deneme

24 Eylül 2019 Salı

“'SINIFÇI' TEKÇİLİK” - DİYALEKTİK YÖNTEMİN MARKSİST-LENİNİST PARTİ AÇISINDAN ÖNEMİ


DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

(DİYALEKTİK YÖNTEM VE ÖNEMİ ÜZERİNE)

Marksist Yöntem mi - Burjuva/”Post-Marksist" Yöntem mi?

Önceki yazıda eleştirdiğim “'Sınıfçı' tekçilik mi, toplumsal devrimci rezerv çoğulluğu mu? makalesinde ifade edilen değil, ifade edilmeye çalışılan anlayış masum değildir. Vurgulayalım hiç masum değildir. Yazarın, partinin kuruluş, var oluş ilkelerine tamamen ters anlayışları belli bir akımın görüşleridir. Bu akım, “Post-Marksizm” olarak tanımlanan ve içinde çok sayıda ekolü barındıran bir akımdır. Bu akımın temel özelliği, bir taraftan, kendilerine göre bir Marksizm oluşturarak Marksizme sahip çıkarak adı altında Marksizmi Marksizm yapan değerleri çarpıtmak ve diğer taraftan da Marksizm ile Leninizm arasında çelişkiler oluşturarak çağımızın Marksizmi olan Marksizm-Leninizm çarpıtmaktır; dünya işçi sınıfı ve emekçilerinin hafızasında devrim, sınıf, ideoloji vb. silmektir. Post-Marksizm, “Batı Marksizm” olarak geçen yüzyılın ‘20’li yıllarında devrim, sınıf, ideoloji vb. eksenli olarak Ekim devrimine karşı saldırılarla oluşmaya başlamıştır.

Sınıfçı tekçilik” anti-parti bir anlayıştır, diyalektik ve tarihsel materyalizmin reddidir, sınıf ideolojisi anlayışının, yani Marksizm-Leninizmin karşıtıdır; Post-Marksizmin “ezilenci” ekolünün temel görüşlerini dile getirmektedir.

Aşağıdaki makale 2001 yılında yazıldı ve yayınlanmadı. Her ne kadar “'Sınıfçı' tekçilik mi, toplumsal devrimci rezerv çoğulluğu mu?” yazısında ele alınan konuyla doğrudan ilişkisi olmasa da yöntem olarak diyalektiğin komünist partisi açısından önemini ele almaktadır. Bu bakımdan yerindedir diyerek yayınlıyorum.

*

DİYALEKTİK VE TARİHSEL MATERYALİZM

(DİYALEKTİK YÖNTEM VE ÖNEMİ ÜZERİNE)

Lenin, "Komünizm" makalesinde "marksizmin en derin özünün, canlı ruhunun somut bir durumunun somut analizi" olduğunu yazıyor (1). Bu kavrayış, komünist partinin nasıl ilerlemesi gerektiğini de gösteriyor: sınıf mücadelesinin, partinin strateji ve taktiği ancak ve ancak bu anlayışa göre tespit edilebilir ve sürekli, değişen koşullara tekabül edecek bir şekilde geliştirilebilir.
Materyalist diyalektik, bilimsel teoridir, bir yöntemdir. Komünistler, ancak bu teorinin ve yöntemin yardımıyla dünyayı değiştirme eylemine girişebilirler. Sadece materyalist diyalektik, insan düşüncesine gerçeğin gelişmelerinin ve karmaşık bağlamlarının kavranması ve değiştirilmesi için gerekli gücü verir. Marksizm-Leninizm, yaratıcı özelliğini/karakterini materyalist diyalektikten alır. Marksizm-Leninizm, materyalist diyalektiği teori ve yöntem olarak görür. Bu, dünyaya bakış tarzıdır, bir dünya görüşüdür. Bu dünya görüşünü; diyalektik ve tarihsel materyalizmi Stalin şöyle tanımlar:
"Diyalektik materyalizm, Marksist-Leninist partinin dünya görüşüdür. Doğa olgularına yaklaşımı, onları incelme ve anlama yöntemi diyalektik, doğa olgularını yorumlaması, bu olguları kavraması, teorisi materyalist olduğundan, diyalektik materyalizm adını almıştır.
Tarihsel materyalizm, diyalektik materyalizmin ilkelerinin toplum yaşamının incelenmesine uzatılışı, diyalektik materyalizmin ilkelerinin toplum yaşamı olgularına, toplumun ve tarihin incelenmesi ve uygulanışıdır" (2).

Düşünce ve var oluş arasındaki bağ

Sömürüye dayanan toplum, sınıflara bölünmüş toplum demektir. Her sınıfın kendine özgü bir dünya görüşü vardır ve bu dünya görüşü, kendisini, çeşitli felsefe sistemlerinde yansıtır. Yani felsefe de sınıfsal karakter taşır ve bu nedenle bütün sınıflar için geçerli olan, bütün sınıfların ve toplumun üzerinde duran, onlardan bağımsız bir felsefe yoktur. Belli bir sınıfın hakimiyetinin yıkılması ve başka bir sınıfın hakimiyetinin kurulmasıyla toplumun alt yapısı da değişir ve buna bağlı olarak toplumun üst yapısı, düşünce tarzı, felsefe anlayışı, hukuku vb. de değişir. Her bir sınıfı kendi ekonomik alt yapısı ve üst yapısıyla hakim sınıfı olur.
Sömürüye dayanan toplumlarda hakim olan her sınıf, hakimiyetini sürdürmek, sömürülen ve baskı altında tutulan geniş yığınları bilgisizlik ve cehalet içinde tutmak için kendi hakimiyetine hizmet eden teorileri kullanır veya kullanmak için geliştirir. Geniş yığınlar, açlığı ve sefaleti kader olarak algılamalıdırlar, doğa üstü güçlere inanmalıdırlar, esas refahın bu dünyada değil de öbür dünyada olduğunu inanmalıdırlar. Hakim sınıflar, inananlara cenneti, inanmayanlara da cehennemi vaadederler. Köleci toplumda köle sahipleri kölelere; feodal toplumda feodal beyler bağımlı köylülere ve kapitalist toplumda da burjuvazi proletarya ve emekçilere bunu vaat eder. Bütün bu anlayışlar, görünüşleri ne denli farklı olursa olsun, sonuçta farklı görünüşte felsefi idealizmden başka bir anlam taşımazlar.
Demek oluyor ki, bir taraftan Marksist-Leninist partinin dünya görüşü olarak diyalektik ve tarihsel materyalizm, diğer taraftan da sömürücü sınıfların dünya görüşü olarak idealizm.
Doğa, ebedi hareket içinde olan maddedir ve insan düşüncesinden bağımsız olarak vardır. Hal böyle olunca insan düşüncesi nereden kaynaklanıyor? İnsan düşüncesi, doğadaki süreçlerin, gelişmelerin ve şeylerin yansımasından başka bir şey değildir. Bu anlamda diyalektik materyalizm, doğadaki gelişmenin öğretisidir ve tarihsel materyalizm de bu gelişmenin kavranışının/algılanmasının insan toplumuna uyarlanmasıdır.
Toplumların tarihinde düşünce ve var oluş sürekli önemli bir rol oynamıştır ve oynamaktadır. İnsan ölmesine rağmen ruhunun ölmeyeceği, doğa üstü güçler, tanrı olgusu vb. mistik ve dinsel kavramlar hakim sınıflar tarafından sömürü ve baskı düzenlerinin devamı geniş emekçi yığınların baskı altında tutulmasının bir aracı olarak sürekli canlı tutulurlar, yeniden ve yeniden yorumlanırlar. F. Engels, "Ludwig Feuerbach ve Alman Klasik Felsefesinin Sonu" yazısında konuya ilişkin olarak şöyle der:
"Düşüncenin varlığa, tinin doğaya ilişkisi sorununun, bütün felsefenin bu en yüksek sorununun kökleri, aynen her dinde olduğu gibi, yabanilik çağının kısıtlı ve bilgisiz kavrayışlarındandır. Ama bu sorun, ancak, Avrupa toplumu, Hristiyan ortaçağın uzun kış uykusundan uyandığı zaman bütün kesinliğiyle konabilir ve ancak o zaman bütün anlamını kazanabilirdi. Ayrıca ortaçağın skolastiğinde büyük bir rol oynamış olan düşüncenin varlığa göre durumu sorunu, tinin mi yoksa doğanın mı, hangisinin esas öge olduğu sorunu, bu sorun, kilise açısından, şu keskin biçimi aldı: dünya tanrı tarafından mı yaratılmıştır, yoksa ebedi olarak var mıdır?
Bu soruyu yanıtlayışlarına göre filozoflar iki büyük kampa ayrılıyorlardı. Tinin, doğaya göre önce gelme özelliğini ileri sürenler ve buna göre de, son aşamada, ne cinsten olursa olsun dünya için bir yaratılmayı kabul edenler...İdealizm kampını oluşturuyorlardı. Diğerleri, doğayı esas alanlar ise materyalizmin değişik okullarında yer alıyorlardı" (3).
Materyalizm ile idealizm arasındaki mücadele yüzyıllardan beri sürmektedir. Bütün soru, dönüp dolaşıp belli bir noktada düğümleniyor: doğayı tanrı mı yaratmıştır veya doğa, madde ebedi olarak var mı? Tin, düşünce, maddenin gelişme ürünü müdür? Bu sorulara Engels'in verdiği cevap kısa ve açıktır:
"Madde, tinin bir ürünü değildir. Ama tinin kendisi, maddenin en üstün ürününden başka bir şey değildir" (4).
Engels'in bu anlayışını Lenin, "Materyalizm ve Ampiryokritisizm" yapıtında şöyle tamamlar:
"Madde, duygu organlarımıza etkide bulunur ve duyum yaratır. Duyum, beyine, sinirlere, ağ tabakasına vs. yeni belli biçimde örgütlenmiş maddeye bağımlıdır. Maddenin varlığı, duyumdan bağımsızdır. Madde, birincil olandır. Duyum, düşünce, bilinç, özel biçimde örgütlenmiş maddenin en gelişmiş (yüksek, çn) ürünüdür. Bu genel itibariyle materyalizmin kavrayışıdır ve özel olarak da Marks ve Engels'in kavrayışıdır" (5).
Yani dünya, doğa insan bilincinden bağımsız olarak vardır; doğadaki çeşitli görünümler nesnel olarak, insan bilincinden bağımsız olarak vardırlar. Doğadaki ve toplumdaki bütün görünümler, süreçler, gelişmeler nesnel yasalara tabidirler. Bu materyalist anlayışın tam tersini idealizm savunur. Felsefi idealizme göre şeyler, görüngeler düşünce ve duyumlardır. Bundan dolayı, felsefi idealizme göre nesnel yasalar yoktur. Yasa denen şeyler, insan düşüncesinin ürünleridir.
Engels, "Anti-Dühring"de konuya ilişkin olarak şöyle der:
"...Sonra, bilinç ile doğanın, düşünce ile varlığın, düşünce yasaları ile doğa yasalarının birbirlerine bu derece uyumlarını son derece tuhaf bulmak zorunda kalınır. Ama eğer daha sonra düşünce ile bilincin ne oldukları ve nereden geldikleri sorulursa, bunların, insan beyninin ürünü oldukları ve insanın da, doğanın, çevresi içinde ve çevresi ile birlikte gelişen bir ürününden başka bir şey olmadığı görülür; bundan da, doğal olarak, son çözümlemede, doğa ürünleri olan insan beyni ürünlerinin, doğanın bütünü ile çelişki durumunda değil, uygunluk durumunda bulundukları sonucu çıkar" (6).
Demek oluyor ki, felsefi idealizm, soruna tamamen yanlış bakıyor. İnsan beyni maddenin en gelişmiş biçiminden başka bir şey değildir.
Marksist-Leninistler, daha genel bir kavram kullanırsak materyalistler, düşünce ve duyumların nesnel dünyayı yansıttıklarından hareket ederler. Doğada ve toplumda birtakım görüngülerin, yasaların henüz kavranmamış, keşfedilmemiş olmaları, onların var olmadıkları anlamına asla gelmez. Bunlar, bizim düşüncemizden bağımsız olarak vardırlar. Biz anlamıyor ve kavramıyorsak toplum ve doğanın birtakım gerçeklikleri yok sayılamaz. Daha kapsamlı araştırdıkça, yaşamın pratiği derinleştikçe bizim için görünmeyen, anlaşılmayan olanlar, görünür, kavranır ve anlaşılır olurlar. Bunu yapabilmek için en önemli silahımız, teori ve yöntem olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmdir.
Diyalektik ve tarihsel materyalizm, materyalizmin en gelişmiş biçimidir.

