deneme

10 Kasım 2001 Cumartesi

JEOPOLİTİKA VE KIBRIS

Kıbrıs sorunu yeniden gündeme getirildi. Aslında hiç gündemden çıkmamıştı. Ama bazı dönemlerde üzerinde fazla durulmayan bir sorun olarak kalmıştı. Son günlerde Dışişleri Bakanı I. Cem' in açıklamaları ile yeniden ön plana çıkartılan Kıbrıs'ın çoktandır sadece Türkiye ve Yunanistan arasındaki bir sonun olmadığı bir kez daha kanıtlandı. Her ne kadar bu ada, Türkiye ve Yunanistan tarafından "ulusal" duyguların kabartıldığı ve şovenizmin şahlandırıldığı bir vesile olsa da, esas olan, adanın, özellikle son 10 yılda kazanmış olduğu jeostratejik konum ve bu konuma tekabül eden jeopolitik hesaplardır. Bu hesabı yapanlar da ne Yunanistan ve ne de doğrudan Türkiye'dir. Bu hesabı yapanlar, Amerikan emperyalizmi ve AB'nin emperyalist ülkeleridir, başta da Alman emperyalizmidir.
Kıbrıs'ı önemli kılan ne?
Kıbrıs, iki süper güçlü dünyada revizyonist/sosyal emperyalist Sovyetler Birliği ve Amerikan emperyalizmi açısında dünya hegemonyası dalaşının bir parçası olarak şu veya bu biçimde önemliydi.
Revizyonist bloğun dağılmasından sonra dünya çapında güçler dengesinde önemli değişmeler oldu ve oluşumu daha gerilere giden rekabet merkezleri açığa çıktı. Dünya, jeopolitik yeteneği olan ABD, Rusya, Almanya, Çin ve jeostratejik hesapları olan AB, Japonya gibi emperyalist ülke ve rekabet merkezlerine bölündü. Kıbrıs, bu rekabet merkezlerinden ABD ve AB açısından oldukça önemlidir. Bu adayı önemli kılan da Amerikan emperyalizminin dünya hegemonyasında ve AB'nin Ortadoğu’ya açılış yolunda elde edilmesi, en azından kontrol edilmesi gereken bir konumda olmasıdır.
AB açısından: AB'nin genişlemesi doğu (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti vs.) ve güney (Kuzey ve Kuzeybatı Afrika) yönünde. Bugün açısından AB'nin sınırı, Yunanistan'ın sınırıyla sonlanıyor. Ortadoğu'da güç olmak isteyen AB açısından Kıbrıs, bölgeye en yakın konumdadır. AB, bu jeostratejik hesabından dolayı Kıbrıs'ı üye yapmak istiyor. Bu jeostratejik hesabın diğer ayağını da Hazar Havzası petrolünün Türkiye üzerinden sevkiyatını kontrol etme eğilimidir. Bakü-Ceyhan boru hattının inşası durumunda Kıbrıs, bu hattın bitiş noktasını oluşturuyor ve dolayısıyla petrolün dünya pazarlarına sevkiyatını kontrol etmek bakımından oldukça önemli bir stratejik konuma sahip oluyor.
ABD açısından: AB'nin Ortadoğu'ya yönelik her adımı, ABD açısından çıkarlarının zedelenmesi, jeopolitik anlayışı doğrultusunda attığı adımların engellenmesi olarak algılanıyor.
Tek başına Kıbrıs, ABD açısından hiç de önemli değil. Ama AB ile rekabetinde ve Avrasya stratejisinin Türkiye ayağı açısından oldukça önemlidir.
ABD'nin hegemonyasında Kıbrıs, AB'nin bölgeden dışlanması demektir. ABD hegemonyasında Kıbrıs, Hazar Havzası petrolünün ve dünya pazarlarına sevkiyatının kontrol edilmesi demektir.
Türk burjuvazisi uzun yıllar Kıbrıs'ı doğrudan "ulusal" bir sorun olarak ele aldı ve yaklaşımı da hep bu çerçeveyle sınırlı kaldı. Revizyonist bloğun dağılmasından ve ABD’nin Avrasya dünya hegemonyası jeopolitikasını geliştirmesinden ve adım adım uygulamaya başlamasından sonra Türk burjuvazisi, özellikle Ecevit'in ağzından Kıbrıs'ın Bakü-Ceyhan açısından, Türkiye'nin güvenliği açısından ne denli önemli olduğunu vurgulamaya başladı. Önceleri "ulusal" dava olduğundan dolayı Kıbrıs'tan vazgeçemeyiz deniyordu. fiimdi de ülke güvenliği ve jeostratejik konumundan dolayı Kıbrıs'tan vazgeçemeyiz deniyor.
I. Cem'in açıklaması, adanın ne denli önemlileştiğini, AB'ye girememe pahasına da olsa adadan vaaz geçilmeyeceğini göstermektedir. Cem, blöf yapmıyor, yalnız da değil. Arkasında ABD var ve ABD, Kıbrıs konusunda farklı düşünse de, -böyle bir şey yok- Türk burjuvazisinin dediğini kabul etmek zorunda. Çünkü Amerikan emperyalizmi, Türkiye olmaksızın bölgede etkili olamayacağını biliyor. Bu nedenden dolayı "stratejik müttefiki"nin taleplerini her zaman reddedemiyor.
Kıbrıs konusunda restleşmenin nereye varacağı belli olmaz. Ama belli olan şu: Türk burjuvazisi başından beri "taksim"den yanaydı ve süreç böyle ilerlerse "taksim", yani adanın bölünmesini -zaten de facto bölünmüş durumda- resmileşmiş, hukukileşmiş olacak. Rum kesiminin AB üyesi olmasından sonra Türk kesiminin devlet olarak kalması veya başka bir biçimde Türkiye'ye yamanması hiç önemli değil. Adanın bölünmesi, onun ABD ve AB'ye hizmet eden iki stratejiye bölünmesi demektir. Gelişme bu yönde.
Adada oyun büyük, uluslar arası bir oyun.

