Afganistan ve Irak’ta işgalci güçler zor durumda. Emperyalist çıkarlar için işgal edilen Irak’ta direniş güçleri karşısında artık tutunamamaya başlayan işgalciler, çekilmenin yol ve yöntemlerini tartışmaya başladılar. Yeni bir Vietnam yaşamanın Amerikan emperyalizmi açısından dünya çapındaki hâkimiyetine vurulabilecek en büyük darbe olacağı tartışma götürmez bir gerçektir. Gelişmeler, Irak’ın şu veya bu biçimde işgalciler için yeni bir Vietnam olacağını göstermektedir.
“Demokrasi getirme” ve “kitle imha silahları” demagojilerinden geriye hiçbir şey kalmadı. İşgalin yegâne nedeninin bölge üzerinde hâkimiyet ve enerji kaynaklarını kontrol etmek olduğu gerçeği de artık tartışılmıyor.İşgalciler durumu kurtarmak için rakipleri olan AB, Rusya, Çin ve Japonya gibi emperyalist güçleri “çözüm”e ortak etmeye yanaşmıyorlar. Ama düne kadar “şer ekseni” ülkelerinden saydıkları İran ve Suriye’nin Irak çıkmazında belli bir rol oynayabileceklerini dillendiriyorlar. Bu ülkelere ve ayrıca Mısır ve Suudi Arabistan’a yönelik tehditlerden de geriye bir şey kalmadı.
Ortadoğu ülkeleriyle Amerikan emperyalizmi ilişkilerinde, Bush’un seçim yenilgisinden sonra yeni politika diye öne sürülen anlayışlarda yeni olan bir şey yok. Yeni diye tanımlanmaya çalışılan, Eylül 2001 öncesindeki ilişkilere dönmekten başka bir şey değildir. Anlaşılan o ki, “demokrasi” ve “uluslararası teröre karşı mücadele”nin kıstası, Amerikan çıkarlarına boyun eğmekten geçiyor.Yani, ABD, kendi idaresi doğrultusunda hareket eden ülkeleri “dost”, etmeyenleri de “düşman” ilan etme mantığını yeniden eskisi gibi yorumlamaya başladı; bir ülkede faşist, baskıcı rejim hâkim olsa bile, o ülke, ABD’nin çıkarlarına karşı gelmiyorsa Amerika’nın dostu, müttefiki olan bir ülkedir. Bir ülkede demokrasi hâkim olsa bile o ülke Amerikan çıkarlarına karşı geliyorsa, ABD’nin dostu olmayan bir ülkedir. Eylül 2001 saldırısından önce ABD’nin dostluk-düşmanlık kıstası, demokrasi anlayışı böyleydi. Bu nedenle şimdi Iran ve Suriye gibi “şer ekseni”ne dâhil ettiği “haydut devlet”lerle yeniden ilişki kurmanın yollarını aramaktadır.
Yanlış hesap Bağdat’tan döner. Irak direniş hareketi, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu’yu işgal ve bunu ötesinde “Büyük Ortadoğu Projesini” gerçekleştirmek için yaptığı hesapları, planları boşa çıkartacağını göstermiştir. İşgalciler, direnişçilerin giderek artan saldırılarını önleyemiyorlar, karşılık veremiyorlar. Irak direnişinin birleşik komutanlık altında birleşmesi, direnişin yeni bir sürece girildiğini de göstermektedir:
-Irak direnişi, bölgesel olmaktan çıkmıştır. Artık sadece Sünnilerin çoğunluğu oluşturduğu bölgelerde sürdürülmemektedir.
-Direniş ulusal çapta örgütlenmiştir.
-Direnişte İslami güçlerin reddedilemeyecek belli bir ağırlığı vardır, ama onlar belirleyici güç konumunda değiller.
Birleşik Siyasal Komutanlığın kurulması, işgalcilere karşı mücadelede küçümsenemeyecek bir yol alındığını, işgalcilerin ülkeden kovulmalarının yakın olduğunu göstermektedir.
Bu nedenledir ki, Amerikan emperyalizminin Irak senaryolarından birisi de direniş güçleriyle ilişkiye geçmektir.
Amerikan Dışişleri Bakanı C. Rice’ın, 3 Ekim 2006 tarihinde Körfez Ülkeleri, Mısır ve Ürdün Dışişleri Bakanlarıyla Kahire’de yaptığı toplantı, yenilginin itirafından başka bir anlam taşımamaktadır. Bu toplantıda Rice, Irak çıkmazından kurtulmak için toplantıya katılan ülkelerden resmen yardımlarını istedi. Rice vasıtasıyla Amerikan emperyalizminin dile getirdiği talepler bilinmiyor değil: Ürdün, Birleşik Arap Emirliği, Mısır,Suudi Arabistan ile diğer Körfez ülkeleri, Iraklı Sünni gruplarla görüşmeli ve onlara Irak’ın geleceği üzerinde aktif siyasal rol alacaklarının güvencesi verilmeli.
Bunun üzerine söz konusu bu ülkeler, eski Irak Baas Partisi’nin ılımlı isimleriyle görüştüler ve eski Irak Cumhuriyet Muhafızları komutanları ile eski sivil Baasçı kadrolarının Irak yönetiminde yer alacakları konusunda bazı anlaşmalar yaptılar.
Ayrıca, işgalciler gerek Irak Başbakanı N. C. El-Maliki ve gerekse Kürdistan Demokratik Partisi (KDP) lideri Mesut Barzani ile ayrı ayrı görüştüler ve Irak’ın istikrara kavuşturulması için atılması gereken adımların bir an önce atılmasını talep ettiler. İşgalcilerin, Maliki ve Barzani’den istedikleri şunlardı:
-Direniş örgütleriyle anlaşmaya varmak.
-Silahlı milisleri yasaklamak.
-Yönetiminde Sünni gruplara daha fazla rol vermek.
-Federal sistem yerine il sistemi uygulamasına geçmek. Bu durumda il sistemi daha geniş yetkilerle donatılmalı ve merkezi hükümete bağlı olmalı.
-Hükümette yer alan Şii gruplar tarafından Sünnileri cezalandırmak için oluşturulan “ölüm timlerinin” lağvedilmeli.
-“Iraklı Baasçıların açığa alınma”sını düzenleyen yasanın iptal edilmeli ve bundan zarar görenlere tazminatın verilmeli. (Bu yasa Paul Bremer döneminde yürürlüğe girmişti).
Amerikan emperyalizminin “yeni” politikası bu eksende geliştiriliyor. Bu anlayışın sonucudur ki, işgalden bu yana istenmeyen, düşman görülen güçler/ülkeler, Amerikan emperyalizminin yeniden “dost” olmaya başladılar.
Ama direniş ulusal çapta örgütlü sürüyor ve işgalciler yenilmekten, Irak’tan kovulmaktan kurtulamayacaklar.
Son 20-30 yılında sermaye hareketinin gelişmesini inceleyen kitapların ve makalelerin sayısında dikkate çeken bir artış olmuştur. Bunun ötesinde devletler açısından ulusal ve uluslararası kurumların (BM, OECD, DB, IMF, stratejik araştırma enstitüleri, başka çeşitli araştırma kurumları, sendikalar, üniversiteler vs.) sürekli ele aldıkları konulardan birisi de sermaye hareketinin gelişme seyri, rekabet ve neoliberalizmdir.
Dünya ekonomisinin bileşenleri tek tek ülke ekonomileridir. Daha kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde görüldüğü gibi, o zaman dünya pazarında ve ticaretinde, emperyalist çağda da dünya ekonomisinde belli ülkelerin ekonomik, siyasi ve askeri ağırlığı söz konusuydu.Bugün de öyle, ama eskisi gibi değil. Bugün tek tek ülkelerin dünya ekonomisini yönlendirebilmeleri için oldukça güçlü olmaları gerekiyor. Örnek; dünya ekonomisi açısından önemli olmalarına rağmen tek başına Alman ekonomisinin veya Fransız ekonomisinin yönlendirici bir konumları yoktur. Ama tek başına bir ABD ekonomisi böyle bir konuma sahiptir. Kapitalizmde eşit olmayan gelişmenin bugünkü sonuçları böyle. Eşitsiz gelişme sürecinde gelecekte başka güçler ortaya çıkartacaktır. Çin buna aday bir ülkedir. Amerikan emperyalizminin bütün saldırganlığının altında yatan, bu gelişmenin önünü alabilmek ve en azından mevcut konumunu koruyabilmektir.
Bugün dünya ekonomisinin seyrini belirleyen, dünya ekonomisi dendiğinde akla gelen ABD, AB ve Japonya’dan oluşan üçlüdür. Diğer bir deyişle Kuzey Amerika, Batı Avrupa ve Japonya merkezli Pasifik alanıdır.
Kapitalist üretimin ve sermayenin, dolayısıyla kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşmasında ve uluslararası örgütlenmesinde esas rolü uluslararası tekeller oynamaktadır.Lenin’in deyimiyle bunlar, “süper tekel”lerdir. Bu tekeller, üretimin, pazarlamanın, hammadde kaynaklarının nasıl ve nerede kullanılması gerektiğini belirleyecek güce ulaşmışlardır.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşması, sermaye ve üretimin bütün yeryüzüne, bütün ülkelere şu veya bu biçimde eşit dağılması anlamına gelmez. Kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşması, şüphesiz ki, sermayenin, dünyanın en ücra köşesine de nüfuz etmesi anlamına gelir. Buna sermayenin yatay uluslararasılaşması deniyor. Bunun ötesinde sermaye, derinlemesine de uluslararasılaşmaktadır. Derinlemesine uluslararasılaşma, sermaye ve üretimin belli merkezlerde yoğunlaşması anlamına gelir.Bu anlamda sermaye, belli bölgelerde yoğunlaşarak –ABD, AB ve Japonya- uluslararasılaşmaktadır.
Uluslararasılaşmış kapitalizm, üretimin de uluslararası toplumsallaşmasını beraberinde getirmiştir. Yani kapitalist üretim ne kadar uluslararasılaşırsa, üretim de o derece uluslararası toplumsallaşma koşullarına sahip olur veaynı şekilde uluslararası tekeller de, üretici güçlerin uluslararası gelişmesini tetiklemiş olurlar. Bunun anlamı şudur: sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasıyla birlikte kapitalist üretim biçiminin bütün çelişkileri de uluslararasılaşır.Genel olarak geçen yüzyılın son çeyreğinden bu yana “küresel sorunlar” kavramıyla kastedilen bütün sorunlar, kapitalist üretim biçiminin uluslararasılaşmasından doğan sorunların sonuçlarıdır.
Neoliberalizm, sermaye ve üretimin yeni veya en son, en gelişmiş örgütlenme aşamasına, yani uluslararası örgütlenme aşamasına tekabül eden politikadır. Neoliberal politik ekonomi anlayışının özellikle ‘70’li yıllardan bu yana revaçta olması ve bugün hemen bütün belli başlı ülkelerde uygulanması ve IMF tarafından da bağımlı ve yeni sömürge ülkelere dayatılması, uluslararası tekellerin uluslararasılaşmışlıklarının ve uluslararası örgütlenmiş olmalarının doğrudan bir ifadesidir.
