınır.

Talisman (Kanada), Lundin (İsveç, CNPC (Çin), Petronas (Malezya) ve OMV (Avusturya) merkezi hükümetle tam işbirliği içinde hareket ederler ve Sudan’daki katliamlara ve halkı topraklarında kovma hareketine ortak olurlar.

 

Güzergâh sorunu ve rekabet:

Petrol ve doğal gaz kaynakları üzerine uluslararası alandaki rekabet şunu göstermektedir: Bu enerji kaynakları ne kadar önemliyse onların dünya pazarlarına sevkıyatı da o kadar önemlidir; petrol ve doğal gazın dünya pazarlarına sevkıyatı üzerine rekabet, bu kaynakların çıkarımı üzerine rekabet kadar önemlidir. Bu nedenle sevkıyat da, enerjinin kendisi kadar jeopolitik bakımdan önemlidir.

 

Sudan’ın petrol ve doğalgaz zenginliği ve bunların dünya pazarlarına taşınması; yani petrol, doğalgaz ve dünya pazarlarına sevkıyat alternatifleri, Sudan ve komşu ülkeler hakim sınıflarının ve emperyalist ülkelerin iştahını kabartmakta ve her bir taraf, mevcut çelişkileri kendi çıkarına yarayacak şekilde kışkırtmaktadır.

Petrol ve doğalgaz yatakları ülkenin güneyinde bulunuyor. Ama petrol sevkıyatının yönü kuzey. Güneyde çıkartılan petrol, kuzeye,  Port Sudan limanına (Kızıl Deniz)  taşınarak dünya pazarlarına ulaştırılıyor. Dolayısıyla merkezi hükümet ve Çin vanayı elinde tutuyor.

 

Mevcut güzergâha alternatifler: 

Çad’da çıkartılan petrol, Kamerun üzerinden Atlantik Okyanusuna sevk ediliyor. Darfur’da çıkartılan petrolün bu güzergâh üzerinden dünya pazarlarına taşınması durumunda, Sudan merkezi hükümetinin Darfur petrolü üzerindeki, dolayısıyla Darfur bölgesi üzerindeki hâkimiyeti zayıflayacaktır ve gelir kaynakları azalacaktır. Bu güzergâhın kullanılabilmesi için Darfur petrol alanından Çad’a uzanan bir boru hattının inşa edilmesi gerekir.

 

Sudan petrolünün demiryoluyla Kenya’nın Mombasa limanına (Hint Okyanusu) taşınması da başka bir alternatiftir. Bir Alman firmasının ilgilendiği bu demiryolunun inşası durumunda Sudan’ın güneyinde çıkartılan petrol Uganda ve Kenya üzerinden dünya pazarlarına taşınacak ve böylece Alman tekelci sermayesi de Sudan petrolü üzerinden güney ve doğu Asya petrol rekabetinde söz sahibi olacak. Bu durumda Çin emperyalizminin Sudan petrolü üzerindeki kontrol gücü zayıflayacaktır.

Başka bir olasılık da güneybatı Çad’dan Atlantik kıyısına uzanan bir boru hattının inşasıdır. İnşa edilmesi durumunda Doba’dan başlayarak Kamerun üzerinde Atlantik kıyısına ulaşan bu hat ile Sudan petrolünün dünya pazarlarına sevkiyat yönü tamamen değişmiş olur. Bu durumda petrol ne Kızıl Deniz’e ve ne de Hint Okyanusu’na akar. Böylece Alman ve Çin sermayeleri Sudan petrolü üzerine rekabette çok şey kaybetmiş olurlar. Kazanan, Fransız ve Amerikan sermayeleri olur.

 

Sonuç:

Sudan, elli seneden fazla Britanya sömürgeciliği altında inledi. Britanya sömürge politikası “böl ve yönet” stratejisine dayanıyordu. Yegâne amaçları ülkeyi talan etmek olan İngiliz sömürgecileri, etnik grupların birbirlerini boğazlamaları için ortam hazırlıyorlar ve gelişmemişliği hâkim kılmaya çalışıyorlardı.

 

Dünyanın birçok yerinde Avrupalı sömürgecilerin yerini alan Amerikan emperyalizmi, sömürge politikasını daha kapsamlı uygulamaktadır. Amerikan emperyalizmi, askeri işgallerin yanı sıra etkisindeki uluslararası kurumları da seferber ederek amacına ulaşmaya çalışmaktadır. İktisadi ambargonun yanı sıra, IMF’ye de “yapısal uyum programları”  uygulatmaktadır. Bu programlar, emperyalist çıkarları korumanın ve ülkeyi daha da bağımlılaştırarak talan etmenin ötesinde bir anlam taşımamaktalar.

 

1950’de BM adına Kore’ye saldıran Amerikan emperyalizmidir. Savaş sonucunda ülke ikiye bölünmüş ve güneyde Amerikan emperyalizminin hâkimiyeti sürmektedir. 1961’de ABD’nin zorlaması sonucunda BM askerleri Kongo’da ulusal kurtuluş mücadelesine müdahale etmişler ve P. Lumumba’nın öldürülmesine karışmışlardır. 1991’de Amerikan ordusu BM tarafından Irak’ı bombalamak için görevlendirilmiş ve bombalama ve arkasında uygulanmaya konan ambargo sonucunda 1,3 milyon Iraklı katledilmiştir. Amerikan emperyalizminin başını çektiği BM’in Yugoslavya savaşı sonucunda bu ülke de parçalanmıştır. Arkasından Afganistan savaşı gelmiş ve bu ülke hala NATO-BM işgali altındadır.