3 Kasım 2001 Cumartesi

DÜNYA EKONOMİSİ VE EKONOMİK KRİZ

Emperyalist burjuvazi ve tekeller, ekonomideki yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişmeyi 11 Eylüldeki saldırıyla açıklamaya çalışıyorlar. Bu saldırının ekonomiye zarar verdiğini, binlerce, evet on binlerce iş yerinin yok edilmesine, bazı firmaların iflasına veya iflasın eşiğine gelmelerine neden olduğunu ciddi ciddi neden olarak gösteriyorlar. Doğrudur, 11 Eylülden sonra bazı havayolu şirketleri zor durumda kalmışlardır. Ama işyerlerinin kapanışı, yüz binlerce işçinin sokağa atılması, 11 Eylülden önce de gündemdeydi. Son bir sene içinde ABD’de yaklaşık bir milyon iş yeri yok edildi ve o kadar da işçi sokağa atıldı. Bunun yarısı 11 Eylülden önce gerçekleşmişti.
Almanya’da bu yılın üçüncü çeyreğinde yok edilen işyeri sayısı ve sokağa atılan işçi sayısı, 50 binden fazla.
Bir ülkede ekonomik gelişmenin somut durumu, o ülkedeki sınıf mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Keza dünya ekonomisinin gelişme durumunun somutlaştırılması da uluslararası sınıf mücadelesi açısından oldukça önemlidir. Tabii ki ekonominin durumu, tahminle tespit edilemeyeceği gibi, bir veya iki faktörün bazında da tespit edilemez. Bu tespit için ülke ve dünya ekonomisinin iktisadi temel güçlerinin (iflaslar, işten çıkartmalar, üretimin seyri, kapasite kullanım durumu, borsanın, ticaretin durumu vs.) gelişme seyrine bakılmalıdır. Soruna bu açıdan baktığımızda dünya ekonomisinin, genel anlamda yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişmesi gerçeğinin ötesinde, bazı ülkelerin de yeni bir fazla üretim krizi eşiğinde; krize girme süreci içinde olduklarını görmekteyiz.
ABD’de sanayi üretimi daha geçen seninin sonundan itibaren gerilemeye başlamıştı. 2001’in ikinci çeyreğinden itibaren de sanayi üretimi bir yıl öncesinin aynı dönemine göre mutlak düşme sürecine girmişti. Eylül ayında sanayi üretimi bir yıl öncesine göre yüzde 5,9 oranında mutlak gerilemişti ve 1999’un Eylülündeki seviyesine düşmüştü. Bu senenin ikinci çeyreğinde gayri safi yurt içi hâsıla da yüzde 2,6 oranında gerilemişti.
Amerikan ekonomisinde kapasite kullanımı yüzde 75,5 oranla son fazla üretim krizi (1990’ın başı) seviyesinin de gerisine düşmüştü. Bu veriler Amerikan ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine geçiş sürecinde olduğunu gösteriyorlar.
Japon ekonomisi ise ‘90’lı yıllardaki yapısal sorunlarını hala aşamamış olmasının etkisiyle zaten ekonomik kriz sürecinde bulunuyor. Bu ülkede sanayi üretimi bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 0,9, ikinci çeyreğinde de (geçici hesaplama) yüzde 5,5 oranında mutlak gerilemiştir.
AB ülkelerinin durumu da pek parlak değil. Altı AB ülkesinde sanayi üretimi ve gayri safi yurt içi üretim geriliyor. İspanya, İngiltere ve Finlandiya gibi ülkelerde sanayi üretimi, mutlak düşmüştür. Almanya’da da sanayi üretimi bu yılın başından bu yana sürekli gerileme sürecine girmiştir. Temmuzda ise yüzde 2,9 oranında mutlak düşmüştür.
Şüphesiz ki 11 Eylülün ekonomiye olumsuz etkisi olmuş ve ekonomideki mevcut olumsuz gelişmeyi derinleştirmiş ve hızlandırmıştır. Örneğin 11 Eylül saldırısının bir sonucu olarak New York’ta 15 bin işyeri yok edilmiştir. Ama ABD’de ve başka emperyalist ülkelerde ekonomideki krize doğru gelişmenin nedeni 11 Eylül saldırısı olamaz.
Kapitalistin sınır tanımayan kar çabası, bundan dolayı değişmeyen sermayenin (makineler, tesisatlar, hammaddeler vs.) devasa büyümesi ve bu büyümeye göre değişken sermayenin (işçi ücretleri) görece gerilemesi sonucunda kar oranları hızla düşmeye başlar. Bu gelişmenin belli bir aşamasında sermayenin dolaşımı ve üretim süreci tıkanır. Böylece bu süreç, periyodik patlak veren kriz tarafından kesilir. Kriz, fazla üretimi geçici olarak durdurur; metalar, üretim araçlar yok edilir, ücretler düşer veya dondurulur. İflaslar birbirini kovalar. Bu süreç, kriz süreci, yeni bir canlanma olana kadar ve sermaye hareketinin yeniden başlamasına kadar sürer.
Marksist politik ekonomiye göre makineler, tesisatlar, hammaddeler, yardımcı maddeler vs. değişmeyen sermaye olarak tanımlanır. Değişken sermaye ise, iş gücü için ödenen miktarı oluşturur. Kar oranı da elde edilen artı değerin yatırılmış toplam sermayeye oranıdır. Bu oran düşerse, kapitalist için kriz çanları çalıyor demektir.
Uluslar arası tekeller, rekabette iddialı kalmak için sürekli devasa boyutlarda değişmeyen sermaye ve iş yeri yok etmek zorundadırlar. Ama aynı zamanda da, teknolojinin üretimde kullanılmasının sonucunda verimliliği sıçramalı arttırırlar. Kapitalist üretim biçiminin diyalektiği böyledir ve bu süreç, artı sermaye/fazla sermaye ile geniş yığınların alım gücü arasındaki çelişkiyi keskinleştirir.
Uzun bir dönemden bu yana ilk defa bu yılın ilk yarısında firma birleşmeleri yüzde 25 oranında geriledi. Borsa değeri açısından bu yüzde 54’e varıyordu. Böylece, sermayenin aşırı birikimi üzerindeki baskı artıyor ve bu da yeni bir fazla üretim krizi vasıtasıyla sermayenin kontrolsüz kıyımı/yok edilişi riskini beraberinde getiriyor.
Firma birleşmelerindeki gelişmenin nedeni, uluslar arası borsa krizleri ve krizsel gelişmeleridir. Çünkü birleşmeler ve firma devralmaları genel olarak, öncelikle hisse senedi mübadelesiyle finanse ediliyor. Bu alandaki; borsalardaki her olumsuz gelişme de, ister istemez, firma birleşmeleri ve devralma hareketine yansıyor.
Yeni bir fazla üretim sürecine geçiş, toplumsal çelişkileri keskinleştiriyor.
Amerikan emperyalizmi, bu yılın başından bu yana 8 kere faizleri aşağı çekti. Tekeller için vergileri indirdi. Askeri harcamaları arttırdı. Bütün bunlar için yüzlerce milyar dolar harcadı. Ama yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişmenin önünü alamadı. Şimdi ise Afganistan’a saldırısıyla, yeniden askeri harcamaları arttırarak, silah tekellerinin ve bu alandaki üretime bağlı ürünlerin üretilmesiyle piyasayı canlandırmayı düşünüyor. Amerikan silahlanma bütçesi önümüzdeki yıl 50 milyar dolara daha artacak. 11 Eylül saldırısından etkilenen firmalar için ayrılan 55 milyar dolarlık sübvansiyona 75 milyar dolar daha ekleniyor. Böylesi silahlanma ve konjonktür programları, en fazlasıyla, krizin patlak vermesini belli bir süre geciktirebilir. Ama krizin patlak vermesini asla engelleyemez. Bugünkü gelişme açısından geciktirebilir olup olmayacağı ise soru götürür. Çünkü aşırı birikmiş sermaye miktarı yanında Amerikan emperyalizminin bu harcamaları devede kulak gibi kalıyor.
Yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişme, emperyalist ülkeler arasındaki çelişkileri de keskinleştiriyor, daha da keskinleştirecek. Afganistan savaşının giderlerinin paylaşımı gündeme gelecek. Bu savaş ilerledikçe emperyalist ülkeler, gerçek çıkarlarını ön plana çıkartacaklar; Bu, aynı zamanda, dünyanın, Orta Asya’nın yeniden paylaşımında emperyalistler arası çelişkilerin keskinleştiğinin ifadesi olacaktır.
Diğer taraftan, neoliberalizm adı altında talan edilen dünya halkları, geniş emekçi yığınları, bu talana karşı tepkilerini giderek radikalleşen ve kitleselleşen eylemlerde gösteriyorlar. Neoliberalizm adı altında emperyalizm, bağımlı ülkeleri, kelimenin gerçek anlamıyla talan ediyor, ulusal ekonomiyi yıkıyor. IMF ve Dünya Bankası programları buna hizmet ediyor.
Amerika’nın “Yeni Savaşı”, aynı zamanda, devrimci mücadele ve ayaklanmalar karşısında emperyalist burjuvazinin nasıl hareket edeceğini göstermesi bakımında da önemlidir. Verilen mesaj şu: varlığımızı tehdit eden veya varlığımızı tehdit ediyor algılamamız sonucunda her ülkeye, her örgüte, her devrimci mücadeleye, “terör” tespitiyle yok etmek için saldırırız. Söylenmek istenen bu.
Yeni bir fazla üretim krizine doğru gelişme ve bu gelişmenin beraberinde getirdiği çelişkilerin keskinleşmesi, Afganistan savaşı ve beraberinde getirdiği çelişkilerin keskinleşmesi, dünya işçi sınıfının ve emekçi yığınlarının örgütlü dayanışmasını ve haydutlara karşı uluslar arası birliğini yeniden sağlayarak mücadele etmesi gerektiğini göstermektedir.