"Hareket, maddenin var oluş biçimidir"

Konuya ilişkin olarak Engels, "Anti-Dühring"de şöyle der: "Hareket, maddenin varoluş biçimidir. Hiçbir zaman, hiçbir yerde, hareketsiz madde ne olmuştur ne de olabilir. Evren uzayında hareket, her göksel cisim üzerinde daha küçük kitlelerin mekanik hareketi, ısı, elektrik veya da manyetik akım biçiminde moleküler titreşim, kimyasal dağılma ve bileşim, organik yaşam, evrendeki her tekil madde atomu, her belirli anda, bu hareket biçimlerinden herhangi birine, veya da aynı zamanda bir çoğuna birden katılır. Her hareketsizlik, her denge, sadece görelidir, ancak şu veya da bu belirli hareket gibi hareketsiz madde de düşünülemez. Öyleyse, maddenin kendisi gibi, hareketin yaratılması ve yok edilmesi de olanaksızdır" (7).
Öyleyse hareket nedir ve niçin yok edilemez? Aynı eserinde Engels, bu soruyu şöyle cevaplandırıyor:
"Maddenin hareketi, salt kaba mekanik hareket değildir, salt yer değiştirme değildir; ısı ve ışıktır, elektrik ve manyetik gerilimdir. Kimyasal bileşim ve ayrışımdır, yaşamdır ve nihayet bilinçtir" (8).
Demek oluyor ki hareket, çeşitli biçimlerde açığa çıkıyor. Hareketin bir biçimi, ancak belli koşullarda başka bir biçime dönüşebiliyor. Sadece biçimde değişme oluyor. Aynı yerde Engels, devamla konuya ilişkin olarak şöyle der:
"Maddenin, bütün sınırsız varlık süresi boyunca yalnızca bir defa ve sonsuzluğuna oranla sonsuz derecede küçük kısa bir süre için, kendisini, hareketini farklılaştırabilecek ve dolayısıyla bu hareketin bütün zenginliğini ortaya koyabilecek bir durumda bulunduğunu ve bundan önce ve sonra, maddenin sonsuza kadar salt yer değişikliği ile sınırlanmış olarak kaldığını söylemek, maddenin ölümlü ve hareketin geçici olduğunu savunmakla eş anlamlıdır. Hareketin yok olmazlığı, sadece nicel olarak değil, aynı zamanda nitel olarak da kavranmalıdır; salt mekanik yer değiştirme, uygun koşullar altında ısıya, elektriğe, kimyasal eyleme, yaşama dönüşme olanağını da kapsamakla birlikte, bu koşulları kendiliğinden yaratamayan bir madde hareketini yitirmiştir; kendisine uygun düşen çeşitli biçimlere dönüşmek yeteneğini yitirmiş bir hareket, her ne kadar dinamiğe sahip olsa da artık enerjisi kalmamıştır ve böylece kısmen yok edilmiş olur. Ama bunların her ikisi de düşünülemez".
"Hareket, maddenin varoluş biçimidir". Yani hareket ve madde aynıdır/özdeştir, hareket halinde madde veya maddesel hareket.
Uzay, hareket halindeki madde ile doludur veya uzayda boşluk, maddenin olmadığı bir mekan yoktur. Bu madde yok edilemez, ancak onun çeşitli biçimleri birbirlerini etkilerler ve yeni biçimlerin oluşmasına neden olurlar.
Engels, adı geçen yapıtında konuya ilişkin olarak şöyle der.
"Bizce kavranabilen tüm doğa, bir sistem biçimidir, cisimlerin karşılıklı bağlantılarının bir toplamı biçimidir ve biz, burada, cisim deyince, yıldızlardan atomlara kadar, hatta varlıkları kabul edildiği ölçüde esir tabakası parçacıklarına kadar bütün maddi varlıkları anlarız. Bu cisimlerin bir karşılıklı bağlantı içinde bulunduğu gerçeği, onların, birbirlerini etkilediği gerçeğini içinde taşır ve onların bu karşılıklı etkisi de açıkça, hareketi oluşturur. Bundan da anlaşılıyor ki madde, hareketsiz düşünülemez. Ayrıca madde, karşımızda, var olan, var olduğu gibi de yaratılamayan ve yok edilemeyen bir şey olarak duruyorsa, bundan, hareketin de, yaratılamayacağı gibi yok edilemeyeceği sonucu çıkar. Bu vargı, evrende bir sistem, cisimlerin karşılıklı bağlantılı bir birliğinin kabul edilmesiyle reddedilemez duruma geldi" (10).
Yani uzay; kozmos, sürekli hareket içinde olan ve biçim değiştiren ve zaman ve mekan içinde sonsuz olan madde ile doludur.
"Çünkü bütün varlığın temel biçimleri zaman ve mekandır ve zaman dışında bir varlık, mekan dışında bir varlık gibi saçmadır" (11).
Bu materyalist anlayışı çürütmek için burjuva doğa bilimcileri "büyük patlama" veya "ilk patlama" teorisine sarılıyorlar: Bu teoriye göre kozmos, yaklaşık 20 milyar yıl önce gerçekleşen büyük patlama sonucunda oluşmuş, hiç yoktan var olmuş!! Burjuva bilimciler bu teoriyi kanıtlamak için hala uğraşıyorlar.
"Büyük patlama" teorisi ile madde yoktan var ediliyor, zamana bir başlangıç konuluyor ve maddenin genişlemesiyle de mekan oluşuyor. Başlangıcın olduğu yerde son da olmalıdır.
Bu konuda Engels, "Anti-Dühring" yapıtında şöyle der:
"Açık olan şudur, bir sonu olan ama başlangıcı olmayan sonsuz, bir başlangıcı olan, ama sonu olmayan sonsuzdan ne daha çok, ne de daha az sonsuzdur. En ufak bir diyalektik anlayış, Bay Dühring'e, başlangıç ile sonun, kuzey ve güney kutupları gibi, zorunlu olarak birbirine bağlı bulunduklarını ve son ortadan kaldırılırsa, başlangıcın ta kendisinin son durumuna geleceğini ve tersinin de böyle olduğunu söylerdi....
....Sonsuzluk bir çelişkidir ve çelişkilerle doludur. Bir sonsuzun, sonlu değerlerden bileşmiş olması aslında bir çelişkidir, ama durum da budur. Maddi dünyanın sınırlı niteliği, onun sınırsız niteliğinden daha az çelişkilere götürmez ve bu çelişkileri ortadan kaldırmayı gözeten her girişim, görmüş olduğumuz gibi, yeni ve daha ağır çelişkilere götürür. Sonsuzluk, işte bir çelişki olduğu içindir ki, zaman ve mekan içinde sonsuzca çıkıp giden sonsuz bir süreçtir. Çelişkinin ortadan kaldırılması, sonsuzluğun sonu olurdu" (12).