 

Amerikan emperyalizmi, Balkanlarda olduğu gibi Afganistan’da ve Ortadoğu’da da savaşı soğutmak, işgali kanıksatmak istiyor ve işgal, müdahale ve savaşı Afrika’ya kaydırmayı planlıyor. Kongo, Sudan ve Somali emperyalistler arası çelişkilerin ve çıkarların iç içe geçtiği birbirine komşu üç çatışma alanıdır. Buralarda da söz konusu olan petrol, doğalgaz ve başka değerli madenlerdir.

1 Ocak 2007 Pazartesi

ULUSLARARASI ALANDA ‘SÜREK AVI’ VE SONUÇLARI


ULUSLARARASI ALANDA ‘SÜREK AVI’ VE SONUÇLARI

Sömürgeci faşist diktatörlük, 8 Eylül’den itibaren kapsamlı bir gözaltı ve tutuklama saldırısı başlattı. İstanbul Valisi ve Emniyet Müdürü, muzaffer komutan edasıyla son yılların en kapsamlı “yakalama operasyonunu gerçekleştirdiklerini açıkladılar. MLKP ile ilişkilendirerek çok sayıda devrimciyi ve kamuoyu tarafından gazeteci ve yayıncı kimliğiyle bilinen insanları “terörist” ilan ettiler ve tutukladılar. Diktatörlük, MLKP’yi “tümüyle çökerttiğini” söyleyerek yoğun bir psikolojik savaşa girişti.

31 Aralık 2006 Pazar

Amerikan Emperyalizminin Yeni Bir Savaşı


 
Afrika’da kartlar yeniden karıştırılıyor. Belli bir dönem sessizliğin hakim olduğu kara kıtada emperyalistler arası çelişkiler, savaş ve işgale neden olacak derecede keskinleşmiştir. Etiyopya, Amerikan emperyalizmi adına Somali’ye saldırdı ve başkent Mogadişu’ya kadar ilerledi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Etiyopya’nın saldırısını İslamistlerin saldırganlığına tepki olarak değerlendirmektedir. Amaç, başka ülkelerden İslamistler için gönderilen silahların yerine ulaşmasını engellemekmiş. Amerikan Dışişleri Bakanlığına göre başka bir neden de Somali’deki gelişmelerden dolayı Etiyopya’nın ciddi güvenlik kaygılarının olmasıymış. Bu nedenle de uluslararası alandan tanınan “Geçiş Hükümeti”nin ricası üzerine bu ülkeye yardıma koşmuş!

Somali’deki çatışmalar, bu ülkeyle sınırlı kalmama, bölgeselleşme potansiyeline sahiptir. Amerikan yanlısı güçlerle mücadele eden „İslam Mahkemeleri Konseyi“, ülkenin büyük bir bölümünü kontrolü altına almıştı. Ancak Baidoa “Geçiş Hükümeti”nin kontrolü altındaydı. 2004’te BM tarafından göreve getirilen bu hükümet, ABD ve İngiltere tarafından desteklenmektedir. Kontrol alanı ancak Baidoa ile sınırlı olan bu hükümet, Etiyopya’nın desteğine muhtaç durumdaydı.

Amerikan emperyalizmi, stratejik önemi olan bu bölgede, kendi çıkarlarına ters düşen İslamistlerin güçlenmesini engellemek için Etiyopya’yı Somali’ye saldırması için açıktan teşvik etmiştir. Kulelere saldırıdan sonra (11 Eylül 2001) Etiyopya, ABD’nin en önemli müttefikleri arasına girmişti. Temmuzun ortasında İslamistlerin Mogadişu’yu kontrolleri altına almalarından hemen sonra, 20 Temmuzda Amerika’nın Afrika’dan sorumlu komutanlığının şefi olan general J. Abizaid Etiyopya’yı ziyaret etmişti. Etiyopya’nın Somali’ye saldırı için askeri hazırlıkları bu ziyaretten hemen sonra başlar.

Amerikan emperyalizmi, rakiplerini bölgeden uzak tutmak veya şimdilik Etiyopya üzerinden müdahalesine karışmalarını engellemek için AB’nin „İslam Mahkemeleri Konseyi“ ile uzlaşma talebini kesinkes reddetmektedir. Afrika’yı işgal yarışında rakiplerinden daha erken davranan Amerikan emperyalizmi, Etiyopya’yı, AB özcüsü L. Michel, „İslam Mahkemeleri Konseyi“ ve “Geçiş Hükümeti” ile Somali’de iktidar paylaşımı üzerine görüşmeler yaparken bu ülkeye saldırmaya yöneltmiştir. Böylece AB’nin girişimi boşa çıkartılmış oldu.

Etiyopya’nın Somali’ye saldırısı, Afrika için emperyalist hegemonya yarışını yeniden hızlandırmıştır. Çatışmaların Sudan’da başlama olasılığının daha yüksek olduğu bir dönemde Amerikan emperyalizminin Etiyopya’yı öne sürerek Somali’de uşağı konumunda olan güçleri yeniden iktidara getirmesiyle bölge üzerine hakimiyette rakiplerine göre bir adım ileri konumuna geçmiştir.

Amerikan emperyalizminin bölge ve bütün kıta üzerine hakimiyeti, diğer emperyalist güçler tarafından kabul edilmemektedir. Amerikan emperyalizmi, Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi, İngiltere hariç diğer emperyalist güçleri kendine müttefik yaparak kara kıtanın hammadde kaynaklarını ve önemli stratejik alanlarını işgale girişemeyecektir. ABD’nin Irak’taki zor durumundan yararlanmaya çalışan diğer emperyalist ülkeler, Afrika’da kendi çıkarları doğrultusunda hareket edeceklerini gösteriyorlar. Sorunun ne denli güncelleştiğini, Amerikan Başkanlarından R. Reagan döneminde Afrika görevlisi olan Ch. A. Crocker BBC’ye yaptığı bir açıklamada şu sözlerle ifade ediyor: „Sıra Afrika’da. Çok sert mücadele edilen bir alan. Bu alan, ABD’nin diplomatik etkisi için Afrikalı önderlere ve muhtemel rakiplere veya ‚karşıt güçlere’ büyük bir hareket imkanı vermektedir. Bu, sadece Çin ile sınırlı değildir, Brezilya, Avrupalılar, Malezya, Kore, Rusya ve Hindistan da işin içindeler“.

