deneme

20 Eylül 2000 Çarşamba

AKAR YAKITTA FİYAT ARTIŞI VE KİTLESEL EYLEMLER


 
Eylül ayının ikinci yarısında Avrupa karıştı. Petrol fiyatındaki artış, benzin ve başka akar yakıt fiyatlarına da yansıdı. Olağanüstü fiyat artışı, geniş tüketici yığınlar tarafından şiddetle protesto edildi. Belçika ve Fransa’da kamyon sahipleri ve köylülerin başlattıkları eylemler, diğer ülkelerde de yayıldı ve motorize araçlardan oluşturulan barikatlar, karayolu ulaşımını felç etti.

Petrol fiyatları neden arttı? Uluslar arası ticarette bir baril (159 litre) ham petrol bugünlerde 33 dolar üzerinde işlem görüyor. 1999’un başlarında ise 159 litre ham petrolün fiyatı yaklaşık 10 dolardı. Yani son on sene içinde petrolün fiyatı 33 dolardan 10 dolara düşmüştü.
Benzin fiyatlarının artırılması, esas itibariyle, petrol üreten ülkelerde üretimin azalmasına bağlanıyor. Bu savın gerçekle hiçbir ilişkisi yoktur. Çünkü söz konusu bu dönemde petrol üreten ülkelerde üretim düşüşü olmadı.

Petrol üreten ülkeler, burada söz konusu olan çoğunlukla OPEC-ülkeleri, petrol üretimi kapasitesi ve fiyat oluşumunda öyle pek etkili değiller. Çünkü petrol üretimi ve petrol ürünleri, çok uluslu şirketlerin tekelinde. Öyleyse fiyatlar neden arttı? Açık ki çok uluslu tekeller, spekülatif ticarete ve mevcut stokların tüketilmesine dayanarak fiyatların yükseltilmesini sağladılar. Bu tekellerin beklentileri, sadece, güncel fiyat artışıyla yetinmekle sınırlı değil. Bugünkü kargaşa ve oldu-bittiyle elde edilen fiyatlar, gelecekteki fiyat artışları için çıkış noktasını oluşturacaktır.

Petrol tekellerinin sadece 2000 yılının ilk yarısında elde ettikleri kar, devasa boyutta. Örneğin Fransız petrol tekeli Total/Fina/Elf’in bu yılın ilk altı ayında safi karı yüzde 165 oranında artarak 3,4 milyar euro’ya çıktı. BP Amaco’nun karı ise yüzde 256 oranında arttı. Hal böyle olmasına rağmen petrol tekelleri, fiyat artışlarının, örneğin benzin fiyatındaki artışların esas suçlusu olarak petrol üreten ülkeleri, bazen de dolar karşısında euro’nun değer kaybetmesini gösteriyorlar. Yani suçlu, başka yerde aranıyor. Oysa bunun suçlusu, petrol tekelleri ve onların devletleridir.
Fiyatların bu mevsimde artırılmasının başka bir nedeni daha var; kış mevsimi geliyor. Isınma sorunu, çoğunlukla petrol ürünleriyle hallediliyor. Donmak, üşümek istemeyen, ısınmak için petrol ürünlerini enerji olarak kullanmak zorunda. Fiyatlar ne kadar artarsa artsın bu ürünler satılacak ve enerji olarak tüketilecek. Sorunun bu yönü de bilindiği için, tekeller, fiyat artışlarının zamanlamasını çok iyi yaptılar.

Petrol ürünleri fiyatlarındaki artışa karşı Avrupa çapında –Avrupa’nın koşullarına göre radikal denebilecek protestolar yükseltildi. Fransa’da köylüler, nakliyat şirketleri, kamyon sahipleri, taksi şoförleri ve sahipleri, rafinerileri abluka altına alarak, otoyollarda, yol kavşaklarında araçlarıyla barikatlar kurarak bu soygunu protesto ettiler. Öyle ki, sadece 3000 kadar kamyonun 100 rafineriyi abluka altına alması petrol istasyonlarının yüzde 80’inde benzinin tükenmesine neden oldu. Bu protestolar, işçi ve emekçi yığınlar tarafından desteklendi. Protestocular, geniş yığınların sempatisini kazandılar ve sonuçta hükümet, kısmi taviz vermek ve fiyat artışını durdurmak zorunda kaldı. Belçika’da, Hollanda’da İtalya’da, Almanya’da ve İngiltere’de de benzeri eylemler gerçekleştirildi. İngiltere’de “üçüncü yol”cu Blair, akar yakıta yapılan zamları protesto edenler üzerine orduyu gönderme tehdidini savurdu. Tehdit, etkisiz kalmadı ve bazı rafineriler etrafında kurulan barikatlar kaldırıldı.

Bu eylemlerde sendikalar, gerçek yüzlerini bir kez daha teşhir etmekte geç kalmadılar. Bir taraftan, sendikalı da olan geniş yığınların haklı eylemi, diğer taraftan da hükümet politikalarına koşulmuş olma arasında kaldılar. Tamamen devlet yanlısı görünmek, yığınlar nezdinde tam prestij , inanırlık kaybı anlamına gelirken, eylemlere katılmamak, hareketin kendiliğinden gelişmesini kontrol altına alamamak ve burjuvaziye zarar verir boyutlara gelmesini engelleyememek anlamına geliyordu. Bundan dolayı sendikalar, sendika konfederasyonları, protestoları yarım ağızla sahiplenerek kontrol altına almaya çalıştılar. Diğer taraftan da hükümetleri, yığınları yatıştırıcı tedbirler almaya çağırdılar.

Şüphesiz ki geniş emekçi yığınları, fiyatlar üzerinde doğrudan etkileyici olanaklara sahip değiller. Ama akar yakıt fiyatlarıyla ilgili eylemlerin de gösterdiği gibi, yığınların harekete geçmesi, tekelleri ve hükümetleri geri adım atmaya zorlayabiliyor. Önemli olan, bu alanda da mücadelenin örgütlü ve istikrarlı bir biçimde sürdürülmesidir. Bunun için yığınların her zaman, her koşul altında güvenebileceği, inanabileceği, sahipleneceği, dinleyebileceği bir örgütünün; devrimci, komünist partisinin olması gerekir. Son eylemlerin yaygınlaştığı ülkelerde böylesi örgütlenmelerin olmaması, eylemlerin saman alevi gibi sönmesine, kendiliğindenci karakterini aşamamasına, sendika ve hükümet baskısı altında eritilmesine neden olmaktadır. Son protestoların radikal başlangıcı ve saman alevi gibi sönüşü ve sendika-hükümet işbirliği bunun böyle olduğunu göstermiştir.

13 Eylül 2000 Çarşamba

BİN YIL GÖSTERİSİ!


 
3 gün süren Bin Yıl toplantısı 7 Eylülde sona erdi. 150’den fazla devlet ve hükümet başkanının katıldığı toplantı, BM’i tam anlamıyla bir domuz ahırına çevirdi. Daha doğrusu BM’in düzenlediği bu toplantı, bir deli pazarıydı; Clinton’dan Putin’e, Castro’dan Arafat’a, Chirac’tan Zemin’e, Hatami’den Barak’a, Sezer’den Schröder’e akla gelen ve bir şekilde sorunu olan, kendini sorumlu hisseden bütün devlet ve hükümet başkanları, ülkelerinde en iyi televizyon yayın saatini de göz önünde tutarak, en “iyi”, herkese hitap eden, ama beş paralık değeri olmayan konuşmalarını yaptılar. BM, uzun yıllardır görüşmeyen veya çeşitli nedenlerden dolayı kanlı-bıçaklı olan akrabaların barıştırıldığı, kucaklaştıkları ve hasret giderdikleri arenaya döndü. Üç gün boyunca, dikkati çekmek için nezaket kuralları “nazik”çe çiğnendi.