27 Ekim 2001 Cumartesi

AMERİKAN EMPARYALİZMİNİN DÜNYAYA KARŞI SAVAŞI

Bush’un “New War”i, bütün dünyaya, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına karşı gelen her ülkeye, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesi veren halklara, uluslara ve işçi sınıfına karşı açılmış bir savaştır. ABD’nin Afganistan’a saldırısının gelişme seyri, esas hedefin Bin Laden olmadığını açıkça göstermektedir.
Afganistan’la sınırlı olarak esas hedef, Taliban Rejiminin yıkılmasıdır. Zaten bunu, Bin Laden ölse de “savaş devam edecektir” açıklamasıyla ilan ettiler.
Bu politikanın kaçınılmaz devamı, “terörizmi destekleme” bahanesiyle Irak’a, Sudan’a ve başka ülkelere saldırmak olacaktır.
Amerikan emperyalizmi “terörizme karşı savaş”ın “10-15 sene süreceğini”, “başka örgütlerin ve devletlerin de bu savaşın” hedefi olacaklarını açıkladı. “Terörizme karşı savaş”ın kazanılması için “diplomasinin bütün olanaklarının, gizli haber alma servislerinin bütün olanaklarının ve savaşın her zorunlu silahının” kullanılacağını Bush, bütün dünyaya neredeyse her gün açıklıyor. Bu savaş, bütün dünyaya, Amerikan emperyalizminin çıkarlarına ters düşen her devlete ve örgüte karşı uzun yıllar sürecek savaş demektir.
“Yeni Savaş”, “terörizme karşı mücadele” adı altında bütün dünyaya karşı ilan edilmiş savaştır.
Afganistan’a saldırının somut ifadesi, Afganistan’la sınırlı olmayan ifadesi, bölgenin jeopolitik ve jeostratejik konumunda ve öneminde aranmalıdır. ABD ve tabii diğer emperyalist ülkeler de, Orta Asya’nın hammadde kaynaklarını kontrol etmek; kendi kontrollerine almak için amansız bir rekabet içindeler. Orta Asya, zengin hammadde kaynaklarından dolayı jeostratejik öneme sahip. Bundan dolayı bütün emperyalist ülkelerin bölgedeki faaliyetleri, nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması/saptanması için rekabetten başka bir şeyi ifade etmiyor.
Bütün emperyalist ülkelerin ittifak halinde hareket etmeleri bizi yanıltmamalı. Irak’a karşı da başlangıçta ittifak içindeydiler. Sonrası biliniyor. Şimdi de öyle olacak. Fazla sürmeyecek ve emperyalist ittifak dağılacak ve emperyalistler arası çelişki ön plana çıkacaktır.
11 Eylül saldırısı olmasaydı Amerikan emperyalizmi başka bir vesile bularak “Yeni Savaş”ını başlatırdı. Başlatırdı, çünkü dünya çapında yeniden yükselmeye başlayan ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesinin ezilmesi gerekiyordu. “Küreselleşme” adı altında dünyanın talanı, milyonları harekete geçiriyor. Öyle ki bağımlı ülkelerde hükümetler de, yani hâkim sınıflar da homurdanıyorlar. Bu durum, yeni sömürgeciliğin kapsamlı ve derin bir kriz içinde olduğunu gösterir. Bütün dünyada “küreselleşme”yi, IMF'’yi, Dünya Bankası'nı, Dünya Ticaret Örgütü'nü veya bir bütün olarak emperyalizmi simgeleyen her şeye karşı grevler, ayaklanmalar, güçlü kitle gösterilerinin artık arkası alınamıyor. Böyle bir ortamda “terörizme karşı mücadele”, bütün emperyalistleri birleştirdi. Artık her devlet, “kendi teröristi”ne karşı değil, bütün “teröristler”e karşı mücadeleden bahsediyor.
AB’den Rusya’ya, Türkiye’den Çin’e bütün ülkeler, “terörizme karşı mücadele” adı altında ABD’nin yanında yer aldılar. Emperyalist burjuvazi ve bağımlı ülkelerdeki yerli işbirlikçileri için düzene, sermayeye karşı olan her hareket, “terör” hareketi olarak tanımlandı. Ulusal kurtuluş mücadelesi terör!, Kitlesel protesto terör! Amaç belli: Geniş yığınları susturmak, sindirmek, mevcut demokratik hakları rafa kaldırmak vs.
Afganistan’a saldırı, Amerikan emperyalizminin Avrasya stratejisinin yumuşak karnı olan güney şeridinin güçlendirilmesine hizmet ediyor. Afganistan’da Amerika, Rusya-Çin-Hindistan, Rusya-Hindistan yaklaşımını, olası ittifakı, Şanghay Beşlisi’nin faaliyetini akamete uğratmaya, bu ülkelerin bölgedeki faaliyetini kontrol etmeye de hizmet ediyor.
Afganistan’a saldırıdan, “durumdan görev” çıkartarak yararlanmak isteyen ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türk burjuvazisi, bölgedeki etnik-kültürel bağlarını da kullanarak Amerikan emperyalizminin çıkarları için işgale hazır olduğunu açıkladı. Türkiye’nin jeostratejik konumu, bölgeyle ilişkisi, Türkiye-AB ilişkilerine de yansıdı.
ABD’nin “Yeni Savaş”ı, dünya çapında protesto ediliyor, milyonlar, Afganistan’ın işgalini, bombalanmasını kabullenmedi, kabullenmiyor. Amerikan emperyalizminin Afganistan üzerinde estirdiği terör, bütün dünya üzerinde estirilen emperyalist terördür. Bu teröre karşı mücadele, emperyalizme karşı mücadeledir. Bu terörün önünü almak, antiemperyalist mücadelenin uluslar arası çapta örgütlenmesine ve yönlendirilmesine bağlıdır.