Neoliberalizm, sermaye ve üretimin dünya çapında tamamen serbest hareketi önündeki bütün engellerin yıkılmasını ve sermayenin tamamen serbest hareketinin yasalarla korunmasını; sermayenin tamamen serbest hareketi önündeki bütün ulusal sınırların yıkılmasını, sermayenin giremeyeceği hiçbir alanın kalmamasını talep etmektedir.
Uluslararası tekellerin sermaye ve üretimi, kendi çıkarları doğrultusunda uluslararası örgütlemeleri ve neoliberalizm, kaçınılmaz olarak dünya çapında kutuplaşmayı derinleştirmiştir:Dünya piramidinin tepesinde birkaç emperyalist ülke yer alıyor. İkinci basamakta sayıları belli sanayileşmiş ülkeler; üçüncü basamağın üst kısmında nispeten gelişmiş, emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkeler yer alıyorlar. Piramidin en altı ise en fakir ülkelerden oluşmaktadır.Her halükarda uluslararasılaşmış ve uluslararası örgütlenmiş sermaye ve üretim, ülkeler bazında dünyayı ikiye bölmüştür: Bir taraftan bütün maddi zenginlikleri kendinde toplayan emperyalist ülkeler, diğer taraftan da talan edilen, fakirleştirilen bağımlı ve yeni sömürge ülkeler.
SB ve revizyonist bloğun yıkılmasından sonra dünyamız iki kutupluluktan çok rekabet merkezli bir sürece girdi. Henüz paylaşılmamış alanların kalmaması, sermaye ve üretimin uluslararası yatay örgütlenmiş olması ve süper tekellerin sermaye ve üretimi uluslararası planda yeniden örgütlemeye çalışmaları, rekabet merkezleri arasındaki çelişkiyi de keskinleştirmektedir.
Sermayenin ve üretimin uluslararası örgütlenmesinin boyutları, fiziki dünyanın tamamen paylaşıldığını göstermektedir. Bu koşullar altında rekabet, doğal olarak keskinleşecektir ve keskinleşmiştir de. Günümüz koşullarında yeniden paylaşım talebi, ülke olarak özellikle Almanya ve Japonya’dan gelmektedir ve entegre pazar olarak da AB’den gelmektedir. Bugün açısından Rusya ve Çin, potansiyel dünya gücü konumundalar. Bütün bu ülkeler, Amerikan emperyalizmiyle dünya hâkimiyeti için rekabet içindeler. Bu rekabetin nasıl geliştiğini uluslararası tekellerin gelişmesinde de görmekteyiz.
Emperyalist ülkeler ve aynı zamanda uluslararası tekeller arasındaki rekabet ve bu tekellerin gelişme seyri, emperyalist ülkelerde ulus devletin güçlendirilmesini beraberinde getirmektedir. Dünya hegemonyası için mücadele, emperyalist ülkeler arası rekabet bunu kaçınılmaz kılmaktadır. Sermaye ve üretim ne kadar uluslararasılaşmış olursa olsun, ne denli uluslararası örgütlenmiş olursa olsun, bu gelişmenin tetikleyicisi olan uluslararası tekellerin, bu faaliyetlerini sürdürmek için merkezi bir üsse ihtiyaçları vardır. Bu merkezi üs de o sermayenin, o uluslararası tekelin ülkesidir. Her tekel ve sermaye için en emin, en güvenilir liman, ülkesidir. Uluslararası tekellerin pervasızlığının, dayatmalarının ardındaki güç, devlet gücüdür.
Emperyalistler arası güçler dengesi:
Bugün açısından dünya, emperyalist ülkeler, uluslararası tekeller tarafından paylaşılmıştır. Bu nedenle günümüzde emperyalistler arası rekabet, bu paylaşılmışlık durumunu değiştirmek, yani dünyayı yeniden paylaşmak için sürdürülen mücadelenin ifadesidir. Eşit olmayan gelişme sonucunda güçler dengesinin bozulması kaçınılmazdır.
Son 20 seneyi göz önünde tutarsak:
§ABD, dünya üretimindeki payını 1980’de yüzde 24,5’ten yüzde 26,4’e çıkartarak, konumunu biraz daha güçlendirmiştir.
§Aynı dönemde Japonya’nın dünya üretimindeki payı yüzde 17’den yüzde 16,7’ye; Almanya’nın payı yüzde 8,3’ten yüzde 7,9’a; Fransa’nınki yüzde 5,9’dan yüzde 5,1’e; İngiltere’ninki yüzde 4,1’den yüzde 3,8’e; İtalya’nınki yüzde 2,3’ten yüzde 1’e düşerken Çin’in payı yüzde 0,8’den yüzde 3,6’ya çıkarak 4,5 misli bir artmıştır.
§ABD, Japonya, Almanya ve Fransa, dünya sıralamasındaki yerlerini koruyorlar: 1980 ve 2000’de de 1., 2., 3. ve 4. sırayı paylaşıyorlar. İngiltere, 1980’de 6. sıradan 2000’de 5. sıraya çıkıyor. İtalya 1980’de 5. sıradan 2000’de 7. sıraya düşüyor. Ama esas gelişme Rusya ve Çin’de. Rusya 1980’de 7. sıradayken 2000’de 12. sıraya düşerken, 1980’de 16. sırada olan Çin 10 basamak atlayarak 6. sıraya yükseliyor.
Dünya Ekonomisinde Uluslararası Tekellerin Konumu ve Yoksulluğun Boyutu:
Unctad’ın tanımına göre uluslararası tekel, bir ana işletmeden ve yurtdışında faal olanen azından bir bağımlı işletmeden oluşmaktadır. Ana işletmenin, bağımlı işletmedeki payı en azından yüzde 10’dur.
Unctad verilerine göre (WIR 2005) bu tanımlama kapsamına giren 69.727 uluslararası tekel var. Bunlara bağımlı işletmelerin sayısı da 690.391. 2005 verileri ana tekellerin sayısının arttığını, bağımlı işletmelerin sayısının ise azaldığını göstermektedir: 1969’da uluslararası tekel sayısı 7200’den 1990’da 37.000’e, 1995’te 44.000’e, 2001’de 65.000’e ve 2005’te de 69.391’e çıkıyor. Bu tekellere bağımlı işletmelerin sayısı da 1969’da 27.000’den 1990’da 170.000’e, 1995’te 280.000’e ve 2001’de de 850.000’e çıkıyor. 2005’te ise bu türden işletmelerin sayısı 690.391’e düşüyor.
Uluslararası tekellerin 50.520’sinin ve bağımlı işletmelerin de 247.241’inin merkezi sanayi ülkelerinde bulunuyor. Bunların arasında Avrupa’da olan uluslararası tekel sayısı 41.461 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 209.788. ABD ve Kanada merkezli olan uluslararası tekel sayısı 3.857 ve bunlara bağımlı işletme sayısı da 28.332. Japonya ve Avustralya’da olanların sayısı da sırayla 5.202 ve 9.121.
Merkezi “gelişen” ülkelerde bulunan uluslararası tekel sayısı 18.029 ve bunlara bağımlı olan işletme sayısı da 335.338.
Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde bulunanların sayısı da sırayla 1.178 ve 107.812.
Bu tekeller arasında en büyük olanlar, onbinlerce küçük tekelin toplamından daha güçlü konumdalar.
En büyük 100 uluslararası tekelin gücü:
En büyük 100 uluslararası tekel içinde 90 tekelin her birinin yurtdışındaki kendine bağımlı işletme sayısı 100’den fazladır (Hisse senedi çoğunluğu ana tekelde olan bağımlı işletmeler dikkate alınıyor).
Her bir uluslararası tekelin kendine bağımlı işletme sayısı ortalama olarak 342. Bunların yüzde 66’sı, yani 225’i yurtdışındadır.
Her bir uluslararası tekel, ortalama olarak 40 ülkede temsil edilmektedir.
En büyük 100 uluslararası tekel içinde “liman”ı “gelişen” ülkeler olanların sayısı sadece 4. (Hutchinson, Hongkong, 16. sırada; Singtel, Singapur, 66. sırada; Petronas, Malezya, 72. sırada ve Samsung, Kore, 99. sırada).
2003 yılı itibariyle uluslararası tekellerin dünya ekonomisindeki konumları:
En büyük 100 uluslararası tekel açısından:
En büyük 100 tekelde çalışanların toplam sayısı:…………………… 14.626.000.
69.727 uluslararası tekel içinde en büyük 100’ün payı:…% 13,6.
69.727 uluslararası tekelin sermaye varlığı toplamı:………………….32.186 milyar dolar.
Bundaen büyük 100’ün payı:………………………..…% 12,4.
69.727 uluslararası tekelin ihracat miktarı:……………………………. 3.073 milyar dolar.
69.727 uluslararası tekelin yarattığı yeni değer miktarı:………...…...…3.573 milyar dolar.
Dünya ekonomisi:
Toplam ihracat:…………………………………………………………9.216 milyar dolar.
Toplam yeni değer üretimi:…………………………………………...36.327 milyar dolar.
Uluslararası tekellerin yurtdışı acentelerinin dünya ekonomisindeki payı:
Dünya ihracatındaki payı:……………………………………………………% 33,3.
Yeni değer üretimindeki payı:………………………………………………..%9,8.
En büyük 100 uluslararası tekel, 69.727 tekelin ancak yüzde 0,143’ünü oluşturmasına rağmen, bütün tekellerin yurtdışı toplam üretim potansiyelinin yüzde 12 ila yüzde 14’ünü kontrol ediyor.
Bütün tekellerin sadece yurtdışı acenteleri, toplam dünya ihracatının üçte birini yapıyorlar ve dünya GSH’ının da onda birini üretiyorlar. 20 sene önce bu pay yüzde 5 civarındaydı (WIR 2000).
Dünya üretiminin dörtte biri uluslararası tekeller tarafından üretilmektedir. Mali sektör dışındaki, sanayi ve ticaret alanındaki bu tekellerin toplam ekonomik gücü, neredeyse ABD’nin ekonomik gücüne eşittir.
‘90’lı yılların ortasından itibaren olağanüstü gelişen uluslararası tekeller, üretimin ve sermayenin uluslararasılaşmasını; uluslararası örgütlenmesini oldukça hızlandırmışlardır.
En büyük 100 tekelden her birinin yurtdışındaki sermaye varlığı ortalama olarak 40 milyar dolardır ve her birinde çalışanların sayısı da 70 binden fazladır.
Bütün uluslararası tekellerin yurtdışındaki sermaye varlığı toplamı 32.000 milyar dolardır. Bu miktar, yurtdışı doğrudan yatırım miktarından (9.000 milyar dolar) üç misli fazladır. Bu veriler, yurtdışı doğrudan yatırımlarının uluslararası tekellerin gerçek gücünü, etkisini tam anlamıyla yansıtmadığını göstermektedir.
Sanayi üretiminin/sermayenin “gelişen” ülkelere kaydırılmasında ve böylece üretimin uluslararası örgütlenmesinde uluslararası tekeller belirleyici bir rol oynamaktalar. Sermaye ve üretimi uluslararasılaştıranlar ve uluslararası örgütleyenler, emperyalist devletler değil, uluslararası tekellerdir.
Dünya çapında brüt yeni değer (üretim) oluşumunda (imalat sanayi) bölgelerin payı:
Bu değer oluşumunda sanayi ülkelerinin payı, 1980’de yüzde 67,0; 1990’da yüzde 76,6 ve 2001’de de yüzde 73,6 oranındaydı.