Hiçbir sonucun alınamayacağı, sadece ve sadece birtakım temennilerin dile getirilebileceği böyle bir toplantı, görünmeyen yönleriyle ticari ilişkilerin görüşüldüğü ve kurulduğu bir platform oldu. Çoğu ülke delegasyonunun ekrana yansımayan kısmı, ekonomik ilişkiler kurmakla görevli olanlardan oluşuyordu.

Bu toplantının amacı neydi? Birleşmiş Milletler, “globalleşme döneminde dünya örgütü nasıl yapılandırılmalıdır, tek tek üye ülkeler açısından hangi görevleri üstlenmelidirler, etkili hareket edebilmek için hangi araçlara sahip olunmalıdır, yeni fiyaskolarla karşı karşıya kalmamak için barış operasyonları nasıl reforme edilmelidir?” vb. sorularına cevap aramak ve bulmak için “Bin Yıl Zirvesi” düzenlendi.

BM, bu toplantının belli politikacılar tarafından kötüye kullanılmasına, yani propaganda ve show kürsüsüne dönüştürülmesine kesinlikle karşı olduğunu açıklamıştı. Ama tam tersi oldu: Devlet ve hükümet başkanı sıfatıyla üye ülkelerin temsilcileri, istedikleri gibi konuştular. BM’e göre bu toplantı, bir “Gala-Zirvesi” olmamalıydı, bir çalışma toplantısı olmalıydı. Ama toplantı gerçek anlamıyla bir “Gala-Zirvesi” oldu. Çalışma işi ise kulislerde ticari ilişkiler kurmakla sürdürüldü.

Bu toplantılardan geriye bir “aile resmi” ve sekiz maddelik bir temenniler paketi kaldı. 150’den fazla devlet ve hükümet başkanı, sefalete, Aids’e ve cehalete karşı mücadele etmek için niyetlerini açıkladı. Aynı zamanda, BM şemsiyesi altında yürütülen ve gelecekte olası barış misyonunun daha iyi örgütlenmesi dileğinde bulunuldu. Hepsi bu.
Bu “karar”ları almak için bu kadar masrafa ve zahmete hiç de gerek yoktu. İnternet üzerinden bu iş halledilebilirdi. Ama işin show ve gövde gösterisi yönü ağır bastı.

Sefalete karşı mücadele! BM Genel sekreteri K. Annan’ın raporuna göre bugün dünyada mutlak yoksulluk içinde yaşayan 1,3 milyar insan var. Yoksulluk görece bir kavram. Ölçüsü her ülkeye göre değişir. Ama her halükarda dünya üretiminin çok önemli bir kısmı birkaç emperyalist ülkenin elinde. Dünya ülkelerinin ezici çoğunluğu talan ediliyor. Bunu nüfusa uyguladığımızda sefalet içinde yaşayanların sayısının 1,3 milyardan çok fazla olduğunu görürüz. BM, kundakçıyı, itfaiyeci yapıyor. Dünyayı talan edenleri ve bu talana katılan yerli işbirlikçileri, sefaleti önleme mücadelesine çağırıyor. Bu, ne ilk ne de son çağrı olacaktır. Daha önce yapılan çağrılar, bu toplantıda da yinelendi, gelecekte de tekrarlanacak ve aynı zamanda dünyanın bir kutbunda sefalet, diğerinde de refah artmaya, uçurum derinleşmeye devam edecektir.

Globalleşme çağında dünya örgütünün nasıl yapılanması” gerektiği sorunu, revizyonist blokun dağılmasından sonra emperyalist dünyanın gündeminde olan bir sorundur. İki kutuplu dünyanın çok kutuplu; çok rekabet merkezli olmasından bu yana BM’i, biraz da kendi çıkarları için kullanma eğilimi ağır basmaya başladı. Dünya hegemonyası mücadelesinde BM’in sadece veya da ağırlıkta ABD’nin aracı olmasına artık boyun eğmek istemeyen güçler, örneğin Güvenlik Konseyi’nde temsil edilmeyen Almanya, birkaç yıldan bu yana dile getirdiği rahatsızlığını; bu konseyin daimi üyesi olmaması sorununu çözümleme yolları aradı. Ve karşısında ABD'y’e buldu. Amerika, Almanya'nın bu isteğine karşı olmadığını söylerken, BM Genel Sekreteri vasıtasıyla da "bu alanda yapılması gereken daha çok şey var" ” açıklamasını yapıyordu.

Clinton, Ortadoğu barış sürecine yeni bir ivme kazandırmak için çaba harcadı. Belki de, 150’den fazla devlet ve hükümet başkanının huzurunda İsrail-Filistin barışını sağlayan, “üçlü tokalaşma”yı BM’de ve bu denli bir kalabalık, “seçkin” zevatın önünde gerçekleştiren başkan olarak tarihe geçmek istiyor. Ama “barış” bir türlü sağlanamadı ve Clinton, bütün dünyaya, özellikle de orada hazır bulunan rakip emperyalist ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarına ABD’nin gücünü göstererek onları ezemedi!

Böyle bir toplantı olur da Afrika üzerine konuşulmaz mı? Konuşuldu. Güvenlik Konseyi’nin önde gelen üyeleri, yani emperyalist ülkeler, başta da ABD ve İngiltere, barışın sağlanması konusunda Afrika’ya özel bir atıfta bulundular: Clinton, uluslar arası barışın ve Afrika’da barışın sağlanması konusunda sadece silahlanmadan bahsedilmemeli, bunun ötesinde sağlık, eğitim, çevre ve doğal kaynaklar –yeraltı ve yer üstü zenginlikler- sorunlarından da bahsedilmeli görüşünü savundu. Dadılığı birkaç günlüğüne eşine bırakarak toplantıya katılan Blair, Afrika kıtasını kastederek “yeni bir ortaklık” önerisinde bulundu. Belki de Afrika ülkelerini yeni bir yeni sömürgecilik yöntemiyle talan etmenin yollarını arıyordu. “Dünyanın hiçbir yerinde Afrika’da olduğu kadar insan açlıktan, hastalıktan ve savaşlardan dolayı ölmüyor” diye –bu arada Sierra Leone’de İngiliz askerleri insan öldürmekle meşguldüler- “üzüntüsünü” dile getiren Blair, “İngiltere, Afrika’nın fakir ülkelerinin borçlarını sildi” ve “gelişme yardım”larını da 1997’den bu yana yüzde 70 artırdı açıklamasını yaptı. Blair’in önerdiği “ortaklık”ta önderlik rolü Afrikalılara verilmeliymiş!

Karateci Putin de oradaydı. Suskundu. Salonda göstermelik bir gösteri yapsa daha çok ilgi çekebilirdi! Olmadı. Putin, Rusya’nın içinde bulunduğu istikrarsız durumun verdiği eziklikle, BM dışındaki örgütlerin şu veya bu ülkeye askeri müdahalede bulunmasını eleştirdi. Kastettiği Nato ve onun Balkan ülkelerine müdahalesiydi. Tabii geleceği göz önünde tutarak da Kafkasya ve Orta Asya’da olası askeri müdahalelere dikkati çekiyordu.

Suskunlardan birisi de Jiang Zemin idi. O da, hükümran devletlerin içişlerine müdahale edilmesine karşı olduğunu açıkladı. Onun da derdi var bu konuda; Tibet ve Doğu Türkistan. Buralardaki anti-sömürgeci, bağımsızlık hareketlerine dışarıdan müdahale edilmesine Çin’in kesinlikle karşı olduğunu bir kez daha vurgulamış oldu. “Tek kalkınma yolu yoktur” diyen Zemin, Çin’i olduğu gibi, mevcut iktisadi ve baskıcı-katliamcı siyasi yapısıyla kabul edin mesajını verdi.