Fransa, Rusya ve Çin gibi emperyalist ülkeler, ABD’nin önünü kesmek için, ABD ve İngiltere’nin BM Güvenlik Konseyi’nin Somali’de Barış Gücü gönderme çabasını bloke etmede başarılı olamadılar. Sonuçta BM Güvenlik Konseyi, Somali’ye Barış Gücü gönderme talebini onadı. ABD önderliğindeki bu güç, Amerikan emperyalizminin Afrika’daki savaşını meşrulaştırmaya hizmet edecektir.

Somali’de başlayan çatışmalar, uzun süren ve bütün bölgeye yayılan bir savaşın başlangıcı olabilir. „İslam Mahkemeleri Konseyi“, Mısır, İran, Libya, S. Arabistan, Suriye, Eritrea, Cibuti gibi ülkeler tarafından desteklenmektedir. Özellikle Eritrea, ezeli düşmanı Etiyopya’nın Somali’de nüfuz sahibi olmasına kolay kolay göz yummayacaktır. Arap Ligi, Etiyopya’nın saldırısını mahkum etti. Afrika Birliği, Etiyopya’yı şimdilik destekliyor. Etiyopya’nın Somali’ye saldırısı konusunda Afrika devletleri bölünmüş durumda. Etiyopya ve Uganda “Geçiş Hükümeti”ni desteklerken, Libya ve muhtemelen de Sudan, „İslam Mahkemeleri Konseyi”ni desteklemekteler.

19 Aralık 2006 Salı

KİMİN BÜTÇESİ?


 
2007 yılı bütçesinde giderler 204.9 milyar YTL ve gelirler de 188,2 milyar YTL olarak belirlendi. Gelirlerin içinde vergi gelirlerinin payı yüzde 84 oranında. Yani 158,2 milyar YTL. Bütçe açığı da 16,7 milyar YTL.

2006 yılı gerçekleşme tahminleri üzerinden yapılan hesaplamaya göre 2007 yılı bütçesinde merkezi yönetim bütçe giderleri yüzde 16.9, merkezi yönetim bütçe gelirleri ise yüzde 9.3 oranında artıyor. Merkezi yönetim bütçesinde; 1) Personel giderlerine 43.7 milyar YTL; 2) Sosyal güvenlik kurumlarına devlet primi ödemelerine 10.1 milyar YTL; 3)Mal ve hizmet alım giderlerine 15.6 milyar YTL; 4)Faiz giderlerine 52.9 milyar YTL; 5) Cari transferlere 60.9 milyar YTL; 6) Sermaye giderlerine 12.1 milyar YTL; 7) Sermaye transferlerine 3.6 milyar YTL; 8)Borç verme ödeneklerine 3.7 milyar YTL; 9)Yedek ödeneklere 2.3 milyar YTL tutarında ödenek ayrılıyor.

Yapılan tahminlere göre, 2007 yılı merkezi yönetim bütçesinde, vergi iadeleri sonrasında 158.2 milyar YTL tutarında haraç, vergi geliri adı altında toplanacak.

İddiaya göre 2007 yılı bütçesinin önemli özelliklerinden birisi, sosyal boyutunun güçlü olmasıymış. Veriler, 2007 bütçesinde Sağlık, Ulaştırma, Bayındırlık bakanlıkları ile Karayollarına ayrılan payların azaldığını, buna karşın Milli Eğitim, Enerji, Çalışma, Sanayi ve Tarım bakanlıklarına ayrılan payların arttığını göstermektedir. “İcracı” bakanlıklar içinde Milli Eğitim Bakanlığı 2007 merkezi yönetim bütçesinden en büyük payı alıyor: 21.4 milyar YTL. Sağlık Bakanlığının 2006'da 7.4 milyar YTL olan başlangıç ödeneği 6,6 milyar YTL’na düşürülüyor, yani yüzde 12 oranında bir azalma söz konusu. Diğer taraftan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına 15.5 milyar YTL, Tarım Bakanlığına 6.6 milyar YTL, Kültür ve Turizm Bakanlığına 809.4 milyon YTL ve Çevre ve Orman Bakanlığına 968.6 milyon YTL kaynak ayrılıyor.
Üst kurullara ayrılan miktar 1 milyar 437 milyon 179 bin 58 YTL. Bunlar içinde aslan payını 906 milyon 180 bin YTL ile Telekomünikasyon Kurumu (TK) alıyor.

Veriler göstermektedir ki, 2007 bütçesi yatırımları hesaba katan bir bütçe değildir. IMF’nin emriyle, küçülme adına kamu altyapı yatırımları ve hizmetler yerinde sayıyor. 2007’de bu alanlardaki faaliyet (mal ve hizmet alımları, yatırımlar) 2006 bütçesinin gerisinde kalıyor.

Neresinden bakılırsa bakılsın 2007 bütçesi de, daha önceki dönemlerdeki bütçeler gibi IMF’nin direktifi temelinde hazırlanmış ve öncelikle, Türkiye’deki yabancı sermayenin çıkarlarını dikkate alan bir bütçedir. Türkiye’de bütçeler 24 Ocak 1980’den bu yana IMF’nin öneri adı altında yaptığı dayatmalara göre hazırlanmaktadır.

