deneme

11 Mayıs 2002 Cumartesi

NE PAHASINA!


 
DİE’nin en son açıklamalarına göre sanayi üretimi Mart ayında, bir yıl öncesinin aynı ayına göre yüzde 18,7 oranında artmış. Şubat ayına göre de bu artış yüzde 22 oranında gerçekleşmiş. Bu yılın ilk üç ayındaki büyüme oranı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 3,5 oranında.

Son aylarda kapasite kullanımındaki belli artışlar, ihracattaki gelişme, mevcut stokların eritilmiş olması, sonuç itibariyle sanayi üretiminde canlanmanın, en azından canlanmaya doğru bir gelişmenin olacağının işaretlerini veriyorlardı.

Sanayi üretiminde görülen bu büyüme, krizin atlatıldığı anlamına gelir mi? Gelmez. Krizin patlak verdiği dönemden bugüne kadar burjuva politikacılar yaptıkları açıklamalarda hep yanıldılar. Geniş yığınların tepkisini törpülemek ve onları umutlandırmak için krizden “ha çıktık ha çıkıyoruz” oyununu oynadılar. Türkiye’nin jeostratejik öneminden ve özellikle Amerikan emperyalizmi açısından vazgeçilemez bir üs olmasından dolayı pompalanan ve on milyarlarla ifade edilen IMF ve Dünya Bankası kredileriyle mali sektör ve borçlanma çarkı yeniden döndürülme durumuna getirildi. Ama devletin iki yakası bir araya gelmedi. Buna rağmen, yoğun dış destekle, en azından görülebilir bir dönem için borç alma ve ödeme yeteneğine sahip konuma getirildi.

Türkiye, üç krizi aynı anda yaşadı ve dördüncüsüne ramak kaldı: Mali kriz, hükümet krizi bazında siyasi kriz ve fazla üretim krizi. Dördüncüsü de önlenebilen borçlanma krizi. Yoğun dış mali destek, daha doğrusu yoğun borçlanma ile mali kriz aşıldı. Devletin tepesindeki tepişme de geride kaldı. Ama maddi değerlerin üretimindeki; sanayideki kriz atlatılamadı. İlk iki krizin (kapitalist üretimde mali krizin, kapitalizmin makineli üretim aşamasında yasallığı, patlak verme zorunluluğu olmadı için) iradi olarak, alınan tedbirlerle atlatılması mümkün oldu. Ama fazla üretim krizi, istenildiği kadar tedbir alınsın, teşvik edilsin, patlak vermesine neden olan çelişkilerini çözmeden atlatılması imkansızdır. Alınan tedbirlerle krizin seyri, olumlu veya olumsuz etkilenebilir, ama çelişkilerini çözmeden ortadan kaldırılması sağlanamaz.

Son birkaç aydan bu yana görülen kıpırdanmalara bakarsak, sanayi üretiminde yeni bir devreviliğe geçebilmek için yeteri kadar sabit sermaye kıyımı yapıldığını (teknoloji yenilenmesi), stokların eritildiği, ücretlerin daha da baskı altına alınabileceği koşulların oluşturulduğu (krizden dolayı yüz binlerce işçinin sokağa atılması ve işçiler arasında işyeri rekabetinin ücretlerin düşürülmesine neden olma olasılığı) ve üretebilme koşullarının oluşmaya başladığı anlaşılıyor. Bu, sadece bir başlangıç.

Ekonominin konjonktür devreviliği hala kriz aşamasında. Canlanma aşamasına geçişin emareleri çoğalmasına rağmen, hala kriz aşamasında. Ekonominin bir bütün olarak krizden çıkabilmesi için 2001 yılı itibariyle yüzde 9,4 oranındaki mutlak küçülmeyi aşması gerekir.

IMF ve DB’nın dayatmalarını kabul ederek bu borçları alabildiniz.
Neoliberal politikaları kabul etmenin sonucu olarak iç pazarı yabancı sermayeye tamamen açtınız.