Küba devriminin –bugün o devrimden geriye hiçbir şey kalmamıştır- önderi Kastro, mendilini, konuşma süresini gösteren aletin üstüne koyarak esprisini yaptıktan sonra, devrimcilerin de olumlayacağı bir konuşma yaparak, Amerikan emperyalizmini kendi ininde eleştirdi, teşhir etti. Tabii, en azından 150 domuzun tepindiği o ahırda bu konuşmanın bir yankısı olmadı, olamazdı da.
Bir bütün olarak “Bin Yıl Zirvesi”nde Jiang Zemin, “tek medeniyet, tek kalkınma modeli yoktur. Her ülkenin halkının kendi sosyal sistemlerini ve kalkınma stratejilerini seçmelerine saygı duyulmalıdır”; Schröder, “ekonomik kalkınmayı hızlandırmak için iş çevreleri de BM örgütünde aktif görev almalıdır”; Chirac, “ahlak, barış ve demokrasiden daha önemlidir. 21. Yy’da insanlığa, insan onuruna ve insan haklarına hizmet edecek yeni bir ahlak anlayışı geliştirmek zorundayız”; Clinton da, “insan hakları için gerekirse müdahale edelim. Geçen yüzyıl bize, gerektiğinde uluslar arası güçlerin taraf tutmak zorunda kaldığını da gösterdi. Çatışan taraflar arasında ‘tarafsız durarak’ sorunları çözemiyoruz. İyi ile kötü çatıştığı zaman tarafsızlık sadece kötünün işine yarar” gevezeliğini yaptılar.

Sezer de oradaydı. 24 devlet ve hükümet başkanıyla görüşmesi, Clinton’ın görüştüğü sekiz devlet ve hükümet başkanlarından birisi olması, görüştüğü hiç kimseden etkilenmemesi Türk burjuvazisi için övünç kaynağı oldu. Özellikle, bölgemizde gözü olan ABD, Almanya ve Fransa gibi emperyalist ülkelerin devlet ve hükümet başkanlarının övgüsüyle Sezer, adeta sarhoş oldu.
Türk bürokrasisi, acemi Cumhurbaşkanı’nı “tay tay” yaparak New York’a gönderdi. Sezer de, Demirel’i aratmayacağını kanıtladı.

6 Eylül 2000 Çarşamba

IMF-DENETİMİ


 
Galatasaraylı Cotterelli, ekonomide genel gidişatın iyi olduğunu, ama programda “ince ayar”ın da yapılabileceğini açıkladı. Böylelikle yabancı sermayenin Türk ekonomisine nasıl baktığı ifade edilmiş oluyor: Öngördüğümüz program çerçevesinde kalarak ilerlemenizi olumlu buluyoruz, ama tespit edilen hedeflere daha çok yaklaşmak için bazı düzenlemeler gerekir! Yetkililerle görüşen Cotterelli, görüşlerini şöyle dile getirdi:

Ekonomi açıkça toparlanış içinde. Geçen yıl üretimde yaşanan büyük düşüşten sonra, bu yıl ekonomi toparlanmaya başladı. Yapısal alanlarda da gelişmeler kaydedildi... Cari işlemler dengesi konusu yakın bir şekilde izlenmelidir. Özellikle petrol fiyatlarındaki artış ve ekonominin yeniden canlanmasıyla artan ithalat, cari işlemler dengesini etkileyen unsur oldu. Petrol fiyatları yalnız cari işlemleri değil, enflasyonu da etkiledi. Türkiye ekonomisinde iç talebin canlanması olumludur. Fakat bu canlanmadaki tüketim kısmının yakından izlenmesi gerekir”.

Bu sözlerle, programda öngörülen hedeflere ulaşılamayacağı açıklanıyor. Hedefe ulaşılamayacağı ne kadar gerçekse, ona yakınlaşılıyor olduğu da o derece gerçektir. Mevcut durum böyle; yıl sonu itibariyle enflasyonda yüzde 25 hedefi tutturulamayacak, ama en azından yüzde 30-35’lik bir oranın yakalanması için programın, “ince ayar” yapılarak uygulanmasına devam edilecek.

Büyüsen de suç, küçülsen de suç! İşin içine enflasyon girdiği için Türk ekonomisi, “iki cami arasında kalmış binamaz” durumunda. Geçen yıl “sismik bir kriz” ile yüzde 6,4 oranında “çökertilen” ekonomi, bu yılın ilk altı ayında –toplam sanayi bazında- yüzde 3,5 ve bu yılın ikinci döneminde –geçen yılın aynı dönemine göre- yüzde 3,9 oranında büyüdü. 2000 yılı sonu itibariyle sanayide büyümenin yüzde 6-7 civarında olacağı tahmin ediliyor. Enflasyonla bağlam içinde bunun anlamı nedir? Sanayi üretiminin bir kısmı ihraç ediliyor. Ama önemli bir kısmı iç pazarda tüketiliyor. İç talebin artması esprisi budur. İç talebin artması fiyatların olduğundan daha fazla oynaklaştırır, enflasyonu körükler. Bu durum, enflasyon hedefinden sapmanın bir nedeni olarak gösteriliyor. Ekonomide büyümeyle bağlam içinde enflasyon hedefinden sapmanın ikinci bir nedeni olarak cari işlemler dengesindeki ithalat lehine gelişme gösteriliyor.

Ekonomi yeni bir devreviliğe girdi (ekonomide klasik devrevilik, kriz-canlanma-yükseliş-durgunluk aşamalarından oluşur). Yani genişletilmiş yeniden üretimi, sabit sermayesini yenileyerek gerçekleştirme sürecinde. Bu süreçte bolca üretim ve ara malları –üretim araçları, makineler, hammaddeler vs.- satın alınır, ithal edilir. İthalattaki olağanüstü artışın nedeninin bu olduğunu gören Cottterelli, çaresizlik içinde: Büyümeyin diyemiyor, küçülün de diyemiyor! Demesini de zaten bir anlamı yok. Çünkü sermaye Cotterelli ve IMF’ye göre değil, kendi nesnel yasalarına göre hareket eder. Bunun ötesinde küçülen ekonomide söz konusu program uygulanamaz, ama büyüyen ekonomide de uygulanamıyor.

Radikal tedbirler alınmadığı müddetçe enflasyon düşürme programlarının akıbetinin böyle olacağını IMF de, DB da ve hükümet de pekala biliyorlardı. Enflasyonun esas nedeni iç talebin artması, başka bir deyişle çalışanların ücretlerindeki değişme olamaz. Açığını kapatmak için zam yapmazsın, yaptırmazsın, ama devlet harcamalarını, örneğin silahlanma giderlerini kısarsın. Vurgunu önlersin, vergi adı altında halkın soyulmasıyla toplanan miktarı, çarçur etmezsin, örneğin bu parayla batan 8 bankanın yol açtığı zararları ödemezsin vs. Radikal tedbir alabilmek için radikal görüşlü ve eylemli olmak gerekir. Hükümetin böyle olmakla hiçbir ilişkisi yok. IMF’nin programında da böyle hareket etmenin gereği görülmüyor.