Yapılan propagandaya göre, “2007 bütçesi fakire, fukaraya sahip çıkan” ve “sosyal yönü ağır basan” bir bütçeymiş. Oysa yapılan, söylenenin tam tersi: Bütçede yerli-yabancı sermayenin çıkarları ön planda tutulurken sosyal harcamalara ayrılan kısımda hiçbir iyileşme yok. Başka türlü de olamaz. Çünkü kapitalizmde, üretim araçlarının özel mülkiyette olduğu koşullarda bütçe, ulusal gelirin sömürücü sınıflar lehine yeniden dağıtımından başka bir anlam taşımaz. Burjuvazinin, kendisi ve yabancı sermaye adına her yıl bütçe adı altında belirlediği gelirler ve giderler, o yıl içinde ulusal gelirin nasıl pay edileceğinin açıklamaktan başka bir anlam taşımaz. Kapitalizm koşullarında bütçe, sınıfsal karakter taşır. Bu nedenle kapitalizm koşullarında bütçenin sınıfsal karakterini değiştirmek imkansızdır. Bunun ötesinde kapitalizm koşullarında adaletli bütçe de olamaz. Çünkü kapitalizm, adaletsizlik ve sömürü üzerine kurulmuş bir sistemdir. Adaleti, mülkiyetin sınıfsal karakterinden kopartmak ancak burjuvazinin işine yarar. Bu sistemde gerçekleştirilemez olanın, gerçekleştirilebileceği hayalini yayar.
Ama bütçe bazında da olsa ulusal gelirin paylaşımında işçi sınıfı ve emekçi yığınlar lehine bir gelişme, ancak ve ancak toplumsal mücadelenin doğrudan bir sonucu olur. Bu mücadelede bir taraftan işçi sınıfı ve emekçi yığınlar, diğer taraftan da kapitalist sınıf karşı karşıya gelir. Bu çatışmada sömürülenlerin talep ettiği adalet gerçekleşmez. Ancak, karşı karşıya gelen sınıflar arasındaki güç dengesi, işçi sınıfı ve emekçi yığınların lehine değiştiği oranda bütçe bazında da olsa ulusal gelirde bu sınıfların aldıkları pay görece artar.

11 Aralık 2006 Pazartesi

NATO ZİRVESİ VE PROTEKTORAT AFGANİSTAN (II)



Afganistan’ın Yıkımı

Afganistan’da devlet yapısının tahribatı daha 1979’da başlamıştı. O zamanki CIA-Direktörü ve şimdiki Amerikan Dışişleri Bakanı R. M. Gate, Hatıralarında CIA’nin, Sovyetler Birliği’nin (SB), Afganistan’ı işgalinden (1979 sonu) aylar öncesi Afganlı islamistleri desteklemeye başladığını yazar. Dönemin Başkanı J. Carter’ın güvenlik danışmanı olan Z. Brezezinski de başkanının Temmuz 1979’da hükümete karşı İslamcı muhalefeti destekleme talimatını imzaladığını doğrular. 15 Ocak 1998’de bir Fransız gazetesiyle yaptığı söyleşide Z. Brezezinski, “Müdahale etmeleri için Sovyetleri zorlamadık, ama onların müdahale etme olanağını bilerek arttırdık” diyecekti. Böylece SB, Amerikan emperyalizmi tarafından “Afgan tuzağı”na düşürülmüş oluyordu. SB’nin Afganistan’ı işgal etmesi, Afgan sorununu doğrudan doğruya uluslararası bir soruna dönüştürmüştü. Artık SB’nin de bir “Vietnam”ı vardı. Amerikan emperyalizmi açısından önemli olan da buydu. Ne SB’ni ne de Amerikan emperyalizmini ilgilendiren, Afganistan’ın kendisi değildi; her iki tarafı da ilgilendiren, her iki süper gücün dünya hegemonyası stratejisini gerçekleştirmede Afganistan’ın yeriydi. Afganistan bu günde bu sorunla karşı karşıyadır.

Taliban rejimi yıkıldıktan sonra (2001) işgalci güç Amerikan emperyalizmi, özellikle İngiltere’nin desteklemesiyle BM şemsiyesi altında Almanya’da (Petersburg/Bonn) uluslararası bir konferans örgütledi. 2001 sonunda düzenlenen bu konferans, sömürgecilik tarihinde görülen konferanslara benziyordu. Ülkeyi işgal eden ve işgalde yer almak isteyen veya buna karşı olan güçlü devletler, söz konusu ganimetin nasıl paylaşılması ve yönetilmesi üzerine tartışıyorlar. Petersburg Konferansında olan da buydu. Konferansa katılan 20’den fazla Amerikan temsilcisinin yoğun baskısı sonucunda üç İslamcı ve bir monarşist grubun da katılımıyla geçici bir Afgan hükümeti oluşturuldu. CIA’nin adamı Abdul Hamid Karsai hükümet başkanlığına getirildi. Afgan halkıyla hiçbir ilişkisi olmayan ve dolayısıyla halktan destek almayan bu hükümet, uluslararası koruma altında başkent Kabil’e getirildi ve güvenliği sağlandı. Bu tarihten itibaren Afganistan, işgalci güçlerin protektoratı olmuştu.

Protektorat Afganistan, Amerikan emperyalizminin eseriydi. Amerikan emperyalizminin temsilcileri bu protektoratı oluştururken ne Avrupalı „dost”larının ne de genel olarak NATO üyesi ülkelerin görüşlerini almışlardı. Ama ülkelerinin çıkarlarını Hindikuş’ta savunmak isteyen emperyalist ülkeler, Amerikan emperyalizminin Afganistan işgalini destekleyenlerin başında yer aldılar. İşgalci güçler Afganistan’ı, yeni silahların ve işgalci orduların yeteneklerinin denendiği bir alana dönüştürdüler.