Emekçi yığınlardan vergi adı altında topladığınız haraçlarla kurulan devlet işletmelerini ve bu sermayenin kaynağı bakımından ulusal olan maddi varlıkları yerli ve yabancı sermayeye peşkeş çektiniz.

Amerikan emperyalizminin çıkarlarını, kendi çıkarlarınız gibi kabil ettiniz.
Çürümüş düzeninizi ayakta tutmak için aldığınız tedbirler, Türkiye’yi 70 milyon için zindan olmaktan çıkarmadı.

Toplamı milyonlarla ifade edilen işçinin işsiz kalması ve esnafın iflas etmesi pahasına bugüne geldiniz.
Diz boyu açlığın, sefaletin, demokratik haklardan yoksunluğun, eğitimsizliğin, o yiğit insanların direnerek yaşamdan ayrılmasının baş sorumlusu sizlersiniz.
Krizden “ha çıktık ha çıkacağız” dediğiniz süreçte ülkeyi bu hale getirdiniz.

1 Mayıs 2002 Çarşamba

KAPİTALİZM VE EKONOMİK KRİZ


KAPİTALİZM VE EKONOMİK KRİZ

Bu yazımızda sermayenin ve tekellerin, dünya mali sektöründe, dünya ticareti ve uluslararası üretim ve hizmet sektörü alanlarında nasıl iç içe geçtiklerini ve emperyalist ülkelerde ve bütün dünya ekonomisinde konjonktürel senkronluğa nasıl yol açtıklarını ana hatlarıyla ele alacağız.

1 Nisan 2002 Pazartesi

DİREN FİLİSTİN!


 
Terörist İsrail devleti, Filistin Otonomi Yönetimi’ne karşı sürdürdüğü savaşı resmen de açıkladı. Siyonist başı Şaron, Arafat’ı da resmen düşman ilan etti. İsrail ordusu her fırsatı değerlendirerek saldırıyor. Tankıyla, uçağıyla, füzesiyle yakıyor, yıkıyor, Filistin halkını katlediyor. Güç gösterisi, Arafat’ın karargahını ablukaya alarak sürdürülüyor.

Filistin halkı çaresiz olmadığını, teslim olmayacağını gösteriyor. Her İsrail saldırısına, katliamına intihar komandolarının eylemiyle, genel direnişiyle cevap veriyor.

Filistin-İsrail sorununun, sadece Filistin-İsrail ile sınırlı olmadığını Ortadoğu’daki son gelişmeler de göstermektedir. Oslo sürecinin sonlanması, İsrail tarafından da tanınan bir Filistin devletinin kurulması anlamına geliyordu. Siyonist başı, Beyrut Kabası Şaron, böyle bir gelişmeyi engellemek için her fırsatı değerlendirdi. Daha başbakan olmadan önce, Filistin-İsrail görüşmelerini engellemek için provokasyonlara girişti. Böylece görüşme sürecinin önünü tıkadı.

11 Eylül saldırısı, siyonist başı Şaron tarafından da kullanıldı/kullanılıyor. Amerikan emperyalizminin “uluslar arası terörizme karşı savaşı”nı İsrail, Filistin halkını teslim alma savaşına dönüştürerek sürdürüyor. İsrail, dünya kamuoyunun dikkatinin Afganistan Savaşı’na çevrilmiş olmasını da kullandı. Afganistan’da Taliban rejimine karşı uluslararası emperyalist koalisyon savaşını sürdürürken İsrail de, Filistin’i yakıp yıkmaya, onlarca Filistinliyi katletmeye devam etti.