Eski Sovyetler Birliği dâhil Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin payı 1980’de yüzde 19,3’ten 1990’da yüzde 8,9’a ve 2001’de de yüzde 2,7’ye düşer.
“Gelişen” ülkelerin toplam payı 1980’de yüzde 13,7’den 1990’da yüzde 14,4’e ve 2001’de de yüzde 23,7’ye çıkar.
Amerika kıtasında “gelişen” ülkelerin payı 1980’de yüzde 7,1’den 1990’da yüzde 5,6’ya düşer ve 2001’de de yüzde 5,7 oranında gerçekleşir.
Batı Asya ve Afrika’daki “gelişen” ülkelerin payı 1980’de yüzde 2,5’ten 1990’da yüzde 2,7’ye çıkar, ama 2001’de yüzde 2’ye düşer.
Güney ve Doğu Asya’da “gelişen” ülkelerin payı 1980’de yüzde 4,1’den 1990’da yüzde 6,1’e ve 2001’de de yüzde 16’ya çıkar.
Sadece Çin’in payı ise 1980’de yüzde 3,9’dan 1990’da yüzde 2,6’ya düşer, ama 2001’de yüzde 7,2’ye çıkar.
Böylece dünya çapında brüt yurtiçi üretimde “gelişen” ülkelerin payı 1980’de yüzde 16,4’ten 1990’da yüzde 17,2’ye ve 2001’de de yüzde 21’e çıkar.
Brüt yeni değer üretiminde sanayi ülkelerinin payı, “gelişen” ülkelerin payından 1980’de yaklaşık 14 misli fazlaydı. 2001’de ise sadece üç misli fazlaydı. Diğer bir ifadeyle: Sanayi ülkelerinde brüt yeni değer üretimi 1980’den 2001’e ancak yüzde 9,8 oranında bir hızla artarken, “gelişen” ülkelerde bu, yüzde 73 oranında bir hızla artmıştır. Yani ancak ‘90’lı yıllardan itibaren “gelişen” ülkelerde sanayi, sanayi ülkelerinden daha hızlı gelişmeye başlamıştır. Bu sürecin itici gücünü uluslararası tekeller oluşturmaktadır.
Sanayi üretimi büyük olan ülkeler (2004 yılı itibariyle):
ABD ekonomisinde sanayi üretiminin payı:………. % 23 (2.500 milyar dolar).
Japon ekonomisinde sanayi üretiminin payı:……… % 30 (1.390 milyar dolar).
Çin ekonomisinde sanayi üretiminin payı:………… % 51 (840 milyar dolar).
Alman ekonomisinde sanayi üretiminin payı: ……...% 29 ( 710 milyar dolar).
B. Britanya ekonomisinde sanayi üretiminin payı:…% 27 (510 milyar dolar).
Fransa ekonomisinde sanayi üretiminin payı:………% 24 (430 milyar dolar).
İtalyan ekonomisinde sanayi üretiminin payı: ……..% 28 (420 milyar dolar).
İspanya ekonomisinde sanayi üretiminin payı:……..% 30 (270 milyar dolar).
Kanada ekonomisinde sanayi üretiminin payı:……..% 27 (250 milyar dolar).
Güney Kore ekonomisinde sanayi üretiminin payı:...% 35 (210 milyar dolar).
Ekonomide sanayi üretiminin en yüksek paya sahip olduğu ülke Çin’dir. Sadece imalat sanayinin Çin ekonomisindeki payı yüzde 35 oranındadır. İstisnasız diğer bütün ülkelerde bu pay yüzde 30’un altındadır. Diğer sanayi sektörleriyle birlikte Çin’de bu pay yüzde 51’e çıkmaktadır.
Kore, Tayvan ve Hindistan gibi ülkelerde imalat sanayin ekonomideki payı yüzde 16’dır. Afrika’da, Batı Asya ve Güney Asya’da yüzde 17 ila yüzde 18 oranındadır. Çin hariç Doğu Asya’da bu pay yüzde 27’dir. Sanayi ülkelerinde ise imalat sanayin ekonomideki payı yüzde 19’dur.ABD’de ekonomisinde ise bu pay ancak yüzde 13’tür. (Unctad, TDR, 2003).
Toplumsal toplam ürün (maddi değerlerin üretimi) hesaplaması bazında Türkiye’de sanayin toplam ekonomideki payı 1950’de yüzde 20,2’den 1995’te yüzde 45,6’ya çıkmıştır. İmalat sanayinin payı ise aynı yıllarda yüzde 16,7’den yüzde 38,3’e çıkmıştır. GSMH bazında toplam ekonomide sanayi üretiminin payı 1970’de yüzde 22’den 1984’te yüzde 30’a ve imalat sanayinin payı dakeza aynı yıllarda yüzde 19’dan yüzde 25’e çıkmıştır (Bkz.: Türkiye’de Kapitalizmin Gelişmesi, Üçüncü kitap, 2. baskı, s. 392 ve 395).
Salt bu veriler, sanayi üretimi ve dolayısıyla sermayenin ne denli uluslararasılaştığını, uluslararası örgütlendiğini göstermektedir.
Dünya çapında işsizlik ve sefalet patlaması:
Emperyalist burjuvaziye göre “küreselleşme”, herkese iş olanağı sağlıyor ve refah getiriyor. Gerçek durum ise tamamen başka:2004 yılı itibariyle kayıtlı (resmen bildirilmiş) işsiz sayısı ILO verilerine (2005) göre 185 milyon. İşsizlerin sayısını olduğundan daha az göstermek için işsizlik istatistikleri üzerine ne denli oynandığı biliniyor. Buna rağmen dünya çapında işsizlerin sayısı son 15 sene içinde ikiye katlanmıştır. Ama kayıtlı işsiz sayısı, gerçeği yansıtmaktan oldukça uzaktır. Sadece Çin’de işsizlerin sayısı 200 milyondan fazladır. Emperyalizme bağımlı, yeni sömürge ülkelerin hemen hepsinde kayıtlı işsizlik, sorunun sadece görünen tarafıdır. Kayıt dışı ekonomide çalıştığı için veya çalışıyor kategorisinde olduğu işin işsizlik istatistikleri dışında kalanların sayısı bir milyarın çok üstündedir.
Dünya çapında çalışan 2,8 milyar insanın yarısı günde iki dolardan daha az kazanıyor. Bunların içinde 550 milyonu günde bir dolardan daha az bir miktarla geçinmek zorunda kalıyor. (Tarımda (köylüler) ve şehirlerde “serbest meslek” sahipleri bu kategori dışında).
Günlük kazanç bakımından:
Günde bir dolardan daha az kazanan 550 milyon insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı:………………………1990’da yüzde 16,1 ve 2003’te yüzde 13,5.
Doğu Asya’nın payı:………………………….1990’da yüzde 35,9 ve 2003’te yüzde 17.
Güneydoğu Asya’nın payı: …………………..1990’da yüzde 19,9 ve 2003’te yüzde 11,3.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı:………...1990’da yüzde 3,9 ve 2003’te 2,9.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı:………….1990’da yüzde 55,8 ve 2003’te yüzde 55,8.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı:…...1990’da yüzde 1,7 ve 2003’te 5,2.
Dünya toplamındaki pay:……………………..1990’da yüzde 27,5 ve 2003’te yüzde 19,7.
Günde iki dolardan daha az kazanan 1.387 milyar insanın bölgesel dağılımı:
Latin Amerika’nın payı:………………………1990’da yüzde 39,3 ve 2003’te yüzde 133,1.
Doğu Asya’nın payı:………………………….1990’da yüzde 79,1 ve 2003’te yüzde 49,2.
Güneydoğu Asya’nın payı:…………………...1990’da yüzde 69,1 ve 2003’te yüzde 58,8.
Batı Sahra ve Kuzey Afrika’nın payı:………..1990’da yüzde 33,9 ve 2003’te 30,4.
Sahranın güneyi ve Afrika’nın payı:…………1990’da yüzde 89,1 ve 2003’te yüzde 89,0.
Ortadoğu, Avrupa ve eski SSCB’nin payı:…...1990’da yüzde 5,0 ve 2003’te 23,6.
Dünya toplamındaki pay:……………………..1990’da yüzde 57,2 ve 2003’te yüzde 49,7.
Dünya nüfusunun geliri en yüksek yüzde 10’unun geliri, en fakir yüzde 10’un gelirinden 103 misli daha fazladır.
Bugün dünyanın en zengin 500 insanının geliri, 416 milyon en fakir insanın gelirinden daha fazladır.
Araştırma yapılan 73 ülkenin 53’ünde (dünya nüfusunun yüzde 80’inin yaşadığı ülkeler) gelir dağılımındaki eşitsizlik son 20 sene içinde daha da derinleşmiştir. Bu alandaki eşitsizlik eski revizyonist ülkelerde uçurum boyutlarına varmıştır.
Sermaye ve üretimin uluslararasılaşmasının bazı sonuçları böyle.
Bugünkü adıyla G 8, 1975’te „Altılar Zirvesi“ olarak ABD, Japonya, Almanya, İtalya, Büyük Britanya ve Fransa tarafından oluşturulmuştu. Grup, bir sene sonra Kanada’nın katılımıyla G 7 adını aldı. 1 Ocak 2003’ten itibaren Rusya da -1997’den beri gözlemci olarak katılıyordu- gruba dahil edildi.
G-8’in uluslararası bir örgüt olmaması, onun önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bu grup, dünyayı yeniden paylaşma, hepsi olmasa da bir kısmı jeopolitika geliştirme yeteneğine sahip ülkelerden oluşmaktadır. Bu toplantılarında üye ülkeler, güç dengelerinin değişmesine paralel olarak yönelimlerin kapsam ve derinliğini ölçmeye çalışırlar, birbirlerinin niyet ve amaçlarını yoklarlar, hangi konu ve alanda tavize hazır olduklarını veya olmadıklarını ima ederler ve çelişkilerin keskinleşme derecesine göre bazen de bütün çıplaklığıyla açıklarlar. Bu toplantılar, katılan her bir ülkenin dünya ekonomisinde ve politikasında ağırlığını ekonomik ve askeri gücüne göre göstermeye çalıştığı ve gücüne göre de dinlendiği toplantılardır.
Bunlar, dünya ekonomik potansiyelinin oldukça önemli kısmına sahip olan ve dünyayı talan eden ülkelerdir: G 7’lerin dünya doğrudan yatırımlarındaki payı yüzde 66 (1997, UNCTAD); dünya üretimindeki payı yüzde 65 (1996, DB); dünya ticaretindeki payı yüzde 50 (1997, DTÖ); dünya motorlu araçlar mevcudundaki payı yüzde 65; dünya petrol tüketimindeki payı yüzde 49 (1197, ESSO); dünya enerji tüketimindeki payı yüzde 47 (1995, BM); dünya silahlanma harcamalarındaki payı yüzde 65 (1997, SIPRI); dünya silah ihracatındaki payı yüzde 83 (1997, IISS) ve dünya nüfusundaki payı yüzde 11 (1996, BM) idi.
G 8 olarak dünya ekonomisinin üçte ikisine sahipler. 500 süper tekelden 380’inin( 500 tekelin yüzde 76’sının) merkezi bu ülkelerde bulamakta.