Hükümet devam ettiği müddetçe program sallantıda olmayacak, “ince ayar” yapılacak. Yani çalışanların sırtına yine bir şeyler yüklenecek. Esas kemer sıkma, nihai sonuç alma programı, 2001 yılı bütçesine yansıyacak. Cotterelli, bu alandaki çalışmaları denetledi. O, esasen bunun için geldi. Ön hazırlıkların ne derece ilerleyip ilerlemediğini yerinde izlemek istedi. IMF heyetinin üzerinde durduğu özelleştirme, kamu bankalarının özelleştirilmesi, KET’lerin durumu vb. konular önümüzdeki yılın bütçesine yansıtılacak konulardır. Hep, satın diyorlar. Satın ve ödeyin diyorlar. Satın, kurtulun, satın, enflasyonu düşürün diyorlar!. Kim alacak? Yabancı sermaye veya yabancı sermaye ortaklı yerli sermaye. Satın ve ulusal zenginlik adına hiçbir şeyiniz kalmasın diyorlar. Devleti küçültün diyorlar. “Küreselleşme çağı”nda zaten ulusal devlete gerek kalmayacak diyorlar. Yeni sömürgelere ve emperyalizme bağımlı ülkelere hep bunları öneriyorlar (Uygulanan IMF programının nihai amacı da budur). Ama emperyalist devletler, başkalarına –onların “iyiliği” için önerdiklerinin tam tersini yapıyorlar; silahlanıyorlar, büyüyorlar, ulusal devlet özelliklerini özenle koruyorlar.

İnsanımıza, emekçi yığınlara şirin görünmek için Galatasaraylı olan Cotterelli’nin, IMF’nin 2001 yılı programını uygulatmamak , emekçi yığınların gücüyle olur. Bu programdan, işçi sınıfının yanı sıra köylülük de etkilendiğini bizzat yaşayarak anladı. Bu programdan, işçiler, köylüler, ücretli memurlar; nüfusun ezici çoğunluğu etkileniyor/etkilenecek. Kazanan sadece ve sadece işbirlikçi tekelci burjuvazi, büyük toprak sahipleri ve yabancı sermaye (emperyalizm) olacaktır.
IMF’nin uygulanan programına ve 2001 yılı programına karşı mücadele, bu güçlere karşı mücadeledir.

1 Eylül 2000 Cuma

GÜNÜMÜZDE ANTİEMPERYALİST MÜCADELENİN BAZI SORUNLARI


GÜNÜMÜZDE ANTİEMPERYALİST MÜCADELENİN BAZI SORUNLARI

1- Rekabet ve Sermayenin Uluslararası Hareketi

1956-1989/91 dönemi dünyası, iki pazarlı, iki askeri bloklu, dünya çapında hakimiyet için mücadele veren iki kutuplu bir dünyaydı. Bir taraftan ABD ve NATO önderliğinde batının emperyalist ülkeleri ve bağımlı ülkeler. Diğer taraftan da sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve Varşova Paktı önderliğinde revizyonist dünya. Bu sistemin 1989/91’de yıkılmasıyla dünyamız da iki kutuplu olmaktan çıkmış ve çok merkezli, çok sayıda rekabet merkezlerinin, hakimiyet için mücadele ettiği bir dünyaya dönüşmüştü. Şüphesiz ki çok merkezlilik daha önce de vardı;ABD ve SB dışında AB, Japonya. Ama bu rekabet merkezleri, uluslararası ilişkilerde ABD ve NATO güdümlü kalıyorlardı. Revizyonist sistemin ve SB’nin dağılmasıyla durum değişmiş ve her bir rekabet merkezi, doğrudan kendi adına hareket etmeye başlamıştı. ABD, AB ve Japonya gibi rekabet merkezlerine yeni olarak Rusya ve Çin de eklenmiştir. Bu gelişme, o zamanki döneme özgü olan; iki kutuplu dünyaya özgü olan uluslararası örgütlenmelerin de dağılmasını veya önemsizleşmesini, görev krizine girmelerini ve yeniden şekillenmek zorunda kalmalarını beraberinde getirmişti. Bu türden bir gelişmeye en tipik örnek, dağılma bakımından Varşova Paktı, önemsizleşme ve stratejik görev arayışı içinde olma bakımından da NATO oluşturmaktadır.

31 Ağustos 2000 Perşembe

PRAG’A DOĞRU!


 
IMF emperyalizm demektir. Dünya Bankası(DB) emperyalizm demektir. IMF, DB, emperyalist sermaye demektir. IMF, DB, küreselleşmenin, yani sermayenin uluslararasılaşmasının doğrudan araçlarıdır. BM’e bağlı kurumlar olarak IMF ve DB, bütün üye ülkelerin değil, sadece ve sadece önde gelen emperyalist ülkelerin çıkarlarının uluslar arası avukatlarıdır.
Dünya sermayesinin/burjuvazisinin yaklaşık 20 bin temsilcisi IMF-DB zirvesine katılmak için Prag’a gelecek. Prag’da emperyalist/uluslar arası sermaye, 55. yıl toplantısını yapacak. Orta ve Doğu Avrupa’da bu türden toplantıların ilki Prag’da yapılacak.
Emperyalist sermayenin temsilcileri bu toplantıda dünya ekonomisinin liberalleştirilmesi üzerine taslaklar sunacaklar, önerilerde bulunacaklar, belli bir liberalleştirme şeması üzerine tartışacaklar. Yani kredi ve yapısal uyumluluğun koşullarını yeniden belirleyecekler. IMF ve DB, “dünya sorunları”nın çözümünün yegane yolunun liberalleşme olduğunu iddia ediyorlar. Bu anlamda liberalleşme ve küreselleşme, eş anlamlı olarak kullanılıyor; hedef, sermayenin uluslar arası arenadaki hareketi önünde bütün engellerin kaldırılmasıdır. Prag’da bu konu ele alınacak.
IMF ve DB, yapısal uyumluluk programları çerçevesinde “gelişen” ülkelere, emperyalizme bağımlı ülkelere verilecek kredileri daha sıkı kontrol altına almayı ve koşullarını kapsamlaştırmayı hedefliyorlar. Alınacak tedbirler, sermayenin konumunu güçlendirmeye hizmet ederken, milyonlarca insanın sefaletine neden olacaktır/olmaktadır. Kredi alacak olan ülkeler, kamu harcamalarını; eğitim, sağlık vs. kısmak zorunda kalacaklar. Dayatılan koşullar, yaşam koşullarını zorlaştırmaya, üretimi kısmaya, işsizliği artırmaya açıktır. Bu koşullar, emekçi yığınların örgütsüzlüğünü, sendikaların işlevsizleştirilmesini de gündeme getiriyor. Dayatılan koşullar, tarımı da yıkıma uğratıyor.
IMF ve DB, uyumluluk programları çerçevesinde kredi alan ülkelerin neyi ne kadar üreteceğini de belirlemeyi hedefliyorlar.
4 milyardan fazla insanın günlük geliri 2 dolardan daha az. Yaklaşık 17 milyon çocuk, iyi edilebilir hastalıklardan dolayı her yıl ölüyor. Güney yarım kürenin; “fakir ülkelerin”, nüfusunun üçte biri 40 yaşına ulaşamıyor. Ailelerinin geçimini sağlamak için dünya çapında çalışan çocuk sayısı, yaklaşık 250 milyon. ABD’de 30 milyon insan, yeterli beslenemiyor. AB’de 30 milyon insan yoksulluk içinde, 5 milyon insanın ise konutu yok.
Bütün bunların sorumlusu/nedeni olarak “yetersiz” liberalleşme gösteriliyor! Oysa bunların; bu talanın, yoksulluğun, sefaletin, işsizliğin vs. yegane nedeni/sorumlusu sermayedir. Sorumlu ve yargılanması gereken kapitalist sistemdir. Bu sistem yıkılmadan, bu sorunlardan; sömürüden ve talandan kurtulmanın da olanağı yoktur. Bu nedenle, IMF ve DB’nın amaçlarını sadece görmek yetmiyor. Esas olan, mücadeledir.
Emperyalist burjuvazi, Seattle’den, Washington’dan ve Davos’tan dersler çıkardı. Prag toplantısını amacına ulaştırmak için hazırlanıyor. Bu zirve, emperyalist burjuvazinin bir gövde gösterisidir. Buna cevap verilmelidir ve “Seattle”ller çoğaltılmalıdır. “Karşıt güçler”in dünya çapındaki hazırlıkları da bu yöndedir.  İnisiyatif grupları, gençlik örgütleri, sendikalar, devrimci partiler, tek tek bireyler, hangi siyasi görüşten olursa olsun antiemperyalistler, Prag’da ”eylem haftası” (21-28 Eylül) ve “eylem günü” (28 Eylül) örgütlemek için hummalı bir çalışma içindeler. Avrupa’nın her yerinden, bütün dünyadan en geniş katılımın sağlanması için uğraşı ve yaratıcılık kapsamlı.
Ama emperyalist burjuvazinin bu zirvesini protesto etmek için mutlaka Prag’a gitmek gerekmez. Bu toplantı bulunduğumuz her yerde protesto edilmelidir. Ülkemizde sendikalar, demokratik kuruluşlar, antiemperyalistler; gençlik ve emekçi yığınlar, IMF ve DB’nı protesto etmek için ortak hareket etmelidirler. İstanbul’daki, Atina’daki, Tokyo’daki protestoların Prag’dakinden farkı yoktur. Sermaye, enternasyonaldir ve ona enternasyonal alanda cevap verilmelidir.