Afganistan’dan sonra sıra Irak’a geldi. En son olarak ABD Başkan Yardımcısı Ortadoğu’yu turladı. Umduğunu bulamadı, Ortadoğu ülkelerini Irak “seferi” için kazanamadı. Amerikan emperyalizmi şimdi Arap ülkelerini Irak’a karşı savaşında müttefik olarak kazanabilmek için Filistin sorununu kullanıyor. Söylenmek istenen şu: Oslo sürecine dönülmesini, Filistin-İsrail sorununun sonlanmasını istiyorsanız Irak’a karşı savaşımda yanımda yer alırsınız, en azından sesinizi çıkartmazsınız!

İsrail’in pervasızlığının, dünya kamuoyunu hiçe saymasının altında yatan gerçek budur. İsrail, Amerikan emperyalizminin bu taktiğini biliyor ve desteğinden emin olduğu için de katliama devam ediyor.
Şaron, şu veya bu biçimde bir Filistin devletinin kurulmasını engelleyemeyeceğini biliyor. Siyonist başı, yakıp yıkma, katletme ve teslim alma politikasıyla Filistin devletinin kuruluşunu zorlaştırmayı ve aynı zamanda kişiliksizleştirilmiş bir önderlikle masaya oturarak istediğini kabul ettirmeyi hesaplıyor. Öncelikle de Camp David sürecinde uzlaşama sağlanamayan bazı konuların kendi lehine çözümünü hesaplıyor.

Filistin halkı, İsrail’in bu hesabını bozuyor. Filistin halkı, Arafat’ın teslimiyetini aşarak, teslim olmayacağını, kişiliksizleşmeyeceğini gösteriyor. Filistin direnişinin anlamı budur. Filistin halkı, Oslo sürecinin, Arafat’ın teslimiyetçi politikasının sonuç vermediğini veya bugünkü sonucu verdiğini, siyonizme ve Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edilmeksizin sonuç alınamayacağını bir kez daha gördü.
Siyonizme ve emperyalizme karşı mücadele Ortadoğu’da yeniden Filistin’de örülüyor.
Filistin halkının bu mücadelesini kendi mücadelemiz olarak görüyoruz.
Diren Filistin!

İŞÇİ SINIFI VE ÜCRETLİLER - ÜCRETLİLERİN SINIFSAL KONUMU


İŞÇİ SINIFI VE ÜCRETLİLER

ÜCRETLİLERİN SINIFSAL KONUMU

Yazının konusunu yaklaşık tam belirleyebilmek için önce bazı kavramlara açıklık getirmek gerekiyor. Ücretliler, genellikle hizmet sektöründe çalışıyorlar. Hizmet sektörü ise maddi değerlerin üretilmediği sektördür. Çok sayıda değişik alt sektörlerden oluşan ve toplumsal ilerlemenin sonucu olarak kendini sürekli alt sektörlerle üretebilen bu sektörde çalışanların sınıfsal konumu devamlı tartışma konusu olmuştur. Sağlık, eğitim; sosyal hizmetler alanında, bankalarda, sigorta şirketlerinde, toplu taşımacılıkta, iletişimde, bir bütün olarak devlet bürokrasisinde vs. çalışanların ezici çoğunluğu, toplumsal işbölümündeki konumlarından ve ücretlendirilme biçiminden dolayı, işçi sınıfına göre birtakım farklı özelliklere sahiptir. Bu sektörde çalışanlar, başlı başına bir sınıfsal konuma sahip değiller. Yani ayrı bir sınıfı oluşturmazlar. Bu sektörde çalışanların bir kısmı, kimi özelliklerinden dolayı işçi sınıfının bir parçasıdır. Bir kısmı, kimi özelliklerinden dolayı işçi sınıfına yakınken, bir kısmı da kimi özelliklerinden dolayı küçük ve büyük burjuvazinin bir bileşenidir.

25 Mart 2002 Pazartesi

DERVİŞ’İN FİKRİ NE İSE ZİKRİ DE O MU?