28.6.2004 tarihinde İstanbul’da yapılan NATO toplantısında BM’in kontrolünde olan ISAF’ın (“International Security Assistance Force”) NATO komutanlığına tabi kılınması kararı alındı. Afganistan, hazırlanan bir NATO-Operasyon Planına göre, hemen hemen aynı büyüklükte olan dört sektöre bölündü. Böylece BM’in gözlemci konumu, ülkenin hükümranlığı ve devlet olarak varlığı ortadan kaldırılmış oldu.

Amerikan emperyalizmi, Avrasya jeopolitikasını gerçekleştirmek; dünya hâkimiyeti kurmak için Afganistan’da uzun bir dönem kalmak zorunda olduğunu biliyor. Afganistan işgalinde şimdilik NATO’yu kullanıyor. Afganistan’ın mevcut durumu, ABD ve NATO’nun bu ülkede uzun bir dönem kalmak için siyasal ve askeri önkoşulları oluşturmuş olduklarını göstermektedir. 2005’te, seçimlerden önce Karsai’nin „ulusal konferans“ adı altında bir araya getirdiği 100 „şahsiyet“, bu uşağa, Amerikan ordularının sonsuza dek Afganistan’da kalabilmeleri için anlaşma yapma yetkisi verdi.

Afganistan, serbest rekabetçi kapitalizm ve emperyalizm çağının başlangıcında görülen protektoratçılığın tipik bir örneğini oluşturmaktadır 21. yüzyılın başında. Afganistan’ın hükümranlığından ve bağımsız bir hükümetin iş başında olmasından bahsedilemez. Mevcut kabinenin yarıdan fazlası Amerikalı Afganlardan oluşmaktadır. Geriye kalan kısmını ise Avrupalı Afganlar ve birkaç savaş ağası oluşturmaktadır. Bileşimi böyle olan hükümete, hemen her resmi dairede faaliyet sürdüren ve karar alma yetkisi olan Amerikalı uzmanlar „yardımcı“ olmaktalar.

Emperyalist işgal, protektorat statüsü Afganistan’da ekonomik alt yapının tahribatına neden olmuştur. Ekonomi Bakanı Muhammed Amin Farhang, Afgan pazarlarında alınıp-satılan metaların yüzde 99’unun ithal malı olduğunu söylüyor. Bu anlamda Afganistan, sanayi ürünleri üreten ülkeler için bir cennet olmuştur. Devlet mekanizmasına entegre olmuş eroin ağaları, olanaklarını kara para yıkamak için kullanıyorlar ve sadece, oldukça az sayıda ödeme gücü olan Afgan zenginleri için lüks mallar üretiliyor. İşgalci güçlerin kontrolünde Afganistan bir „Uyuşturucu Maddeler Mafyası Devleti“ olmuştur.

Afgan halkının diğer bir düşmanı da „hükümet dışı örgütler”dir. Bu türden 2500 örgütün Kabil’de büroları var. Çeşitli uluslararası „verenler konferansı”nda toplanan milyarlarca dolar, her türlü yetkiye sahip bu 2500 örgüt üzerinden yeniden „verici“ ülkelere akmaktadır. Para içinde yüzen bu örgütler, Afganistan’da başlı başına bir güçtür, adeta yedek hükümettir. Fransa Afganı Planlama Bakanı Ramazan Başardost’a göre hükümet dışı örgütler, Afganistan’ın „yeni El-Kaide“sidir. Bu bakan bu örgütlerin sipariş defterlerine bakmak istediği için Karsai tarafından görevinde alınmıştır.

Afgan seçkinler tabakası, işgalci güçler tarafından satın alınmış durumda. Bu ülkede cirit atan uluslararası vakıflar, aydın avındalar. Her bir emperyalist ülke, işgalci güç, daha şimdiden sonraki Afganistan’da siyasal nüfuzunu devam ettirmek için kullanacağı unsurları, vakıfları vasıtasıyla kendine bağlamak, kendi çıkarlarını savunacak şekilde eğitmek çabası içinde. Bunun adı, yerli uşak yetiştirmektir.

Hindikuş, Enver Paşaya mezar olmuştu. Dünyanın en güçlü ordularından olan Kızıl Ordu da Hindikuş’tan kovulmuştu. Tarihte hiçbir emperyalist, işgalci güç Hindikuş’ta zafer elde edemedi ve eninde sonunda kahraman Afgan halkının direnişine teslim olup ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. Sıra şimdiki işgalcilerde. Onları da aynı akıbet beklemektedir. Amerikan emperyalizminin dünya hâkimiyeti stratejisi, hem Afganistan’da hem de Irak’ta yenilgiye uğramıştır.

„Barışı güvenlik altına almak için“ Afganistan’a „istikrar“ götürmek isteyen işgalciler, direnen Afgan halkına karşı savaşmakla karşı karşıya kalmışlardır. Irak’ta olduğu gibi Afganistan’da da direniş, belli bölgelerde sürdürülen direniş olmaktan çıkarak ülke çapında yaygınlaşmaktadır. İşgalciler, Afganistan’da da işlerinin zor olduğunu kabul etmeye ve durumu „felaket“ olarak değerlendirmeye başladılar. Daha fazla asker çağrısının ötesinde Amerikan Dışişleri Bakanı C. Rice, Afganistan’da yenilgiye uğrayabiliriz uyarısında bulunurken, NATO eski Başkomutanı W. Clark da „kazanmak durumunda değiliz“ değerlendirmesini yapıyordu.

3 Aralık 2006 Pazar

NATO ZİRVESİ VE PROTEKTORAT AFGANİSTAN (I)



28-29 Kasımda Riga’da (Letonya) gerçekleştirilen NATO-Zirvesine bir taraftan ABD ve diğer taraftan da AB’nin Almanya, Fransa, İspanya ve İtalya gibi önde gelen ülkeleri arasında Afganistan’a ilişkin görüş ayrılıkları ve NATO’nun geleceğiyle ilgili olarak da çelişkiler damgasını vurmuştur.