Diyalektik ve metafizik yöntem

Doğadaki ve toplumdaki gelişmeler ve görünümler iki bakış açısından ele alınıp incelenebilirler. Bunlardan birisi, ele alınanı değişmeyen, önceden belirlenmiş olarak kabul eder, hareketi ve değişimi reddeder. Bu, soruna metafizik bakış tarzıdır, yani metafizik düşünce tarzına tekabül eden yöntem.
Engels, "Anti-Dühring" yapıtında şöyle der:
"Doğayı insan tarihini veya da kendi öz kafa etkinliğimizi düşüncenin incelenmesi altına koyduğumuz zaman, bize ilk görünen şey, hiçbir şeyin olduğu gibi, olduğu yerde, olduğu biçimde kalmadığı, ama her şeyin hareket ettiği, değiştiği, olduğu ve yok olduğu sonsuz bir karşılıklı ilişkiler ve etkiler yumağı tablosudur. Demek ki, içinde ayrıntıların henüz az çok silindiği genel tabloyu görüyoruz; hareket eden, geçen ve birbirine bağlanan şeyin kendisinden çok, harekete, birinden öbürüne geçişlere, bağlantılara dikkat ediyoruz. Dünyayı düşünmenin bu ilk, doğal, ama aslında doğru biçimi, ilkçağ Yunan filozoflarının düşünce biçimidir ve onu açıkça ilk formüle eden de Herakleitos olmuştur...Ama bu görüş biçimi olaylar bütününün sunduğu tablonun genel niteliğini ne denli doğru bir biçimde kavrarsa kavrasın, gene de genel tabloyu meydana getiren ayrıntıları açıklamaya yetmez ve onları açıklamaya yetenekli olmadığımız sürece, genel tablo üzerinde açık bir düşünce sahibi de olamayız. Bu ayrıntıları bilmek için, onları doğal veya da tarihsel bağlantılarından ayırmak ve nitelikleri, özel neden ve sonuçları vb. içinde incelemek zorundayız. Bu, en başta, doğa bilimi ile tarihsel araştırmanın görevidir...Gerçek bir doğa bilimine,...bu bilimin durmadan artan bir hızla geliştiği 15. yüzyılın ikinci yarısında rastlanır. Doğanın tekil parçalarının bölünmesi, çeşitli doğal süreç ve nesnelerin belirli sınıflara ayrılması, organik cisimlerin iç yapılışlarının anatomik yönlerinin çeşitliliği içinde irdelenmesi; doğanın bilinmesinde son dört yüzyılın bize getirmiş bulunduğu büyük ilerlemelerin temel koşulları, işte bunlardı. Ama bu yöntem, bize, doğal nesne ve süreçleri tek başlarına, büyük genel bağlantı dışında, bunun sonucu hareketleri içinde değil, hareketsizlikleri içinde; özsel bakımdan değişken ögeler olarak değil, değişmez ögeler olarak; yaşamları içinde değil, ölümleri içinde şöyle böyle kavrama alışkanlığını da geçirdi. Ve Bacon ile Locke sayesinde, bu görüş biçimi, doğa biliminden felsefeye geçtiği zaman, son yüzyılın özgül darkafalılığnı, metafizik düşünce tarzını meydana getirdi" (13).
Doğadaki ve toplumdaki gelişmeleri ele almanın ve incelemenin bir yöntemi böyle.
İkinci bakış tarzı ise olayları ve gelişmeleri hareket ve değişim içinde, karşılıklı ilişkileri ve birbirlerine bağlılıkları içinde, basitten mükemmele doğru sarmal gelişmesi içinde ele alır. Bu yönteme diyalektik yöntem denir ve bu diyalektik düşünme tarzına tekabül eden yöntemdir.
Her iki durumda da yöntem, düşünce tarzına tekabül eder. Doğadaki ve toplumdaki gelişmeleri ve değişimleri inceleme yöntemini doğa ve topluma bakış tarzından ayrı olarak ele alamayız. Düşünce tarzı yöntemi belirler.
Metafizik yöntemin ne olduğunu Engels, "Anti-Dühring"de şöyle açıklar.
"Metafizikçi için, şeyler ve onların düşüncedeki yansıları olan kavramlar, biri öbüründen sonra ve öbürü olmaksızın dikkate alınacak, değişmez, eğilip bükülmez, her zaman tıpkı kalan, yalıtık irdeleme konularıdır. O, orta terimler olmaksızın, sadece antitezler aracılığıyla düşünür: evet evettir, hayır hayır der; bunun ötesine geçen şey metelik etmez. Ona göre, bir şey ya vardır veya da yoktur; bir şey aynı zamanda hem kendisi hem de bir başkası olamaz, olumlu ile olumsuz birbirlerini mutlak olarak dıştalarlar; neden ve sonuç da aynı derecede sert bir biçimde birbirlerine karşı gelirler. Eğer bu düşünce biçimi, bize ilk bakışta adam akıllı akla yatkın görünüyorsa, bunun nedeni, bu düşünce tarzının sağduyu denilen şeyin düşünce biçimi olmasıdır. Ama, kendi dört duvarının zavallı alanında kapanıp kaldığı sürece, bu arkadaş ne denli saygıdeğer olursa olsun, geniş araştırma dünyasına atılmayı göze aldığı andan başlayarak, sağduyu büsbütün şaşılacak serüvenlerle karşılaşır ve metafizik görüş tarzı, boyutları, konunun niteliğine göre değişen geniş alanlarda ne denli doğrulanmış ve ne denil zorunlu olursa olsun, her zaman er veya da geç, ötesinde dar, sınırlı, soyut bir duruma geldiği ve çözülemez çelişkiler içinde kendini yitirdiği bir engele çarpar; bunun nedeni, tekil nesneler karşısında onların bağlantılarını; tekil nesnelerin varlıkları karşısında, onların oluş ve yok oluşlarını; hareketsizlikleri karşısında, hareketlerini unutmasıdır; ağaçlar, ormanı görmesini engeller" (14).
Metafizik düşünce tarzına göre doğa değişmez ve dünyadaki bütün hareketlerin bir yaratıcısı vardır. Bu doğaüstü güce tanrı denir. O, her şeyi yaratmıştır ve doğadaki her hareket onun ilk vuruşuyla oluşmuştur ve hiç değişmeden devam etmektedir. Aynı yapıtında Engels, diyalektik konusunda şöyle der:
"Bütün bu süreçlerin, bütün bu düşünce yöntemlerinin hiçbiri, metafizik düşünce çerçevesine girmez. Nesneleri ve onları kavramsal yansılarını, özsel olarak bağlantıları, zincirlemeleri, hareketleri, doğuşları ve sonları içinde kavrayan diyalektik içinse, tersine, yukarıda sözü edilen süreçler, onun kendine özgü davranış biçiminin birer doğrulanmasıdır. Doğa, diyalektiğin deneme tezgahıdır ve madenin doğa bilimi onuruna, onun bu deneme tezgahı için her gün artan zengin bir olguları hasadı sağlayarak böylece doğada her şeyin, son çözümlemede, metafizik olarak değil, diyalektik olarak olup bittiğini, doğanın durmadan yinelenen bu çevriminin sonsuz tekdüzeliği içinde hareket etmeyip, gerçek bir tarih geçirdiğini kanıtladığını söylemeliyiz. Ama şimdiye kadar diyalektik biçimde düşünmeyi öğrenmiş bulunan bilginleri parmakla sayılabilecek denli az olduğu için, bulunan sonuçlar ile geleneksel düşünce biçimi arasındaki çatışma, bugün doğa bilimleri teorisinde egemen olan ve öğretmenler ile öğrencileri, yazarlar ile okurları umutsuzluğa düşüren o büyük kargaşalığı açıklar.
Evrenin, onun ve insanlığın evriminin olduğu gibi, bu evrimin, insanların beynindeki yansımasının da doğru bir biçimde kavranması, öyleyse ancak, oluş ve yok oluşun, ilerleyen ve gerileyen değişikliklerin evrensel karşılıklı etkilerini sürekli olarak göz önünde tutarak, diyalektik yoldan olanaklıdır" (15).
Diyalektik yöntemin uygulanma/kullanım alanı sadece doğa ile sınırlı değildir. Bu yöntem, aynı zamanda, toplumsal gelişme ve değişimlerin incelenmesi ve kavranmasında da kullanılır. Toplumsal gelişmeyi, toplumdaki değişimi kavramak ve bunun sınıf mücadelesi, mücadele aşama ve biçimleri bakımından ne anlama geldiğini bilmek ve ona göre hareket etmek isteyenin yegane güvenebileceği ve kullanabileceği yöntem, diyalektik yöntemdir, Marksist diyalektiktir. Doğa ve toplumun yasalarını araştırmak ve bu yasalardan yararlanmak ancak ve ancak diyalektik yöntemin kullanılmasıyla olanaklıdır. Lenin, diyalektik yöntemi yegane bilimsel yöntem olarak tanımlar ve bu konuda "Halkın Dostları Kimlerdir" yapıtında şöyle der.
"Marks ve Engels'in -metafizik yöntemin karşıtı olarak- diyalektik yöntem adını verdikleri şey, toplumun, sürekli gelişme durumunda olan canlı bir organizma (mekanik olarak birbirlerine bağlanmış ve dolayısıyla ayrı ayrı toplumsal ögelerin her türlü rastlantısal birleşmelerine izin veren bir şey olarak değil) kabul edilerek incelenmesi, o toplumsal biçimlenişi oluşturan üretim ilişkilerinin nesnel bir analizini, bunların işleyiş ve gelişme yasalarının araştırılmasını gerektiren bir organizma olarak gören sosyolojik bilimsel yöntemden başka bir şey değildir" (16).
Bir soruyu cevaplandırmadan geçmeyelim. Burjuva doğa bilimcileri de başarılı araştırmalar yaptılar, yapıyorlar. Mademki onlar, diyalektik yöntem kullanmıyorlarsa, başarılı sonuçlar veren araştırmaları nasıl yapıyorlar? Yerinde bir soru! Burjuva doğa bilimcileri metafizik düşünce tarzının etkisindedirler ve yöntem olarak metafizik yöntemi kullanırlar. Onlar, kullandıkları yöntemin özünün farkına varmadan, bilinçsiz bir şekilde diyalektik yöntemi kullandıklarında başarılı sonuçlar alıyorlar. Burjuva doğa bilimcilerinin bütün buluşlarında, başarılı araştırmalarında diyalektik yöntemi kullanmaları belirleyici olmuştur. Doğa yasalarının, doğada hareketi ve değişimin metafizik yöntemle kavranamayacağını burjuva bilim adamları da çok iyi biliyorlar. "Anti-Dühring"in önsözünde Engels şöyle diyor:
"....Karşılıklı ve ayrımları(n) doğada elbette var olduklarını, ama ancak görece bir geçerlilikle varolduklarını; buna karşılık onlara yüklenen o mutlak değişmezlik ve değerin doğaya sadece bizim düşüncemiz tarafından yüklendiğin kabul etmek; işte doğanın diyalektik anlayışının özü. Doğa biliminde biriken olguların baskısı altında bu anlayışa varmak olanaklıdır; ama eğer bu olguların diyalektik niteliğine diyalektik düşünce yasaları bilinciyle yanaşılırsa, bu anlayışa daha kolay varılır. Her halükarda doğa bilimi öylesine gelişmeler gerçekleştirmiştir ki, artık diyalektik bireşimden kurtulamaz. Doğa bilimi, şayet deneylerinin içinde bireşimleştiği sonuçların, kavramlardan başka bir şey olmadığını, kavramlarla iş görme sanatının ne doğuştan geldiğini, ne de her günkü olağan bilinçle elde edildiğini, ama gerçek bir düşünce, doğanın tecrübeye dayanan araştırmasından ne daha çok ne de daha az uzun bir tecrübeye dayanan tarihe sahip gerçek bir düşünce gerektirdiğini unutmazsa, bu işte kolaylıklar kazanacaktır. Doğa bilimi, bir yandan kendi dışında ve kendi üstünde geçinen her türlü ayrı doğa felsefesinden ve öte yandan İngiliz ampirizminin kalıntı olan kendi öz sınırlı düşünce yönteminden, işte ancak felsefenin ikibinbeşyüz yıllık evrim sonuçlarını özümlemeyi öğrenerek kurtulacaktır" (17).
Doğru, Engels'in dediği gibi, doğa bilimi "diyalektik bireşim"den; diyalektik sentez ve yöntemden kurtulamamıştır. Bu yöntemi kullanmaksızın bir milim dahi ilerleyememiştir. Ama her iki yöntem -diyalektik ve metafizik yöntem- arasındaki mücadele henüz sonuçlanmamıştır. Bu mücadele bütün dünyada sosyalizmin sistem olarak hakim olduğunda diyalektik yöntem lehine sonuçlanacaktır.

Doğada ve Toplumda Yasalar ve Araştırılmaları

Buraya kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı gibi, doğada ve toplumda gelişme ve değişim, yani hareket, diyalektiğin yasalarına göredir. Doğada ve toplumda her gelişme diyalektiğin yasalarına göre olur. Ama soruna metafizik yöntemle yaklaşıldığında zorluklar baş gösterir. Metafizik yöntemle doğa ve toplumda gelişmeler açıklanamaz. Çünkü bu yöntem, doğa ve toplumun yasalarının incelenmesine idealist yaklaşır, idealist yaklaşım, nesnel yasaların tinin ürünü olduğu anlayışıdır. Bu durumda doğa ve toplumun yasalarının araştırılmasında metafizikçi için esas olan tinin birincilliği, diyalektikçi için esas olan nesnel gerçekliktir.
Bu yasaların nerede aranması gerektiği sorusuna Engels, "Anti-Dühring" yapıtının önsözünde şöyle cevap veriyor:
"Nihayet, benim için esas olan, diyalektik yasaları kurgu aracılığıyla doğaya sokmak değil, ama onları orada bulmak ve oradan çıkartmak olabilirdi" (18).
Engels, neyin nerede aranması gerektiğini ve diyalektiğin yasalarını şöyle formüle eder:
"Öyleyse, diyalektiğin yasaları, doğa ve insan toplumu tarihinden çıkartılmaktadır, çünkü bunlar, bizzat düşüncenin olduğu gibi, tarihsel gelişmenin de bu iki yönünün en genel yasalarından başka bir şey değildir. Ve bunlar, esas olarak üçe indirgenebilirler:
-Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümü yasası.
-Karşıtların iç içe geçmesi yasası.
-Yadsımanın yadsınması yasası.
Her üçü de, Hegel tarafından, onun idealist biçiminde salt düşünme yasaları olarak geliştirilmiştir...yanlışlık bu düşüncelerin doğa ve tarihten çıkartılmayıp, bunların düşünce yasaları olarak doğa ve tarihe zorla yamanması gerçeğinde yatar" (19).
Engels'in deyimiyle Hegel, bu yasaları idealist biçiminde salt düşünme yasaları olarak geliştirmiştir. Oysa bu yasalar doğa ve toplumun nesnel yasalarıdır, insan düşüncesinden bağımsız olarak vardırlar. Hegel'in felsefesinin bu konudaki yanlışlığı da nesnel olanı idealist biçimde açıklamaya çalışmasıdır. Diyalektik düşünülmediğinde, soruna yüzeysel bakıldığında yanlışlık hemen baş gösteriyor: doğada ve toplumda belli bir yasa keşfedildiğinde ve formüle edildiğinde bunun bir düşünce ürünü olduğu ve doğa ve topluma uygulandığı sanılıyor. Oysa olan/gerçek o zamana kadar bilinmeyen, kavranmayan nesnelliğin (yasanın) keşfedilmesi ve formüle edilmesidir. Burada düşünce, keşfetmekle ve formüle etmekle sınırlı.
Aynı yerde Engels, devamla şöyle der:
"Tüm zoraki ve çoğu zaman tüyler ürpertici yapının kaynağı budur; evren ister istemez, kendisi ancak insan düşüncesinin evriminin belirli bir aşamasının ürünü olan bir düşünce sistemine uymak zorundadır. Olanı tersine çevirirsek, her şey pek basit bir görünüş alır, idealist felsefede son derece gizemli görünen diyalektik yasalar hemen basitleşirler ve gün gibi açık olurlar" (20).
Şimdi Engels'in bahsettiği diyalektiğin bu üç temel yasasını kısaca açıklayalım:

-Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşme yasası:
Bu yasa hakkında Engels, "Doğanın Diyalektiği" yapıtında şöyle der:
"Niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşmesi yasası(nı), kendi amacımız için...doğada, her durum için ayrı saptanmış bir biçimde, nitel değişmelerinin ancak (enerji denilen) maddi veya da hareketin nicel eklemeleri veya da nicel eksilmeleri ile ifade edebiliriz.
Doğadaki bütün nicel farklılıklar ya kimyasal bileşim farklarına ya hareketin (enerjinin) farklı niceliklerine veya da biçimlerine veya da hemen her zaman olduğu gibi, her ikisine birden dayanır. O halde, madde veya da hareket arttırılmadan veya da azaltılmadan, yani bu cismin niceliği değişmeden niteliğini değiştirmek mümkün değildir" (21).
Bu yasa, doğada ve toplumda gelişmenin tekdüze olmadığını, sıçramak olduğunu gösterir. Gelişme sürecinde görünen süreklilik bir yerde kesintiye uğrar. Bu sıçramadır. Sıçrama, niceliğin niteliğe veya da niteliğin niceliğe dönüşmesini ifade eder.
Yasanın doğa ve toplumdaki gelişmelerle açıklanması:
Su, 100 derece sıcaklıkta buharlaşmaya, 0 derece sıcaklıkta da buza dönüşmeye başlar. Buradaki 100 ve 0 sıcaklık dereceleri suyun yeni bir niteliğe (buhara ve buza) dönüşmesinde sıçrama noktalarını oluştururlar.
Kapitalizmin doğuşu ve gelişmesi, süreklilik arz eden bir niceliğin niteliğe ve niteliğin niceliğe dönüşümüdür: zanaatçılıkta nicel gelişme sonucunda kooperasyon/küçük meta üretimi oluşur (zenaatçılığa göre nitel değişim) yeni nitel değişim olan küçük meta üretiminden, nicel gelişme sonucunda manüfaktür oluşur (küçük meta üretimine göre yeni nitel değişim). Manüfaktür, yine nicel gelişme soncunda makinalı üretime dönüşür. Bu da, manüfaktüre göre yeni ve nihai nitel değişimdir. Başından sonuna bu, kapitalist gelişmenin üç aşamasına tekabül eden nicel ve üç nitel gelişmeyi ifade eder. Nitelden niceliğe, nicelikten nitele dönüşüm tedrici gelişmenin sıçramayla kesintiye uğratılmasıdır. Sıçramayla ilgili olarak Engels "Anti-Dühring" yapıtında şöyle der.
"Ne denli tedrici (ilerleyici) olursa olsun, bir hareket biçiminden bir başka hareket biçimine geçiş, her zaman bir sıçrama, her zaman kesin bir dönemeç olarak kalır. Göksel cisimler mekaniğinde, tek başına alınmış bir göksel cisim üzerindeki daha küçük yığınlar mekaniğine geçiş böyledir; yığınlar mekaniğinden, ısı, ışık, elektrik, mıknatıslık gibi asıl fizikte incelediğimiz hareketleri kapsayan moleküller mekaniğin geçiş de böyledir; moleküller fiziğinden atomlar fiziğine -kimyaya- geçiş de, kesin bir sıçrama ile gerçekleşir...Yaşam sahası içinde sıçramalar, giderek daha seyrek ve daha farkedilmez bir durum alırlar" (22).