K. Derviş, geçenlerde “krizden çıktık” tespitini yaptı. Ne de olsa ekonomide sorumlu Devlet Bakanı ve IMF ve Dünya Bankası’nın gerçek Türkiye sorumlusu ve borç tahsildarı olarak mutlaka ki ne dediğini biliyordur. Ekonominin son bir yıllık seyrine baktığımızda Derviş’i haklı çıkartabilecek nedenler olduğu gibi, haksız çıkartacak nedenler de bolca var. Bir ekonomist olarak Derviş, olasılığı gerçeklik olarak algılamıştır. Ama soruna diyalektik açıdan baktığımızda her olasılık mutlaka gerçekliğe dönüşecektir diye bir kuralın olmadığını görürüz. Bu dönüşümün gerçekleşmesi için maddi nedenlerin, nesnel olguların etkide bulunması gerekir. Öyle bir etkide buluması gerekir ki, olasılığın gerçekliğe dönüşümü önündeki engeller yıkılmış olsun. Böyle bir gelişme yok. Böyle bir gelişmenin olmadığını, Derviş’in tespitini değerlendiren çevrelerin açıklamalarında görmekteyiz. Bunlardan birisi İSO başkanı T. Küçük’tür. Küçük, “kriz kolay bitmeyecek”, “sanayi komaya” girdi tespitini yapıyor. Demek ki, K. Devriş’e göre krizden çıkan ekonomi etkisini İSO’da henüz göstermemiş!

Sanayi üretiminin gelişme seyri, ekonominin gelişme seyri hakkında temel bir göstergedir. Bir önceki yılın aynı ayına göre sanayi üretimi 2001 yılının Ocak ayında yüzde 7,5 oranında büyüyor. Şubatta yüzde 4,9; Martta yüzde 7,6; Nisanda yüzde 9,6; Mayısta yüzde 9,4; Haziranda yüzde 10,1; Temmuzda yüzde 11,0; Ağustosta yüzde 10,8 Eylülde yüzde 9,2; Ekimde yüzde 13,6; Kasımda yüzde 14,4 ve Aralıkta yüzde 9,4 oranında küçülüyor. Küçülme oranı 2002’nin Ocak ayında 2001’in Ocak ayına göre yüzde 3,1. Bu veriler, sanayi üretiminin 2001’in Kasımından itibaren yeniden artmaya başladığını; mutlak düşme oranlarının küçülme, giderek mutlak artışa doğru gelişme içinde olduğunu gösteriyorlar. Ama üretimde mutlak artışın ve krizden çıkmanın bir göstergesi olamazlar. 
 
2001 yılında sanayi üretiminin yüzde 9,4 oranında mutlak düşmesi, bir yıldan beri ekonominin, devrevi ‘hararetini oluşturabildiği zamandan bugüne; yani 1979/80 fazla üretim krizinden bugüne en derin/şiddetli krizini yaşıyor olduğunu göstermektedir. Böylesine derin bir krizden çıkmak elbette kolay olmayacaktır. Şüphesiz, kapasite kullanımına, üretimin gerileme oranlarındaki küçülmeye, yani üretimde belli bir kıpırdamanın olmasına, ihracattaki canlanmaya, tüketicide satın alma eğiliminin gelişiyor olmasına, talepte daralmanın geride kalmasına (belli bir talep canlanmasının olmasına), bankalarda kredi verme eğiliminin gelişiyor olmasına, açılan ve kapanan firma sayısının krizden çıkılıyor anlayışının esas olduğunu gösteren faktöre dönüşmesine rağmen, ekonominin krizden çıktığı söylenemez. Ama şunu söyleyebiliriz. Yukarıdaki ve başka kıstasları, örneğin mali krizin geride kalmış olmasını, göz önünde tutarsak Şubat 2001’de patlak veren krizin, sanayi üretimi bazında dibe vurmuşluğu artık geride kalmıştır. Sanayi üretimi bazında ekonominin dibe vuruşluktan çıkması, ekonomide devreviliğin veya sermaye hareketinde devreviliğin kriz aşaması-canlanma aşaması arasında gidip geldiğini gösterir. 
 