En büyük 200 tekelden 171’nin merkezi ABD, Almanya, Japonya, Büyük Britanya, Fransa ve Kanada ve İtalya’da bulunmaktadır.
Bu seferki zirvenin resmi gündeminde dış politika, enerji, atom enerjisi, sağlık, eğitim, dünya ekonomisi ve dünya ticareti gibi konular yer almaktaydı. 8 emperyalist ülke dış politika gündemiyle güncel krizlere, özellikle de Ortadoğu’daki son gelişmelere çözüm getirmeyi amaçlıyorlardı. Enerji sorunu, toplantıda „küresel güvenlik“ sorunu olarak ele alındı. Başka konularda anlaşamasalar da atom enerjisinin dünya çapında yaygınlaştırılması konusunda Rusya ve ABD aynı safta birleştiler. Sağlık alanında Aids, tüberküloz, malarya gibi salgın hastalılara karşı mücadeleden bahsedildi. Dünya konjonktürünün gelişmesini de ele aldılar. Dünya ticaretinin daha da liberalleştirilmesi girişimi başarısız kaldı.
Toplantıya katılan emperyalist ülkeler, enerji güvenliğinden insanların özgürce enerji tüketiminin teminat altına alınmasını anlamıyorlar. Soruna ilişkin toplantı sonrasında yaptıkları resmi açıklamada 2,4 milyar insanın yakıcı madde temin etme olanağının olmadığı ve 1,6 milyar insanın da elektrik enerjisinden mahrum olduğu belirtilmektedir. Bu verileri belirtmekle bu emperyalist ülkeler „enerji güvenliği“ dendiğinde bu insanların enerji kullanma olanaklarının sağlanması için uğraştıkları havasını uyandırmak istiyorlar. Propaganda açısından buna ihtiyaçları var. Ama onların esas amacı, dünyanın petrol ve doğalgaz kaynaklarını elde etmek ve başka güçlerle paylaşmamaktır.
Dünya çapında mevcut olan ve potansiyel petrol ve doğalgaz kaynaklarının yarıdan fazlasının bu ülke toprakları dışında; Ortadoğu’da ve Orta Asya’da bulunduğunu göz önüne getirirsek, enerji alanında rekabetin ne denli keskin olduğu anlaşılır. Bu ülkeler arasında enerji bakımından en zengin olan ülke Rusya’dır. Bu nedenle Rusya, enerji pazarlarında belli bir ağırlık kazanmış durumdadır.
Bu seferki toplantı, Filistin ve Lübnan’ı kana bulayan İsrail saldırganlığının gölgesinde kaldığı için “küresel enerji güvenliği” konusunda rekabetin bütün şiddeti toplantıya yansımadı. Bu konuda Neva kıyısında düello yapamadılar. Ama Amerikan emperyalizmi İsrail saldıranlığını haklı çıkartmak için siyasal ağırlığını koydu.
Dünya enerji kaynaklarını ve dünya pazarlarına sevkıyatını kontrol altına almak için sürdürülen rekabette gruplaşma yerine neredeyse her bir emperyalist ülkenin kendi başına hareket etme eğiliminin olduğunu görmekteyiz. Enerji konusunda Rusya, ABD, AB (özellikle de Almaya ve Fransa) tamamen farklı politikalara sahipler. AB, enerji alanında ne Rusya’ya ne de ABD’ye bağımlı olmak istemektedir. ABD ise dünya hegemonyasını gerçekleştirmek için, dünya çapında stratejik alanları işgal ve kontrol etmenin yanı sıra enerji kaynaklarını ve dünya pazarlarına sevkıyatı rotalarını kendi kontrolü altına alma mücadelesi vermektedir. Bu nedenle de başta Rusya ve Çin olmak üzere diğer emperyalist ülkeleri bu alandaki rekabette dışlamaya çalışmaktadır. Rusya ile DTÖ anlaşmasının tamamlanmasına rağmen ABD tarafından onanmaması ve Orta Asya petrol ve doğalgaz’ının (Kazakistan, Türkmenistan, Azerbaycan) Rusya topraklarından geçmeyen hatlarla dünya pazarlarına taşıma politikası (Baku-Tiflis-Ceyhan boru hattı bu politikanın ürünüdür) her iki ülke arasındaki rekabetin boyutlarını göstermektedir. Bu alandaki rekabet son dönemlerde Rusya ve ABD ilişkilerinin gerilmesinde önemli bir rol oynamış ve zirve boyunca Bush ve Putin’in şu veya bu konudaki açıklamalarına damgasını vurmuştur.
Hammadde kaynakları ve dünya pazarlarında sahip olunan pay üzerine rekabet; dünyayı yeniden paylaşma mücadelesi, kapitalizmde eşitsiz gelişmenin sonucu olarak yeni büyük güçlerin oluşmasıyla –örneğin bugün için Çin ve potansiyel olarak da Hindistan- oldukça keskinleşecektir. Bu nedenle dünya hakimiyeti için stratejik alanlarda ve enerji kaynaklarının bulunduğu ülkelerde ve bölgelerde –örneğin Ortadoğu, Kafkasya/Hazar Havzası- savaş tehlikesi sürekli güncel olmaya devam edecektir.
1982’den bu yana İsrail, Lübnan’a karadan, denizden ve havadan en ağır ve kapsamlı saldırısını sürdürüyor. Bu saldırılarda yüzlerce masum insan katledildi. Ülkenin altyapısı tahrip edildi ve bombalamalarla yıkımına devam ediliyor. Hizbullah’a saldırı adı altında Beyrut mahalleleri bombalanıyor. Daha şimdiden ülkenin dünya ile kara, hava ve deniz bağlantısı kesildi.
Daha öncesinde Filistin’e saldıran İsrail, Gazze Şeridi’nde altyapıyı bombalayarak tahrip etmişti. Her iki saldırıda da esir alınan İsrail askerlerinin kurtarılması neden olarak gösterilmişti. Asker kaçırma olayı olmasaydı, bu saldırıları gerçekleştirmek için İsrail başka bir vesile bulacaktı. Çünkü bu saldırıların önceden planlandığı tartışma götürmez bir gerçekliktir. Açık ki, Amerikan emperyalizminin uzmanlarıyla birlikte hazırlanan bu saldırı, kaçırılan askerleri bulmasının çok ötesinde amaçların gerçekleştirilmesine hizmet edecektir.
İsrail, daha önce de vesileler bularak hazırlanmış saldırı planlarını uygulamaya koymuştu. İsrail’in Londra’daki elçisini öldürme girişimi bu ülkenin 1982’de Lübnan’a saldırmasının vesilesi olmuştu. O dönemki Amerikan Dışişleri Bakanı A. Haig, kasap A. Şaron’a, “açık seçik bir provokasyona” ihtiyaç var diyordu. 1982 saldırısı sonrasında Lübnan yıkıma uğratıldı ve ülkenin güneyi İsrail tarafından işgal edildi. Ama İsrail amacına ulaşamadı.
İsrail, Hizbullah’ı sınırlarından uzaklaştırmak ve kullandıkları füzelerin İsrail topraklarını vurmasını engellemek istiyor. Daha önce de, 1982’de Katyuşa füzelerinden korunmak için ülkenin güneyine girdiğini açıklamıştı. O zaman sonuç alamadığı gibi, bugün de sonuç alamayacak.
Amerikan emperyalizminin açıklanmış hedefi, Ortadoğu’da çıkarlarına hizmet etmeyen rejimleri değiştirmektir. Bunun bir sonucu olarak Lübnan’da ABD’nin onadığı hükümet işbaşına gelmişti. Anlaşılan o ki, Lübnan’daki mevcut rejim, ABD ve İsrail’in anlayışına göre Suriye ile ilişkileri gerçek anlamda kesmemiş ve Hizbullah’ı etkisizleştirememiştir. Bu saldırılarla İsrail ve ABD, Lübnan’da kendileri ile doğrudan işbirliği içinde olan, Amerikan ve İsrail çıkarlarını gözeten bir rejim istiyorlar ve bu saldırılar sonucunda Lübnan hakim sınıflarını istedikleri işbirliğini kabul edecek kadar yumuşatacaklarını sanıyorlar.
İsrail’in saldırıya devam kararlılığı ve Amerikan emperyalizminin açık desteği, bunun yanı sıra önde gelen, dünya politikasında söz sahibi olan ülkelerin susması, G-8 toplantısında sulandırılmış bir açıklamanın çıkması İsrail’i cesaretlendiriyor ve bu saldırının sadece Lübnan ve Filistin ile sınırlı kalmayacağını, başka ülkelere de sıçrayacağını veya başka ülkelere saldırı ve daha yoğun baskı için kullanılacağını gösteriyor.
Bölgede „yeni gerçeklik“ oluşturmaktan bahseden İsrail’in bu saldırılarla ulaşmak istediği asgari amaç, Hizbullah’ın fiziki yok edilmesi olabilir. Ama Hizbullah’ı fiziki yok etmek, başka güçlerin hareketlenmesini de gündeme getirecektir. Bu nedenle bu saldırılar sonucunda Lübnan, Amerikan-İsrail ortaklığı temelinde askeri işgal altına alınabilir. Bu durumda, Amerikan emperyalizminin anlayışına göre Hizbullah-Suriye ve Hizbullah-İran ilişkileri kesilmiş olur. Veya, yine bir vesile bulunarak Suriye ve İran, ABD ve İsrail hava güçleri tarafından bombalanabilir.
Amerikan emperyalizmi, Irak bataklığından kolay kolay çıkamayacağını anlamış durumda. Yenilgiden kurtulmak ve bölgeyi çıkarlarına göre şekillendirmek için Ortadoğu’da işgal ve savaş alanını genişletme yolunu seçebilir. Amaca ulaşmak için “sorunu kapsamlaştırmak” Amerikan Dışişleri Bakanı R. Rumsfeld’in anlayışıdır.
Amerikan emperyalizminin Ortadoğu politikası maceracı boyutlar almıştır. Bu nedenledir ki, AB, Rusya ve Çin gibi rakip emperyalist güçler, fazla ses çıkartmadan ABD’nin bölgeden kovulmasını adeta bekliyorlar. Revizyonist Blokun dağılmasından sonra dünya hegemonyası kurmak isteyen ABD, bu amacına ulaşmak için sürekli savaş içindedir. Özellikle Bush hükümetinin dış politikası askeri güç üstünlüğüne, en modern teknoloji ürünü olan silahlara dayanmaktadır. Bu politikanın iflas ettiğini görmemek siyasal körlüktür. Afganistan, Irak, Filistin işgallerine ve direnişlerine şimdi de muhtemelen Lübnan, Suriye ve İran işgalleri ve direnişleri eklenecektir.
Filistin, Afganistan ve Irak işgali, Amerikan emperyalizminin ve Siyonizm’in bütün vahşetine rağmen bölge halklarının direnme iradesinin kırılmadığını, bu iradeyi kıramayacaklarını göstermektedir. Afganistan’da 28 milyonun, Irak’ta 26 milyonun direnme iradesini kıramayan Amerikan emperyalizmi Suriye’de 18 milyonun ve İran’da da 75 milyonun iradesini kıramayacaktır.
Türkiye Dışişleri Bakanı A. Gül ile ABD Dışişleri Bakanı C. Rice bir araya geldi.