-Karşıtların birliği, mücadelesi ve birbirlerini etkilemeleri yasası:
Bu konuda Engels, "Anti-Dühring" yapıtında şöyle der:
"Nesneleri dinginlik durumunda ve cansız, her biri kendi başına biri öbürünün yanında ve biri öbüründen sonra olarak düşündüğümüz sürece, kuşkusuz ki, onlarda hiçbir çelişki ile karşılaşmayız. Burada kısmen ortak, kısmen farklı, hatta birbiriyle çelişir, ama bu takdirde, farklı şeylere dağıtılmış ve bunun sonucu kendinde çelişki içermeyen bazı özgüllükler buluruz. Bu gözlem alanı sınırları içinde, işimizi alışılmış metafizik düşünce biçimi ile yürütebiliriz. Ama nesneleri, hareketleri, değişmeleri, yaşamları, birbirleri üzerindeki karşılıklı etkileri içinde düşünmeye başladığımız andan başlayarak, durum iyiden iyiye değişir. Burada birdenbire çelişkiler içine düşeriz. Hareketin kendisi bir çelişkidir" (23).
Burada Engels, hareket ile çelişkilerin kopmaz bağına açıklık getiriyor.
Aynı yapıtında Engels, çelişki konusunda şöyle der:
"Karşıtlık- Bir şey karşıtlık ile doluysa, o, bizzat kendisi ile çelişki içindedir ve onun düşünce ifadesi de keza (çelişki içindedir). Örneğin; bir şeyin aynı zamanda aynı kalması ve sürekli değişmesi, 'atalet' ve 'değişme' karşıtlığını taşıması bir çelişkidir" (24).
Çelişkisiz bir şey olmuyor. Her şey, çelişkisiyle birlikte var oluyor. Çelişki hareket ile kopmaz bağ içinde, maddesiz hareket, hareketsiz madde olmaz. Öyleyse çelişkisiz hareket de olamaz. Peki şeylerin hareket içinde ele alırsak, birbirlerini etkilemelerine bakarsak, nasıl bir durumda karşı karşıya kalırız. Bu konuda Engels, adı geçen yapıtında şöyle der:
"Hareketin kendisi bir çelişkidir; daha yalın mekanik yer değiştirmenin kendisi bile, ancak bir cisim, bir ve aynı anda, hem bir yerde, hem de bir başka yerde hem bir ve aynı yerde olduğu ve hem de orada olmadığı için gerçekleşebilir. Ve hareket, işte bu çelişkinin sürekli olarak ortaya çıkma ve aynı zamanda çözülme biçimi içinde bulunur...
Şayet basit mekanik yer değiştirme, kendinde bir çelişki içeriyorsa, maddenin daha yüksek hareket biçimleri ile organik yaşam ve organik yaşamın gelişmesi, haydi haydi içerir. Yukarıda yaşamın, en başta bir varlığın, her an, hem kendisi hem de bir başkası olmasına dayandığını görmüştük. Öyleyse yaşam da şeylerin ve süreçlerin kendinde var olan ara vermeden ortaya çıkan ve çözülen bir çelişkidir. Ve çelişki biter bitmez yaşam da biter, ölüm baş gösterir" (25).
Metafizikçi bunu anlar mı? Anlamaz. Metafizikçi şeylerin görünümlerin, gelişmenin içinde çelişkiler taşıdığını reddeder, metafizikçi, gelişmeyi sarmal biçimde ve sürekli mükemmele doğru olduğunu kavramaz. Ona göre gelişme, dönüp dolaşıp çıkış noktasına gelen harekettir.
Diyalektikçi ise soruna, Engels'in açıkladığı anlayışla yaklaşır. Diyalektikçiye göre, her süreç, her gelişme, her şey, her görünüm çelişkilerle doludur, bunlar karşıtların birliği olarak var olurlar ve onların geleceğini belirleyen bu birlik değil, karşıtların mücadelesidir.
Kapitalist toplum, sınıflardan oluşan karşıtların birliğidir. Bu toplum temel iki sınıf olarak burjuvazi ve proletaryadan oluşur. Ama bu toplumun geleceğini bu birlik değil, karşıtların; proletarya ve burjuvazinin kendi aralarındaki mücadele belirler. Toplumun, sürekli ileriye doğru gelişmesi bu mücadelenin sonucudur.

-Yadsımanın yadsınması yasası:
Bu yasa hakkında Engels, adı geçen yapıtında şöyle der:
"Öyleyse yadsımanın yadsınması nedir? Son derece genel ve işte bu yüzden, büyük bir önem ve büyük bir değer taşıyan doğanın, tarihin ve düşüncenin bir gelişme yasası; görmüş bulunduğumuz gibi, hayvanlar ve bitkiler dünyası bakımından, jeoloji, matematik, tarih, felsefe bakımından geçerli olan...yasa...Bu işin yadsımanın yadsınması olduğunu söylediğim zaman, örneğin, arpa tanesi tarafından, çimlenmeden taneyi taşıyan bitkinin yok olmasına değin izlenen özel gelişme üzerine hiçbir şey söylemediğim kendiliğinden anlaşılır...şayet bütün...süreçler üzerine, bunlar yadsımanın yadsınmasıdır dersem, bunların hepsini birden bu tek hareket yasası altında kavramış ve bu nedenle de, tek başına alınmış hiçbir özel sürecin özelliklerini hesaba katmamış olurum. Gerçekte diyalektik, doğanın, insan toplumunun ve düşüncenin genel hareket ve gelişme yasaları biçiminden başka bir şey değildir" (26).
Yadsımanın yadsınması veya inkarın inkarı, söz konusu olanın reddi, inkar edilmesi anlamına gelmez. Yadsımanın yadsınması "hayır" demek değildir. Bu, kırmak, yok etmek anlamına gelmez. Tam tersine, yadsımanın yadsınması, ileriye doğru gelişmenin ifadesidir. Engels, aynı yapıtında/aynı yerde bu konuda şöyle der:
"Şöyle bir itirazda da bulunabilirler: burada gerçekleşen yadsıma, gerçek bir yadsıma değil; bir arpa tanesini, onu öğüterek, bir böceği, üzerine basarak a olumlu büyüklüğünü, onu çizerek de yadsırım. Veya da, gül gül değildir diyerek, gül, güldür önermesini yadsırım; veya da şayet bu önermeyi yeniden yadsır ve gül, gene güldür dersem, bundan ne sonuç çıkar? Bu itirazlar gerçekte metafizikçilerin diyalektiğe karşı belli başlı ve bu sınırlı düşünce biçimine tamamen yaraşır kanıtlardır. Yadsımak, diyalektikte sadece hayır demek,- veya da bir şeyin var olmadığını söylemek veya da onu, herhangi bir biçimde yok etmek anlamına gelmez...Yadsımanın türü, ...sürecin önce genel, sonra da özel doğası tarafından belirlenir. Yalnızca yadsımamalıyım, bilakis yadsımayı yeniden ortadan kaldırmalıyım da. Öyleyse birinci yadsımayı ikincisi olanaklı kalacak veya da olanaklı bir duruma gelecek bir biçimde var etmek gerekir. Bu nasıl olur? Tek başına alınmış her durumun özgül doğasına göre. Şayet bir arpa tanesini öğütür, şayet bir böceği ezersem, birinci eylemi gerçekleştirmiş ama ikinciyi olanaksız kılmış olurum. Demek ki, şeylerin her türünün, ortaya bir gelişme çıkacak biçimde kendi özgül yadsınma türü vardır ve her fikir ve kavram türü içinde bu böyledir" (27).
Yadsımanın yadsınması çelişkinin ortadan kaldırılması demektir. Burada çelişki, gelişmenin o anındaki/sürecindeki engeldir. Bu engel yadsıma ile kaldırılmış ve gelişmenin önü, bir dahaki yadsımaya/engele kadar açılmıştır. Bu, yadsımanın yadsınmasının nicel değişimlerde olduğu gibi nitel değişimlerde de geçerli olduğunu gösterir. Köleci toplum ilkel toplumun, feodal toplum köleci toplumun, kapitalist toplum feodal toplumun, sosyalist toplum kapitalist toplumun yadsımasıdır. Sosyalizm/Komünizm sömürüye dayanan toplumun yadsımasıdır. Sınıf mücadelesinde işçi sınıfının stratejik saldırıda olduğu aşama, stratejik savunmada olduğu aşamanın ve ayaklanma/iktidarı ele geçirme aşaması da stratejik saldırı aşamasının yadsımasıdır.

Lenin ve Diyalektiğin Tanımı

Lenin, diyalektiğin temel unsurlarını inceler ve bundan sonuçlar çıkartır. O, "Felsefe Defterleri"nde diyalektiğin üç temel unsurundan bahseder.

Diyalektiğin birinci temel unsuru:
"1- Kavramın tanımlanması, o kavramın kendisinden çıkartılmalıdır. (Şey, kendi ilişkilerinin ve gelişmesinin içinde ele alınmalıdır)" (28).
Şeylerin ve görüngülerin/gelişmelerin değerlendirilmesinde; adının konmasında/tanımlanmasında doğru kavramın tespiti çok önemlidir. Doğada ve toplumda yeni gelişmeler olduğunda bunlar, kavramsal olarak belirlenmelidir. Aksi takdirde yeni gelişmeler, eski kavramlarla tanımlanırlar ki bu, vahim hatalara neden olur.
Partizan camiasından maoculara göre Türkiye'de feodal üretim biçimi hakimdir. Yani sömürü biçimi de feodaldir. Onlar, neye göre bu tespiti yaptıklarını açıklamazlar. Bunun ötesinde tespit böyle olduğu için kapitalist görüngülere inanmayın derler. Yani var olan gelişmeyi, o gelişmenin kendisinden, nesnel olarak varlığından hareketle açıklamazlar. Bunu yaptıklarında, teorilerinin savunulacak bir yanının olmadığını göreceklerdir. İstiyorlarsa feodal, yarı-feodal Türkiye veya "yarı-feodal üretim tarzı" anlayışlarını kendi ilişki ve gelişmesi içinde ele alarak açıklasınlar. Bunu yaparlarsa temel teorilerini reddetmek zorunda kalacaklardır veya da şimdiye kadar olduğu gibi, doğruyu savunduklarında ısrar ederek diyalekti yöntemi ve somutta da Lenin'i diyalektiğin birinci temel unsuru ile açıkladığı anlayışı reddedeceklerdir. Bu, bir bütün olarak diyalektik ve tarihsel materyalizmin reddinden başka bir anlam taşımaz. Türkiye gerçeğini, Türkiye gerçeği dışında, Türkiye'de ekonominin durumunu, Türkiye dışında arayanların ve Türkiye nesnelliği dışındaki nesnelliklerden Türkiye nesnelliği için sonuçlar çıkartanlar sonuç itibariyle diyalektik yöntemi kavramayanlar veya da bilinçli olarak reddedenlerdir. Bunu coğrafyamızdaki tipik temsilcisi maoculardır.