24 Ekim 2001 Çarşamba

JEOPOLİTİK VE STRATEJİK AÇIDAN BALKANLARIN ÖNEMİ

Balkan, Türkçe bir kelimedir, sarp ve sıradağlar anlamına gelir. Ama Balkan kelimesi oldukça geniş anlamla kullanılmış ve Avrupa’nın güney doğusunun, yarım adanın adı olmuştur; Balkan yarımadası, Balkan ülkeleri, bir bütün olarak Balkanlar.
Balkan, aynı zamanda, tecritliğin, geri kalmışlığın, merkeze yakın olmasına rağmen kıyıda kalmışlığın, yani çevre konumunda olmanın da ifadesi olmuştur. Balkan, geçit vermez, aşılamaz, zor hâkimiyet altına alınabilirliğin; halklarının boyun eğmezliğinin, savaşçılığının, “komitacı”lığının da ifadesidir.
Balkan, aynı zamanda, rekabet eden güçlerin, sürekli hâkimiyet altına almak istedikleri bir coğrafyadır.
Bu coğrafyayı önemli kılan, yeraltı zenginlikleri, bu anlamda iktisadi potansiyeli değildir. Onu önemli kılan, konumudur.
Balkanlar, 14. yüzyıldan itibaren Osmanlı hâkimiyetine geçmiştir. Osmanlı olgusu ortadan kalktıktan sonra, bu sefer de Ekim Devrimi gerçeği Balkanlara yeni bir önem kazandırdı. Özellikle Fransız ve İngiliz emperyalizmi; SB’ne karşı bir güvenlik çemberi, “cordon sanitaire” oluşturmak istiyorlardı. Bu çember de Balkanların Kuzeydoğusundan geçiyordu. Cordan Sanitaire, Finlandiya’dan Karadeniz’e kadar uzanır!
Özellikle İngiliz emperyalizminin Balkanlardaki jeopolitik planları tutmadı. Yugoslavya, Alman faşizmini yendi ve bağımsızlığına kavuştu.
Revizyonist bloğun ve Sovyetler Birliği’nin dağılması Yugoslavya’yı da etkiledi. Özellikle Alman emperyalizminin kışkırtması sonucu Slovenya ve Hırvatistan, Yugoslavya’dan ayrıldılar.
Yugoslavya, geçen yüzyılın ‘90’lı yıllarını savaşla geçirdi. NATO, Kosova’yı kurtarma (!) gereğini duydu ve saldırdı. Kosova’nın işgaline homurdanarak bakan Rusya, son anda Priştina havaalanını işgal ederek ben de varım dedi.
Arkasından, son olarak Makedonya işgal edildi. Kosova’ya yerleşmiş emperyalist ülkeler bu sefer de Makedonya’ya yerleştiler.
Peki bölgeyi önemli yapan ne? Şüphesiz ki stratejik konumu. Emperyalist ülkelerin jeopolitik çıkarları bölgeyi; Balkanları stratejik olarak önemli kılıyor:
Balkanlar, Alman emperyalizminin Ortadoğu’ya, Akdeniz’e açılması için mutlaka hakim olunması gereken bir koridordur. Bağdat Demiryolu bu koridorun bir parçasıdır. Alman emperyalizminin jeopolitik anlayışında bir değişme olmamıştır. Drang nach Osten; “Drang nach Südosten”; doğuya ve güneydoğuya açılmak için Balkanların elde tutulması gerekir. Alman emperyalizmi bu anlayışından dolayı Yugoslavya’nın parçalanmasını desteklemiş ve Federasyondan ayrılan Hırvatistan ve Slovenya’yı iktisadi olarak etkisi altına almıştır.
Almanya’nın niyetini gören ve önünü kesmek isteyen bütün güçler; Rusya, ABD, Fransa, İngiltere de bölgeye yerleşmeyi kendi çıkarlarına uygun görmüşlerdir. Emperyalist ülkeler, Balkanlarda birbirlerini kontrol etmek için Kosova’yı, arkasından da Makedonya’yı işgal etmişlerdir.
Revizyonist bloğun dağılmasından sonra Orta ve Doğu Avrupa’da Rusya’nın etkisi kalmamış, bölge NATO (Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti) ve AB’nin (Doğu genişlemesi) etkisi altına girmiştir. Böylece AB ve Amerikan emperyalizminin etki alanı Polonya’nın doğu sınırına dayanmıştır.
SB’nin dağılmasıyla Hazar Havzası’nın yeraltı zenginlikleri de emperyalistlerin Balkan politikasını etkileyen önemli bir faktör olmuştur. Batının tekelleri, başta da ABD petrol tekelleri, Azerbaycan, Kazakistan petrollerini paylaştılar. Şimdi bütün sorun, petrolün dünya pazarlarına taşınmasında. Petrol, hangi boru hattıyla Batı pazarlarına ulaştırılacak ve hattın güvenliği, dolayısıyla geniş bir bölgenin kontrolü nasıl sağlanacak? ABD’ye göre Boru hatları, Rusya’nın hâkimiyetinde ve kontrolünde olmamalıdır. Boru hatları konusunda AB de söz sahibi olmamalıdır. Bakü-Ceyhan hattının dışında bir de Bakü-Karadeniz-Bulgaristan hattı söz konusudur. Amerikan emperyalizmi çeşitli olasılıkları göz önünde tutarak, Bakü-Ceyhan hattının gerçekleşmemesi durumunda veya Türkiye’nin kendi çıkarını ön plana alması durumunda veya başka nedenlerden dolayı Bakü-Bulgaristan hattının kontrolünü sağlamanın adımlarını bugünden atmıştır. Bunun için Balkanlarda söz sahibi olmak gerekir.
Balkanlar, Amerikan emperyalizminin Avrasya jeopolitik anlayışının da bir parçasıdır. ABD bundan dolayı da oradadır.
Öyleyse:
Alman emperyalizminin Ortadoğu ve Akdeniz’e açılmak için Balkanları koridor; geçiş alanı olarak kullanmasını engellenmelidir anlayışında olan bütün emperyalist ülkeler, Kosova’yı ve arkasından da Makedonya’yı işgal etmişlerdir.
Bugün açısından emperyalist ülkeler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği Balkanlar-Ortadoğu-Kafkasya/Hazar Havzası üçgeninin Hazar Havzası ayağındaki gelişmelerin; petrolün Batı pazarlarına taşınmasının kontrolü için Balkanlar, stratejik olarak önemlidir. ABD, bunun için de oradadır.
ABD, AB’nin Orta ve Doğu Avrupa’ya doğru yayılmasını kontrol etmenin ötesinde, varlığını askeri olarak da göstermek için Balkanlarda.
Esasen bu nedenler; emperyalistler arası rekabet, Balkanları jeopolitik ve stratejik olarak önemli kılmaktadır. Kosova ve Makedonya da Balkan yarımadasının kalbidir. Bundan dolayı da emperyalistlerin nezdinde, işgal edilmeye değecek kadar önem kazanmışlardır. Sırp mezalimi katliam vs işin hikâye tarafıdır.
Miloseviç’i yargılamaları da bir şovdur. Miloseviç, emperyalistlerin istediği doğrultuda hareket etmiş olsaydı, iktidarından olmazdı. Bütün dünyada katliamlar düzenleyenler, işlerine gelmezse darbeler düzenleyenler, işlerine gelmeyen hükümetleri devirenler, dünya haklarına bomba yağdıranlar, ne denli adaletli olduklarını, “savaş suçluları”nı affetmeyeceklerini(!) göstermek için Miloseviç’i yargılamayı kendi çıkarları için uygun görmüşlerdir. Elbette Miloseviç gibi bütün savaş suçluları yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Her bir ülke işçi sınıfı, emekçi yığınları; bir bütün olarak halk, böylesi katilleri yargılamalıdır. .