Görüşmeden sonra gerçekleştirilen basın toplantısında her iki bakan, Türkiye ile ABD’nin stratejik ortak olduklarını ve iki ülke arasında hazırlanan Ortak Vizyon Belgesi'nin tamamlandığını açıkladılar.
Dışişleri Bakanı Rice’a göre Türkiye ile ABD stratejik ortaklık boyutunda güçlü bir dostluk ilişkisi içinde ve bu ilişki veya stratejik ortaklık, bölgesel ve küresel istikrara katkı sağlayacak kapasitede.
Söz konusu belgede “Bölgesel ve küresel hedeflerimiz bağlamında aynı değer ve idealleri paylaşıyoruz. Bunlar: barış, demokrasi, özgürlük ve refahın yayılmasıdır” deniyor. Belgede Amerikan emperyalizminin dünya hakimiyeti jeopolitikasına hizmet eden her şey var. ABD, işbirliği veya “stratejik ortaklık” adına Türkiye’yi yerine getirmekle yükümlü kıldığı çıkarlarını sıralıyor.
“Geniş Ortadoğu'da barış, istikrar ve demokrasi; İsrail-Filistin ihtilafına iki-devletli çözüm; Birleşik bir Irak'ta istikrarın, demokrasinin ve refahın teşviki; İran'ın nükleer programına ilişkin diplomatik çabaların desteklenmesi; Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Afganistan'da istikrar, demokrasi ve refaha katkı; Kıbrıs'ta BM gözetimi altında adil ve kalıcı çözüm ve Kıbrıs Türklerinin üzerindeki izolasyonun kaldırılması; Enerji güvenliğinin geliştirilmesi; Transatlantik ilişkilerin güçlendirilmesi ve NATO'nun dönüşümü; PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması; Kitle imha silahlarının önlenmesi; Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği; ABD'nin, Türkiye'nin AB üyeliği ve üyelik sürecini kuvvetle desteklemesi” vs.
Görüyoruz ki, ABD’nin “Avrasya” jeopolitikası ve onun bir ayağı olan BOP veya genişletilmiş BOP ile ilgili ne kadar sorunu varsa hepsi bu “stratejik ortaklık” belgesinde sıralanmış. Filistin sorununun İsrail’in çıkarlarına göre sonlanması, Irak’ta Amerikan hakimiyetinin sağlanması ve direnişin kırılması, İran’ın teslim alınması, Amerikan jeopolitikasının geleceğini ilgilendiren Karadeniz, Kafkasya, Afganistan ve Orta Asya’da rakiplerin dışlanmasına dayanan bir “istikrar”ın sağlanması, dünya hakimiyetinde olmazsa olmaz olan enerji güvenliğinin ABD lehine geliştirilmesi, AB’de ABD’nin çıkarlarının savunulması için Türkiye’nin AB üyeliğinin desteklenmesi, Kıbrıs’ta AB’nin Güney Kıbrıs üzerinden sağladığı etkinin Kuzey Kıbrıs’ın Türkiye’nin hakimiyet alanında kalarak kırılması ve BOP açısından stratejik önemi olan bu adanın elden çıkartılmaması.
Amerikan emperyalizmi dünya hakimiyeti bakımından yaşamsal öneme sahip olan bu ve benzeri taleplerinin gerçekleştirilmesi için stratejik ortağının çıkarlarını da göz önünde tutuğunu açıklıyor. Bu alanda bilinen talepler sıralanıyor: “PKK ve buna bağlı örgütler dahil terörizme karşı konulması, Ekonomik, ticari, askeri, teknolojik işbirliği”.
Yazılı hale getirilmiş “yeni” “stratejik ortaklık” belgesinde Türkiye’nin talepleri açısından yeni olan hemen hiçbir şey yok, ama Amerikan emperyalizmi açısından yeni olan, sıralanan taleplerin kapsamının genişletilmiş olmasıdır. ABD, dünya hakimiyetini gerçekleştirmek; başka ülkeleri işgal etmek, tehdit etmek, rakiplerini stratejik ve hammadde kaynakları bakımından önemli alanlardan uzak tutmak için suç ortağı aramaktadır. Bu nedenle söz konusu belge “stratejik ortaklık” belgesi değil, “suç ortaklığı” belgesidir.
Söz konusu bu belge, çıkarların paylaşımında ortaklık değildir. En fazlasıyla Amerikan çıkarlarının gerçekleştirilmesi için mayın tarlasına sürülmektir. Bu belge, ABD adına Ortadoğu halklarına, Kafkasya halklarına karşı ve bu alanlarda gözü olan başka emperyalist ülkelere karşı savaşmayı, Amerikan emperyalizminin katliamlarına, işgaline ortak olmayı emrediyor ve Türkiye bu belgeyi imzalamakla Amerikan çıkarlarını savunmaya hazır olduğunu açıklamış oluyor.
Kuzey Kore’nin 25 seneden bu yana geliştirdiği füze programı dünya çapında en gelişmiş füze programı olarak kabul edilmektir. Program Çin teknolojisine dayanmakta, ama bugün açısından üretim Kuzey Kore’ye aittir.
Amerikan emperyalizminin bütün baskılarına rağmen Kuzey Kore, bu programının ürünleri olan füzeleri denemek için fırlattı. Denemelerde en az 6 füze fırlatıldı. Bu füzelerden uzun menzilli Taepodong-2 füzesi, kalkıştan 42 saniye sonra düştü. Rus yapımı Scud’ların geliştirilmiş versiyonları olan diğer füzeler ise Japon Denizi’ne düştüğüler.
Uzun menzilli Taepodong-2 füzesi, 6000 kilometreye ulaşabilen menziliyle, ABD’nin Alaska bölgesine ve Havai’ye kadar uzanan geniş bir alanını menzili içine alıyor.
Füze denemelerinden hemen sonra BM Güvenlik Konseyi, Japonya’nın talebi üzerine olağanüstü toplandı. ABD, İngiltere ve Japonya’nın yaptırım talebi, Japonya’nın Kuzey Kore’ye karşı “koordineli bir tepkinin geliştirilmesi” talebi, Rusya ve Çin tarafından reddedildi ve böylece BM Güvenlik Konseyi acil toplantısından sonuç alınamadı.
Bütün baskılar ve tehditler karşısında Kuzey Kore, geri adım atmaya niyetli olmadığını sergilemektedir. Kuzey Kore hükümeti yaptığı açıklamada, gerçekleştirilen bu füze denemelerini "Ulusal bağımsızlık meselemizdir. Başka ülkelerin karışmaya hakkı yok" diye savundu.
Buna karşın sözcüsü Tony Snow vasıtasıyla Amerikan emperyalizmi, bu denemelerin “Kuzey Kore’nin diğer ülkeleri taciz etme niyetini gösterdiğini” iddia ederek, “kendilerini ve müttefiklerini korumak için gereken adımları atacaklarını” dile getirmiştir.
Kuzey Kore’nin füze denemeleriyle ilgili açıklaması karşısında Amerikan emperyalizminin gösterdiği tepkide bu ülke için sorunun “kitle imha silahlarına” ve “diktatörlere” karşı mücadele olmadığı açıktır. Amerikan emperyalizmi açısından sorun, dünya hakimiyetini gerçekleştirmek için stratejik önemi olan bölgelerde askeri hakimiyetini teminat altına almaktır. Irak ve İran’ın aksine Kuzey Kore’de (ve de Afganistan’da) petrol ve doğalgaz yok. Kuzey Kore, daha şimdiden Amerikan emperyalizmi açısından potansiyel rakip olmaktan çıkarak fiilen rakip konumuna gelmeye başlayan Çin’in komşusudur ve aynı zamanda Amerikan emperyalizmi için oldukça önemli olan Güney Kore ve Japonya’nın da komşusudur.
Amerikan emperyalizmi Kuzey Kore’nin füze denemelerini bölgedeki hakimiyetini sürdürmek için aynı zamanda Güney Kore ve Japonya üzerinde baskı aracı olarak kullanmakta ve “ben olmazsam Kuzey Kore ülkenizi füzelerle vurur” diyerek bu ülkeleri kendi çizgisinde tutmaya çalışmaktadır.
Çin’in baskısıyla Kuzey Kore Ağustos 2003’te altılı görüşmeleri kabul etmişti. Japonya, Güney Kore, Rusya, Çin, ABD ve Kuzey Kore’nin katıldığı bu toplantılarda sonuç alınamamıştı. Çünkü Kuzey Kore Amerikan emperyalizminin üçüncü görüşmedeki (Haziran 2004) dayatmalarına boyun eğmeyeceğini açıklamış ve aynı yılın Eylül ayında gerçekleştirilmesi gereken dördüncü görüşmeye katılmayacağını açıklamıştır. Amerikan emperyalizmi, aynen bugün İran’dan talep ettiği gibi o zaman da Kuzey Kore’den mevcut atom programını dondurmasını ve sonra da durdurmasını talep etmekteydi.
Füze denemeleriyle Kuzey Kore, Amerikan emperyalizminin aynı sorunu öne sürerek İran üzerinde uyguladığı baskılara kendisinin boyun eğmeyeceğini ve gerekirse bu füzeleri kullanarak ulusal bağımsızlığını savunacağını bütün dünyaya ilan etmiştir. Füze denemelerinin bugüne denk getirilmesinin başka bir anlamı olamaz. Aynı zamanda denemeler içinde uzun menzilli füzenin de olması, coğrafi konumundan dolayı bugüne kadar savaşlarda zarar görmeyen ABD’nin de füzelerle vurulabileceği, bunu Kuzey Kore’nin de yapabileceği Amerikan emperyalizmine verilen açık bir mesajdır.
Başta ABD olmak üzere nükleer silaha, uzun menzilli füzelere sahip olan ülkeler bu tekellerinin kırılmasından yana değiller. Kendileri için hak olanın başka ülkeler için hak olamayacağını açıktan savunmaktalar. Örneğin başka ülkeleri atom silahı kullanmayla tehdit eden Fransa’nın Kuzey Kore tarafından aynı silahla tehdit edilmeye tahammülü yoktur.
Şüphesiz ki komünistler açısından savunulması gereken genel olarak silahsızlanmadır, nükleer silahların yok edilmesidir. Kuzey Kore’den atom programını dondurmasını ve sonra da durdurmasını talep eden ülkeler, başta da Amerikan emperyalizmi, önce kendisi bu türden faaliyetini dondurmalı ve durdurmalıdır. Bu yapılmadığı ve aksine daha yıkıcı ve yok edici nükleer silah programlarının geliştirildiği koşullarda Kuzey Kore’nin kendini savunmada özgür olmasının anlaşılmayan bir yanının olmaması gerekir. Füze denemesinden ve bu tür silahları geliştirmesinden dolayı Kuzey Kore’nin yanında olamayız, ama ulusal bağımsızlığını korumak, Amerikan emperyalizminin tehditlerine karşı koymak için baş vuracağı araçlar kendi bileceği bir iştir.
Türk burjuvazisi ekonominin seyri konusunda son zamanlarda özellikle DB’nını ve IMF’nin övgülerine mahzar oldu.Bazen ABD’nin ve AB’nin siyasal temsilcilerinden de övgüler duydu. Ev ödevini yaptığı için öğretmeninden iyi not alan okul çocukları gibi sevindi.