Şu anda Afganistan’da işgalci güçlerin toplam 32 bin askeri var. Isaf (International Security Assistance Force) komutasında emperyalist işgali temsil eden, emperyalist çıkarlar için savaşan bu askerler 26 NATO üyesi ülkeden ve bu ittifaka üye olmayan başka onbir ülkeden gelmekte. Sadece ABD’nin Afganistan’daki asker sayısı 12 bindir.

Isaf’ın başlangıçta görevi, başkent Kabil’de işgalci güçlerin kukla hükümetinin güvenliğini sağlamakla sınırlıydı. Ama sonra, zorlanan işgalciler İsaf’ın faaliyetini bütün ülkeye yaydılar. Afganistan’ın özellikle güney ve doğu bölgelerinde NATO, direnişçilerle sürekli sıcak çatışma içinde. Sadece 2006 yılı içinde direnişçiler tarafından öldürülen asker sayısı 150’dir. En çok da Amerikan, Kanada, İngiliz ve Hollanda askerleri öldürülmüştür. Asker sayısına göre hesaplandığında işgalcilerin kayıpları Irak’takinden daha fazladır.

ABD, İngiltere, Kanada, Hollanda ve Danimarka, Afganistan'ın güneyinde direnişçi güçlere karşı sürdürdükleri çatışmalara diğer ülkeleri de çekmek istiyorlar. Özellikle Amerikan emperyalizmi, askerleri doğrudan sıcak çatışmalara katılmayan ve görev alanları da savaşın sürdüğü güney ve doğu bölgelerinin dışında kalan Almanya, Fransa, İspanya, İtalya ve Türkiye'nin, ülkenin güney ve doğu bölgelerine asker göndermeme çekincesini kaldırmalarını talep ediyor. Örneğin Almanya’nın İsaf çerçevesinde Afganistan’da bulunan asker sayısı 3 bin (en çok asker gönderen 3. ülke). Ama faaliyet alanı kuzey Afganistan’la sınırlı. Fransa’nın 1100 askeri var ve sadece Kabil’de konuşlanmış durumda. İtalyan ve İspanyol askerleri de sıcak çatışmalara katılmıyorlar.

ABD, İngiltere, Kanada, Hollanda ve Danimarka dışındaki diğer işgalci güçlerin sınırlandırılmış görevine son verilmesi zirve öncesinde dile getirildi ve zirvede de talep edildi. Amerikan emperyalizmi, bu sınırlandırmanın kaldırılması için söz konusu bu ülkelere dozajı giderek artan baskıda bulundu. Ayrıca NATO, 2500 askere daha ihtiyacın olduğunu açıkladı.

Zirvenin açılış konuşmasında Bush, üye ülkeler, komutanlığın ihtiyaç duyduğu kadar asker verirlerse NATO Afganistan’da başarılı olur, ittifak, „birimize yapılan saldırı hepimize yapılan saldırıdır“ ilkesi üzerine kurulmuştur anlayışını dile getirdi.

NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer de konuşmasında bu ülkelerin, ülkenin güneyine ve doğusuna asker göndermelerini talep etti.

Bush’un daha fazla angajman, daha fazla asker, Afganistan’ın güneyine ve doğusuna asker gönderin talebi karşısında Avrupalı ülkeler, özellikle de Almanya ve Fransa duvar oldular. Bush, talepleriyle bu duvara çarptı. Alman Başbakanı A. Merkel, Alman askerlerinin kuzeyde “iyi bir inşa çalışması” yaptığından bahsederken, İtalyan Başbakanı R. Prodi de “Görüşümüz, Fransa’nın, Almanya’nın ve İspanya’nın da görüşü kesinlikle değişmemiştir” diyerek Bush’un taleplerini yanıtladı.

Zirvede, Amerikan emperyalizminin görüşleri temelinde NATO tarafından hazırlanan ve üye ülkelerin dışişleri bakanlarının da kabul ettiği “önümüzdeki 15 yıl içinde kapsamlı politik ilkeler” raporu, yani “küresel NATO”yu şekillendirmesi için düşünülen rapor ortada kaldı. Bu raporda NATO’nun görev alanının, hammaddelerin küresel güvenliğini ve “terörizm”le mücadeleyi içerecek şekilde genişletmesi anlayışına ve aynı zamanda bazı Avrupalı üye ülkelerin, özellikle de Almanya’nın, enerji temini bakımından Rusya’ya bağımlı olabileceği ve Rusya’nın da petrol ve doğal gazı siyasal silah olarak kullanabileceği uyarısına yer verilmekte.

“Acil mücadele gücü” oluşturma konusunda da istenilen sonuç alınamamıştır. NATO’nun 2002’de Prag toplantısında Amerikan emperyalizmi tarafından önerilen 25 bin askerden oluşması düşünülen “NATO Acil Müdahale Gücü”ne üye ülkeler fazla ilgi göstermemişlerdir.