ANKARA’DAKİ SİYASİ TRAFİK YOĞUNLUĞU


 
Camp David başarısızlığı Ankara’nın siyasi trafiğine de yansıdı. Filistin-İsrail “barış” süreciyle ilgili olarak 5 Ağustosta Türkiye’ye gelen Y Arafat’tan sonra İsrail Dışişleri Bakanı Sh. Ben-Ami, ABD’nin Ordadoğu’dan sorumlu Dışişleri Bakan yardımcısı E. Walker ve son olarak da İsrail Başbakanı E. Barak, Ankara’yı ziyaret etti.
Bütün bu “bilinen” ziyaretlerde aynı konu çeşitli açılardan; tarafların görüşleri açısından yeniden ele alındı. Sadece, Barak’ın günü birlik ziyaretinde ele alınan konular yelpazesinin genişliği basına da yansıdı.

Amerikan emperyalizmi, bölgemizdeki en önemli üssü olan Türkiye’yi, Ortadoğu’daki çıkarlarına angaje etmeye devam ediyor. Körfez Savaşı’na, “bir koyup üç alma” sevdasıyla dolaylı katılan Türkiye, burjuvazinin kendi hesabına göre bu maceradan 30-40 milyar dolarlık zararla çıktı. Amerikan emperyalizmi, şimdiki Ortadoğu “barış” sürecine de Türkiye’yi katıyor. Böylelikle Türkiye, bir defa bu sürece katıldıktan sonra, Arap ülkeleri-İsrail veya ABD/İsrail-Arap ülkeleri arasındaki ilişkilere de taraf olarak katılmış olacak.
ABD-Türkiye-İsrail üçlüsü, Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına, somutta da Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre şekillendirmek için yoğun çaba harcıyor.

Amerikan emperyalizmi, “barış” anlayışını kabul ettirmek için bütün gücünü kullanıyor. Çünkü sorun, sadece Filistin-İsrail ile sınırlı değil. Sorun, Ortadoğu’nun bütününü ilgilendiriyor; sorun, bölgemizdeki petrol, enerji kaynakları üzerine hegemonya sorunudur. ABD, bölgede gözü olan diğer emperyalist güçleri, başta da AB ve Rusya'yı’ "iş”e karıştırmak istemiyor. Bu nedenle, fiyasko ile sonuçlanan Camp David görüşmelerini, yeni olanaklar/araçlar devreye sokarak devam ettirmek ve “barış” sürecinin kesintisiz devam ettiğini göstermek istiyor.

Tabii Barak’ın ziyareti sadece bu konudaki görüş teatisiyle sınırlı kalmadı. İsrail, Türk ordusunun modernleşme pastasında pay almak istediğini de dile getirdi. Şimdiye kadar ki bir kaç milyar dolarlık ihalelerde –örneğin saldırı helikopteri ihalesinde- umduğunu bulamayan İsrail, mevcut modernleştirme (tank ve uçak) siparişleriyle yetinmek istemiyor. İsrail, Türk ordusunun silah ve başka araç kapasitesinde/sisteminde söz sahibi olmak istiyor. Bunun yolu bir defa açıldı mı, artık arkası gelir. Çünkü silah sistemi, bu alanda bağımlılığı beraberinde getirir. İsrail sermayesinin önemli bir amacı da bu. Türkiye’yi çevreleyen ülkelerdeki uzun menzilli füze yoğunluğu göz önünde tutulursa, İsrail’in neden füze savunma sistemi satmak için büyük çaba harcadığı anlaşılır.

İsrail, silah siparişinde kendisine pay verilmesi durumunda bazı silah teknolojilerinin Türkiye tarafından üçüncü ülkelere satılmasına itirazı olmayacağını açıklıyor. Burada da güdülen amaç açık; Türkiye üzerinden Türk cumhuriyetlerine ve bazı İslam ülkelerine silah satmak ve böylece birçok ülkeyi ve Türk silah sanayini kendine bağımlı kılmak!
Görünen o ki Türkiye, Amerikan emperyalizmi çıkarları doğrultusunda Filistin-İsrail “barış” görüşmelerine giderek daha kapsamlı olarak taraf edilmek isteniyor.

Türkiye’yi taraf yapmak istemenin arkasındaki bir neden de su sorunudur. Bölgeyi susuzluktan kurtarabilecek olan yegane ülke, Türkiye’dir. Sınır aşan ve aşmayan mevcut su kapasitesinin “ortak” kullanımı için ortam oluşturulmaya çalışılıyor. Hemen bugün olmasa da yakın gelecekte, örneğin Suriye’nin, suyu da ön koşul yaparak ABD ve İsrail ile “barış” görüşmesi talep etmeyeceğini kim söyleyebilir? Türk burjuvazisinin böyle bir talebe ne derece karşı çıkabileceği soru götürür. A. Öcalan’ın İmralı’ya getirilmesinde ve Kürt ulusal mücadelesinin yenilgisinde Amerikan emperyalizminin payı, İsrail’in katkısı, Türk burjuvazisinin karşısına, sınır aşan su konusunda bir taviz olarak çıkabilir. Su sorunu, Filistin-İsrail “barış”ında olmasa da, Suriye-İsrail/ABD “barış”ında önemli bir sorun olacak. Bu nedenle de Türkiye, Ortadoğu sorunlarından uzak tutulmuyor.

23 Ağustos 2000 Çarşamba

KİME, NEYE İNANALIM!!!