Diyalektiğin ikinci temel unsuru:
"2- Şey, içinde bizzat çelişkili olandır...her görünümdeki çelişkili güçler ve eğilimler" (29).
"Zıtların ayniyetinin...anlamı, doğada (tinde ve toplumda da) bütün görünümlerin, olayların birbirleriyle çelişen, birbirini dışlayan, birbirine zıt eğilimlerin tanınmasıdır (keşfedilmesidir)...Gelişme, zıtların mücadelesidir" (30).
Lenin'in bu anlayışını; diyalektiğin bu temel unsurunu toplumsal gelişmeye uygularsak: bu durumda örneğin Türkiye'de, ekonomik ve siyasi gelişmeyi bir bütün olarak veya herhangi bir kesitini inceleyebiliriz. Bu incelemeyi yaparken diyalektiğin bu temel unsurunda bilince çıkartılması gereken, "içsel, birbiriyle çelişen eğilimler" ve "toplam olarak zıtların birliği"dir (31).
Diyalektiğin bu unsurunu yöntemde çıkış noktası olarak aldığımızda genel olarak feodalizmin hakimiyetinden, genel olarak kapitalizmin gelişmesinden, genel olarak siyasi ve ekonomik krizden, genel olarak hakim sınıfların iktidar biçiminden, genel olarak köylülükten, genel olarak işçi sınıfından, genel olarak sınıf mücadelesinden bahsederek somut sonuçlara varamayız. Bu bizi, en fazlasıyla genel anlayışlara götürür. Diyalektiğin bu unsurunu yöntemde çıkış noktası olarak aldığımızda somut durumun somut analizini yapmak zorunda kalırız. somut olanı, özgün olanı tespit etmek zorunda kalırız. Diyalektiğin bu unsuru genel olarak "kahrolsun" ve genel olarak "yaşasın" anlayışının reddidir.

Diyalektiğin üçüncü temel unsuru:
"3- Analiz ve sentezin birleştirilmesi" (32).
"Marksist-Leninist teorinin gücü, partiye bir durumda kendini yönlendirme, kendi etrafında gelişen olayların iç bağını anlama olayların gidişatını, sadece nasıl ve nereye doğru geliştiğini değil, bilakis gelecekte nasıl ve nereye doğru gelişmek zorunda olduğunu da görme ve tanıma olanağı verir" (33).
Düşünce ve bilinç, maddi çevrenin (doğanın) yansımasıdır. Diyalektik materyalizm, nesnel olanı, mevcut dünyayı, insan bilincinden, duygularında, tecrübelerinden bağımsız olarak tanır; reel/nesnel olarak var olan, birileri yok dediği veya göremediği için yok olmaz.
Toplum ve doğa, nesnel yasalara tabidir. Bu yasalar, ister farkında olalım, isterse de olmayalım, insan bilincinden bağımsız olarak vardırlar ve etkide bulunurlar. Tarihsel materyalizm, toplumsal varoluşu, toplumsal bilinçten bağımsız olarak tanır. Yani toplumsal olarak var olan, insanlar tarafından kavranmadığı için yok olmuyor. Hangi gelişme aşamasında olursa olsun Türkiye'de kapitalist üretim biçiminin hakimiyeti, Maocularımız bunu kavramadıkları için yok olmuyor. "Kapitalist görüngülere" inanmayın demekle Türkiye'de kapitalizmin hakim varlığı yok olmuyor.
Olaylar, gelişmeler, bütün yönleriyle neden ve sonuç yasasına göre analiz edilmelidir. Olaylar, gelişmeler, yalıtık bir şekilde ele alınamazlar, onlar birbirleriyle ilişki/bağlam içindedirler; birbirlerini karşılıklı olarak etkilerler ve aynı zamanda, birbirinden farklı özellikleri olan birlik/bütünlük oluştururlar. Olayların/gelişmelerin gerçekten böyle oldukları ancak ve ancak çok yönlü analizle öğrenilebilir/ortaya çıkartılabilir (34).
Doğa ve toplum, sonsuz bir hareket içindedir. Doğada ve toplumda, onların her bir parçasında sürekli bir doğuş yeni oluşum ve yok oluş söz konusudur. Hiçbir yerde -doğada ve toplumda- hiçbir zaman durgunluk söz konusu olamaz. Marksizm-Leninizm; diyalektik ve tarihsel materyalizm doğa ve toplumun bu özelliğinden hareket eder.
Dogmatizm, Marksizm-Leninizmin düşmanıdır. Onun doğma olarak kavranması ve kullanılması; yani doğadaki ve toplumdaki gelişmelerin göz önünde tutulmaması, yapılan tespitlerin, teorilerin ölü tespitler ve teoriler olduğunu gösterir. Bu teori ve tespitlerin pratikte, sınıf mücadelesinde beş paralık değerleri yoktur; onlar işe yaramazlar ve tarihin çöplüğüne atılmalıdırlar.
Lenin "Uzaktan Mektuplar"ında (1. Mektupta) şöyle der:
"Marksizm, bizi, sınıflar ilişkisinin ve tarihin her anının somut özelliklerinin en doğru, aslına en uygun ve nesnel olarak doğrulanabilir, denetlenebilir bir hesabını yapmaya zorunlu kılar. Biz Bolşevikler, bu kurala, bilimsel temellere dayanan bir siyaset bakımından kesinkes zorunlu olan bu kurala her zaman bağlı kalmak zorundayız.
Marks ve Engels, ezbere öğrenilen ve yinelenen, olsa olsa tarihsel sürecin her evresinin, somut iktisadi ve siyasi durumuyla zorunlu olarak değişen genel hedefleri gösterebilen 'formüller'le haklı olarak alay ederek, her zaman, bizim öğretimiz bir dogma değil, ama bireylerin kılavuzudur' demişlerdir.
Öyleyse, devrimci proletaryanın partisinin, görevlerini ve hareket tarzını belirlemek için bugün kılavuz sayması gereken kesin olarak sabit olmuş nesnel olgular hangileridir?" (35).
Doğadaki ve toplumdaki gelişme/değişme sürekli analiz edilmeli ve sonuçları genelleştirilmelidir. Gelişme, süreçler 'tek tek parçalarını ayrılmak ve bu parçaların tamamı toplanmalıdır' -Lenin, diyalektiğin 7. Unsuru-(36) ). Bu, analiz ve sentezdir. Analiz ve sentez, gelişmenin/olgunun/eylemin aynı seviyede ele alınması anlamına gelmez. "Tamamının toplamı" daha üst bir aşamada gerçekleştirilen sentezdir. Gelişmenin/değişimin diyalektiği (inkarın inkarı yasası) sürekli basitten karmaşığa, aşağıdan yukarıya doğrudur.
"Analiz ve sentezin birleştirilmesi" ancak ve ancak yukarıda anlattığımız yolun izlenmesiyle mümkün olabilir. Diyalektiğin bu unsurunun önemi nedir? Bu sorunun en anlamlı cevabını Lenin'in "Uzaktan Mektupları"ndan aktardığımız anlayışta görüyoruz. Bu anlayışla; “analiz ve sentezin birleştirilmesi” ile kendi gerçekliğimizi karşılaştıralım. Coğrafyamızda bunu kavrayan Marksist-Leninist komünistlerin dışında kalanlar ve Marksizm-Leninizm adına konuşanlar sınıf mücadelesinde teori ve pratiğin neresinde olduklarını göreceklerdir.

Stalin ve Diyalektik Yöntem

"Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm Üzerine" yazısında Stalin, Marksist diyalektik yöntemin dört ana özelliğinden bahseder. 1- Olayların ve süreçlerin birbirleriyle bağı, 2-Hareket ve değişim, 3-İleriye doğru gelişme, 4-Çelişkilerin ele alınışı.
Yukarıda da gösterdiğimiz gibi Engels "Anti-Dühring" yapıtında diyalektiğin üç temel yasasından/özelliğinden bahseder ve bunları Hegel'den aldığını yazar. Stalin'in diyalektik yöntemin dört özelliğinden, Engels'in üç özelliğinden ve Lenin'in de toplam 16 özelliğinden (üç temel unsurunu yukarıda belirtmiştik) bahsetmeleri bir çelişki gibi gözükebilir. Ama ortada çelişkili bir durum yoktur. Lenin ve Stalin, Marks ve Engels'in temellendirdikleri diyalektik yöntemi sadece geliştirmişlerdir.
Stalin'in dört temel özellikten bahsetmesi, O'nun bu yöntemi geliştirmesinin, tam bir tanımlamasını yapmasının ifadesidir. Stalin, görünümlerin genel bağının (1. ana özellik) diyalektik yöntemin ayrı bir temel özelliği olarak ve Engels'in "yadsımanın yadsınması"na verdiği önemi basitten karmaşığa doğru, aşağı seviyeden yukarıya doğru gelişme olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla Stalin bu noktada "yadsımanın yadsınmasını" kavram olarak kullanmamış, ama içeriğini diyalektik yöntemin başlı başına bir ana özelliği (yukarıdaki 3. ara özellik) olarak kabul etmiştir. Bu kısa açıklamadan sonra söz konusu dört özelliğe bakalım.

Marksist diyalektik yöntemin birinci ana özelliği
 
- Olayların ve süreçlerin birbiriyle bağı
Bu özellik hakkında Stalin, adı geçen yazısında şöyle der:
"Metafiziğin aksine diyalektik, doğayı birbiriyle bağlantısız, birbirinden kopuk ve bağımsız nesnelerin, olguların birbirine organik bir şekilde bağlı, bağımlı ve birbirine belirlenmiş, bağlantılı tam bir bütünü olarak görür.
Doğanın herhangi bir alanında herhangi bir olgu kendisini kuşatan koşullarda bağlantılı olarak değil de onlardan kopuk düşünülürse bizim için anlamsız kalacağından, diyalektik yöntem, eğer doğada kendi başına, onu çevreleyen olgulardan ayrık ele alınırsa hiçbir olgunun anlaşılamayacağını ileri sürer ve tersine, herhangi bir olgu kendisini kuşatan olgularla kopmaz bağları içinde, onu kuşatan olgular tarafından koşulları belirlenmiş bir olgu olarak düşünülürse, anlaşılabilir ve açıklanabilir" (37).
Diyalektik yöntemin bu temel özelliğini topluma uygulayalım: Her toplum düzeni, somut tarihsel koşullar, üretici güçlerin gelişmesi tarafından belirlenir. Önemli olan, üretimin yapıldığı toplumsal ilişkiler ve bu ilişkilerin karakterinin tespitidir. Marksist-leninistlerin görevi, tam da bu somut tarihsel koşulları, üretici güçlerin gelişme durumunu, üretimin hangi toplumsal ilişkiler sürecinde gerçekleştirildiğini araştırmak ve elde edilen sonuçları mevcut toplumsal yapıyı değiştirmek için kullanmaktır.
Diyalektiğin bu temel özelliğini coğrafyamızdaki Maocular reddederler. Onlar, emperyalizme bağımlılığı, gelişmenin göstergesi olarak algıladıkları için Türkiye'nin toplumsal ve ekonomik evrimsel gelişmesini inkar eden anlayışlar savunurlar. Bu arkadaşlar açısından toplam toplumsal reel üründe sanayi üretimini belirleyici olması, ekonominin sanayi üretimine dayanması, çalışabilir iş gücünün yaklaşık üçte birinin sanayide istihdam edilmesi, kırsal alanda köylülüğün sayısal katmanlarına parçalanmış olması hiç önemli değildir. Önemli olan, ne anlama geldiği bilinmeyen ve Marksist teori ile açıklanamayan "yarı-feodal üretim tarzı"nın hakimiyetidir.