Amerikan emperyalizmiyle, AB’nin emperyalist ülkeleri veya bir bütün olarak AB arasında dünya hegemonyası için rekabette askeri güç kullanma konusunda; şu veya bu ülkeyi veya bölgeyi işgal etme konusunda herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. Görüş ayrılığı, ABD’nin şimdiye kadar olduğu gibi AB’yi yedeklemeye çalışmasından ve AB’nin de artık buna yanaşmamasından, ABD’ye karşı dünya pazarlarında rekabet ederken kendi adına askeri güç kullanma eğiliminden kaynaklanmaktadır. Riga’daki toplantının arifesinde Fransa Cumhurbaşkanı J. Chirac bu konuda AB’nin politikasını şu sözlerle ifade ediyordu: “Avrupalılar, Amerikan müttefiklerine çok uzun zaman güvendiler. Şimdi onlar, yükün kendilerine düşen kısmını üstlenmek ve Avrupa Birliği için kendi amaçlarına uygun düşen bir ulusal savunma çabasını kabul etmek zorundadırlar”. Chirac, NATO’nun geleceği konusunda veya ABD ile AB arasındaki askeri müttefiklik konusunda AB’nin görüşünü böyle dile getiriyordu. ABD ile AB arasındaki bu temel çelişki, Riga’da ele alınan bütün konulara farklı boyutlarda da olsun yansımıştır veya Riga’da sorunlar bu çelişki çerçevesinde ele alınmıştır.

Zirvenin ana gündemini oluşturması gereken NATO’nun genişletilmesi tartışması da havada kaldı. Sadece Arnavutluk, Hırvatistan ve Makedonya ile üyelik görüşmelerine 2008’de başlanması üzerine konuşuldu. Özellikle ABD’nin üye olmalarını istediği Gürcistan ve Ukrayna ile „diyalog“un devamı kararlaştırılırken, Avustralya ve Japonya gibi ülkelerin üyelik durumu anılmadı bile.

Amerikan emperyalizminin, belli bir zamandan beri Almanya, Fransa, İspanya, İtalya ve Türkiye gibi ülkeleri, Afganistan’ın güney ve doğusunda sıcak savaşa doğrudan katılmaları ve daha fazla asker göndermeleri talebiyle sıkıştırmasından ve başta Almanya ve Fransa olmak üzere Avrupalı bazı müttefiklerinin buna yanaşmamasından kaynaklanan görüş ayrılığı, ABD ile AB arasında NATO konusunda buzdağını andıran çelişki yumağının sadece görünen yanıdır. Riga toplantısında, NATO’nun geleceği konusunda ABD ile AB arasında görüş birliğinin olmadığı bir kez daha görülmüştür.

Varşova Paktı’nın feshinden sonra adeta işlevsiz kalan NATO’nun geleceğini Amerikan emperyalizmi, onu transatlantik bir ittifak çerçevesinden çıkartarak küresel bir askeri ittifak çerçevesine oturtmakta görmeye başladı. ABD’nin amacı, Gürcistan, Avustralya, Japonya, İsrail, Güney Kore, Güney Afrika, Ukrayna gibi ülkelerin katılımıyla NATO’yu küresel bir askeri ittifaka dönüştürmektir. Böylece Amerikan emperyalizmi, “yeni” NATO’yu, dünya hâkimiyeti için şu veya bu ülkeyi veya bölgeyi işgalde yedek ordu olarak kullanmayı planlıyor. ABD’nin bu görüşüne karşı Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac, "İttifak, askeri olmayan misyonlara, iptidai ortaklıklara ya da yeterince hazırlanmamış genişlemeye müdahil edilirse amacından saptırılır" diyerek Fransız emperyalizminin NATO’nun nasıl olması veya kalması konusundaki anlayışını dile getirdi. Fransa, küresel NATO’dan yana değil. Daha doğrusu, Amerikan emperyalizminin güdümünde küresel bir askeri ittifak, AB-ordusunu anlamsız kılacağından dolayı uluslararası işgallerde Fransız emperyalizminin hareket alanı daraltılmış olacaktır. Fransa bu nedenle “küresel NATO’”ya karşıdır. Fransa’nın bu anlayışı, aynı zamanda, bir bütün olarak AB’nin anlayışıdır.

Diğer taraftan zirveye hâkim olan görüş ayrılığı, barışçıl dış politika, zor kullanımına dayanan dış politika farklılığına da indirgenemez. ABD ve AB arasında dünya pazarları üzerinde rekabetten kaynaklanan stratejik farklılık vardır. AB, bütün gücüyle kendi askeri kapasitesini geliştiriyor ve bunu da kısmen NATO ile rekabet içinde yapıyor.

AB’nin Almanya, Fransa, İtalya gibi önde gelen ülkeleri, Amerikan dış politikasına göre hareket etmek ve Irak’ta olduğu gibi bir yenilgi durumuyla karşı karşıya kalmak istemiyorlar. NATO’da Amerikan hâkimiyetine boyun eğmenin bu anlama geldiğini biliyorlar. Bu nedenle ezilen ulusları ve işgal edilmiş ülkeleri Amerikan vahşetiyle baş başa bırakarak, kendilerinin farklı olduğunu göstermeye ve işgal edilmiş ülkelerle geliştirilen yoğun iktisadi ilişkileri ve ABD’nin güç kaybını, kendi emperyalist çıkarlarını hâkim kılmak için kullanmaya çalışıyorlar.

(Gelecek yazıda Afganistan’ın işgalci güçler tarafından talan ve yıkımını ele alacağız).

26 Kasım 2006 Pazar

YENİLGİDEN KURTULAMAYACAKSINIZ, ÇEKİLECEKSİNİZ



Afganistan ve Irak’ta işgalci güçler zor durumda. Emperyalist çıkarlar için işgal edilen Irak’ta direniş güçleri karşısında artık tutunamamaya başlayan işgalciler, çekilmenin yol ve yöntemlerini tartışmaya başladılar. Yeni bir Vietnam yaşamanın Amerikan emperyalizmi açısından dünya çapındaki hâkimiyetine vurulabilecek en büyük darbe olacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Gelişmeler, Irak’ın şu veya bu biçimde işgalciler için yeni bir Vietnam olacağını göstermektedir.