22.08.2000


“Yeni Evrensel” gazetesi, 4 Ağustos tarihli sayısında B. Özgür’ün kalemiyle Marksist teoriyi, Marksist-Leninist politik ekonomiye ve Leninist emperyalizm analizini “çürütme”yi bir kez daha denemiş. Bu gazete, “Özgürlük Dünyası” dergisi ve öncelleri, her konuda Marksizmi sulandırma, çarpıtma ve burjuvazi tarafından kabul edilir hale getirme çabasını sürdüre gelmişlerdir. En son olarak B. Özgür, “Ekonomik Boyut” köşesinde her haliyle bir burjuva aydı olan Ottova Üniversitesi öğretim üyesi Prof. M. Chossudovsky’nin hazırladığı bir çalışmayı, Leninist emperyalizm teorisine ve Marksist kriz teorisine saldırı için silah olarak kullanıyor. B. Özgür’e göre “M. Chossudovsky’nin hazırladığı (bu) çalışma, yıllardır ülkelerin aynı ‘silahla’ teslim aldığını ve bu programın sonuçlarının da sadece ve sadece ‘ekonomik krizle’ sonuçlandığını gösteriyor”. Tabii burada söz konusu olan IMF programı.
“IMF’nin yirmi yıldır her ülkede uyguladığı (ve) bugün Türkiye’de de uygulanan bu şablon, daha önce Latin Amerika’dan Afrika’ya, Güney Doğu Asya’dan eski Doğu Bloku ülkelerine kadar her yerde uygulandı. Ve hükümetin ‘özgünlüğü ile övündüğü’ program, kelimesi kelimesine diğerleriyle aynı. Ortaya çıkacak sonuç da çok farklı olmayacak: kriz!
“Sonuç: Ekonomik kriz. IMM şablonunun uygulanmasının ardından yatırımı çökmüş, tarımı çökmüş, ticaret ithalat lehine genişleyen, borç sarmalına girmiş bir ekonomi geriye kalır...Üretim hiçbir şekilde programda yer almadığı için teşvik edilen rant ekonomisi, imalat sanayini kemirir. Ve kriz patlak verir!
Türkiye, Chossudovsky’nin ortaya koyduğu bu şablona göre ’istikrar programı’nın içinde yer alan ticaretin liberalizasyonu sonucunda gelişen ‘ithalatın patlaması’ aşamasında bulunuyor. Bu durum ödemeler dengesini bozduğu, döviz rezervlerini erittiği ve ülke kaynaklarını yurtdışına akıttığı için ekonomik çöküşe doğru gidildiğinin de en somut göstergesidir. Gelecek yıl Türkiye’nin borç yükünün GSMH’sinin yüzde 50’sini aşacağı düşünüldüğünde bir krizin kapıda olduğunu söylemek kehanet olmayacaktır”.
Kriz hakkında Evrenselciler böyle düşünüyorlar. Aynı konuda Marks ise şöyle düşünüyor: “Bütün gerçek krizlerin son nedeni, daima, kapitalist üretimin üretici güçleri sanki sadece toplumun mutlak tüketim gücü bu güçlerin sınırını teşkil edermişçesine geliştirme çabasına zıt olarak, yığınların yoksulluğu ve sınırlı tüketimidir” (“Kapital”, C. 3, s. 429).
Yani, “bütün gerçek krizlerin son nedeni”, bir taraftan üretimin genişletilmesi ve büyümesi ile diğer taraftan da emekçi yığınların alım gücünün gerilemesi arasındaki çelişkinin keskinleşmesidir.
Marks, böyle diyor. Ama ülkemizde m-l adına konuşan bütün küçük burjuva akımlar ve reformistler, örneğin B. Özgür gibileri hiç de Marks gibi düşünmüyorlar. Bunlar, kapitalizmin, sermaye hareketinin nesnel yasalarını Türkiye’de geçersiz kılıyorlar. Yani bu yasaların evrenselliğini reddediyorlar ve emperyalizme bağımlılığı, kriz olarak algılıyorlar. Tabii bağımlılık sürdükçe, ekonomi de sürekli kriz içinde olacaktır! Sorun bu kadar basit mi? B. Özgür’ün kriz nedeni olarak gösterdiği hiçbir neden; IMF şablonu, Marksist kriz teorisine göre ekonomik krizin nedeni olamaz. En fazlasıyla sonuçları olabilir/olur. Sonuçları, neden olarak görebilen bir anlayışın, emperyalizme bağımlılığın yansımalarını da kriz nedeni olarak görmesi doğaldır. Emperyalizme bağımlılık eşittir kriz anlayışı böyle türetiliyor! Diyelim ki, bu bayların dediği doğru. Peki, bundan emperyalizmin ne gibi bir çıkarı olabilir? Marksist teoriye göre ekonomik kriz, maddi değer üretiminin sürekli azalması, düşmesi anlamına gelir. Diyelim ki Türkiye’de maddi değerlerin (sanayide, tarımda üretim vs.) üretim miktarı 1970’de 30 milyar TL. olsun. Her yıl, krizden dolayı – üretim yapılamamasından dolayı kayıp 1 milyar TL. olsun. 2000 yılında ekonominin sıfırlaması gerekirdi. Bu örneğin yerine sabit fiyatlar üzerinden gerçek değerleri alarak hesaplama yapabilirsiniz. Varılan sonuç, savunulanın tam tersi olacaktır. Peki, IMF, Dünya Bankası (DB), emperyalist ülkeler, böyle biten, tükenen ülkelere neden “yardım” etsinler, kredi versinler? Ekonomisi krizde olan bir ülke, ödeme (borç) yapamayan, ithalat yapamayan, aynı zamanda ihracat da yapamayan bir ülkedir. Böyle bir ülkeden IMF’nin, DB’nın ne gibi çıkarı vardır? Nerede görülmüş, IMF’nin, karşılığını fazlasıyla almadığı bir ülkeye kredi verdiği? Emperyalistler “enayi” mi?!
Nerede görülmüş IMF’nin dayatmasından, “istikrar programı”ndan ve DB’nın “uyumluluk programı”ndan dolayı ekonomik krizlerin patlak verdiği? Hangi kıtada, hangi ülkede? Marksist kriz teorisi kıstaslarına göre buna örnek gösterilemez, ama burjuva kriz teorisine göre, emperyalizme bağımlı bütün ülkelerde bu görülür. Burjuva ve küçük burjuva açısından ekonomide ve politikada en ufak bir olumsuzluk veya tartışma bir “kriz”dir. IMF ve DB, bağımlı ülkeye, borcunu sürekli ödeyebilmesi ve talanın koşullarının korunması temelinde bağımlı kalması için “yardım” eder. Önemli olan, verilenin geri alınmasının koşullarını sürdürebilmektir, sürekli kılabilmektir. IMF’nin yaptığı da bundan başka bir şey değil. Verilenin, geri alınmasının koşulu ise kriz olamaz. Tam tersine, krizsiz koşullar olmalıdır ki, yabancı sermaye, verdiğini fazlasıyla geri alabilsin!