Marksist diyalektik yöntemin ikinci ana özelliği

-Hareket ve değişim
Bu konuda Stalin, adı geçen yazısında şöyle der:
"Metafiziğin aksine diyalektik, doğanın bir durağanlık ve hareketsizlik, durgunluk ve değişmezlik durumu olmadığını; bir şeyin hep yükseldiği ve geliştiği, bir şeyin de hep çözüldüğü ve ölüme göçtüğü sürekli bir hareket ve değişim sürekli yenilenme ve gelişim durumu olduğunu ileri sürer.
O halde diyalektik yöntem, olguların sadece karşılıklı bağlantı ve karşılıklı bağımlılık bakımından değil, aynı zamanda hareketleri, değişmeleri, gelişmeleri, oluşmaları ve yokoluşları bakımından da ele alınmalarını gerektirir.
Öncelikle diyalektik yöntem, belli bir anda kalıcı görünen, ama şimdiden ölmeye başlamış olanı değil, o an için kalıcı görünmese bile yükselen ve gelişeni önemli sayar; çünkü diyalektik yöntem, sadece yükseleni ve gelişeni yenilmez olarak görür" (38).
Türkiye toplumunu diyalektik yöntemin bu ana özelliğine göre tanımlayalım.
Türkiye'de Osmanlı döneminden bu yana "gelişen" ve '30'lu yılların sonunda da iç pazarın oluşmasıyla hakim konuma gelen kapitalizmdir. Geleceği olan da işçi sınıfıdır. Öyleyse mevcut düzeni yıkacak, mevcut üretim/mülkiyet ilişkilerini param parça edecek yegane güç işçi sınıfıdır. Türkiye'de kapitalizm, demokratik devrimle geliştirilmesine gerek kalmayacak derecede gelişmiştir. Yani yıkılması gereken bir sistemdir. Türkiye'nin bu nesnel gerçekliğini Maocular reddediyorlar. Onların anlayışına göre Türkiye'de "yarı-feodal üretim tarzı" hakim olduğu için -nasıl bir üretim tarzıysa!- kapitalizm, ulusal kapitalizm olarak, "gürbüz kapitalizm" olarak geliştirilmelidir. Yani, "yarı-feodal üretim tarzı"nı yıkmak için köylülük, geleceği olan bir sınıf konumundadır. Ulusal kapitalizmi geliştirmek için burjuvazi, geleceği olan bir sınıf konumundadır. Denecektir ki, Maocular siyasi olarak bizzat yaşadıkları kapitalist/burjuva ilişkileri göremeyecek kadar kör mü olmuşlar? Orasını bilmiyoruz. Ama gerçek olan şu ki, diyalektik yöntemi kullanmayan, her şey olabilir, ama asla ve asla Marksist-Leninist olamaz. Gözlerini siyasi olarak toplumsal harekete ve değişime kapamış olanların değerlendirmesi sübjektivizmden başka bir şey olamaz.

Marksist diyalektik yöntemin üçüncü ana özelliği

- İleriye doğru gelişme süreci
Stalin, adı geçen yazısında soruna ilişkin şöyle der:
"Metafiziğin aksine diyalektik, gelişim sürecini, nicel değişimlerin nitel değişimlere yol açmadığı basit bir büyüme süreci olarak değil, önemsiz ve farkedilemez nicel değişimlerden açık, temelli değişimlere, nitel değişimlere geçen bir gelişme olarak anlar; nitel değişimlerin yavaşça değil, hızla ve birdenbire olduğu, bir durumdan diğerine bir sıçrama biçimini aldığı bir gelişim, sıçramalar tesadüfen değil, farkedilemez ve yavaş nicel değişimlerin birikiminin doğal sonucu olarak meydana gelirler.
O halde diyalektik yöntem, gelişim sürecinin dairevi bir hareket olarak değil, önceden olup bitenin basit bir tekrarı olarak değil, ileriye ve yukarıya doğru bir hareket, eskimiş bir nitelik durumundan yeni bir nitelik durumuna geçiş, basitten karmaşığa, alt düzeyden üst düzeye gelişim olarak anlaşılması gerektiğini savunur" (39).
Burada söz konusu olan "yadsımanın yadsıması"dır. Yukarıda bu yasayı, örnekleyerek açıklamıştık. Ama Maocuların kavrayışsızlıklarını, metafizik yöntemlerini göstermek için konu üzerinde biraz durmak gerekiyor.
Stalin, "Anarşizm veya Sosyalizm?" yazısında şöyle der:
"Diyalektik yöntem, yaşam, gerçekte nasılsa öyle ele alınmalıdır diyor. Yaşam, sonsuz hareket içindedir. Dolayısıyla biz de yaşamı, hareketi içinde, yok oluş ve oluşum içinde ele almalıyız. Yaşam, nereye gidiyor ne ölüyor ve yaşamda ne doğuyor ne yok oluyor ve ne oluşturuluyor- bu sorular bizi özellikle ilgilendirmelidir.
Bu diyalektik yöntemin ilk vargısıdır.
Yaşamda doğan ve günden güne büyüyen yenilmez, ileriye doğru hareketinde durdurulamaz, onun zaferi kaçınılmazdır. Yani, örneğin, yaşamda proletarya doğuyorsa ve günden güne büyüyorsa, bugün her ne kadar zayıf ve sayıca az da olsa, nihayetinde muzaffer olacaktır. Bunun tersi olarak, yaşamda ölüp giden ve mezara giden kaçınılmaz olarak yenilecektir. Yani, örneğin, burjuvazi ayakları altındaki zemini kaybediyorsa ve günden güne geriye gidiyorsa, bugün her ne kadar güçlü ve sayıca çok olsa da, nihayetinde yenilenecektir ve mezara gömülecektir. Bundan dolayı da bilinen diyalektik ilke; gerçek olan, yani günden güne büyüyen her şey ussaldır.
Bu diyalektik yöntemin ikinci vargısıdır" (40).
Acaba Türkiye toplumunda gelişen ve ölen nedir?
Maoculara göre, ölen, mezara taşınması gereken, ama bugün hala güçlü olan feodalizm ve feodal güçlerdir. Gelişen ise, pardon geliştirilmesi gereken ise proletarya ve burjuvazidir. Onlar, 8 milyonluk proletaryayı görmüyorlar: Bugün güçlü olan ve mezara gömülmesi gereken burjuvaziyi görmüyorlar.

Marksist diyalektik yöntemin dördüncü ana özelliği

- Çelişkilerin ele alınışı
"Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm Üzerine" yazısında Stalin konuya ilişkin olarak şöyle der:
"Metafiziğin aksine diyalektik, her doğal nesne ve olguda iç çelişkilerin var olduğunu ileri sürer, çünkü hepsinin olumlu ve olumsuz yanları, bir geçmişleri ve bir gelecekleri, göçüp giden bir şeyleri ve gelişen bir şeyleri vardır. Diyalektik, gelişim sürecinin içeriğini, nicel değişimlerin nitel değişimlere dönüşümünün içeriğini bu karşıtların mücadelesinin eski ile yeninin, ölmekte olanla doğmakta olanını, yok olup gidenle gelişenin mücadelesinin oluşturduğunu ileri sürer.
O halde diyalektik yöntem, daha alt düzeyden daha üst düzeye gelişim sürecinin, olguların uyumlu açılması olarak değil, nesnelerin ve olguların içinde yerleşik çelişkilerin açığa çıkması olarak, bu çelişkiler temelinde işleyen karşıt eğilimlerin "mücadelesi" olarak gerçekleştiğini ileri sürer" (41).
Çelişkilerin nasıl ele alındığını Engels ve Lenin'in diyalektik üzerine anlayışlarından hareketle açıklamıştık. Bizi burada ilgilendiren, Stalin'in 'Marksist diyalektiğin dördüncü ana özelliği ile neyi ifade ettiğinden ziyade Mao Zedung'un Stalin'e iftirasıdır.
Mao, 27 Ocak 1957'de bir parti sekreterleri konferansında yaptığı konuşmada şöyle der:
"Stalin'de önemli ölçüde metafizik vardı ve birçok kişiye metafiziği izlemelerini öğretti. Stalin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Kısa Ders'de Marksist diyalektiğin dört ana özelliğinin olduğunu söyler. Stalin, birinci özellik olarak şeylerin birbirleriyle olan ilişkilerini ele alırken, bundan, sanki şeyler nedensiz olarak birbirleriyle ilişkiliymiş gibi söz eder. Peki o zaman, birbiriyle ilişkili olan nedir? Birbiriyle ilişkili olan, bir şeyin birbiriyle çelişen iki yönüdür. Her şeyin birbiriyle çelişen iki yönü vardır. Diyalektiğin dördüncü özelliği ile ilgili olarak da bütün şeylerde var olan iç çelişmeden söz eder, ama sonra da, zıtların birliğinden hiç söz etmeksizin, sadece zıtların mücadelesini ele alır. Diyalektiğin temel yasası olan zıtların birliğine göre, hem birbirlerini karşılıklı olarak dışarıda bırakan, hem de birbirleriyle ilişkili olan ve belli koşullarda birbirlerine dönüşen karşıtlar arasında hem mücadele hem de birlik vardır.
Stalin'in bakış açısı, Sovyetler Birliği'nde derlenen kısa Felsefe Sözlüğü'nün dördüncü baskısındaki 'özdeşlik' maddesine de yansımıştır. Orada şöyle deniyor: 'Savaş ile barış, burjuvazi ile proletarya, hayat ile ölüm ve buna benzer diğer olgular arasında özdeşlik olamaz, çünkü bunlar temelden birbirlerinin karşıtıdırlar ve birbirlerini karşılıklı olarak dışarıda bırakırlar'. Başka bir deyişle, birbirlerine temelden karşıt olan bu olgular arasında Marksist anlamda özdeşlik yoktur; tersine bunlar sadece birbirlerini karşılıklı olarak dışarıda bırakırlar; birbirleriyle ilişkili değillerdir ve belli koşullarda birbirlerine dönüşemezler. Bu yorum tamamen yanlıştır...
Eğer hayat ve ölüm birbirlerine dönüşmüyorsa, o zaman söyleyin bakalım yaşayan şeyler nereden gelir? Başlangıçta yeryüzünde sadece cansız maddeler vardı, yaşayan şeyler ise çok sonraları, cansız maddeden, yani ölü maddeden dönüşerek ortaya çıktılar. Bütün yaşayan şeyler bir değişim sürecinden geçerler: büyür, ürer ve yok olurlar. Hayat sürdüğü sürede hayatla ölüm, sürekli olarak birbirleriyle mücadele ederler ve sürekli olarak birbirlerine dönüşürler.
Eğer burjuvazi ile proletarya birbirlerine dönüşemezlerse, nasıl oluyor da devrim yoluyla proletarya yöneten, burjuvazi ise yönetilen duruma gelebiliyor?...
Stalin, zıtların mücadelesiyle zıtların birliği arasındaki bağı göremedi. Sovyetler Birliği'ndeki bazı insanlar o kadar metafizik ve o kadar katı bir biçimde düşünmekteler ki, zıtların birliği diye bir şey olduğunu kabul etmeyi reddederek bir şeyin sadece şu veya da bu olması gerektiğini düşünüyorlar. Dolayısıyla siyasi hatalar yapıyorlar" (42).
Mao Zedung'un, Lenin ve Stalin'in Sovyetler Birliği'ni, onların Bolşevik partisini ve sosyalizmin nasıl inşa edildiğini bilmediğini, tanımadığını söyleyemeyiz. Mao, güya bir noktada Stalin'i eleştirmeye başlıyor, ama eleştirisini O'nun bütün teorik ve pratik faaliyetini kapsayacak derecede genişletiyor. Mao, Stalin'i bir metafizikçi olarak tanımlama gayreti içinde.
Mao Zedung'un Stalin'e yönelik yukarıya aktardığımız anlayışı, güya eleştirisi kuru bir iftiradır.
Mao Zedung'un, Stalin'in "Anarşizm veya Sosyalizm?" yapıtını, bu diyalektik ve tarihsel materyalizm eserini tanımadığını okumadığını söyleyebilir miyiz? Söyleyemeyiz. Ama Mao, buna rağmen böyle yazıyorsa, burada bir kasıt vardır.
"Dünyada hiçbir şey ebedi değildir, her şey değişiyor, her şey gelişiyor...diyalektiğe göre nicel değişimler, sonuçta...nitel değişimlere neden olur" (43), "yerküre, önce kor halinde bir ateş kütlesiydi, sonda tedricen soğudu, daha sonra bitkiler ve hayvanlar oluştular" (44). "Yaşamın, kesintisiz büyümeden ve gelişmeden ibaret olduğu söyleniyor ve bu doğrudur; toplumsal yaşam, değişmeyen ve katılaşmış bir şey değildir. O, hiçbir zaman aynı seviyede kalmaz. O, ebedi hareket içindedir, sürekli yok olur ve oluşma içindedir. Marks, ebedi hareket, ebedi yok olma ve doğma yaşamın özüdür diye boşuna söylememiştir. Keza yaşamda sürekli yeni ve eski, büyüyen ve ölüp giden, devrim ve gericilik vardır-sürekli bir şeyler ölüm ve aynı zamanda sürekli bir şeyler oluşum içindedir" (45).
Bunlar, Mao'nun güya eleştirisinin düpedüz bir iftira olduğunu göstermek için birkaç anlayış.
Mao Zedung, zıtların birliğini o denli seviyor ki, zıtların mücadelesinden ziyade birliğini, ilerlemenin koşulu yapıyor. Ve Stalin zıtların birliğini reddediyor diyor. Paki neden Zivonyev, Kemenev, Troçki vb. derhal partiden atılmadılar da, uzun yıllar parti içinde kalabildiler. Paki Sovyetler Birliği'nde sömürücü sınıfların nihai olarak ortadan kaldırılmaları neden Ekim Devriminden hemen sonra değil de, '30'lu yılların ilk yarısında gerçekleşti vs. Bütün bunlar, çelişkilerin Stalin tarafından, Bolşevik Partisi tarafından doğru olarak ele alındıklarını göstermiyorlar mı? Gösteriyorlar. Öyleyse Mao Zedung'un zoru ne? Çok basit; O, felsefi revizyonizmini, sınıf işbirliğini ve uzlaşmasını gizlemek için doğruya, Stalin'e saldırıyor; Mao, şöyle diyor:
"Biz, zıtların birliği kavramına bağlıyız ve yüz çiçek açsın, yüz düşünce birbiriyle yarışsın siyasetini benimsiyoruz. Güzel kokulu çiçekler açarken, zehirli otların da kaçınılmaz olarak yeşerdiğini göreceksiniz. Bunda kokulacak bir şey yoktur hatta belli koşullarda onlar bile iyi bir şeye dönüştürebilir" (46).
Stalin'den istenen açık; neden "zıtların birliği kavramı"na sadık kalarak sosyalizmin düşmanlarıyla; Rus burjuvazisiyle, Kemanevlerle, Zinavyevlerle, Troçkilerle "yüz çiçek açsın, yüz düşünce birbiriyle yarışsın siyasetini" benimsemedin deniyor. Mao, Çin'de burjuvaziyle sosyalizmi kurmaya çalıştı. Bunu zıtların birliği kavramına bağlıyız ilkesine göre yaptı. Aradaki fark bu: Stalin, iki sistemin, iki sınıfın amansız mücadelesinden yana ve bu mücadeleyi başarıyla sürdürmüş, Mao Zedung, iki sistemin, iki sınıfın uzlaşmasından yana ve bunu da başarıyla yapmış. Hangisi doğru?