1 Ekim 2001 Pazartesi

AMERİKA’NIN “YENİ SAVAŞ”I

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon’a saldırıdan sonra, bu saldırıları vesile eden ABD Başkanı W. Bush, “terörizm”e karşı dünya çapında savaşacaklarını açıkladı. Savaşın adı da kondu: “New War”, yani “Yeni Savaş”!
Böyle bir saldırıyı kimin gerçekleştirdiği bilinmiyor. Ama çok iyi korunan hava sahasında saldırı uçaklarının dolaşması, saldırıdan yaklaşık yarım saat sonrasında ilk tutuklamaların gerçekleşmesi ve zanlının tespiti, saldırıda CIA da dâhil kimlerin parmağı olabileceği konusunda oldukça düşündürücü ip uçları veriyor.
Amerikan emperyalizmi saldırı sonrasında, binlerce insanın ölmesinin neden olduğu ortamı da değerlendirerek, hemen hemen bütün ülkelerin desteğini aldı ve Usame Bin Laden ve Afganistan’a karşı savaş hazırlığına başladı. NATO Konseyi’nin de desteğini alan Amerikan ordusu, “Yeni Savaş” için yığınağını sürdürüyor. Psikolojik savaş ise saldırıdan hemen sonra başlatıldı.
Amerikan emperyalizminin “New War” anlayışı hiç de yeni değil. Bu, uzun bir dönemden beri hazırlanan stratejinin uygulanmaya konmasıdır. Revizyonist bloğun çökmesinden ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra varlığı anlamsızlaşan NATO’nun geleceği ‘90’lı yıllar boyunca tartışıldı. Sonunda NATO’ya yeni bir görev verildi. 1999 yılında alınan kararla NATO, dünyanın neresinde olursa olsun “terörizm”e karşı mücadelede kullanılacaktı. Terörizmle kast edilen devrimci ulusal kurtuluş hareketlerine karşı mücadeleydi. Yeni göreviyle donatılan NATO, sorumluluk alanı (üye ülkeler sahası) dışında ilk güç gösterisine Balkanlarda (Yugoslavya) girişti.
“New War”ün esas amacı, dünya çapında yeniden canlanmaya başlayan sosyal ve ulusal kurtuluş için mücadeleyi engellemektir.
Körfez Savaşı’nda Amerikan emperyalizmi, Irak’ın Kuveyt’e saldırısını bahane ederek en geniş emperyalist ittifakı kurmuştu. Bu ittifak, Ekim Devrimi’ni, genç Sovyetler Birliği’ni yıkmak için saldıran emperyalist-kapitalist ittifaktan daha kapsamlıydı. Şimdi ise terörizm bahane edilerek emperyalizmin tarihinde görülmüş en kapsamlı ittifakı arkasına aldı. Ulusal, etnik vb. sorunu olan bütün ülkeler, “terörizm”e karşı dünya çapında mücadeleyi selamladılar. Rusya’dan Çin’e kadar bütün ülkeler dolaylı veya dolaysız bu ittifakın içindeler ve “terörizm” bahane edilerek baskı altında tutulan uluslar ve azınlıkların ulusal kurtuluş mücadelesini ezmek için kendilerine göre meşru ortam elde ettiler.
Afganistan, Usame Bin Laden tesadüfî bir seçim değil. Saldırıyı U. Bin Laden ve örgütünün gerçekleştirdiği kanıtlanmamasına rağmen, onun hedef seçilmesi, Afganistan’da olduğu için de bu ülkeye saldırı çok anlamlıdır.
Taliban rejiminin yıkılmasını, kökten dinciliğe karşı olan bütün İslam ülkeleri istiyorlar. Bu, Amerikan emperyalizminin dolaylı desteklenmesi, en azından İslam ülkelerinden fazla ses çıkmaması anlamına gelir.
En önemlisi, Afganistan’ın stratejik konumudur. Bu ülke, dünya petrol rezervlerinin yüzde 75’nin bulunduğu bölge kıyısındadır. Son birkaç on yıldaki araştırmalar sonucunda Azerbaycan, Çeçenistan, Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan ve Tacikistan’da, yani bu Kafkasya ve Orta Asya ülkelerinde dünyanın en zengin petrol, doğal gaz, kömür ve başka önemli madenleri bulundu. Afganistan bu ülkelere komşu veya yakın.
SB’nin dağılmasından sonra emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği üç alan söz korusu: Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya/Hazar Havzası. Körfez Savayı adı altında sürdürülen, bölgenin petrolünü paylaşım dalaşı, Irak’a konan ambargo ile şimdilik dondurulmuş durumda. AB ve özellikle de Alman emperyalizmi ve Orta Asya petrollerinin dünya pazarlarına taşınması bakımından stratejik önemi alan Balkanlarda “it dalaşı”, Amerikan emperyalist “barışı”yla şimdilik donduruldu. Anlaşılan o ki sıra şimdi Kafkasya ve Orta Asya’nın yeraltı zenginliklerinin kontrolüne geldi.
21.yy’da da dünya hâkimiyetini sürdürmeyi planlayan ABD, dünya petrol rezervlerinin yüzde 75’ni ve dünya doğal gaz rezervlerinin de yüzde 33’rü barındıran bu bölgeyi kontrol etme amacında. Amerikan emperyalizmi, Avrasya stratejisini ve bu stratejiyi ifade eden jeopolitikasını adım adım gerçekleştirme peşinde.
Bilinen petrol ve doğal gaz kaynaklarının paylaşılması yetmiyor. Bu paylaşımda Amerikan ve İngiliz tekelleri aslan payını aldılar. Şimdi sıra, bu enerjinin dünya pazarlarına taşınmasına geldi. Yani Güzergâh sorunu. Amerikan emperyalizmi bu güzergâhın Rusya ve Çin dışında ve onların kontrolünden uzak olması için elinden geleni yapıyor.
Taliban rejiminden dolayı şimdiye kadar olasılığı neredeyse imkânsız gözüken Afganistan üzerinden geçen hat yeniden gündemde.
Böylece “dünya çapında terörizm”e karşı mücadelenin, “New War”ün esas nedeni açığa çıkıyor. Anlaşılan o ki, günümüzde emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği Balkanlar-Ortadoğu-Kafkasya/Hazar Havzası üçgeninin Orta Asya ayağı ısıtılıyor. Nasıl ki Körfez Savaşı’nda bütün emperyalist ülkeler, Kuveyt’e saldırıyı bahane ederek bölgeye üşüşmüşlerse, şimdi de terörizmi bahane ederek Afganistan ve bölgede cirit atıyorlar, yığınak yapıyorlar.
Amerikan emperyalizmi Afganistan’a yerleşmekle (Yerleşme, “Kuzey İttifakı”nı iktidara taşımakla olabileceği gibi Taliban’ı müttefik olacak derecede yumuşatmakla veya da kıpırdayamayacak derecede abluka altına almakla da olur) aynı zamanda, Avrasya stratejisinin en zayıf karnı olan güney şeridini güçlendiriyor, bu anlamda, olası Rusya-Çin ittifak alanının yakınında oluyor ve Hindistan’ın Kuzey (bölge) hesaplarının önünü kesiyor.
Afganistan’a olası saldırının sadece bu ülkeyle sınırlı kalacağını ve kısa zamanda sonuçlanacağını düşünmek yanlış olur. Bir defa bu bölge, belirttiğimiz nedenlerden dolayı bütün emperyalist ülkelerin çıkar alanıdır. Her biri kendi çıkarı için “it dalaşı”na karışıyor/karışacak. Bunun ötesinde ABD’nin olası başarısı, onu Ortadoğu’ya, yani Irak’a saldırı ve Saddam rejiminin yıkılması için de cüretlendirecektir. Bu kaçınılmazdır. Irak üzerinde ambargonun kalkması, ABD ve İngiliz tekellerinin “hava alması” anlamına geliyor. Çünkü Irak rejimi bu iki ülke dışında hemen hemen bütün emperyalist ülkelerle petrol anlaşması yaptı. Anlaşmaların yürürlüğe girmesi için tek koşul, ambargonun kaldırılması.
Amerikan emperyalizminin uzun sürecek bir savaştan bahsetmesini, çok güçlü bir düşmanla karşı karşıya olduğu şeklinde yorumlamak oldukça yanıltıcıdır. Amerikan emperyalizmi, silah ve teknik gücüyle Taliban’ı kısa zamanda dize getirir. Ama o, uzun sürecek savaşla bunu kast etmiyor, sadece bunun kast edilmesini istiyor.
Uzun süreli savaşla ABD, ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelesine karşı savaşı kast ediyor. O, antiemperyalist mücadeleyi, sosyalist devrim mücadelesini ezmek için dünyanın neresinde olursa olsun savaşacağını ilan ediyor. Amerikan hegemonyası altında kurulu düzenin devamı için ve bu düzeni yıkmak isteyenlere karşı savaşacağını ilan ediyor. Kime karşı? Ezilen uluslara karşı, emekçi yığınlara karşı, dünya işçi sınıfına karşı. Yani antiemperyalist, antifaşist ve komünist güçlere karşı. Uzun süreli savaş, kapitalizmle sosyalizm; devrimci proletarya ile burjuvazi arasındaki savaştır Uzun süreli savaştan anlaşılması gereken budur.
Amerikan emperyalizminin savaş narası atmasının ekonomik nedenleri de var. Amerikan ekonomisinin yeni bir fazla üretim krizine doğru evrilmesi, savaş olanaklarıyla durdurulmak istenebilir. Bunun ötesinde savaş, silah tekellerinin ve başka savaş araç ve gereçlerini üreten tekellerin kasalarını yeniden doldurur, yığınları kendi sorunlarından uzaklaştırır. Bugün açısından daha ziyade tali olan bu düşünceye –savaş ve ekonomi- başka bir yazımızda ele alacağız.
Olası savaş, Türk burjuvazisini de doğrudan ilgilendiriyor. Körfez Savaşı’nda olduğu gibi bir koyup üç alırız diye 35-40 milyar dolarlık kaybı göze alabilir mi, bunu bilmiyoruz. Ama koşulların değişik olması, sonuçlarının da değişik olacağını göstermektedir.
Türk burjuvazisi, “dışarıdan gelen teröre karşı yıllardan beri savaşıyoruz, ama bunu şimdiye kadar bazı müttefiklerimize kabul ettiremedik” anlayışından hareketle bazı Batılı emperyalist ülkelerin Kürt ulusal kurtuluş mücadelesi karşısındaki tavrını bir daha sergilemelerinin önünü alma hesabı içinde. Bunun ötesinde ve en önemli olarak, Kafkasya-Orta Asya ile ilişkili olarak Afganistan, faşist diktatörlüğün, Amerikan şemsiyesi altında jeopolitik amacının, yani yayılmacı, emperyalist politikasının vazgeçilmez bir noktasıdır. Bu, Enver Paşa macerasından sonra ele geçen ilk fırsattır ve bu fırsatı, olası savaş durumunda sonuna kadar değerlendirmeye çalışacaktır. Buradaki sorun, üç-beş milyar dolarlık “yardım” değildir. Olası savaş, bütün bölgeyi etkiler ve bölgede sonuçlanmamış hesaplar var: Gürcistan, Azerbaycan karışır. Karabağ sorunu oldu-bittiye getirilebilir. Bölgede gözü olan İran ile Türkiye gerginliği had aşamaya gelebilir. Azerbaycan’a ve diğer Türk devletlerine saldırı veya terörizme karşı mücadele bahanesiyle NATO, öncelikle de Türk ordusu bölgeye girebilir. Bölgenin karışması, tetikte bekleyen Rusya ve Çin’in müdahale olasılığı, Türkiye’yi ABD için daimi üs yapabilir. Her halükarda olası savaş, Türkiye açısından Körfez Savaşı sonuçlarını getirmez.