Ekonominin gelişme seyri burjuva yazarlar arasında tartışmalara da neden oldu. Bazıları gelişmeden oldukça memnunlar. Bazıları, cari açıktan, ihracattaki gelişmelerden dolayı oldukça kaygılı. Bazılarına göre, açıklanan verilere rağmen ekonomi büyümüyor. Bunlar da ekonominin büyümesini refahın artması ve işsizliğin azalmasıyla eş anlamlı görüyorlar. Yani görüşler oldukça farklı.
Ekonomide durum tespiti yapmak ve gelişmenin seyri hakkında fikir yürütebilmek için önce son birkaç seneyi de kapsayan süreci ele almak gerekir.
Bazı kıstaslar bazında bu sürecin gösterdikleri:
1-Sanayi üretimi açısından
Yıllara ve aylara göre sanayi üretiminin gelişmesi:
Yıllar
1997=100
Yıllık ortalama
Ocak
Şubat
endeks (%)
zincirleme endeks
endeks (%)
zincirleme endeks
endeks (%)
zincirleme endeks
2001
94,4
+/-
93,8
+/-
90,8
+/-
2002
103,3
9,4
91,2
-2,8
85,8
-5,5
2003
112,4
8,7
106,6
16,9
89,3
4,1
2004
123,4
9,8
112,2
5,3
102,4
14,7
2005
130,0
5,4
117,8
5,0
113,4
10,7
2006
-
-
110,8
-5,9
119,0
5,0
Dönemler İtibariyle Sanayi Üretimi Endeksi,-Büyüme Oranı (%)-1997=100
2002
2003
2004
2005
endeks
(%)
zin. endeks
endeks
(%)
zin. endeks
endeks
(%)
zin. endeks
endeks
(%)
zin. endeks
1. çeyrek
93,8
3,2
102,5
9,3
113,4
10,6
120,3
6,1
II. çeyrek
105,0
11,9
109.2
4,6
127,6
16,2
131,5
3,1
III. çeyrek
107,8
9,8
119,0
10,4
129,1
8,5
134,9
4,5
IV. çeyrek
106,8
12,7
118,2
10,7
123,7
4,7
133,4
7,8
Yıl ortalaması
103,4
9,5
112,4
8,7
123,5
9,9
130,0
5,3
Yıllar bazında istikrarlı büyüme; giderek artan oranlarda büyüme ancak 2002-2004 arasında gerçekleşmiştir. Sanayi üretimi yıl itibariyle 2002’de yüzde 9,4, 2003’te yüzde 8,7 ve 2004’te de yüzde 9,8 oranında büyüyor. 2005’te sanayin büyümesi 2004’e göre 4,4 puan;yaklaşık yüzde 45 oranında gerileyerek yüzde 5,3 oranında büyüyor. Diğer bir ifadeyle, 2005’te sanayin büyümesi 2004’e göre neredeyse yarı yarıya küçülerek gerçekleşmiştir. Dönemler itibariyle büyümedeki inişler-çıkışlar göz önünde tutulursa, büyüme oranındaki bu düşüş, sanayi bazında ekonomideki istikrarsızlığın önemli bir işaretidir.
Türkiye ekonomisinde dikkati çeken bir nokta, ekonominin aralıksız olarak 2002 başından itibaren büyümesidir. Tam 15 çeyrektir büyüyen ekonomi, burjuvazinin hayal ufkunu genişletmiştir. 2001 ekonomik krizinde mutlak olarak yüzde 9,5 oranında küçülen ekonomi, kısa bir süre içinde toparlanarak 2002’de yüzde 7,8; 2003’te yüzde 5,9; 2004’te yüzde 9,9 ve 2005’te de yüzde 7,6 oranında büyüdü.Burjuva basına göre 2005’te ekonomideki büyüme, devleti de şaşırtmış!
Bu büyümenin sonucu olarak GSMH 362,5 milyar dolara, kişi başına gelir de 5 bin 8 dolara çıktı. Diğer bir ifadeyle, 2000 yılı fiyatlarıyla yurtiçi brüt üretim 2002’de 199 milyar dolardan 2005’te 242,5 milyar dolara çıkarak üç senede yüzde 21,9 oranında arttı.
Burjuvazinin “sağlam” yorumcularından Mahfi Eğilmez durum tespiti yapıyor:
“2005 yılı ekonomik açıdan bakıldığında dünyada ve Türkiye'de olumlu geçti. Kim ne derse desin bu gelişmede 2000 yılından beri ekonomiye destek veren IMF'nin büyük katkısı var. Türkiye 2000 yılına 22 Aralık 1999'da yürürlüğe giren IMF'nin stand-by desteği ve programıyla girdi. O tarihten bu yana IMF, Türkiye için, üçü stand-by ve biri de SRF (ek rezerv kolaylığı) desteği olmak üzere yaklaşık 49 milyar dolar tahsis etti. Türkiye, bugüne kadar bu kaynakların 40 milyar dolardan fazlasını kullandı. Halen kullanılabilir durumda bekleyen 7 milyar dolarlık tahsis bulunmakta” (03.01.2006 tarihli radikal gazetesi).
Yazar, ne pahasına sorusunu sormuyor. Onun için önemli olan burjuvazinin yüzünün gülmesidir, milyonların açlık ve sefaletle boğuşması onu pek ilgilendirmiyor.
2-İhracat/ithalat açısından
Türk burjuvazisi“ihracatta iki rekor birden” kırmakla övünüyor. Gerçekten de ihracatta iki rekor kırılmış. Anlaşılan o ki, Türkiye artık “70 cente” muhtaç değil ve ‘70’li yılların sonunda yurtdışından gelen işçi dövizlerinin ihracat değerleriyle aynı olduğu dönem de artık geride kalmış.
İhracatın bir yıllık gelişme seyri (milyon dolar)
Kalemler
2004
2005
Değişim
Aralık 2005
Ocak 2006
Şubat 2006
Tarım
7.590,6
9.668,4
27,4
15,5
-46,3
23,0
Sanayi
55.237,0
62.243,7
12,7
19,6
-32,8
20,2
-Tarıma dayalı ürün.
6.124,2
6.548,8
6,9
-
-
-
-İşlenmiş petrol ürün.
5.009,1
6.750,3
34,8
-
-
-
-Sanayi ürünleri
44.103,6
48.944,6
11,0
-
-
-
Madencilik
1.199,1
1.514,0
26,3
39,9
-59,4
45,8
Toplam
64.026,6
73.426,2
14,7
19,5
-34,1
21,1
Değişim= %; Aralık 2005, Ocak 2006 ve Şubat 2006 verileri 2003=100 bazında.
İhracat 2004’ten 2005’e 9,4 milyar dolar artarak 64.026,6 milyar dolardan 73.426,2 milyar dolara çıkıyor. Geçen yılın Aralık ayındaki 7,3 milyar dolarlık ihracat, 1984’deki yıllık ihracattan daha fazla.
2005 Aralık ayından 2006 Ocak ayına ihracattaki yüzde 34,1 oranındaki mutlak gerileme, aynı dönemde sanayi üretimindeki yaklaşık yüzde 6 oranındaki mutlak gerilemenin bir sonucu. 2005’te ihracatın yüzde 13’ü tarım sektörü, yüzde 2’si madencilik ve 84,8’i de sanayi sektörü ürünlerinden oluşmaktadır. Sanayi sektöründe doğrudan sanayi ürünlerinin toplam ihracattaki payı ise yüzde 66,6 ve toplam sanayi ürünleri içindeki payı da yüzde 78,6. Bu, oldukça yüksek bir pay. Bu, ekonominin dünya pazarlarındaki gelişmelerden doğrudan etkilenmesinin önemli bir nedeni. Ancak rekabet gücüne sahip olmakla bu etkilenme hafifletilebilir.
Türk parası 2003’ten bu yana değerleniyor ve bugün itibariyle de yüzde 45 oranında değerlenmiş durumda. Bu koşullarda ihracatın giderek pahalı olması ve dolayısıyla dünya pazarlarında rekabet olanaklarının daralması gerekir. Ama buna rağmen ihracat artıyor.
İhracatta Türk parasının değerlenmesinden doğan dezavantaj, verimliliğin artması ve reel ücretlerdeki düşme ile telafi edildi. Yani verimlilik arttığı (ileri teknoloji içeren sermaye yoğun sektörlerin ihracattaki payının hızla artması, verimlilik artışında önemli bir faktördür)ve reel olarak az ücret ödendiği için ihracat fiyatları olması gerekenden daha az oldu ve böylece de dünya pazarlarında rekabet edilebilindi. Önümüzdeki dönemde verimliliğin artmaması ve ücretlerin daha da düşürülmemesi durumunda ihraç ürünleri dünya piyasalarında pahalı ürünler olacak ve ihraç olanağı daralacaktır.
Son üç yılda ihracatın yüzde yüzün üzerinde artmasının, ihracatta dünya 22’ncisi olmanın sırrı burada: Verimlilik artışı ve reel ücretlerin düşürülmesi.
İthalata gelince:
2000 yılında 54,4 milyar dolar olan ithalat, kriz yılı 2001’de 41,4 milyar dolara düşerek yüzde 24 oranında azaldı. Sonraki yıllarda sürekli artarak 2005 yılında 116.5 milyar dolara çıktı. İhracatın ithalatı karşılama oranı da 2000 yılında yüzde 51’den 2005 yılında yüzde 63’e düşüyor. Yani dış ticaret hacminde ithalatın payı 2000 yılına göre 2005 yılında 12 puan artmış oluyor. Ama son dört yıl içinde; 2002’den 2005’e dış ticaret hacminde ithalatın payında belli bir azalma olmuştur. Örneğin ithalatın dış ticaret hacmindeki payı 2002’de yüzde 69,9’dan 2005’te yüzde 63’e gerilemiştir. Bu veriler her halükarda şunu göstermektedir: Ekonomide, özellikle de sanayide üretim, artan ithalat olmaksızın gerçekleştirilememektedir. Bu durum ekonominin dışa bağımlılığının; gerekli üretim araçları ve ara malları üretilememesinin doğrudan bir ifadesidir.
3-Kapasite kullanımı açısından
İmalat Sanayinde Kapasite Kullanımı-Yıllık Ortalama
Yıllar
Kamu
Özel
Toplam
2001
81,8
66,7
70,9
2002
81,7
72,8
75,4
2003
83,9
75,9
78,4
2004
85,7
79,8
81,7
Kapasite kullanımı bakımından 2001 krizinin özellikle özel sektördeki ve dolayısıyla toplam imalat sanayindeki tahribatı verilerde görülmektedir. 2004 yılı verilerine göre 2001 yılında kapasite kullanımı özel sektörde 13,1 puan ve toplam imalat sanayinde de 10,8 puan gerilemiş durumdaydı. 2001’den 2004’e kapasite kullanımı özel sektörde yüzde 19,6 ve toplam imalat sanayinde de yüzde 15,2 oranında artıyor ve etkisini üretim artışında gösteriyor.
Bunun ötesinde 2001 krizinden hızlı bir şekilde çıkılmasında 2003 yılında özel sektörde gerçekleştirilen yatırımlar ve işgücünün rasyonel kullanımı itici bir faktör olmuştur.