Diyalektik Yöntemin Marksist-Leninist Parti Açısından Önemi

Diyalektik ve tarihsel materyalizm, Komünist partinin dünya görüşüdür. Bu dünya görüşü, gerçeğin ele alınışında komünist partinin taraflı olması gerektiğini öğretir. Bu dünya görüşü, bilimin gelişmesi için, devrimci mücadele ve bu mücadelenin/faaliyetin devrimci şekillendirilmesi için yegane doğru felsefi temeli oluşturur.
"Diyalektik ve tarihsel materyalim, Komünizmin teorik tabanını, Marksist-leninist partinin teorik temellerini oluşturur. Bu temellerin elde edilmesi ve dolayısıyla özümlenmesi partimizin her aktif savaşçısının görevidir" (47).
Materyalist teorinin, tarihsel materyalizmin, Marksist diyalektiğin her ilkesi, toplumun gelişme yasalarını öğretir ve toplumun devrimci altüst oluşunun araç ve yolunu gösterir. Komünist partinin pratikteki her adımı, her teorik açılımı, diyalektik materyalizm tarafından aydınlatılır.
Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in devrimci diyalektiğinin pratik anlamı, komünist partinin, politikasını, bilimsel taban üzerine yükseltmesinin sağlamasıdır.
Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in diyalektik ve tarihsel materyalizm üzerine yazıları; diyalektik yöntemi ele alışları komünist partinin pratik ve teorik faaliyetinin ilkelerini göstermekteler. Partinin strateji ve taktiği, ajitasyonu ve propagandası, günlük faaliyeti; sendikal çalışması nasıl tespit edilmelidir ve nasıl yürütülmelidir sorularına diyalektik ve tarihsel materyalist çıkış noktası oluşturuyor, diyalektik yöntem yol gösteriyor.
Görünümlerin karşılıklı koşullu oluşlarını ve birbirleriyle bağını ve toplumsal yaşamın yasallı karakterini, yeni bir bütün olarak doğada ve toplumda nesnel yasaların geçerliliğini pratik faaliyetinde, teorik anlayışında çıkış nokta olarak kavramayan bir partinin, komünist partisi olması olanak dışıdır. Nesnel gerçekliği, görüneni ve etkileyeni görmemezlikten gelerek, subjektifizmini, gönlünün istediğini, öyle görmek istediğini gerçekliğin yerine koyarlar yenilmeye ve yok olmaya mahkumdurlar. Örneğin, kapitalizmi, en iyi eleştiri adı altında bitmez tükenmez bir kaos olarak göstermeyi devrimcilik sanar. Bunlar, aslında, hitap ettikleri sınıfın mücadelesini çarpıtmaktan başka hiçbir iş yapmıyorlar. Doğada, toplumda; kapitalizmde hiçbir şey kaos değildir. Her bir gelişmenin kendine özgü nesnel yasası vardır. Komünist parti, kapitalist düzeni eleştiren bu yasaları kavramak ve gelişmeleri kaos olarak değil, bu yasaların yansıması olarak açıklamak ve hitap ettiği sınıfı mücadeleye sevk etmek zorundadır. Coğrafyamızda Emep’çiler, Vatan’cılar, Partizan camiasından Maocular, Kızıl Bayrak’çılar, kapitalizmi kaos olarak göstermenin bayraktarlığını yapıyorlar.
İnsanlık tarihinde ilk defa Marksist diyalektik, insan toplumunun gelişmesini, birbirini çözerek takip eden formasyonlar olarak, bunun yasal bir süreç olarak görülmesi olanağını vermiştir. Buna göre, insan toplumunun tarihsel olarak ilkel komünal toplum, köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum ve sosyalist/komünist toplum sürecini takip ederek gelişmesi yasal bir süreçtir. Bu, toplumların gelişmesinin nesnel yasallığıdır. Bu, materyalist tarih kavrayışıdır. Hal böyle olmasına rağmen Marksizm-leninizm adına konuşarak bu diyalektik anlayışı, materyalist tarih kavrayışını reddedenler de var. Bunlar, partizan camiasından Maoculardır. Bu küçük burjuva Maocular, materyalist tarih kavrayışının tespit ettiği beş toplum formasyonuna (ilkel, köleci, feodal, kapitalist ve sosyalist/komünist toplumlar) yenilerini eklemişlerdir: "yarı-feodal üretim tarzı", "kapitalist olmayan üretim tarzı", "yarı-feodal yarı-kapitalist üretim tarzı", "halkın üretim tarzı". Bu toplum "formasyonları" bizim Maocuların, somutta da "Partizan Sesi"nin görüşlerini savunanların Marksizme, materyalist tarihe katkılarıdır. Demek ki, insanlık tarihi, öyle Marks'ın, Engels'in, Lenin ve Stalin'in öğrettiği gibi beş toplum formasyonu tanımıyor, Maocularımızın öğrettikleri gibi sekiz veya (duruma göre) dokuz toplum formasyonu tanıyor.
Materyalist tarih anlayışına göre insanlık tarihinin nesnel yasallığı ve bu yasallığın tanınması/kavranması, komünist partinin faaliyetinin temelini oluşturur. Bilimsel sosyalizm teorisi, yaşanan düzenin niteliği, buna bağlı olarak devrim teorisi gerçeklere, nesnelliğe dayanmak zorundadır.
Marksist diyalektiğe göre eskinin ölmesi/yok olup gitmesi ve yeninin büyümesi toplumun bir gelişme yasasıdır. Komünist parti, bu yasayı kavramak zorundadır. Çünkü bu yasa partiye, geleceği gösterir, politikasını, gelişen gerçeklikle uyumluluk içinde inşa etmesini sağlar ve partiye yaşamda doğan ve gelişen her ileri olan olgu için mücadeleye yönlendirir. Tam da bu konuda Stalin'e kuru iftira atan Mao Zedung hiç de böyle düşünmüyor. O bu yasayı sözde tanımış, ama pratikte reddetmiştir. Yüz çiçek açtırıp, yüz fikir yarıştıran Mao, Çin'de eskiyi temsil eden güçlerle, burjuvaziyle sosyalizm kurmaya kalkışmadı mı?
...
Var olan olgu gelişiyor, değişiyor, ölüyor veya yenileniyor. Bundan dolayı komünist parti, ufkunu, gerçekliği var olanı tespit etmekle sınırlayamaz. Marksist diyalektik her görünümü her olguyu geçmişiyle, mevcut haliyle göz önüne aldığı gibi gelecekte nasıl olacağını da hesaba katmak zorundadır. Bu nedenle komünist parti, Marksist diyalektik yöntemi gerçekten kavrayan ve ona göre hareket eden parti olarak, yüzünü, sadece geçmişe değil mevcut duruma ve geleceğe çevirmek zorundadır. Ülkemizde Maocu küçük burjuvazi, geçmişi şimdiki durum ve şimdiki durumu da gelecek olarak algılıyor. Onlar, geçmişin temel sorunu olan feodalizme karşı mücadeleyi şimdiden temel sorunu olarak, şimdinin temel sorunu olan kapitalizme karşı mücadeleyi geleceğin temel sorunu olarak ele alıyorlar.
Komünist parti, tarihsel gelişmenin seyrini önceden görme yeteneğine sahip olan partidir. Coğrafyamızda Marksist-leninist komünistler bu özelliğe sahipler.
Marksist diyalektik insanları; proletarya ve emekçileri geleceği görme yeteneği ile silahlandırıyor. Bu türden silahlanmayı örgütlü bir biçimde gerçekleştiren komünist partidir. Proleter de olsa geleceği göremeyen bir insan mücadeleye nasıl katılır, mevcut düzeni yıkma ve yeni bir düzen kurma cüretini nasıl gösterebilir. Bu durumda olan birisi ancak kendiliğindenci bir mücadele, sendikal-reformist talepler için mücadele verebilir. Bu, mevcut burjuva düzenin sınırlarını aşmayan bir mücadeledir.
İnsanlar, yığınlar, bir bütün olarak proletarya ve emekçiler geleceklerini kendi ellerine almak ve yeni yaşam uğruna mücadele etmek için tarihsel/toplumsal gelişmenin nasıl olduğunu ve neresinde olunduğunu bilmek zorundadırlar. Marksist diyalektik yöntem, bu bilmenin; bilinçlenmenin kapısını açan yegane anahtardır.
Bırakalım gericileri, reformistler de metafizikçidirler. Onlar da toplumsal gelişmenin nicel değişimlerle; reformlarla sağlanacağını savunuyorlar ve bunun için mücadele ederler. Reformistler sınıf mücadelesini, eski düzeni, dökülen alanlarında yamayarak -reforme ederek- devam ettirmeye indirgemişlerdir. Emep ve ÖDP buna tipik birer örnektirler. Marksist diyalektik, materyalist tarih anlayışı reformizmin de panzehridir. Reformistler; devrimden, öcüden korkar gibi korkarlar. Onların nicel değişiminin, reformlarının karşısına Marksist diyalektik, toplumun nitel değişimini, devrimi kor. Komünist parti, toplumsal gelişmedeki nicelliği, nitel değişimin bir sorunu olarak algılar, yani reformlar için mücadele devrim mücadelesinden ayrı ve bağımsız olarak ele alınamaz.
Marksist diyalektik teori ve yöntem olarak, komünist partisini, toplumsal yaşamın nitel değişimi teorisiyle, kapitalist toplumun devrimci altüst edilmesi teorisiyle; yani devrim teorisiyle silahlandırır. Günümüz Türkiye'sinde bu devrimin adı antiemperyalist, demokratik devrim ve sosyalist devrimdir.
Marksist diyalektik, teori ve yöntem olarak, komünist partiyi pratik faaliyetinde önemli yol gösterici ilkelerle silahlandırır. Bunlar öyle ilkelerdir ki, kavranmaması durumunda ileriye doğru hareket söz konusu olamaz: zıtların mücadelesi, eski ile yeni arasındaki, yok olup gidenle yeni oluşan arasındaki çelişkilerin devrimci çözümü.
Maoizm, eklektizmdir, eklektizmde her zaman bir gericilik vardır. Bizim Maocularımız hem küçük burjuva devrimcisidirler (bu onların ilerici yönü) ve hem de gericidirler. Onlar eklektiktir: Onlar, mevcut düzene karşı samimice mücadele ediyorlar. Bu, anti-faşist anti-emperyalist devrimci mücadeledir. Ama onların kafaları Türkiye'de yok olan ve yeni doğan konusunda oldukça karışık. Esasen yok olmuş olanı ve bugün ancak tali olanı, yani feodalizmi, şimdiki durumda esas olan, yok olup gidecek olan, eski olan olarak kavrıyorlar ve buna karşı da yeni olanı -aslında mevcut olanı- yani kapitalizmi, onların deyimiyle "gürbüz" kapitalizmi geliştirmek istiyorlar. Maocular, Türkiye toplumunun ilerlemesi için bu çelişkiyi çözmeye çalışıyorlar. Oysa bu, evrimsel gelişme içinde çözülmüş bir çelişkidir. Maocuların anladığı zıtların mücadelesi, çözülmüş çelişkinin yeniden çözülmesi için mücadele anlamına geliyor ki bu, açıktan sınıf uzlaşmasıdır, nesnel olarak kapitalizm için mücadeledir. İşte bu noktada Maocularımız eklektiktirler, sınıf uzlaşmacısıdırlar, gericidirler. Çünkü onlara yol gösteren Marksist diyalektik ve materyalist tarih anlayışı değil, Mao'nun gerici, eklektik, pragmatik, kofüçyüsçü felsefesidir.
Açık gericilikten, her türden oportünizme kadar bütün güçler, oluşumundan bu yana Marksist diyalektiğe, bu bilimsel teori ve yönteme karşı mücadele etmişlerdir. Onlar, cepheden mücadelenin yanı sıra, görünmeyen, dikkatlerden kaçan "düzeltme" ve "geliştirme" girişimlerinde de bulunmuşlardır (Oportünistler ve revizyonistler). Bunlardan birisi de Maoizmdir.
Marks, "Kapital I"in Almanca İkinci Baskıya Sonsöz"ünde şöyle der.
"Benim diyalektik yöntemin, Hegelci yöntemden sadece farklı değil, onun tam karşıtıdır da. Hegel için insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -Hegel bunu 'fikir' adı altında bağımsız bir özneye dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısı ve mimarı olup, gerçek dünya, sadece 'fikir'in dışsal ve görünsel biçimidir. Benim için ise tersine, fikir, maddi dünyanın insan aklında yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir...
Akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ile onun doktrinen sözcüleri için bir rezalet ve iğrençliktir, çünkü şeylerin mevcut bugünkü durumunu olumlu yanlarıyla kavrar, aynı zamanda da, bu durumun yadsınmasını, onun kaçınılmaz çöküşünün anlaşılmasını içerir; çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş olan her toplumsal biçimi akışan bir hareket içinde görür ve bu yüzden, onun geçici niteliğini, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar; hiçbir şeyin zorla kabul ettirilmesine izin vermez, özünde eleştirici ve devrimcidir" (48).
Burjuvazinin, kapitalizmin ideologlarının diyalektiğe neden düşman olduklarını bu anlayışta görüyoruz: burjuvazi, diyalektiğin eleştirel ve devrimci özünü ve bunun kendi sınıfsal çıkarı/geleceği için ne denli tehlikeli olduğunu görüyor/anlıyor.
Ataları Bernstein'den başlayarak bütün revizyonistler ve oportünistler, Marksist diyalektiğin özünü başkalaştırmak, onun eleştirel-devrimci keskinliğini körleştirmek için her yola başvurmuşlar, her kılıfa girmişler ve her türlü ihanet ve alçaklığı yapmışlardır. Revizyonizmin babası Bernstein, diyalektiği Marks'ın öğretisinde "ihanetçi" unsur olarak görmüştür. Revizyonizm tehlikenin kaynağını biliyordu ve onu yok edecek gücü olmadığı için eleştirel-devrimci unsuru, "ihanetçi" unsura çevirdi!
Lenin, "tarihin diyalektiği öyledir ki, Marksizmin teorik zaferi düşmanlarını Marksist kılığa bürünmeye zorlamaktadır" (49) diye yazıyordu. Öyle de oldu; en gerici liberalinden, troçkistine, modern revizyonistinden maocusuna kadar Marksist diyalektik karşısında, Marksist öğretinin yenilmezliği karşısında dize gelenler, çareyi Marksist kılığına bürünmekte bulmuşlar ve bu yenilmez teoriyi, "iç"ten çürütmeye, yozlaştırmaya yönelmişlerdir. Burjuvazinin ideologları ve işçi sınıfının davasına ihanet edenler, Marksist felsefenin düşmanları, burjuva düzenin ebediliği, burjuva gerici felsefenin üstünlüğü için mücadele etmişler ve revizyonist blokun dağılmasından sonra da bu mücadeleyi koyu, azgın antikomünist kampanyaya dönüştürerek sürdürmekteler. Demagoji malum! Sosyalizm öldü, işçi sınıfı diye bir sınıf kalmadı, Marksizm yok oldu. Yok olanın, çökenin revizyonizm, bürokratik kapitalizm olduğunu burjuvazinin ideologları ve modern revizyonistler pekala biliyorlardı. Ama onlar bu çöküşü, Marksizmin çöküşü olarak göstermek için her yola başvurdular.
Marks, Engels Lenin ve Stalin, yaşadıkları dönem işçi sınıfı hareketinin tarihi boyunca burjuva ve revizyonist ideolojiye karşı çetin bir mücadele vermişler ve diyalektik ve tarihsel materyalizmi geliştirmişlerdi. Onlar, bu teorik silahı burjuvazi ve hainlere karşı tam anlamıyla kullanmışlar ve bu silahı, pratik mücadelede daha da keskinleştirmişlerdi.
Marks ve Engels, neredeyse yarım yüzyıl boyunca diyalektiği yöntem olarak kullanarak ve diyalektik ve tarihsel materyalizme sarılarak, küçük burjuva devrimcilerin, bu teorinin açık ve "dost" görünen düşmanlarının saldırılarına karşı koymuşlar ve bu mücadele içinde öğretilerini geliştirmişlerdir.
Engels, Marksist diyalektiğe karşı savaş açan Alman filozofu Dühring'e "Anti-Dühring" ile dersini vermiş, Lenin, devrimci diyalektiği popülistlere, 'legal Marksistlere', ekonomistlere ve Menşeviklere karşı mücadele içinde geliştirmiş ve Stalin de "Anarşizm ve Sosyalizm?" (1906-1907), "Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm" (1938); "Marksizm ve Dil Biliminin Sorunları" (1952); "SSCB'nde Sosyalizmin Ekonomik Sorunları" (1951-52) yapıtlarında dönemin acil teorik sorunlarına (anarşizm, sağ ve sol sapmalara) açıklık getirerek Marksist diyalektiği, diyalektik ve tarihsel materyalizmi geliştirmiştir.
Marks, "Feuerbach Üzerine Tezler"inde "Filozoflar dünyası sadece çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır, ama esas olan, onu değiştirmektir" diyordu. Bu dünyayı değiştirmenin silahı elimizde. Bu silah Marksist diyalektiktir, materyalist tarih anlayışıdır, diyalektik ve tarihsel materyalizmdir. Bu silah bilimsel teori ve yöntem olarak elimizde. Bu silahın yardımıyla felsefe alanında, tarih alanında, sınıf mücadelesinin sorunları vb. alanlarda biriken sorunlara çözüm getirmek ve 21. yüzyılı kapitalizmin, idealist felsefenin son yüzyılı yapmak için geleceğin sorunlarına çözümler aramak bugünün komünistlerinin, uluslararası planda komünist, Marksist-leninist partilerin, coğrafyamızda da Marksist Leninist Komünist partinin "olmazsa olmaz" görevlerinden ve sorumluluklarından birisidir.
...