25 Ağustos 2001 Cumartesi

“ANTİ-KÜRESELLEŞME HAREKETİ” VE ANTİEMPERYALİST MÜCADELE


 
Küreselleşme”, Marksist kavramla ifade edecek olursak sermayenin uluslararasılaşması yeni olmayan bir olgudur. Marks ve Engels, daha 1848’li yılların sonunda, somut olarak da “Komünist Manifesto”da sermayenin uluslararasılaşmasından, uluslararasılaşma olmaksızın kapitalist üretim biçiminin gelişemeyeceğinden, dünya pazarının, ticaretinin kurulamayacağından bahsederler.
Sermayenin uluslararasılaşması, kapitalizmin emperyalist aşamasında gerçek anlamına bulmuştur.
Emperyalizmin oluşumundan bugüne veya da son birkaç yıldan bu yana “anti-küresel hareket” kavramıyla ifade edilen protesto hareketinin gelişmesine kadar dünya politikası ve sınıf mücadelesinde böyle bir hareket görülmemişti. Bugüne kadar bütün dünyada emperyalizme karşı mücadele, yığınsal antiemperyalist mücadeleyi geliştirmişti. Bugün ise antiemperyalist mücadeleden bahsedilmeksizin yüzbinlerce insanı harekete geçiren bir “anti-küresel hareket” gelişti.

Bu hareketin hedefi ve bileşenleri nedir/ nasıldır ? Antiemperyalist mücadelede bütün yönleriyle emperyalizme karşı mücadele söz konusuyken, “anti-küresel hareket” bu mücadeleyi IMF, Dünya Bankası (DB), Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) karşı mücadeleyle; neredeyse salt çok uluslu tekellere karşı mücadeleyle sınırlandırıyor. Bunun böyle olması siyasi yetersizlikten, kavrayışsızlıktan kaynaklanmıyor. Tam tersine, bu sınırlandırma bu hareketin belirleyici bileşenlerinin siyasi anlayışını ifade ediyor. Bu hareket içinde sendikacılar, küçük ve orta köylü üreticiler, aydınlar, gençlik, işçiler, siyasi şekillenme bakımından ifade edecek olursak anarşistler/otonomcular, troçkistler, hükümet dışı örgütler, çevreciler, feministler, revizyonistler, küçük burjuva devrimci akımlar ve komünistler yer alıyorlar. Bunların bir kısmı, örneğin komünistler, mücadelenin salt IMF, DB, DTÖ ve çok uluslu tekellere karşı mücadeleyle sınırlandırılmamasını, bütün yönleriyle emperyalizmin hedef alınmasını savunurlarken, hareketin bileşenlerinin önemli bir kesimi reformist çizgideler. Bu kesim, emperyalist ülke hükümetlerine reform yapın, küreselleşmenin “‘kötülük”lerini ortadan kaldırın çağrısı yapıyor. Bu kesim, hareketin seyrini belirleyecek derecede güçlü olduğundan dolayı, bu hareketin antiemperyalist yönü arka planda kalıyor ve sorun IMF, DB ve DTÖ ile sınırlandırılmış oluyor.

Öne sürülen talepler, bu çevrelerin hayal dünyasında yaşadıklarını gösteriyor. Troçkistler, her zaman olduğu gibi bu sefer de bu hareketi vesile ederek Marksist teoriye saldırıyorlar ve aynı zamanda bu hareketi “antikapitalist” ilan ederek, onun üzerinden “dünya devrimlerini” gerçekleştirme hayaliyle yaşıyorlar.
Anarşistler ve otonomcular, her türlü örgütlü mücadeleye kesinlikle karşı geliyorlar. Örgütlü mücadeleyi, bireyin özgürlüğünün ortadan kaldırılması olarak anlıyorlar.
Geniş bir yelpazeden oluşan reformist kesim ise, başka bir hayal dünyasında yaşıyor. Farklı çevrelerden oluşmasına rağmen reformist çevrelerin temel görüşleri aynı. Bunlar, küreselleşmeye karşı alternatif ekonomiler geliştirmeyi hedefliyorlar. Küreselleşme yerine bölgeselleşme diyorlar. Bölgeselleşmeyi, küresel olarak koruyalım diyorlar. Yerel ekonomilerle küresel tekellere, çok uluslu tekellere karşı mücadeleyi savunuyorlar. Sundukları alternatif bu. Bu anlayışlarıyla reformist kesim, kapitalizmin küçük üretim aşamasını, yani 200-300 sene önceki aşamasını -kapitalizmin gelişmesinin ilk aşamasını- savunuyor.

Bu çevreler, gerçek anlamda ütopyacı ve siyasi olarak da gericidir. Üretici güçlerin bugünkü gelişmişliğini, geleceğin düzeninin, sosyalizmin maddi temeli olması gerektiğini görmüyorlar (sınıfsal yapıları gereği göremezler de). Tersine, üretici güçlerin geriletilmesini, 200-300 sene önceki seviyesine çekilmesini savunacak derecede siyasi gerici konumdalar.

Bu çevreler, nasıl oluyor da bu türden görüşleri pervasızca savunabiliyorlar? Onlar, meydanı boş buldular. Uluslar arası komünist ve devrimci hareketin örgütsüzlüğü ve güçsüzlüğü bunlara yarıyor. Komünistlerin, devrimcilerin, antiemperyalist güçlerin uluslar arası planda dağınık olmaları, bu hareket içinde etkili olmamalarını beraberinde getiriyor. Bu dinamik ve ilerinin temsilcisi güçlerin uluslar arası planda örgütlenmeleri, bu harekete örgütlü katkıları ve hareketi yönlendirmeleri, reformistlerin ve troçkistlerin savundukları deli saçması görüşlerin geriletilmesi, etkisizleştirilmesi anlamına gelecektir.

22 Ağustos 2001 Çarşamba

EKONOMİK KRİZ VE ŞİRKET “KAPATMA”!