4-Yabancı sermaye açısından
Türkiye’ye doğrudan yabancı yatırım girişi 2001’de 3 milyar 290 milyon, 2002’de 1 milyar 143 milyon, 2003’te 2 milyar 48 milyon ve 2004’te de 3 milyar 236 milyon dolardı. 2001-2004 arasındaki toplam giriş 9 milyar 717 milyon dolardı. En az doğrudan yabancı yatırım girişi 1 milyar 143 milyon dolarla 2002 yılında gerçekleşti.
Türk burjuvazisi üçüncü rekorunu da yabancı sermaye girişinde kırdı. 2001-2004 arasında 9.7 milyar dolarlık yabancı sermaye girişi yaşanırken, sadece 2005'in ilk 11 ayında yabancı sermaye girişi toplam olarak 8.2 milyar dolar oldu.Bu miktarın 6 milyar 412 milyon dolarlık önemli bölümü doğrudan yatırım, 1 milyar 529 milyon doları gayrimenkul alımı ve 226 milyon doları ise Türkiye'deki yabancı sermayeli şirketlerin yurtdışındaki ortaklarından aldıkları uzun vadeli kredi yoluyla geldi.
5-Cari açık açısından
2005 yılı verileri Türkiye’de “sıcak para”nın ekonomideki önemini yitirmeye başladığını göstermektedir. 2004 yılına kadar Türkiye’de cari açık, önemli ölçüde portföy yatırımı biçiminde gelen fonlarla ve borçlanmayla finanse edilmekteydi. Cari açığın finanse edilememesi ve ekonomide olumsuz gelişme olasılığından dolayı gelen paranın “kaçması” durumunda mali kriz patlak verebiliyor ve IMF’nin kapısı çalınıyordu. Ancak 2004’ten itibaren durumda belli bir değişmenin olduğu görülmektedir. AB ile üyelik görüşmelerinin başlama noktasına gelmesinden sonra durum değişmeye başladı ve cari açığın finansmanında “sıcak para”nın oynadığı rolü yavaş yavaş doğrudan yabancı sermaye yatırımları oynamaya başladı. Şüphesiz “sıcak para” bugün de oldukça önemli, ama etkisini yitirmeye başladığı da bir gerçek.
Türkiye'ye bono, tahvil, hisse senedi gibi kısa vadeli portföy yatırımları için giren “sıcak para”nın hemen kaçma koşulları eskisi gibi yok: Kaçabilmesi için elindeki Türk Lirası cinsinden değerli kâğıtları satması ve karşılığında döviz alması gerekir. Ama eskiden olduğu gibi şimdi, Türkiye'den çıkmak istediğinde önünde sabit bir kur yok.Elindeki Türk kâğıtlarını satıp karşılığında döviz satın almak ve Türkiye'den çıkmak isterse satın alacağı dövizin fiyatının piyasa tarafından, dolayısıyla kendisi tarafından belirleneceğini bilmek zorundadır. Bu durum,“sıcak para” kaçışının geçmişte görüldüğü gibi aniden ve büyük miktarlarda olamayacağını göstermektedir. “Sıcak para” olarak gelen sermayenin, değeri düşen kâğıtları satıp karşılığında pahalı döviz satın alarak kaçmasının kendi mantığı açısından bir anlamı yoktur.
Bu durum Türk ekonomisi açısından bir avantajdır.
Cari açık tablosuna gelince:
2005’in ilk 11 ayında cari açık toplamı 18.7 milyar dolardı. Buna karşın giriş yapan sermaye miktarı ise 36.7 milyar dolardı. Cari açık bakımından finansman fazlalığı 18 milyar dolar. Bu miktara 3.8 milyar dolarlık “net hata ve noksan” girişini eklersek Merkez Bankası kasasına giden rezerv miktarı 21.8 milyar dolara çıkar.
2004 yılına göre 2005 yılında cari açık 6 milyar dolar artıyor. Ama buna karşılık yaklaşık 22 milyar dolarlık bir sermaye girişi oluyor. Bu sermayenin bileşimi oldukça önemli: Bu miktarın 4,5 milyarlık kısmı doğrudan yatırımlar; 5,2 milyarlık kısmı portföy yatırımları olarak; 8,8 milyar dolarlık kısmı bankalara ve 5,3 milyarlık kısmı da özel şirketlere finansman kaynağı olarak gelmiş. Burada “sıcak para” olarak tanımlanabilecek miktar, en fazlasıyla,5,2 milyar dolarlık portföy yatırımlarıdır. Üstelik 2005 yılında “sıcak para” olarak gelen bu portföy yatırımlarının hemen hemen tamamı hisse senetlerine yatırım olarak gelmiş. Yani yüksek faiz nedeniyle gelmemiş. Hisse senedi yatırımı için gelen sermayenin kısa zamanda kaçacağını düşünmek biraz saflık olur.
2005 yılında cari açık 6 milyar dolar artıyor, ama gelen sermayenin yüzde 75’nin hemen kaçamayacak –kalıcı- sermaye olarak; doğrudan yabancı yatırım olarak gelmesi, ekonomiyi rahatlatan bir faktör oluyor ve bu da cari açık finansmanını kolaylaştırıyor. Bu olumlu faktörden Türk ekonomisi tepe tepe yararlanmaktadır.
6- İşsizlik ve ekonomik büyüme açısından
Burjuva basına göre işsizlerin sayısı 2001 krizinden sonra çok artmış.2003 ve 2004 yıllarında 2.5 milyona çıkmış ve 2005'te de bu rakam 2 milyon 300 bine inmiş. İşsizlik oranı 2005’in Ocak ayında yüzde 11,7 ve Aralık ayında da yüzde 11,2’ymiş.
Resmi veriler böyle diyor. Ama bu açıklamaların güvenilir bir yanı yoktur. Esas olan, görünmeyen işsizlik ile “resmi” işsizlik sayısıdır. Soruna böyle bakıldığında işsizlerin sayısının öyle 1-2 milyonla sınırlı olmadığı görülür.
Burjuva basının, özellikle de liberal çevrelerin üzerinde durduğu esas sorun, ekonomi alanında büyümenin istihdama yansımamasıdır. Ekonomik büyümenin istihdama neden yansımadığı veya yansıması gerektiği ölçüde yansımadığı, burjuvazi tarafından da doğru olarak tespit edilmektedir: Modern teknolojinin üretimde kullanılması, verimliliğin artması, makineleşme. Rekabet gücünü kaybetmek istemeyen sermaye, kaçınılmaz olarak istihdama (değişken sermaye yatırımına=işgücüne) değil, sabit sermaye yatırımına önem verecektir. Sermaye, var olmak için, rekabet edebilmek için organik bileşimini yükseltmek zorundadır. Sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, işçilerin sokağa atılmaları anlamına gelir. Bu nedenle günümüz koşullarında ekonomik büyümenin doğrudan istihdama yansımasını beklemek saflık olur.
IMF’nin dayattığı tarım politikası sonucunda kırsal alanda çözülme hızlandı. Kırsal alanda istihdamın yüzde 30’un altına düşmesi bunun doğrudan bir ifadesidir. 2004’ün ikinci yarısında tarımda çalışanların sayısı 8 milyon 222 binden 2005’in Eylül ayına 6 milyon 661 bine düşüyor. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Başkanı Ömer Demir, bunu "çok hızlı bir çözülme… Dramatik bir düşüş" diye değerlendiriyor. Böyle bir gelişmeyle karşı karşıya kalınacağı IMF’nin dayatmalarından belliydi. Yani beklenmeyen bir gelişme değil.
Burjuva basın, “yoksulların yoksul olarak kalmasından, gelir uçurumunun kapanmaması”ndan yakınıyor. Çare ve hedef olarak birtakım iyileştirmelerin gerçekleştirilmesi gösteriliyor. Yoksulluk sorununun kapitalizm koşullarında çözümlenebileceği mesajı veriliyor. 2002’den bu yana ekonominin krizde olmamasına, 2000 yılı fiyatlarıyla yurtiçi brüt üretim 2002’de 199 milyar dolardan 2005’te 242,5 milyar dolara çıkarak üç senede yüzde 21,9 oranında artmasına rağmen yoksulluk olgusunda bir değişme olmamış, bahsedilen gelir uçurumu kapanmamıştır.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) 2004 Hanehalkı Bütçe Anketi sonuçlarından elde edilen gelir çalışmasının sonuçlarını göre 2005 yılı itibariyle Türkiye'deki hanelerin toplam kullanılabilir geliri 218 milyar 752 milyon YTL olarak hesaplanmış. Bu gelirin 4 milyar 928 milyon YTL'lik kesimini birinci yüzde 10'luk dilim (1 milyon 709 bin aile) alırken, en zengin yüzde 10'luk dilimin aldığı pay ise bunun 13.4 katı düzeyinde, yani 67 milyar 570 milyon YTL’di.
En yoksul yüzde 10'luk kesimin toplam kullanılabilir gelirden aldığı pay yüzde 2.3, buna karşın en zengin yüzde 10'luk kesimin aldığı pay ise yüzde 30.9. 2004 yılında gelir dağılımında görece bir düzelme yaşanmasına rağmen en zengin yüzde 10'la en yoksul yüzde 10'luk kesim arasında 13.4 katlık bir fark var.
Kırsal alanda yoksulluk:
2003 yılı itibariyle kentlerde en yoksul yüzde 10'luk kesimin gelirden aldığı pay yüzde 2.3’ten 2004 yılında yüzde 2.5'e çıkıyor. Aynı dönemde kırsal kesimde bu kategoride olanların gelirden aldığı pay yüzde 2.4'ten yüzde 2.3'e düşüyor. Türkiye nüfusunun yüzde 61'inin yaşadığı kentlerin, toplam gelirdeki payı yüzde 73. Nüfusun yüzde 39'unun yaşadığı kırsal alanın ise toplam gelirden aldığı pay yüzde 27.
Yoksulluğun bu boyutuna rağmen burjuva basının keyfi yerinde. “Türkiye uçtu, dünya çapında 21 dolar milyarderimiz oldu” ile övünülüyor. “FORBES’un geleneksel zenginler listesine Türkiye damgasını vur”muş. “49 ülkede yapılan araştırma sonunda Türkiye’de milyarder sayısının geçen yıl 8’den 2006’da 21’e yükselmesi dikkati çek”miş. “Türkiye listedeki ABD (371), Almanya (55), Rusya (33), Japonya (27), İngiltere ( 24), Hindistan (23), Kanada’dan (22) sonra, en yüksek sayıda milyardere sahip 8’inci ülke ol“muş. Ve Türkiye bu alanda da bir rekor kırmış! “Geçen yıl 8 milyardere sahip Türkiye de 21 milyardere ulaşarak rekor kırdı”.
Başka bir övünç kaynağı da şirketler. “Dünyanın 2 bin dev şirketinden 14'ü Türk” şirketiymiş. “Dünyanın en büyük halka açık şirketlerinin yer aldığı Forbes 2000…devler listesine 14 Türk şirket de girmeyi başar”mış.
Bu kadar milyarderin nasıl türediği, hangi koşullarda miyarların üzerine milyarlar koydukları; söz konusu şirketlerin nasıl büyüdükleri burjuva basını doğal olarak ilgilendirmiyor. Efendilerinin sesi olmak onların görevidir.