IMF programıyla Türkiye’de ortaya çıkacak olan, kriz olmayacak. Bu programla Türkiye, emperyalizme daha kapsamlı ve derinlemesine bağımlı olacak. Türkiye, aldığını aksatmadan geri ödeyecek durumda tutulacak. IMF’nin programı buna hizmet ediyor. Bu program kriz anlamına geliyorsa, bu durumda Türkiye, ödeme yapamaz, aldığını veremez, emperyalist efendilerinin isteklerini yerine getiremez. Yabancı sermayenin, IMF’nin bundan ne gibi bir çıkarı olabilir? Hiçbir çıkarı olamaz. Öyleyse; IMF’nin, şu veya bu ülkedeki değil, emperyalizme bağımlı bütün ülkelerdeki programı, yapılan “yardım”ların, verilen kredilerin geri ödenmesinin ve her türlü talanın ve isteğin koşullarını sürekli kılmaya hizmet eder. Programın uygulanmasıyla bu koşullar –pratiğin gösterdiği gibi- 2-3 sene sürekli kılınır ve sonra aksamalar gündeme gelir. Küçük burjuva avanak açısından bu, bir krizdir. Ama IMF açısından ise hedeften sapmadır. IMF gelir ve yeni bir anlaşmayla 2-3 senelik bir “ayar” yapar. Pratik, aynen böyle değil mi?
Demek oluyor ki ekonomik kriz ve emperyalizme bağımlılık aynı anlama gelmiyor, ama küçük burjuva reformist için aynı anlama geliyor.
Evrensel geleneğinden reformistler, ülke ve ekonomi çökertmekle ünlüdürler. Ö. Dünyası’nın birkaç yıl önceki bir sayısında “ekonomi çöktü” tespiti yapan anlayış, şimdi ekonomiyi çöküşe doğru götürüyor! “İthalat patlaması”ndan ekonomi çökseydi, çökmemiş ekonomi, parmakla gösterilecek kadar az sayıda olurdu. Borç, GSMH’nın yüzde 50’sini geçince ekonomi çökseydi, örneğin ABD, Almanya gibi emperyalist ülke ekonomilerinin tamamen yok olmuş olmaları gerekirdi. Ayrıca, Türkiye’nin borç yükü 100 milyar dolar ve GSMH da 200 milyar dolar civarında. Birkaç yıldan bu yana durum böyle. Ama bırakalım bundan dolayı çökmeyi/krizi, adamlar tıkır tıkır borç ödüyorlar ve alıyorlar. Sorun desteksiz atmak değil, bu mekanizmanın nasıl işlediğini açıklamaktır. Bundan dolayı, emperyalizmi, kapitalizmi, bağımlılığı teşhir etmek için mutlaka ve mutlaka ekonomi çökertmek, ekonomi krizde açıklaması yapmak gerekmez. Emperyalizmi ve ona bağımlılığı teşhir etmek için yaşam, sayısız olay ve gelişme sunuyor. Önemli olan, nesnel gerçeklikten hareketle propaganda ve ajitasyondur. Sorunu, yenilmez teoriye; Marksist teoriye göre açıklayabilmektir. Ama anlaşılan o ki, bazılarının dağarcığında kriz ve çöküş kavramından başka kavram yok. Ellerinden gelse, 24 saatte bir kriz patlatacaklar ve ekonomi çökertecekler! Hal böyle olunca bu tür insanlardan teori dürüstlüğü ve bilimsellik beklenemez.
IMF programlarını uygulayan ülkelerde ekonomi, şayet krizde değilse bu onun çok iyi durumda olduğu anlamına mı gelir? Hayır. Bu ülkelerde ekonomi ve de siyaset, sadece ve sadece IMF’nin, bir bütün olarak yabancı sermayenin istek ve taleplerini karşılamak için yeniden yapılandırılır. Bunun adı, tedbirdir. Tedbir, yönlendirmedir. Yönlendirme, örneğin hükümetin “istikrar programı”, sermaye hareketini etkiler, ama ona asla ve asla yön veremez. Çünkü programlar, tedbirler, nihayetinde hukuksaldır. Sermaye hareketinin tanıdığı yegâne “hukuk” ise kendi nesnel yasasıdır. Bir kapitalist ekonomi, şu veya bu tedbirden, programdan dolayı değil, ancak ve ancak kendi nesnel hareketi sonucunda ekonomik krize girer veya girmez.
Evrensel, doğruyu yazmamakta, yani yalan yazmakta oldukça ustadır. Bilerek mi yapıyor, aklı mı bu kadar yetiyor, bunu bilmiyoruz. Örneğin, Türkiye’deki “ithalat patlaması”nı “istikrar programı”na bağlayarak, bay Chossudovsky’nin şablonunu doğrulamaya çalışıyor. Oysa ithalat patlamasının nedeni tamamen başka yerde aranmalıdır: bu patlamanın nedeni, Türk ekonomisinin ara krizden çıktığının, sabit sermayenin (yeni makineler, ara mallar vs.) yenilendiğinin; genişletilmiş yeniden üretimin koşullarının yeniden hazırlandığının, bu nedenle de olağanüstü boyutlarda üretim araçları ve ara malları satın alındığının ifadesidir. 1994’teki kriz sonrasındaki ithalat hareketiyle bugünkü ithalat hareketini karşılaştırırsak, bu gelişmenin krizden çıkışın işareti olduğunu görürüz (isteyen, ithalat kalemlerine baksın; üretim araçları mı, üretime hizmet eden malları mı, yoksa tüketim araçları mı ağırlıkta satın alınıyor sorusunun cevabı orada var). B. Özgür, bu “patlama”nın nedenini açmıyor, sonuçlarını, ne pahasına yapıldığını açıklayıp, teşhir etmiyor. Yapması gerekeni yapmıyor. Susmaması gerektiği yerde susuyor. Nesnel süreci/gerçekliği açıklayarak politika yapmıyor. Nesnelliğin açıklanmasını ve yorum yöntemini bay Chossudovsky’nin şablonunda arıyor, marksist-leninist teoride aramıyor
Evrensel’in ikinci yalan bombasına göre, Türkiye’de “2001 yılında borç krizi kapıda. Çünkü ithalatı sürekli artan Türkiye’nin 2001 yılında borç yükünün Gayri Safi Milli Hâsıla’nın yarısını aşacağı düşünüldüğü zaman bir borç krizi ile karşılaşacağı ortaya çıkar. Bu da IMF’nin şablonuna göre ekonomik çöküşe bir adım daha yakınlaştığını gösteriyor".
Durumun böyle olduğunu sadece Evrensel ve bay Chossudovsky görüyor, ama IMF, DB ve emperyalist ülkeler görmüyorlar! Görmedikleri için de Türkiye’ye kredi üstüne kredi veriyorlar. Yani yabancı sermaye aptal! Türkiye’nin borç yükü, birkaç seneden beri GSMH’nın yüzde 50’sini aşmış. Türk burjuvazisi, borcunu aksatmadan, bir şekilde ödüyor. 2001’de de ödeyecek. Bundan emin olunduğu için kredi veriliyor. Evrensel, bay Chossudovsky’nin şablonunu doğrulamak için kafa yoracağına, alınan borcun nasıl ödendiğine, borç ödemek ve borç krizine girmemek için emekçi yığınların nasıl talan edildiğine kafa yorsaydı, doğru hareket etmiş olurdu.
Böylesi eleştirmenleri ve karşıtları olduğu müddetçe emperyalizm ve Türk kapitalizmi daha çok yaşar!