“Demokrasi getirme” ve “kitle imha silahları” demagojilerinden geriye hiçbir şey kalmadı. İşgalin yegâne nedeninin bölge üzerinde hâkimiyet ve enerji kaynaklarını kontrol etmek olduğu gerçeği de artık tartışılmıyor. İşgalciler durumu kurtarmak için rakipleri olan AB, Rusya, Çin ve Japonya gibi emperyalist güçleri “çözüm”e ortak etmeye yanaşmıyorlar. Ama düne kadar “şer ekseni” ülkelerinden saydıkları İran ve Suriye’nin Irak çıkmazında belli bir rol oynayabileceklerini dillendiriyorlar. Bu ülkelere ve ayrıca Mısır ve Suudi Arabistan’a yönelik tehditlerden de geriye bir şey kalmadı.

Ortadoğu ülkeleriyle Amerikan emperyalizmi ilişkilerinde, Bush’un seçim yenilgisinden sonra yeni politika diye öne sürülen anlayışlarda yeni olan bir şey yok. Yeni diye tanımlanmaya çalışılan, Eylül 2001 öncesindeki ilişkilere dönmekten başka bir şey değildir. Anlaşılan o ki, “demokrasi” ve “uluslararası teröre karşı mücadele”nin kıstası, Amerikan çıkarlarına boyun eğmekten geçiyor. Yani, ABD, kendi idaresi doğrultusunda hareket eden ülkeleri “dost”, etmeyenleri de “düşman” ilan etme mantığını yeniden eskisi gibi yorumlamaya başladı; bir ülkede faşist, baskıcı rejim hâkim olsa bile, o ülke, ABD’nin çıkarlarına karşı gelmiyorsa Amerika’nın dostu, müttefiki olan bir ülkedir. Bir ülkede demokrasi hâkim olsa bile o ülke Amerikan çıkarlarına karşı geliyorsa, ABD’nin dostu olmayan bir ülkedir. Eylül 2001 saldırısından önce ABD’nin dostluk-düşmanlık kıstası, demokrasi anlayışı böyleydi. Bu nedenle şimdi Iran ve Suriye gibi “şer ekseni”ne dâhil ettiği “haydut devlet”lerle yeniden ilişki kurmanın yollarını aramaktadır.

Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Irak direniş hareketi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu işgal ve bunu ötesinde “Büyük Ortadoğu Projesini” gerçekleştirmek için yaptığı hesapları, planları boşa çıkartacağını göstermiştir. İşgalciler, direnişçilerin giderek artan saldırılarını önleyemiyorlar, karşılık veremiyorlar. Irak direnişinin birleşik komutanlık altında birleşmesi, direnişin yeni bir sürece girildiğini de göstermektedir:

-Irak direnişi, bölgesel olmaktan çıkmıştır. Artık sadece Sünnilerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde sürdürülmemektedir.

-Direniş ulusal çapta örgütlenmiştir.

-Direnişte İslami güçlerin reddedilemeyecek belli bir ağırlığı vardır, ama onlar belirleyici güç konumunda değiller.

Birleşik Siyasal Komutanlığın kurulması, işgalcilere karşı mücadelede küçümsenemeyecek bir yol alındığını, işgalcilerin ülkeden kovulmalarının yakın olduğunu göstermektedir.

Bu nedenledir ki, Amerikan emperyalizminin Irak senaryolarından birisi de direniş güçleriyle ilişkiye geçmektir.

Amerikan Dışişleri Bakanı C. Rice’ın, 3 Ekim 2006 tarihinde Körfez Ülkeleri, Mısır ve Ürdün Dışişleri Bakanlarıyla Kahire’de yaptığı toplantı, yenilginin itirafından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu toplantıda Rice, Irak çıkmazından kurtulmak için toplantıya katılan ülkelerden resmen yardımlarını istedi. Rice vasıtasıyla Amerikan emperyalizminin dile getirdiği talepler bilinmiyor değil: Ürdün, Birleşik Arap Emirliği, Mısır, Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkeleri, Iraklı Sünni gruplarla görüşmeli ve onlara Irak’ın geleceği üzerinde aktif siyasal rol alacaklarının güvencesi verilmeli.

Bunun üzerine söz konusu bu ülkeler, eski Irak Baas Partisi’nin ılımlı isimleriyle görüştüler ve eski Irak Cumhuriyet Muhafızları komutanları ile eski sivil Baasçı kadrolarının Irak yönetiminde yer alacakları konusunda bazı anlaşmalar yaptılar.

Ayrıca, işgalciler gerek Irak Başbakanı N. C. El-Maliki ve gerekse Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ile ayrı ayrı görüştüler ve Irak’ın istikrara kavuşturulması için atılması gereken adımların bir an önce atılmasını talep ettiler. İşgalcilerin, Maliki ve Barzani’den istedikleri şunlardı:

-Direniş örgütleriyle anlaşmaya varmak.

-Silahlı milisleri yasaklamak.

-Yönetiminde Sünni gruplara daha fazla rol vermek.

-Federal sistem yerine il sistemi uygulamasına geçmek. Bu durumda il sistemi daha geniş yetkilerle donatılmalı ve merkezi hükümete bağlı olmalı.

-Hükümette yer alan Şii gruplar tarafından Sünnileri cezalandırmak için oluşturulan “ölüm timlerinin” lağvedilmeli.

-“Iraklı Baasçıların açığa alınma”sını düzenleyen yasanın iptal edilmeli ve bundan zarar görenlere tazminatın verilmeli. (Bu yasa Paul Bremer döneminde yürürlüğe girmişti).

Amerikan emperyalizminin “yeni” politikası bu eksende geliştiriliyor. Bu anlayışın sonucudur ki, işgalden bu yana istenmeyen, düşman görülen güçler/ülkeler, Amerikan emperyalizminin yeniden “dost” olmaya başladılar.

Ama direniş ulusal çapta örgütlü sürüyor ve işgalciler yenilmekten, Irak’tan kovulmaktan kurtulamayacaklar.