7-Türk ekonomisinin dünya ekonomisindeki yeri açısından
2004'te 303 milyar dolarlık GSMH”siyla dünyanın 21'inci büyük ekonomisi olan Türkiye, 2005 yılında 362,5 milyar dolarlık GSMH ile dünyanın 19'uncu büyük ekonomisi durumunda. Burjuva basına göre “Türkiye devleri sollayacak”. Ev ödevini yerine getirdiği için IMF'nin pohpohuna da mahzar olununca “uçmanın” sınırı kalmıyor.2006 yılında GSMH’nın 414 milyar dolara çıkacağı ve Belçika, İsviçre ve İsveç'in üstünde yer alınacağı hesabı yapılıyor.
Bu hesaplamaya göre kişi başına gelir 2004 yılında 4 bin 172 dolardan olan 2005’te 5.008 dolara çıkmış. Yani yaklaşık % 20 dolayında artmış.
İslam Konferansı Örgütü üyesi 57 ülkeyi kapsayan 'En büyük 100' şirket araştırmasında Türkiye 25 şirketle hem 2005’te hem de 2005’te sıralamada en çok şirketi bulunan ülke olmuş.
Basına göre Türk şirketleri dünyaya yayılmış, devleri geride bırakmış, Avrupalılardan daha rekabetçi bir konuma gelinmiş.
Kişi başına gelirde 66. sırada, en çok cari açık veren ülkeler bakımından 6. sırada olmak burjuvaziyi pek ilgilendirmiyor.
8- Ekonominin sorunları açısından
İç borçlanma sorun olmaktan çıkıyor. Son dönem verileri en azından eğilim olarak sorun olmaktan çıktığını göstermektedir.
Hazine'nin yaptığı ıskontolu devlet iç borçlanma senetleri (DİBS) ihalelerindeki gelişme
Yıllar
Brüt satış (milyar YTL)
Vade (gün)
Faiz (%)
miktar
%
gün
%
2000
26.4
100.0
337
100.0
36.1
2001
48.7
184.5
144
42.7
99.8
2002
85.3
323.1
204
60.5
63.9
2003
123.1
466.3
283
84.0
44.5
2004
139.2
527.3
344
102.1
24.9
2005
108.4
410.6
405
120.2
16.2
Brüt DİBS satış miktarı 2003 yılına kadar katlanarak artıyor. Brüt DİBS satışı 2000’den 2001’e yüzde 84; 2001’den 2002’ye yüzde 75; 2002’den 2003’e yüzde 44; 2003’ten 2004’e ancak yüzde 13 oranında artıyor. Yani artış hızı oldukça düşmüş. 2004’ten 2005’e ise miktarda mutlak gerileme oluyor.
Diğer taraftan, borçlanma vadesi 2000’de 337 günden kriz yılı 2001’de 144 güne düşüyor ve sonraki yıllarda giderek artıyor. Böylece borçlanmada uzun vadeli bir sürece giriliyor.
Faiz alanındaki gelişme de ilginç: 2001’de faizler neredeyse yüzde yüze çıkıyor. Sonraki yıllarda istikrarlı bir şekilde gerileyerek 2005’te yüzde 16,2’ye kadar düşüyor. Bu veriler iç borçlanmada maliyetin düştüğünü göstermektedir. Vadenin uzaması, faizlerin düşmesi ve ekonomideki büyüme, iç borçlanma miktarının azaldığını ve bu koşullar devam ederse önümüzdeki dönem azalmaya devam edeceğini göstermektedir. Bu durum, “çarkı döndürmek” için burjuvazinin elinde olumlu bir faktör olmaktadır ve ekonomide bir istikrar faktörü olarak görülmektedir.
2000 yılından bu yana iç borç stokundaki gelişme
Yıllar
İç borç stoku (milyar YTL)
Stokun vadesi (gün)
Stokun reel faizi (%)
İç borç yükü (%)
2000
36.4
282
-
29
2001
122.2
576
-
69
2002
149.9
384
-
55
2003
194.4
372
16.5
54
2004
224.5
354
10.7
52
2005
243.8
567
8.6
50
2000’den 2001’e iç borç stoku 3,3 misli artıyor. Sonraki yıllarda; 2001’den 2005’e iç borç stokunun artış hızı düşüyor. İç borç stoku 2003’ten 2004’e yüzde 15,5 ve 200’ten de 2005’e ancak yüzde 8,6 oranında artıyor.
Stok vadesi de 2000’de 282 günden 2005’te 567 güne çıkıyor. Keza reel faiz de 2003’te yüzde 16,5’ten 2005’te yüzde 8,6’ya düşüyor.
Bu gelişmelerin ve ekonomideki büyümenin doğrudan bir sonucu olarak, iç borç stokunun GSMH’ya oranı da 2001’de yüzde 69’dan 2005’te de yüzde 50’ye iniyor.
Bu veriler, ekonomide ve politikada burjuvaziye avantaj sağlayan önemli faktörlerdir.
2004 yılı itibariyle toplam 18 milyar 810 milyon ve 2005 yılında da toplam 25,3 milyar dolar dış borç ödemesi yapılıyor (Son verilerin açıklandığı 14 Aralık 2005 itibariyle).
Burjuvazi bir rekor da özelleştirmede kırıyor. 2004 yılında gerçekleştirilen özelleştirme ihalelerin toplam satış devir bedelleri ancak 1 milyar 267 milyon dolar düzeyindeydi. Özelleştirme miktarı 2005’te toplam olarak 16,9 milyar dolara çıkıyor. Böylece “16.9 milyar dolarlık özelleştirme rekoru” kırılmış oluyor!
9- “Ev ödevi”ni yerine getirme açısından
24 Ocak (1980) kararlarından bu yana IMF, Türkiye gündeminden hiç düşmedi. Bu kararlardan bu yana Türk ekonomisinde doğrudan karar verici, yönlendirici olan IMF’nin rolü 2001 krizinden sonra daha da arttı. Bu krizden sonra ekonomi alanındaki “paket”lerin hepsinde IMF’nin ve Dünya Bankası’nın imzası var. Özelleştirmeden, ücret politikasına, emeklilik yasasından sağlık sigortasına, tarımdan hizmet sektörüne varana kadar Türkiye’de ekonomik ve toplumsal yaşamın her alanında IMF’nin neoliberal dayatması belirleyici oldu. Türk burjuvazisi son beş sene içinde, 2001 krizinden bugüne dayatmaların hepsini harfiyen yerine getirdi. Daha çok borçlanma pahasına, ulusal pazarın yabancı sermayeye tamamen açılması pahasına, yabancı sermayenin iştahını kabartan alanlarda özelleştirme pahasına; ücretlerin düşürülmesi, artan işsizlik, tarımda tekelci sermayenin hâkimiyeti, artan toplumsal yoksulluk pahasına; borcunu ödeyerek, tekelci sermayenin çıkarlarına hizmet ederek çarkını çeviren bir ekonomik gelişme 2001 krizinden sonra sağlandı.
-Gerçekten de, verilerin gösterdiği gibi ekonomi 2001 krizinden bu yana yüzde 5 ila 10 arasında değişen bir oranda büyüdü. Bu oran, OECD ülkelerinde ortalama büyümenin 2-3 mislidir.
-Bir zamanlar alay konusu olan Liranın değerinde belli bir istikrar sağlandı. Liranın bugün Avro karşısındaki değeri 2001 yılı sonundaki değeri kadardır.
-İstanbul Borsası “rekor üzerine rekor” kırdı. 2001’e göre indeks 5 misli arttı.
-Yabancı sermaye girdisinde ve özelleştirme gelirlerinde 2001’den bu yana sürekli bir artış oldu.
-Tarımda istihdam, IMF’nin tarım sektöründeki dayatmasından dolayı giderek düştü. Tarımda istihdam 1999’da yüzde 40’dan 2005’te yüzde 30’a geriledi. Hizmet sektörlerinde çalışanların toplam istihdamdaki payı yüzde 40’ın üzerine çıktı.
-İhracat, ekonomide belirleyici önemi olan bir faktör oldu. 25 sene içinde ihracat 20 misli arttı. İhraç edilen ürün türleri de değişmeye başladı: Tekstil ve giyimin yanı sıra otomobil ve elektro sanayi de önemli ihraç kalemleri oldu. Türkiye, Avrupa’ya ve başka ülkelere otomobil satmaya başladı. AB’de satılan renkli televizyonların yüzde 45’i Türkiye’de üretilmektedir.
-AB Komisyonu, Türk ekonomisinin doğru rotada olduğu ve AB içinde rekabet edecek güçte olduğu notunu verdi.“Başarı”nın Kemal Derviş’le başlayan emperyalizme teslimiyetin –o zaman IMF ile yapılan 15 anlaşma- Erdoğan hükümet tarafından devam ettirilmesinin bir sonucu olduğu da AB Komisyonunun görüşüdür.
-“Başarı”nın devamı, her alanda kuralsızlaştırmaya devamda görülmektedir.
-Emperyalizme teslimiyet, IMF tarafından tespit edilen taleplerin ve önerilen yasa tasarıların olduğu gibi kabulü boyutlarına varmıştır. Bu anlamda Türkiye’yi burjuvazinin siyasal temsilcileri değil özellikle IMF vasıtasıyla emperyalizm yönetmektedir. Bu anlamda Türk burjuvazisinin siyasal temsilcileri açıktan emperyalizmin siyasal temsilcileridir. Evet, daha öncekiler gibi bugün de Erdoğan başbakan sıfatıyla emperyalizmin sömürge valisidir.
-Tarımda, sanayide, telekomünikasyon alanında, enerji sektöründe kuralsızlaştırma gerçekleştirildi; pazarlar yabancı sermayeye tamamen açıldı.
-Yabancı sermayeye göre Türkiye, “yapısal reform”lar gerçekleştirdiği için pazarın dinamik güçlerini açığa çıkardı.
2001’den günümüze ekonomi bu koşullarda büyüdü. Dünya ekonomisinin durumu da dahil bütün dış ve iç göstergeler,ekonominin 2006 yılında da büyümeye devam edeceğini göstermektedir. (Büyüme oranında gerileme olabilir).
Ama ekonomi büyümedi diyenler de var, ekonomiyi küçümseyenler de var. Gerçeği görmenin ve ona göre hareket etmenin sınıf mücadelesine ne gibi “zararı” var, bunu bilmiyoruz. Ama ekonominin büyümesinden sosyal sorunların azalacağı sonucunu çıkartmak, kapitalizmde ekonomi ile toplumun veya da bireyin mutluluğu ve refahı arasında bağ kurmak ve bunlar yoksa ekonomi de büyümüyor demek kapitalizmi anlamamak demektir.
Kapitalizmde; sömürü koşullarında sosyal sorunlar azalmaz, ama işçi sınıfı ve emekçi yığınların mücadelesi sonucunda sosyal sorunlarda bir hafifleme sağlanabilir.
Sermaye için esas olan azami kardır, kişinin veya toplumun refahı ve mutluluğu değildir. Nerede görülmüş sermayenin toplumun refahına göre hareket ettiği? Ancak mücadele sonucunda “refah”a hizmet eden birtakım haklar elde edilebilir. Nitekim II. Dünya Savaşı sonrasında “sosyal devlet” denen olgu bu mücadelenin bir sonucuydu. “Emperyalist küreselleşme” veya neoliberal saldırılar diye tanımladığımız ekonomik ve toplumsal yaşamdaki düzensizleştirme, elde edilen hakların geri alınmasından başka bir anlam taşımamaktadır.