Sanayi üretiminin mutlak büyümeye geçmesi, ekonominin krizden çıktığı anlamına her zaman gelmez. Nispeten hafif olan, mutlak üretim düşüşünün yüzde 2-3 bandında kaldığı krizler, sanayi üretiminin mutlak büyümeye geçmesiyle atlatılmış olur. Ama Türkiye ekonomisinde yüzde 9,4 oranında bir mutlak daralma söz konusu. Bu, ağır bir kriz ve bu yıl sonu itibariyle tahmin edilen yüzde 2 ila 3 veya yüzde 4 oranındaki bir büyümeyle bu kriz atlatılmış olmaz. Üretimin mutlak büyümeye geçmesi, belli bir döneme göredir, yani görecedir. Örneğin sanayi üretimi Ağustos ayında, 2001’in Ağustosuna göre yüzde 5 büyüse, bu, krizden çıkmanın değil, 2001’in Ağustosuna göre 2002’nin Ağustosunda krizin olmamasına bir ücrettir. Sanayi üretimi 1997 yılı verilerine göre yüzde 9,4 oranında mutlak küçülmüştür. O halde krizden gerçek anlamda çıkmış olmak, üretimin 1997’deki seviyesini aşmasıyla mümkün olur. 2002 yılında bu pek olası değil, muhtemelen 2003 yılında olur.

Baz alınan 1997 yılında, Türkiye’nin gayri safi yurt içi üretimi 204 milyar dolardı. Ekonomik krizden çıkmış olmak için bu miktarın aşılması, en azından yakalanması gerekir. 1997’deki gayrı safi yurt içi üretimi sabit değerine (204 milyar dolar) göre ekonominin yüzde 9,4 oranında mutlak küçülmesi, gayri safi yurt içi üretimin 2001 yılında 19,176 milyar dolar azalarak 184.8 milyar dolara düşmesi demektir. 2002 yılında krizden çıkmak, ekonominin en az yüzde 10 büyümesiyle (204 milyar dolara göre bu, 20,4 milyar dolardır) mümkündür. Bu durumda, 2002 sonu itibariyle 184,8+20,4= 205,2 milyar dolar eder, yani baz alınan 1997 yılı üretim değeri aşılmış olur.

Böyle bir durum 2002 yılı itibariyle söz konusu değil. Sanayi üretimi bazında ekonominin 1997’deki seviyesine ulaşana kadar sürekli veya inişli çıkışlı büyümesi (mutlak büyümesi) krizden çıkmış olmanın değil, krizden çıkıyor olmanın bir ifadesidir. Bugün yaşanan da budur.

Türkiye ekonomisi, İMF ve DB öncülüğünde neoliberealizme göre, adeta yeniden düzenleme sürecine girdi. Neoliberalizm, bağımlı ülke ekonomilerini emperyalist sermayenin çıkarlarına göre şekillendirdiği için, bugün ekonomiyi ve toplumu rahatlatıcı görünen birçok tedbir, yarın karşımıza daha kapsamlı ve derin krizlerin tetikleyicisi olarak çıkacaktır. Bunlardan birisi ve belki de en önemlisi borçlanma krizidir. Türkiye 2000 yılı sonu 2001 yılı başında; Ocak-Mart sürecinde böyle bir krizin eşiğinden döndü. TÜrkiye bir taraftan borç alıyor (kredi), diğer taraftan da borç ödüyor. Bu çark, yeniden döndürülebilecek duruma geldi. Emperyalizme bağımlılık koşullarında borç çarkının sürekli çevrileceğinin hiçbir garantisi yoktur. Üretim; maddi değer üretimi olmadığı müddetçe veya bu artmadığı müddetçe mali sıkıntı ve borçlanma krizi, ekonominin kaderi olmaya devam eder.