Ekonomik kriz, değişmeyen sermayenin değersizleşmesidir. Böylesi dönemlerde fabrika binası, makineler, hammaddeler vb. biçimlerde değişmeyen sermaye, kendini değerlendiremediği için değersizleşmiş olur.
Ekonomik kriz; fazla üretim krizi dönemlerinde akıl almaz boyutlarda sermaye kıyımı yapılır. Fabrikalar yıkılır, ne kadar yeni olursa olsun teknoloji ürünleri atıl kalır. Makinelerin ömrü bitmemiştir, ama krizle onların ömrü bitirilir. Kapitalizmde, bu üretim biçiminin yasal bir çelişkisi olan ekonomik kriz, belli aralıklarla patlak verir. Klasik değerlendirmeye (Marks-Engels) göre her 10-12 yılda bir patlak veren bu krizlerin devreviliğinin nedenini Marks, sabit sermayenin dönüşümünde arar.
Sabit sermayenin dönüşümü, sabit sermaye unsurlarının ömrüne bağlıdır. Yani aşınmaya. Aşınmanın belirleyici olan üç faktörü vardır. Birincisi, kullanımdan doğan aşınma; örneğin 16 saat faal olan bir makine 10 saat faal olan bir makineye nazaran daha hızlı aşınır. İkincisi, doğa gücü etkisiyle oluşan aşınma; örneğin fabrika binaları, açık havada bulunan tesisler vs. Üçüncüsü, moral aşınma; moral aşınma bilimsel teknik devrimin gelişmesi ve bunun ürünlerinin teknoloji olarak uygulanmasıyla doğrudan ilişkilidir. Yani üretici güçlerin gelişmesi, bir taraftan makineleri ucuzlatırken, diğer taraftan da ömürlerini kısaltır/koşullar. Örneğin bugün tekelci kapitalizmde otomobil sektöründe temel teknoloji her altı yılda bir, elektro sanayinde ise yılda bir yenileniyor.
Değişmeyen sermayenin(işletme binaları, makineler, hammaddeler) artışı doğrudan sabit sermaye(işletme binaları, makineler) ile ilgilidir. Makineler, sürekli bir alt üst oluşa tabidir. Sürekli ve kapsamlı yenilenme makine alanındadır. Sürekli yenilenme, aynı zamanda, sabit sermayenin kapsamını da büyütür ve sabit sermaye, nihayetinde, modern sanayin devreviliğinde belirleyici olur. Kapitalizmde devrevi gelişmenin maddi temelini ve böylece krizlerin devreviliğinin maddi temelini oluşturur. Bu devreviliğin (klasik anlamda durgunluk, kriz, canlanma ve yükseliş; bugünkü durumda durgunluk, kriz, canlanma ve inişli-çıkışlı durgunluk) kriz aşamasında akıl almaz boyutlarda sabit sermaye yok edilir. Alıcı bulamadığı veya fiyatlar düşmesin diye ürünlerin yok edilmelerinin ötesinde kapitalist, başlayan (kriz, yeni bir devreviliğin başlama sürecidir aynı zamanda) yeni devrevilikte daha güçlü olmak, rakiplerini pazarlarda alt etmek için başta sabit sermayesi olmak üzere değişmeyen sermayesini yeniler. Yani yeni, en modern makineleri alır, bu makinelere uygun işletme binaları yaptırır. Sabit sermayenin yenilenmesi, var olan sabit sermayenin yok edilmesi anlamına gelir. Bu süreç, makineli üretim aşamasında olan her kapitalizmde/ülkede görülür.
Sorun genel anlamda böyle olmasına rağmen, kapitalizmde eşit olmayan gelişmenin bir sonucu olarak bugün güçlü, uluslar arası tekelci olan sermaye, kriz koşullarını kullanarak iflas eden, kendini yenileyecek güçte olmayan işletmeleri satın alır. Kriz dönemlerinde emperyalizme bağımlı ve yeni sömürge ülkelerde, özellikle mali kriz ve devalüasyon sonucu zor durumda kalan, değerleri düşen işletmeler, yabancı sermaye tarafından ucuza kapatılır. Bu işletmeler ne denli modern olurlarsa olsunlar, kriz onları kelepir yapar. Birkaç sene öncesini hatırlayalım. “Asya Kaplanları” denen ülkelerde patlak veren mali ve arkasından da fazla üretim krizleri sonucunda bu ülkelerde ulusal para birimlerinin değeri düşmüş, sanayi ve hizmet sektörlerinde o güne kadar pahalı ve dev işletmeler kelepir olmuş ve uluslar arası tekelci sermaye temsilcileri bu işletmeleri ucuza kapatmak için adeta kuyruk oluşturmuşlardı. Özellikle Amerikan kaynaklı yatırımcılar, bu ülkeleri, ucuzlamış şirketlerini de ele geçirerek talan ettiler ve ediyorlar.
Birkaç sene önce “Asya Kaplanları” denen ülkelerde yaşananlar bugün Türkiye’de yaşanıyor. Şubat mali krizi, Türkiye’de görülmüş en şiddetli ve kapsamlı mali kriz, TL’nin dolar karşısında neredeyse yüzde yüz değer kaybetmesine yol açtı, öncelikle mali sektörü, başta da bankacılığı vurdu. Kamu bankalarına ilgi fazla yok, ama özel bankalar (Demirbank, Finansbank, Garanti Bankası, TEB) yabancı sermaye tarafından satın alınıyor. Krizden dolayı değer kaybına uğrayan bankalar, akıl almaz ucuzlukla, yaklaşık değerinin üçte birine, yabancı sermayenin eline geçiyor. Talan sadece mali sektörle sınırlı değil. Maddi değerlerin üretildiği sektörlerde de (sanayi, tarım, enerji, ulaşım) durum aynı. Bu sektörlerde de işletmeler, bedava denecek derecede ucuzlamış. Kriz ve zorluklar, bu işletmelerin yabancı sermayeye peşkeş çekilmesini beraberinde getiriyor. Bunun en tipik örneğini Telekom oluşturur. Bir zamanlar 20-30 milyar dolarlık fiyat biçilen bu işletmenin -teknolojik bakımdan dünyanın bu alandaki sayılı işletmelerinden biri- bugün 3-5 milyar dolarlık bir değeri olduğu söyleniyor.
Ekonomik kriz ve sonuçları, bunun ötesinde özelleştirme dayatması, özel ve devlet sektörlerinde işletmelerin ucuza satılmasına neden olmaktadır. Özelleştirme ile devlet işletmeleri, çoğunlukla yerli özel sermayenin eline geçiyor. Yerli sermaye ise ya yabancı sermaye ile ortaklık içinde ya da doğrudan yabancı sermaye tarafından satın alınıyor.
Böylece yabancı sermaye, ülkenin ekonomisini doğrudan ele geçiriyor, yönlendiriyor. Yabancı sermaye ulusal pazar olgusunu böyle ortadan kaldırıyor, ülkenin bütün zenginliklerine adeta el koyuyor.
Hükümet mi? Burjuvazi buna yerli-yabancı ortaklığı diyor. Yabancı sermayeyi çekmek diyor, yabancı sermaye yatırımı diyor. Doğrudur, bu bir yabancı sermaye yatırımıdır. Ama o sermayenin koşullarında bir yatırım. Bu, aynı zamanda ülkede üretilen artı değerin götürülmesi, işgücünün ve maddi zenginliklerinin talan edilmesidir. Bundan dolayı bu, emperyalist hâkimiyetin somut ifadesidir. Öyleyse bu, antiemperyalist ve sosyalizm için mücadelenin önemli bir nedenidir.
Kriz, ucuzlayan sabit sermaye, yabancı sermaye, ülkenin zenginliklerinin talanı, bütün toplumu; başta işçi sınıfı ve emekçi yığınları ayağa kaldıran bir faktör olmalıydı. Şimdiye kadar olmadı, daha doğrusu böyle bir faktöre dönüştürülemedi. Neden böyle bir faktöre dönüştürülemediği ders çıkartılması gereken bir sorun yapılmalıdır.

ŞİMDİ DE MAKEDONYA İŞGAL EDİLİYOR


 
Balkanların(eski Yugoslavya’nın) yerel çatışmalar sonucunda emperyalist ülkeler tarafından işgali son aşamasına geldi. Yugoslavya’nın parçalanmasıyla başlayan yerel çatışmalar süreci Makedonya’nın işgaliyle sonuçlandırılıyor. Makedonya’ya NATO çerçevesinde emperyalist ülkelerin müdahalesini, UÇK’yı (Ulusal Kurtuluş Ordusu) silahsızlandırmak olarak açıklamak -asker göndermenin resmi açıklaması böyle- ne kadar inandırıcı ve doğruysa, Kuveyt’in bağımsızlığını savunmak adına Irak’a saldırmak da o kadar doğru ve inandırıcıdır.