*

Aşağıdaki makalelerin Post-Marksizmi anlamak için yardımcı olacağı düşüncesindeyim.

1. makale:
15 Ağustos 2012 Çarşamba
POST-MARKSİZMİN KAYNAĞI, YÖNTEMİ VE SAVLARI (Althusser'cilik Nedir, Ne Değildir) (Sıkça sorulan sorular)

2. makale:
25 Ağustos 2012 Cumartesi
ALTHUSSER “ÜSTAT” SUS, SUS Kİ, “TEORİ VE POLİTİKA” KONUŞSUN!

3. makale:
6 Eylül 2012 Perşembe
TP DÜNYASINDA GEZİNTİ Post-Marksizmin, Post-Marksizme karşı mücadelesi

4. makale:
20 Eylül 2012 Perşembe
POST-MARKSİZM, MARKSİZMİ SAVUNABİLİR Mİ?

5. makale:
26 Eylül 2012 Çarşamba
İŞÇİ SINIFI - “EZİLENLER” ve “ÇATALLAŞAN” MARKSİZM (I)
6. makale:
17 Ekim 2012 Çarşamba
“ÇATALLAŞAN” MARKSİZM - “ÇAKMA” MARKSİZM (II)
7. makale:
29 Ekim 2012 Pazartesi
POST-MARKSİZM - “EZİLENLERİN MARKSİZMİ” SINIFTAN KAÇIŞIN TEORİLEŞTİRİLMESİ
8. makale:
26 Kasım 2012 Pazartesi
BİR DEMAGOGUN HEZEYANLARI - “EZİLENLERİN MARKSİZMİ” - ANTİ-SINIFÇILIK

9. makale:
17 Aralık 2012 Pazartesi
YOLUN SONU (I)
10. makale:
27 Aralık 2012 Perşembe
YOLUN SONU (II)

11. makale:
22 Ocak 2013 Salı
YOLUN SONU (III)


*
Kaynaklar
1-Lenin; C. 31, s. 154 (“Kommunismus”)
2-SBKP(B) Kısa Tarihi; s. 131, Stalin’in yazdığı “Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm” bölümü. Alm.
3-Marks-Engels Werke (MEW); C. 21. s. 275
4-Agk., s. 277/278
5-Lenin; C. 14. s.47
6- MEW; C. 20, s. 33
7-Agk., s. 55
8-MEW; agk., s. 325 (“Doğanın Diyalektiği”)
9-MEW; agy.
10-MEW; agk., s. 355
11-MEW; agk., s. 48 (“Anti-Dühring”)
12-MEW; agk., s. 47/48
13-MEW; agk., s. 20
14-MEW; agk., s. 20/21
15-MEW; agk., s. 22
16-Lenin; C. 1. s. 158
17-MEW; C. 20. s. 14
18-MEW; agk., s. 12
19-MEW; agk., s. 348
20-Agy.
21. MEW; agk., s. 349
22-MEW; agk., s. 61
23-MEW; agk., s. 112
24-MEW; agk., s. 583 (“Anti-Dühring” in hazırlık yazıları)
25-MEW; agk., s. 113/113
26-MEW; agk., s.131/132
27-MEW; agk., s. 132
28-Lenin; C. 38., s. 212
29-Lenin; agy.
30-Lenin; agk., s. 335/339
31-Lenin; agk., s. 213
32-Lenin; agk., s. 212
33-SBKP(B) Kısa Tarihi; s. 441
34-Bkz. Lenin; agk., s. 213 (Diyalektiğin 8. unsuru)
35-Lenin; C. 24., s. 25
36-Lenin; C. 38, s. 213
37-SBKP (B)-Kısa Tarih; s. 133. (“Diyalektik ve Tarihsel Materyalizm Üzerine” bölümü)
38-Agy.
39-agk., s. 134
40-Stalin; C. 1, s. 325/326
41-SBKP(B)..., s. 136
42-Mao Zedung; Seçilmiş Eserler, C. V, s. 315/316 (Alm.)
43-Stalin; C. 1, s. 263 (“Anarşizm Veya Sosyalizm”)
44-Stalin; agk., s. 271
45-Stalin; agk., s. 325
46-Mao Zedung; agk., s. 416/417
47-SBKP(B) Kısa Tarih; s. 131
48-MEW; C. 23, s. 27/28 (Kapital, C. I)
49-Lenin; C. 18, s. 578 (“Die Historischen Schicksale der Lehre von Karl Marx”)