Bunun ötesinde dünya ekonomisinin seyri de kaçınılmaz olarak TÜrkiye ekonomisini etkiliyor. İstikrarsız, kriz ögelerinin giderek çoğaldığı bir dünya ekonomisinin, TÜrkiye’de ekonomiyi nasıl etkileneceğini zaman gösterecektir. Yoğun kredi akışı olmasaydı bu etkilemenin çok olumsuz olacağını söyleyebilirdik. Olumsuz etkilenmenin karşısında nakit sağlayan, çarkı döndüren kredi etkilemesi var. Önümüzdeki dönem, bu gidişin nasıl şekilleneceğini gösterecektir.

2001 yılında Türkiye, birden fazla krizi bir arada yaşadı: Hükümet krizi bazında siyasi kriz, mali kriz ve bu iki krizin hakim olduğu süreçte patlak veren fazla üretim krizi. Mali kriz geride kaldı. Siyasi kriz tanımlamasına denk düşen bir hükümet krizi de yok. Ama fazla üretim krizi belirttiğimiz süreci içinde devam ediyor.
K. Derviş, her zaman yaptığı gibi bu sefer de “umut” saçıyor.

3 Mart 2002 Pazar

“AVRUPA BİRLEŞİK DEVLETLERİ” Mİ?

Geçe Perşembe ve Cuma günü AB üye ve aday üye ülke temsilcilerinden ve bazı AB kurumları temsilcilerinden oluşan toplam 105 “şahsiyet”, AB’nin geleceğini tartışmak için Brüksel’de toplandı. “Avrupa’nın Geleceği İçin Konvansiyon” adı altında üye ve aday üye ülkeler, tekelci sermayenin geleceği için birbirlerini yokladılar, ısrarlı oldukları görüşlerini yeniden dile getirdiler. Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı Valerie Giscard d’Estaing’ın başkanlığında sürdürülen toplantıya, hükümet dışı örgütler de çağrıldılar.
Sorun nedir? AB’nin idari (administratif) gelişme sorunları, şimdiye kadar sadece hükümet konferanslarının bir çalışma konusuydu. Şimdi bu sorun, daha geniş bir temsilciler topluluğuna devredilmiş oluyor. Ama karar verme yetkisi hala Bakanlar Konseyinde.
AB’nin bugün ele aldığı sorunlar, topluluğun kuruluş döneminden kalmadır. O zaman altı devlete göre yapılan düzenlemeler, gerçekleştirilen kurumlar, artık bugün 15, birkaç sene sonra da 28-30 üyeli olacak AB için yeterli değil. AB, dinamik olmak istiyor ve karar alabilmek için de kendini yenilemek zorunda olduğunu görüyor.
Konvansiyonda üye devletlerin, AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosunun yetkileri tanımlanacak, daha doğrusu, yanlış anlaşılmayacak derecede tam tanımlanacak. Sonra AB Komisyonu ve Avrupa Parlamentosunun iki odalı(meclisli) bir sistem olarak geliştirilip geliştirilemeyeceği üzerine kafa yorulacak. Aynı zamanda Bakanlar Konseyinde kararların çoğunluk sistemine göre alınması üzerine tartışılacak.
“Avrupa’nın Geleceği İçin Konvansiyon” anlayışı neyin ifadesidir?
Bu toplantı veya iki meclisli bir sistem oluşturma çabası veya bir AB Anayasası hazırlama çabası, AB’nin siyasi bir entegrasyon olmadığını gösterir. Bunun ötesinde yapılan tartışmalar, bilinin ve “yeni” ortaya çıkan görüş ayrılıkları, AB’nin siyasi bir entegrasyon olmaktan henüz çok uzam olduğunu da göstermektedir.