NATO Konseyi’nin aldığı karar üzerine “durumun yerinde bir fotoğrafını çıkartmak” için NATO’nun Avrupa baş komutanı Joseph Ralston, Makedonya’ya gitti ve “silahların istikrarlı bir susuşunun”, planlanmış 3500 NATO askerinin gönderilmesi için ön koşul olduğunu açıkladı. Ama silahlar istikrarlı susmadan önce -susmuyor- öncü askerler Makedonya’ya indirildi. Aynen Kosova’da olduğu gibi Makedonya’da da NATO askerleri, hazırlanan plan gereği her bir emperyalist ülkenin kontrol etmekle -Nato’nun resmi açıklamasına göre UÇK’yı silahsızlandırmak için- görevlendirildikleri bölgelere yerleşecekler. Nasıl ki Kosova, Amerikan, Alman, Fransız, İngiliz vb. bölgelerine ayrılmışsa, Makedonya da UÇK’nın eylem alanı veya Arnavutların yaşadıkları alan bazında bölgelere ayrılıyor.

Kim ne istiyor?
NATO çerçevesinde emperyalist ülkelerin Makedonya politikası, Kosova politikalarının bir devamıdır. Bütünselliği içinde AB, Makedonya’da NATO faaliyetinin sorumluluğunu üstlenmekle ne derece ortak hareket etme yeteneğine sahip olduğunu gösterecek. Ama AB sorumluluğuna rağmen NATO, ABD’nin çıkarlarına ters düşen bir politika izleyemez.

Alman emperyalizmi açısından Balkanlar, bu ülkenin dünya politikasında önemlidir. Çünkü Alman emperyalizminin Ortadoğu’ya, bunun ötesinde Kafkasya/Hazar Havzası’na, Akdeniz’e doğru yayılmasında veya Almanya’nın etrafının İtalya, Fransa, İngiltere ve doğuda da Rusya tarafından çevrili olduğunu düşünürsek, Balkanların Alman emperyalizminin dünyaya açılabileceği yegane koridoru oluşturduğunu görürüz. Alman emperyalizmi yüz yıllık “Drang nach Osten”; Doğuya yöneliş ve “Drang nach Südosten”; Güneydoğuya yöneliş politikasından vazgeçmemiştir. Bu jeopolitik anlayış Balkanları, Alman emperyalizmi açısından önemli kılmaktadır. 
 
Amerikan emperyalizmi, AB’nin bağımsız askeri ittifak oluşturma çabasını nihayetinde kendine karşı bir güç oluşturma olarak algılıyor. Amerikan emperyalizmi Balkanları böyle bir oluşuma terk etmek istemiyor. Özellikle Alman emperyalizminin yayılmacılığını (Balkanlar, Orta ve doğu Avrupa) ve Hazar Havzası petrol ve doğal gazını dünya pazarlarına taşıyan boru hatlarından birisinin Karadeniz-Bulgaristan-Balkanlar (muhtemelen Kosova veya Makedonya) üzerinden geçmesi durumunda bu hattı kontrol etmek amacıyla Balkanlara yerleşmiş durumda.

Fransa ve İngiltere gibi emperyalist ülkelerin Makedonya’daki fonksiyonu, ABD ve Almanya’nın politikalarını kontrolden pek öteye geçmiyor. Bu iki ülke, Balkanlarda, somutta da Makedonya’da Almanya ve ABD ile “aşık atacak” durumda değil.

Kosova’da olduğu gibi Makedonya’da da emperyalist ülkeler birbirlerini izliyorlar, UÇK’yı silahsızlandırma adı altında faaliyetlerini karşılıklı kontrol ediyorlar.

Rusya şimdilik sessiz kalıyor. Ama bu, Makedonya’da NATO çerçevesinde emperyalist ülkelerin faaliyetini onadığı anlamına gelmez. 
 
Tarihi bağlarından dolayı Kosova’ya asker gönderen Türkiye, aynı nedenlerden dolayı Makedonya’ya da asker gönderiyor. Emperyalist kurtların sofrasında Türkiye’ye yer yok. Sadece, verilen görevi yerine getiriyor, emperyalist işgale hizmet ediyor ve aynı zamanda bölgede var olduğunu göstermiş oluyor.

Makedon devleti, Arnavut milliyetçileriyle tek başına baş edemeyeceğini, bölünmenin kaçınılmaz olduğunu ve bölünme durumundan sonra geriye kalan Makedonya üzerinde komşu ülkelerin (Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbistan) baskıların artacağını hesap ederek NATO’nun UÇK’yı silahsızlandırma adı altında ülkeye müdahalesini kabul etti. 
 
Kosova savaşı ve Makedonya’ya müdahale en çok Arnavut milliyetçilerin işine yaradı. Büyük Arnavutluk politikası güden Kosova ve Makedonya’da UÇK, emperyalistler arası çelişkilerden yararlanıyor. Arnavutlar, Büyük Arnavutluğu kurmak için acele etmiyorlar. Bu amaca tek başına ulaşamayacaklarını da biliyorlar. Kosova, fiilen bağımsız. Oradaki emperyalist hakimiyetin devamı, Kosova üzerinde Sırp talebinin giderek hayal olması anlamına geliyor. Aynı taktik şimdi Makedonya’da uygulanıyor. Makedonya’da NATO’nun varlığı, bu ülkenin Makedon ve Arnavut nüfusların yaşadıkları bölgelere göre bölünmesi anlamına geliyor. Bu bölünme, sonuç itibariyle, fiili bölünmeye doğru gelişen sürecin başlangıcı olmaktadır. Kendiliğinden olmazsa, terör ve baskıyla nüfus hareketi de olacak; ülkelerin demografik yapısı değişecek. Arnavutların hak talep ettikleri bölgelerde sadece Arnavutlar yaşar olacak, oradaki Makedonlar kovulacak. Tersi bir gelişme de Makedonların yaşadığı bölgelerde olacak. Aynen Kosova’da, Bosna-Hersek’te, dağılan Sovyetler Birliği’nde olduğu gibi.

Balkanlar, emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği üç bölgeden birisi. Revizyonist blokun dağılmasından sonra Balkanlarda keskinleşen emperyalistler arası çelişkiler, Yugoslavya’nın dağılmasını beraberinde getirdi. Dağılan Yugoslavya toprakları üzerinde yerel savaşlar kapsamında sürdürülen emperyalist hegemonya mücadelesi, Makedonya’ya NATO çıkartmasıyla nihai aşamasına varıyor. 
 
NATO’nun Makedon macerası güya bir ay sürecek. Ama Makedonya’da bir ay kalmanın değil, daha uzun bir dönem kalmanın nedenleri çok. Makedonya’nın Kosova olmamasının değil, olmasının nedenleri çok. Bu durumda NATO çerçevesinde emperyalist ülkeler, bu ülkeye asker gücüyle de yerleşecekler ve böylece, emperyalistler arası çelişkilerin günümüzde en çok keskinleştiği üç bölgeden birisi olan Balkanlarda güya barış sağlanmış olacak. Bu “barış” adı altında emperyalistler arası rekabet sürecek.

Anlaşılan o ki, sıra Hazar Havzası petrol ve doğal gaz boru hattı için rekabete geliyor. Bu bölgedeki doğal enerji kaynakları; çıkarımı ve üretimi çok uluslu tekeller tarafından paylaşıldı.

Şimdi sıra bu enerjinin dünya pazarlarına taşınmasına geldi. Balkanların bu şekilde halledilmesiyle hegemonya mücadelesinde öncelikle boru hatlarının güzergahına kayacağa benziyor.