15 Ağustos 2000 Salı

CAMP DAVID SONRASI

Camp David görüşmelerinin fiyasko ile sonuçlanmasından sonra taraflar (İsrail ve Filistin) pozisyonlarını savunmaya devam ettiler. Amaç, bu fiyaskoyu iç politika açısından “başarı”ya çevirmekti. Görüşmelerden sonuç alınamaması tarafları arayışa itti ve uluslar arası planda kamuoyu oluşturmak için Filistin ve İsrail görüşlerini anlatmak için dünya turuna çıktı.
Amerikan emperyalizminin dayattığı “nihai barış”ın İsrail ve Filistin tarafından kabul edilmemesinin nedeni, her iki tarafın anlaşmaya ve kurumlaşacak sonuçlarına hazır olmamalarında aranmalıdır. Şu veya bu şekilde yüz seneden beri süre gelen sorunun ve bu soruna göre siyasi olarak şekillenmiş toplumların, ön yargının ötesinde, duyarlılığı ve talepleri bir nebze de olsun yerine getirilmeden “barış”ın sağlanması olanaksızdı. 1993’te Oslo’da sadece bir başlangıç yapılmış ve FKÖ-Arafat önderliğinde Filistin halkının antiemperyalist (daha ziyade antiamerikancı ve antisiyonist) direnci kırılmış ve teslim alınmıştı. Bu teslimiyeti Filistin halkına kabul ettirmek için Arafat ve FKÖ, çok çaba harcamışlardı. Filistin açısından zorlukların karakter ve çapını bilen İsrail, bu durumu, Oslo anlaşması kararlarını uygulamayı savsaklamak için kullandı. Oslo'dan sonra yapılan anlaşma ve görüşmeler, ara anlaşma ve görüşme özelliğini taşıyorlardı. Bu ara anlaşma ve görüşmeler, daha önce alınan kararların uygulanması üzerine yeni kararların alındığı görüşmelerdi.
Kararları uygulamayarak veya uygulamayı geciktirerek sorun çıkartan taraf, İsrail olmuştu. Oslo anlaşması, otonomi idaresinden sonra “bağımsız” Filistin devletinin kurulmasını öngörüyordu. Camp David de böyle bir devletin kurulmasının önündeki bütün engellerin aşıldığı bir zirve olacaktı. Amerikan emperyalist burjuvazisi böyle düşünüyordu ve Clinton, tarihe “barış” güvercini olarak da geçmek istiyordu. Ama olmadı ve Camp David, başarının değil, fiyaskonun zirvesi oldu.
Zirvenin fiyasko ile sonuçlanmasından hemen sonra Clinton, Arafat’ı sorumlu tuttu. Arafat, uzlaşmaz tavrıyla zirvenin başarısız sonuçlanmasına neden oldu dedi ve aynı zamanda, görüşmelerin kesintisiz devamı için çaba harcanacağını ve bu amaç için Filistin ve İsrail’e bir görevlinin gönderileceğini de açıkladı.
Camp David öncesinde olduğu gibi sonrasında da Arafat, Eylülde bağımsız Filistin devletinin kurulacağını ilan edeceğini açıkladı ve uluslar arası destek almak için, başta Arap ve AB devletleri olmak üzere, görüşme turlarına başladı. Türkiye, İran ve Rusya da dâhil bir dizi devlet ve hükümet başkanlarıyla görüştü ve bu türden görüşmelerini sürdürmeye devam ediyor. Ne var ki bu görüşmelerde Arafat, umduğunu bulamadı. Hiçbir devlet ve hükümet başkanı, ‘devletin kurulduğunu açıkla, seni destekleriz’ demedi. Arafat’ın, özellikle Arap zirvesi ve bu zirvede Filistin devletinin kurulması ve Kudüs sorununda destek umudu, Arap ülkeleri tarafından kabul görmedi. Öyle ki Mısır devlet başkanı Mubarak, “devlet kurma ilanının ertelenmesini düşünüyorum” açıklamasını yaptı. ABD-AB, ABD-Rusya çelişkilerinden yararlanmak için kapısını çaldığı bir kısım AB devletleri ve Rusya da Arafat’ın önerisini geri çevirdiler. Arafat, her gittiği yerde “tek taraflı devlet ilanı”ndan sakın“ tavsiyesi aldı. Her ne kadar henüz anlaşma olmasa da, Amerikan emperyalizminin ipleri sıkı bir şekilde elinde tuttuğu bir alanda; ilişkiler yumağında Arafat’ın bu girişimiyle söz sahibi olunamayacağını bilen emperyalist ülkeler, başta da AB ve Rusya, onun niyetine mesafeli yaklaştılar.
Arafat, turlarına devam ederken İsrail ve ABD de boş durmadılar. İsrail’in yeni Dışişleri Bakanı Ben-Ami, özellikle AB ülkelerini ziyaret ederek konuya ilişkin anlayışlarını açıkladı. Bugünlerde Ortadoğu’ya gelecek olan Amerikan özel elçisi Ross, yeni bir zirvenin koşulları hakkında nabız yoklaması yapacak. Amerikan Dışişleri Bakanı yardımcısı Walker’a göre “her iki tarafı da memnun eden bir çözüme ulaşmak için önümüzdeki aylar zarfında çetin bir çalışma” yapılacak.
Sözün kısası, Arafat, 13 Eylülde “bağımsız” Filistin devletinin kurulduğunu ilan etme sözünü geri almak, ilanı ertelemek durumuyla karşı karşıya.
Bundan sonra ne olabilir? Dönem dönem intifadadan bahsedilmesi, bir zamanların doğru mücadele biçimlerine dönülebileceğinin dillendirilmesi, Filistin halkının dinamik güçlerini aldatmaktan öte bir anlam taşımıyor. Antiemperyalist, antisiyonist mücadeleden vazgeçen, gerçekten bağımsız Filistin mücadelesini rafa kaldıran ve sorunun çözümünü emperyalizme, somutta da Amerikan emperyalizmine havale eden bir anlayışın devrimci bir özü olamaz. Amerikan barış anlayışı ve hegemonyasını kabul eden ne devrimci olabilir ne de devrimci güçleri harekete geçirebilir. Bu anlamda Arafat ve FKÖ önderliği, devrimci özünü kaybetmiş ve reformizmi, emperyalizmle uzlaşmayı temsil eden simgeler konumundalar. Emperyalizm ve başta da Amerikan emperyalizmi, Arafat’ın tehlikeli olamayacağını, teslim alınmış ve dayatılan koşullar çerçevesinde kalmaya mahkûm edilmiş bir simge olduğunu biliyor. Bu nedenle emperyalist burjuvazi, onun tehdidvari çıkışlarına aldırmıyor. Emperyalizmi korkutan, sorunun sürüncemede kalmasından dolayı Filistin halkının kendi içinde yeni dinamik, devrimci güçler çıkartabileceğidir. Emperyalistleri korkutan bu olasılıktır. Benzeri bir gelişmeyi Kürt sorununda ve başka ulusal kurtuluş hareketlerinde de görüyoruz. Emperyalizm, “barış” adına teslim aldığı ve reformizmin bataklığına gömdüğü güçleri eritiyor, tamamen uşak yapıyor. Latin Amerika’da birçok ulusal kurtuluş örgütü, bölgemizde FKÖ ve PKK, aynı yolun yolcusu olmuşlardır. Mücadele edilen güçlere; devlete ve emperyalizme teslim olduktan sonra, teslim eden, uşaklaşan, yenilgiyi kabul eden anlayışın yeniden devrimcileşeceğini beklemek ciddiyetsizliktir. Otonomi bazında devletsel kurumlaşan, polis olan, memurlaşan Filistinli eski gerillaların yeniden silaha sarılacağını düşünmek ne derece doğruysa, silahlarını teslim eden Honduraslı gerillaların yeniden silaha sarılacaklarını düşünmek de o derece doğrudur. Aynısı Apo ve Arafat için de geçerlidir. “Demokratik Cumhuriyet” anlayışını kültürel haklara indirgeyen ve yeni cumhurbaşkanına övgüler dizen A. Öcalan’ın “antiemperyalist”liğiyle Arafat’ın “antiemperyalist”liği arasında zerre kadar fark yoktur. Her ikisi de halklarına sırt çevirmiş ve sorunu ABD ve AB’ye havale etmiştir. Böylesi “önderler” emperyalizmin hesabına çalışıyorlar ve Kürt ve Filistin halklarının çilesi, bağımsızlık isteği, artık onları ilgilendirmiyor. Filistinliler ve Kürtler, bu durumda olan başka halklar, eski önderlerinin teslimiyetini anladıkça, onlardan umutlarını kesecekler ve artık onların kaderiyle ilgilenmeyecekler. Böyle bir süreç, devrimci mücadelenin yeniden başladığı süreçtir. Bağımsız Filistin ve Kürdistan’ın önündeki engel sadece emperyalizm, Türk devleti ve İsrail değildir. Bu güçlere, yani düşmana teslim olan FKÖ ve PKK önderlikleri, Arafat ve Öcalan da gerçekten bağımsız Filistin ve Kürdistan’ın önündeki engel durumundalar. Bu engellerin aşılması, antiemperyalist, devrimci mücadelenin gelişmesi anlamına gelir. Biz böyle bir mücadelenin bütün dünyayı yangın alanına çevirmesinden yanayız ve bu mücadelenin içindeyiz.