AB üyesi devletler, fiilen iki gruba bölünmüş durumdalar. Büyük devletler, özellikle de Almanya, Fransa, İngiltere, AB’nin geleceğini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmek için birbirleriyle kıyasıya bir rekabet içindeler ve bu rekabette “küçük” üyeleri kendi yanlarına çekmek için de yoğun çaba harcıyorlar. AB içinde “büyükler”, aynı zamanda “büyük” olanların hukuksal olarak da belirleyici, yönlendirici olmaları için “küçük” olanları baskı altına almaya çalışıyorlar. Kararlarda oy birliği anlayışının yerini oy çoğunluğunun alması için sürdürülen mücadele (Almanya, İngiltere) buna tipik bir örnektir.
AB, ABD gibi bir devlete, “Avrupa Birleşik Devletleri”ne dönüşebilir mi?
ABD’nin kurulduğu dönemde Amerika’daki kolonizatörlerde; göçmenlerde ulusal bilinçlenme ya yoktu, ya da oldukça zayıftı. Bundan dolayı, Büyük Britanya’ya karşı Amerikalı olarak savaştılar ve 13 eyaletin birleşmesiyle (Filadelfiya Konvansiyonu, 1787) bugünkü ABD’nin temeli atıldı, anayasası oluşturuldu.
Bugün AB’nin de böyle bir süreçten geçerek “Avrupa Birleşik Devletleri“ne dönüşeceğinin hiç bir garantisi yoktur. Bunun ötesinde, AB’nin geleceğinin şekillenmesinde topluluğun genel çıkarları kadar, her bir üyenin, özellikle de emperyalist üyelerinin “ulusal” çıkarları belirleyici olmaktadır.
Ulusal devletlere ait bazı yetkilerin AB’ye devredilmesi, AB üyesi ülkelerde ulusal devlet, ulusallık, ulusal çıkar olgusunu aşındırmıyor. Tersine AB’nin iktisadi entegrasyon olarak daha etkili ve dinamik olmasını sağlıyor.
20-30 veya 50 sene sonra AB ne olur? Bunu bilemeyiz. Ama her bir üyesinin ulusal çıkarlarını dikkate alan bir siyasi entegrasyon, bir “Avrupa Birleşik Devletleri” olamaz. Siyasi entegrasyonun gerçekleşmesi, AB’nin siyasi olarak, bir devlet olarak bütünleşmesi için üye devletlerinde ulusallık olgusunun ölmesi gerekir. Bunun adı asimilasyondur. Bu anlamda Fransız burjuvazisinin Alman emperyalizminde veya Alman burjuvazisinin Fransız emperyalizminde asimile olacağını düşüremiyorum ve Lenin’in dediği gibi, kurulsa da gerici olacak olan “Avrupa Birleşik Devletleri” kurulmadan bütün Avrupa’nın sosyalist olacağına inanıyorum.
AB, sermayenin, tekellerin çıkarlarına daha iyi hizmet etsin diye reformlarla geliştiriliyor. Bu reformlar, işçi sınıfı ve emekçi yığınların çıkarlarını hesaba katmıyor.
AB, tekellerin AB’sidir, işçi sınıfı ve emekçi yığınların değil.

1 Mart 2002 Cuma

AVRUPA BİRLİĞİ - TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN SEYRİ


AB-TÜRKİYE İLİŞKİLERİNİN SEYRİ

1989/’91’de revizyonist blokun ve Sovyetler Birliği’nin dağılması uluslararası ilişkilerde ve çelişkilerde derin değişimlere neden olmuştur. İki kutuplu, iki süper güçlü, iki pazarlı dünyanın sonlanması, kapitalist dünya sistemi veya dünya burjuvazisi açısından bir milattı.

24 Şubat 2002 Pazar

ŞER YUVASI ABD’DİR

“Terörizme” karşı mücadele adı altında çıkarlarına ters düşen örgüt ve devletlere karşı “haçlı seferi”ne çıkan Amerikan emperyalizmi, Afganistan’dan sonra saldırabileceği ülkeleri “şer ekseni” tanımlamasıyla yeniden hedef tahtasına koydu. Amerikan emperyalizminin bugünkü uluslararası konjonktürde İran ve Kuzey Kore’ye saldırması söz konusu değil. Ama Irak’a her an saldırabilir. Afganistan’dan sonra sıranın Irak’a geldiği doğrultusunda haber ve yorumlar aylardan beri sürdürülüyor. Hatta Irak’ın nasıl işgal edileceği ve S. Hüseyin rejiminin nasıl yıkılacağı üzerine senaryolar üretiliyor.
Gerekirse ABD, tek başına Irak’a saldırır denmesi, Amerikan emperyalizminin “Irak’ta terörizme” karşı mücadelesinin zor olacağına bir işarettir. Körfez Savaşında ve Afganistan’a saldırıda geniş bir emperyalist koalisyonu peşinde sürükleyen, en azından önde gelen rakiplerinin onayını alan ABD, bu sefer yalnız kalacağını hesaba katıyor.
Irak’a saldırı, yeni Balkan Savaşlarının ve Afganistan Savaşının bir devamı olacaktır. Bugün açısından emperyalistler arası çelişkilerin en çok keskinleştiği bu bölgelerde savaşın nedeni, belli emperyalist güçlerin hegemonya çabasında, çıkar çatışmasında aranmalıdır.
Balkanlar ve Afganistan, Amerikan emperyalizmi önderliğinde “barış”a kavuşturuldu. Şimdi sıra Irak’a geldi. Ama Irak’ta emperyalist ülkeler arasındaki çıkar çatışması, Saddam rejimini devirmek için gerekli ittifaktan daha güçlü.
Irak, dünya petrol rezerv ve üretiminin önemli bir kısmına sahip. Dünyanın en büyük enerji(petrol) yatağı, Basra Körfezinde bulunuyor. Bölgeyi ve dolayısıyla Irak’ı önemli kılan bu.
Körfez Savaşından sonra konan ambargo ile Irak petrol üretimi sınırlandırıldı. Bu arada Irak, Rus, Çin, Japon, Fransız petrol şirketleriyle anlaşmalar yaptı. Ancak, ambargo devam ettiği müddetçe bu anlaşmalar geçerli olmuyor. Bu durumda ABD ve İngiltere, ambargonun mutlaka devamını istiyorlar. Ama ambargonun kaldırılmasını isteyenler de giderek seslerini yükseltiyorlar. Bu durumda Irak petrollerini rakiplerine kaptırmak istemeyen ABD, yeni bir durum oluşturmak ve ülkenin petrollerini ele geçirmek için, “terörizme karşı savaş” bahanesiyle Irak’a saldırmaktan başka çıkar yol görmüyor.
Irak’ta oyun oldukça açık oynanıyor:
-ABD, Saddam rejimini devirmek istiyor, çünkü bu rejim, Amerikan tekellerinin, bir bütün olarak Amerikan emperyalizminin çıkarlarına hizmet etmiyor.
-Rusya, Çin, Japonya ve bir bütün olarak AB, Irak’a saldırılmasına karşı çıkıyorlar, çünkü Saddam rejiminin yıkılması durumunda yapmış oldukları petrol anlaşmaları geçersiz olacaktır.
-ABD ve İngiltere, Irak’a uygulanan ambargonun devamından yanalar. Çünkü böylece Irak’ın diğer emperyalist ülkelerle yapmış olduğu petrol anlaşmaları kâğıt üzerinde kalacak.
-Rusya, Çin, Japonya ve AB, Irak’a uygulanan ambargonun kaldırılmasını talep ediyorlar. Çünkü böylece yapmış oldukları petrol anlaşmaları yürürlüğe girecek.
Amerikan emperyalizmi, durumu kendi lehine değiştirmek için saldıracaktır. Irak’ta, öncelikle Amerikan çıkarlarına hizmet eden yeni bir rejim kurmaya çalışacaktır. Amaç bu ve şerlik de bu.